Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Şubat, 2010 için arşiv

Karıncalar, belki görmüşsünüzdür, bir su engelini geçmeleri gerektiği zaman, kervanın en önündekiler, kendilerini suyun içine gömerek can verirler, arkadan gelenler onların üstüne basarak karşıya geçerler. Öndekiler kendi cesetlerinden yığma bir köprü yaparlar. Bir an bile tereddüt etmezler bunu yapmadan önce. Hayatlarının muhasebesini yapmak için ya da günahlarından arınmak için bir saniyelerini bile ayırmazlar. Büyük olasılıkla hayatları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi de geçmez.

Nedir onları bu kararlılıkla ölüme götüren? Bunu anlamak, ancak insan postunun dar kesiminden sıyrılmakla, bu canlılara insan gözünden değil, yaşamın kendisinin gözünden bakmaya çalışmakla mümkün.

Karınca bireylerinin kendi yaşam süreleri içinde yeni şeyler öğrenme kapasiteleri, insan gibi bir canlıyla karşılaştırılırsa, yok denecek düzeydedir. Yani pratikte herhangi bir hafızaları yoktur. Lazım olan her şey, en baştan yazılı olarak ellerine verilmiştir. Karıncalarda tereddüt yoktur, onlarda her olası durum için her karar bellidir. Durum algılandığı anda karar uygulanır. Eğer durum, yeni karşılaşılan bir durumsa, makine ona en yakın durumu bulur ve o durumun gerektirdiği kararı uygular.

Yaz gecelerinde ampulun çevresinde dönüp duran pervaneler, aslında var olan duruma en yakın buldukları durumun kuralını uygulamaktadır. Bu kuralın nasıl bir şey olduğunu tahmin etmek zor değil: “Uçarken ışık hep aynı yönünden gelsin”. Güneş ışığı veya ay ışığı söz konusu olduğunda bu düz gitmeyi sağlar. Amaç belli ki düz gitmektir. Ama dünya üzerine gece vakti bu kadar güçlü bir ışık kaynağı (ampul) için kayıtlı ayrı bir yönergeleri yoktur. Işığı hep aynı taraflarında tutmak için ampulun çevresinde ampul sönene kadar dönüp dururlar. Ampul söndüğünde durum değişmiştir. Ondan sonra ne halleri varsa görürler.

Karıncaların su engeliyle karşılaştıklarındaki yönergesi ise onlara şunu söylüyor: “Suyun içine gir ve öl!”. Bu acımasız bir emir gibi görünebilir ama karınca açısından bu emrin diğerlerinden bir farkı yoktur. Anında uygulanır.

Karıncaların üreme sistemi, bir kraliçe, bir bölük erkek karınca, ve bolca, cinsiyeten dişi olsalar da üremeye niyetleri olmayan (frijit diyebilir miyiz?) işçi karınca gibi bir bölünmeye yol açar. İşçi karıncaların hepsi kardeştir. Tabii ki bütün işçiler kardeştir, ama bunlar hakikaten kardeştir. En azından anneleri ortaktır. Üstelik hepsi kraliyet ailesindendir, hepsi kraliçenin çocuklarıdır. Hep kraliçenin hizmetindedirler, o yüzden James Bond kadar cesurdurlar. Babaları da kardeştir, yani aynı zamanda amca çocuklarıdırlar (çoğu kişi bilmez, James Bond’un anne ve baba tarafından dedeleri de kardeştir). Kardeş oldukları için birindeki bir gen, büyük olasılıkla diğerlerinde de vardır. Birindeki “suyun içine gir ve öl” emrinin kayıtlı olduğu gen, üstlerinden geçenlerde de vardır. Eğer hasbelkader onlar önden gitselerdi, onlar öleceklerdi. Ölenler, arkalarından gelenlerin yararlı yiyecek kaynaklarına ulaşmalarını sağlıyorlarsa, kazanan bu gen olur. Strateji işe yaramıştır, üstelik oldukça düşük bir maliyetle. Karınca kolonisi için karınca üretmek hiç problem değildir. Bunlar ortama adeta pompayla yeni karınca basmaktadırlar. Birkaçının feda olması küçük bir maliyettir. Suyun dibindekiler kendi kendilerine “biz görmedik, sen görürsün, yavrum yavrum” diye terennüm ederken aslında makine, üstlerinden geçenlerin yönergelerinde yaşamaktadır. Hem de ne yaşamak!

Karıncalar için öğrenebilen bir beynin maliyeti, var olan nüfus düşünüldüğüne karşılanır gibi değildir. Acı çekmelerini sağlayacak bir sistem de gereksizdir, çünkü öğrenmiyorsanız acı çekmeniz bir işe yaramaz (güzel laf oldu). Acı çekmeden ölürler ve tuğla olurlar. Onlar için varlığın anahtarı, şu anda oldukları basit ve etkili makinedir. Varoluşun duvarını buradan delmişlerdir.

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız.

Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler. 

iki cihanın birden güneşiydi O. nûra garkederdi nerede bulunsa, neye dokunsa, nereye gitse. hangi karış toprağa bassa ihya ederdi. bir gün yolu çölleri aştı, müstesna bir gülistân’a düştü. girdi kapısından, yöneldi en yakın güle, koklamak için ol gülün misk kokusunu. ama gül ki tez canlıydı fıtraten, eğdi başını aşk hızıyla O’nun mübarek varlığına doğru ve çekti O’nun başka hiçbir şeyde olmayan ve ne kadar koklansa kanılmayan kokusunu içine. gül ki, çiçeklerin en güzel kokulusu, bu harikuladelik karşısında unuttu dünyanın kokusunu. gülistân’ın bütün gülleri eğdiler başlarını sonra bir bir, O güzeller güzeli bir cennet mevsimi gibi buram buram geçerken yanlarından. O’nun kokusuyla dolmak ve bir lâhzâ-i şerîf’te olsun onunla olmaktı gülcileyin murâdları. sonra vakt erişti, çıkıp gitti iki cihanın güneşi sessizce gülistân’ın kapısından. ardında bin bir gül büyüklüğünde bir gurbet bahçesi bırakarak. o günden sonradır ki hüzn ile bestolunur derler her gülistân. ve yine o sebeple ki, güllerin cümlesi vazgeçip gül kokmaktan, her dem hasret kokar oldular.

pelin batu’ya

Ne şuh ne tüh sadece yağmurlu havalardan

Bir zaman çok çekmiş de yüzündeki kuraklık

Bir kumrunun su içmesi o derin kurnalardan

O boğuk rüzgarlarla saçların gayetle ne şık

*

Bir internet sayfasına dadanmış kitap kurdu

orda bir yanlışlık var bir kıtlık söz konusu

Ey zebercetten kürsü lal ü epkem puttan gül

Tut tapın sen kendine günahın boynumuza

*

Ellerimiz biz onlarla seni bahçelerde avuttuk

Bir pergeldir kavradık seni ta en belinden

ta başından aşikardı puf desen tepetaklağız

Bizi gözlerinle destekle gözlerin ki güverte

*

Damalı bir eteklik bir de rüzgar esmiş hoş

Ey her uzvunda dertten yekpare ince bir gam

Akıl dolu bir endam bir endam ki bize hep yan

Bizle hep alay geçen  dudakların kanasın

* Yazının devamını okuyun. »

Murat Menteş’in palindromlar konusunda yazdıkları beni Georges Perec’yi keşfettiğim ilk günlere götürdü. Uzun uzadıya Ou-Li-Po’dan veya Perec’nin palindrom ve lipogramlarından söz etmeyeceğim. Meraklısına Google rehber olur.  Mesela Perec’nin 5.000 harflik meşhur palindromuna şuradan erişilebilir. Perec’nin La Disparition isimli romanı da iyi bilinir; içinde hiç “e” harfi geçmeyen bu benzersiz yapıt bir polisiyedir.

Perec’nin ve aslında benzer deneylere girişen kalem arkadaşlarının bu biçem virtüözlüğünden ne beklediğini uzun süre anlamadım. Bir romanı “e” harfi olmadan yazmak güçtür ama yeterince dikkat ve zaman ayırarak pekala yapılabilir. Bu benzersiz bir yetenek bile olsa açıkçası insanın bir romanı okuma gerekçesi böyle bir ustalığa tanıklık etmek olamaz. Perec, Yaşam Kullanma Kılavuzu, Şeyler ve W ya da Bir Çocukluk Hatırası gibi önemli başka yapıtların da yazarı.  Aynı adam niçin “e” harfi geçmeyen romanlara ya da akla zarar palindromlara kafayı taktı?

Perec, yazar olarak kişisel kırılım noktasını Brecht okumalarına ve onun yabancılaşma kuramına bağlıyor. Brecht, küçük burjuva izleyiciye kendi gerçeğinin çürümüşlüğünü anlatma çabasındaydı. Kuramsallığı bir yana bırakırsak insanları yaşadıklarını sandıkları toz pembe Dünya’dan koparacak darbeyi yaratmayı istiyordu. Bunun için de izleyicinin yaşadığı gerçek tarihsel koşulları başka bir döneme ya da olaya transfer ederek kendisine dışarıdan bakmasını sağlamaya çalışıyordu. Cesaret Ana bunun tam gediğine oturan bir örneğidir.

Perec’ye dönersek: “E” harfini kullanmadan yazmaya kalkarsanız bir şeyi önleyemezsiniz: Üslup denen, bir yazarı “kendisi” olarak ayırmamızı sağlayan, yazarın özü saydığımız nitelik ortadan kalkar. “E” harfini çıkarmak yazarı ortadan kaldırır; sözcükleri yazar değil, oyunun kendisi seçmeye başlar. Bu başlı başına bir üslup mudur? Hayır. En fazla avant-garde bir yanı olduğu söylenebilir; söylenebilirdi, çünkü denendi ve tükendi. Bir atımlıktı. Perec o atışı yaptı.

Üslubun ölümü aslında yazarın ölümüdür.  Joyce da bu çıkmazın ayrımındaydı. Perec’den sonra insanların severek okuduğu pek çok roman ve şiir yazıldı; ancak modern edebiyatın bu çıkmazı bana kalırsa tümüyle aşılabilmiş değildir.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Hani şu hala beni niye terk ettiğini anlamadığım sevgilimin muffin yerkenki gözlerine benzeyen siyah deri ceketimi giyip soluğu LAX’te almıştım. Uzaktan bakınca Trinity’yi andırıyordum belki de. Ben ki bir zamanlar uzaktan bakınca allah bilir kimleri andırmışımdır. Neyse…uzak doğuluları yekdigerinden temyiz temrinleri yaparken gözüme açık bir fermuar ilişti. Tuvaletten yeni çıkmış bir redneck… tuvaletten demincek çıkmış bir kişiyle göz göze gelmek de amma gariptir ha. bir tür flagrante delicto.  Adam az önce bir çuval inciri bok etmiş. Bazen mesela ayak yolu sırasında insanların yüzündeki o utanç ifadesini izlerim. Adama baktıkça aklıma “Catching The Big Fish”den pasajlar geliyordu durduk yere.

Viski kokan ses:

“The deeper you go to this source the bigger fish you can catch.”

yaklaşıp hafifçe selam verdim. Bir hatunla konuşuyordu. Usulen sözünü bölmek istemedim, bir dakika lütfen diyerek işaret etti. İmza falan istemeyecektim. Sadece şey diyecektim:

-       Fermuarınızı açık unutmuşsunuz Mr. Lynch!

Ulan eleman stunt actorlüğe mi soyunmuş yoksa zipsofist mi olmuş oldum. hatunla konuşmaları iyiden uzamıştı. Bu arada sevgilinin inmesine az kalmıştı. Sonra birden David’in başka bir sözünü hatırladım:

“If you want to catch little fish you can stay in the shallow water; but if you want to catch the big fish you’ve got to go to deeper.”

küçük bir baş selamıyla sevgiliyi beklemek için yerime döndüm.

Daha derine inmek için.

Annemlere uğradım akşam eve gitmeden. Babama baktım da iyice yaşlandı artık bu adam be! Gözleri de tam seçemiyor, göz numarası büyüdü gene herhalde. Katarak matarak olmasın valla şimdi hiç sırası değil. Aytekin şerefsizi anneme geldi bugün tabii ki. Eee ne oldu? Bilen yok! Anne diyorum: “Neymiş derdi niye gelmiş bu herif?” “Ne olsun oğlum işte!” diyor. “Kıbrıs mıbrıs.” Kıbrıs mıbrıs? Ee başka? Başka bişey yok mu? Yokmuş. Yatmış, kalkmış, giyinmiş, çıkmış. Çıkarken de kadının emekli maaşını tokatlamış. Konuyu açmamış anlaşılan. Herhalde Şahap Dayım ile başladı müzakerelere. Tam da emin değilim. Babam biraz daha çöktü be bu aralar. Adama ilk yaşlılık yetmişinin başında bi uğradıydı şimdi artık temelli gelmiş görünüyor. Uyukluyor hep cam kenarında. Kedi gibi değil, koltuğu var, gözlükleri var, dizlerinin üstünde gazetesi var. Beni tanıyor canım o konuda bi problem yok henüz. Ama konuşma miktarı azaldı. Sanki  eskiden çoktu da?  Susan adamdı. Susardı öyle. Şimdi hepten kapattı musluğu. Pencereden dışarı bakıyor uzun uzun. Bana kalsa nereye baktığını kendi de bilmiyor artık. İnsanlar bi saatten sonra artık arazi olmalılar abi. Dünya tepeleme insanla doldu. Tadında bırakacaksın. İnsan ömrü uzadı da noldu? Ortalık altına işeyen ihtiyarlarla doldu. Ee ne anladım ben bundan? Dünya kadar bakıcı parası da cabası. Ele güne rezil olmadan ikilemek şart. Özellikle benim kayınvalde ile kayınpeder için bilhassa temenni ediyorum. Bizimkiler biraz daha bekleyebilir. Şu uyuklayan adamın atmaca  gibi olduğu  bir zaman yaşandı mı acaba bu dünyada? Hiç sanmıyorum. Bizim pederin annemi nasıl tavladığını sorayım dedim bi ara, öyle bişey olmamış. Vermişler kızı. Yani en fazla konuşsa orada konuşurdu, ama oradan da yırtmış. Adam şanslı  adam valla. Ben Gülcanla on yıldır çene yarıştıra yarıştıra yanak kaslarım pazularımı geçti. Aslında bizim ailenin kurulması tamamen rastlantı abi. Babama ilk istediği kızı verselermiş, şimdi yoktum ya ben ya da kızdım belki ne bileyim ya!  Annem de bir adamı sevmiş bir iki gezmiş de adamla dışarıda. Sonra adamı zorla başka biriyle evlendirmişler. Annemin adı çıkıyomuş neredeyse. Laf çıkmış hakkında. Annemi uçurumun kenarından babam çekip çıkarmış . Bu çekilişten de önce Aytekin sonra ben çıkmışım.
Aslında babamı annemle evlendiren babamın o zaman babası kadar sevdiği bir sulh hukuk hakimi abisi varmış; o. Annemi babamla evlendiren de anneannem. Beni de Gülcanla evlendiren aslında bizim Erçin Abi. Gülcan’ı da benimle evlendiren aslında onun Muazzez Ablası. Böyle gidiyo abi bu silsile. Yani bizi kendi halimize bıraksalar böyle olmazdık belki de. Bizi birbirimize doğru arkadan birileri iteliyor sürekli. Buralarda böyle.
Rahmetli anneannem de bu iti severdi ama olsun anasını satayım. Ulan Aytekin bende var bi kuru hala gerisi hepsi senin anne, baba, dayı, amca hepsi senin oldu lan. Tepe tepe de kullandın zaten hepsini. Satturmıycam abi o yeri. Bir bilemedin iki seneye orası uçacak dedi belediyedeki rüşvetçi herif.
Annem yemek yapmış bizimkileri de istiyor gelsinler diye. Torununu özlemiş. Gülcan alıp onu okuldan beraber buraya gelsinlermiş! Hadiymiş! Hem babam da çok sevinirmiş. Babamı da her defasında araya koymazsa olmaz.  Babamın dünyadan haberi yok be, garibimin. Kim gelecek? Gülcanı arıycakmışım. Gelsinlermiş! Ah be anacım hala tanıyamadın mı sen gelinini? El kızının emrivakiyle bi yere gittiği görülmüş şey mi? Önce kırk dereden su getirecek, kocasının iflahını kesip mecalsiz bırakacak ondan sonra belki. Biz uğraşalım kıçımızı yırtalım eşimiz çocuğumuz anamızı babamızı saysın diye kıymeti mi var abi? Öteki ne yapsa kabulleri ya! Böyle şey olmaz. Lan evde ebe doğurtmuş olmasa, hayır ebemi tanımasam diycem beni evlatlık aldılar. Ebem koymuş ismimi. İsmail onun rahmetli babasının adıymış. Ebemi de annem küçük dayımla yapmak istemiş ama niyeyse olmamış o iş. Sonra küçük dayımı zaten büyük dayım evlendirdi. Hala ilenir durur ona. Şimdi bu Aytekin’in asıl niyetini öğrenmem için ne yapmam lazım biliyorum aslında.
Anneme dedim, noldu o araziye çıkan müşteri, istekli miymiş hala diye. Kızarıyor kadın.
Bişey sakladı mı böyle alttan artık nedense hafif ateş geliyor. Kızarıyor kadın. O yüzden annemden bişey öğreneceksen öyle telefonda melefonda değil direkman yüzünden öğreneceksin. Ani sordum soruyu.  Kızarıyor işte. Ulan Aytekin ağzına sıçıcam senin.

Attila İlhan’a

“Ben bu adamı vururum, ötesi yok” dedi. Bal rengi gözlerinden kan rengi öfkeler geçiyordu. Arkadaşı onu sakinleştirmedi, hatta üstüne akıl verdi: “Vuracaksın tabii. Ben de bu işte seninleyim. Namus dediğin başka şeye benzemez, candan ötedir”.

* * *

Ablası devlet sarayında çalışıyordu. Güzeldi, alımlıydı ve devletin zirvesinde çalışan aristokrat bir zamparanın dikkatini çekmişti. Danışman olan bu adam genç kıza sürekli rahatsızlık veriyor, kah gücünü kullanarak kah nüfuzuna güvenerek kenarları kıllı gözleriyle ve daha fenası kırılası elleriyle onu korkutuyordu. Genç kız bunlara dayanamıyor, ancak işinden de olmak istemiyordu. Ama sonunda işini, yaşadığı şehri ve ülkeyi terk etti, kendi ülkesine döndü.

Kardeşine açıldı. Kardeşi duydukları yüzünden çılgına döndü. Başkentte bir haziran günü, güneş yavaş yavaş göğe yükselirken, kardeşinin bal rengi gözlerinde sanki bir dünya savaşı yaşanıyordu. Pişman oldu, “Keşke söylemeseydim, keşke sözlerimi geri alabilseydim.” diye düşündü.

Küçük kardeş kararını vermişti. Kan kardeşi, komşusu, okul arkadaşı Mirsat’a gitti. Yarın ölecekmiş gibi hızla bütün derdini, virgülsüz lakin bin kelimelik bir tek cümleyle anlattı, öğretmen dayağını, çaldıkları elmaları, vurdukları kuşları yıllardır birlikte yediği arkadaşı Mirsat’a. Mirsat heyecanlı, ateşli, ailesi taşradan başkente gelmiş bir muhacir çocuğuydu. Arkadaşı için yapmayacağı çılgınlık yoktu. “Silahı nereden bulacaksın?” diye sorduğunda, gözünün önünde pırıl pırıl bir Browning güneşten rol çaldı.. Küçük kardeş “Örgütten aldım. Vuracağım herifi söyleyince düşünmeyip verdiler” dedi.

Cinayete karar verilmiş, silah bulunmuş, yürekler katranla sıvanmış, gözler karartılmıştı. Geriye küçük bir ayrıntı kalıyordu: Güzel, kanlı canlı bir plan. Her yoksul erkek çocuğu gibi onlar da şehri, kimi zaman koşarak, kimi zaman kaçarak, kimi zaman aylaklıkla dolaşarak su gibi içmişlerdi. Hangi meydanda tören olur, hangi sokaklardan en güzel kaçılır, hangi caddelerde kalabalığa karışmak kolaydır, hangi kıraathanelerde garson çayları saymayı unutur ve az para alır, hangi mekanın kaçmak için arka kapısı vardır, en güzel kuru fasulye nerede yapılır, hangi fırında ekmek hep sıcaktır, hangi mahallenin kızları güzeldir, hepsini biliyorlardı.

Gazetelere baktılar, ablaya sordular, çaktırmadan büyüklere danıştılar, hatta silahtan sonra örgütten bir de istihbarat aldılar. Danışman, devlet ricaliyle birlikte haftaya şehre geliyordu. Kader, tesadüf, Azrail, parlak bir Browning, intikam, namus ve iki arkadaş ile bir devlet adamının randevusu yazılmıştı. Yazının devamını okuyun. »

Eski kayıtlardan devam…

Bu şarkıyı Alper Canıgüz ilk dinlediğinde “intihar şarkısı” demişti. Aslında, ilk gençlik yıllarına özgü (intihar seçeneğini de dışlamayan) hedefi belirsiz bir gitme isteği ile ilgili. Sonraki yıllarda da nükseder bazen, sonunda da gidersiniz zaten…

BURADAN UZAĞA

buradan uzağa gidersem eğer
sakın sakın aramayın beni
bu kadar yalana dayanamam
sakın aramayın beni

yüzlerimiz buruşmadan önce
saçlarımız dökülmeden önce
eğer buradan gidersem
sakın kızmayın bana
bu kadar yalana dayanamam
sakın kızmayın bana

1996

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Orson Welles [1915 – 1985]

Herkes dahi olduğum görüşüne karşı çıkıyor, fakat dahi olduğumu kimse söylemedi ki.

Dünyayı kadınlar döndürmüyor, fakat dönüşü anlamlı kılıyorlar.

Yazara kalem yeter; ressam fırça kullanır; film yönetmenine ise bir ordu lazımdır.

Hollywood fena değil, kötü olan, filmler.

Şu günlerde en büyük sorun, bir filmin, daha gösterime girmeden bayatlaması.

Ben sinemaya zirvede başladım, çalışa çalışa aşağılara indim.

Televizyondan nefret ediyorum. Tıpkı yerfıstığından nefret ettiğim gibi. Fakat yerfıstığı yemeden de duramıyorum.

Filmlerim hakkındaki düşüncelerim senin veya başkalarının zannettiğinden çok daha olumsuz ve tanıdığım ya da saygı duyduğum birisinden gelen her türlü eleştiri, hazinemden geriye bozuklukları da tüketiyor.

Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölürüz. Yalnız olmadığımız yanılsamasını sadece sevgi ve dostluk üzerinden geçici olarak deneyimleriz.

Oburluk, gizli bir günah değildir.

İzleyicinin anlayamayacağı şey yoktur, yeter ki ilgisini çekmeyi bilin.