Nisan, 2010 için arşiv
“Ömründe hiç insan görmedi mi ne
Nedir o kuyulara iğliği, damlara tırmanığı
Kanamış ibiğinden oğlanların ürktüğü
Horozlar eşiniyor zincirleme”
Bir Metin Eloğlu şiiridir Horozdan Korkan Oğlan.
Çoğumuzun anılarına denk düşen şiirlere düşkünlüğümüz gibi ben de bu şiiri severim. Anısı da ta çocukluktan kalma:
Günlerden bir yaz-bahar günü ikindisinde içimde hiç olmayan ne örümcek ne böcek, ne fare ne de köpek korkusunun yerine kızıl tüylü, keskin bakışlı bir horoz korkusu oturmuştu. O güne dek tanışmadığım bir korku.
Öfkelendiğinde artan hızı ve yan bakışlarla hedefine yaklaşması ile bir horozdan korkmak hiç de hafife alınacak bir şey değilmiş meğer. Kanatlarını çırpmaya başladığında boyunuz kaç metre olursa olsun yükselerek yüzünüze karşı meydan okuma cesareti varmış horozun.
Ben bu cesaretten bîhaber şekilde, çocuk yaşta dolu olduğumuz hayvan sevgisi ile arka bahçemizdeki bir tutam maydanozdan koparmak üzere taşlık yolda ilerlerken bir çift sinsi göz tarafından takip edildiğimi bilmiyordum. Çıtırtılar arasından duyduğum kanat sesiyle arkamı dönüverdim ki, kızıl parlak başı ve bembeyaz gövdesiyle iri bir horoz belime kadar yükselmiş, pek de sevgi dolu sayılmayacak hareketler yapıyordu. İlk aklıma gelen şey, o sivri gagasıyla gözlerimi oyacak olmasıydı. Dirseklerimle gözlerimi kapatarak o zamanlar en etkili silahım olan çığlığımı salıverdim. Çığlığımdan korkmak yerine aşağıya süzülerek yeniden bir atak yaptı ve ayaklarımı sertçe gagalamaya başladı. Ellerimi aşağıya indirip savunmaya geçtim. İnatla etrafımda dönüp durarak tüy döküyordu. Gözleri sanki daha da kızarmış, sesi açık gagasından sadece bir uğultu şeklinde duyuluyordu.
Bütün bunlar en fazla yirmi saniye içerisinde olup bitmişti ki, çığlığım nihayet işe yaramış ve balkona çıkan babamın korkudan sararmış yüzünü görmüştüm. Havada uçuşan beyaz horoz tüyleri arasından fırlayarak babama doğru koştum. “Sen hemen eve git, korkma. Tamam bitti, onlara zarar vereceksin sanmıştır…” diyerek beni teselli ediyordu. Anneme elimi yüzümü yıkamasını ve mutlaka su içirmesini söylediğini duydum. Soğuk su bardağını tutarken ellerimin titreyişinden anlamıştım korkumun boyutlarını. Artık horozdan korkmam gerektiğini öğrenmiştim. Her horoz gördüğümde bu bilgi tekrarlanacaktı.
Fakat rahmetli babam biraz sonra eve girdiğinde akşama yemekte pilavüstü horoz eti olduğunu henüz bilmiyordum.
Fobi kategorisine üst sıradan girmeyen horoz korkusu köylerde çok yaygın değildir. İkindide azan horozu akşam yemeğinde tabağınıza koyabilirler çünkü. Bütün horozlar bunu bilir, bazıları da kafaları bozulunca bilmezden gelir.
Metropolde ise horoz gören çocuklardan birinden şu tepkiyi duymuştum:
- Aaa! Tavuğa bak, ne kadar da süslü!
Niye “Horozdan Korkan Oğlan” şiiri var ama yaygın gallusfobia yok, sebebi anlaşılmıştır sanırım.
Temsili demokrasiyi oyun olarak seviyorum. Yoksa, bir insanın başka bir insanı dört beş yıl boyunca temsil edebileceğine inanmak çok zor, hele aralarında dağlar kadar mesafe varsa. Bu ilişkide bir temsil varsa bile muhtemelen ters yöndedir. Yani oy veren kişi, seçtiği kişi ya da grubu temsil eder eş-dost içinde. Aslında kimsenin bizi temsil etmesini istemeyiz, ama bu oyunda başka seçeneğimiz yoktur.
Temsili demokrasiyi ciddiye almak, her biri kendi aklı-fikrine göre karar veren milyonlarca birbirinden farklı insanı, “seçmen” diye Godzilla benzeri tek bir varlık olarak düşünüp, “seçmen ne demek istedi” diye ciddi ciddi televizyonlarda konuşmak gibi komik durumlara düşürebilir insanı.
Lakin işin oyun tarafı çok eğlenceli. Temsil edecek olanların nasıl seçileceği mevzusu, herkesin çıkarlarına göre bir tarafından çekiştirdiği bir karmaşa. İşin matematik kısmı, ilginç ve muhtemelen çözümsüz problemler barındırıyor.
ABD ve İngiltere gibi ülkeler, ülke toprağını, seçilecek temsilci sayısı kadar parçaya bölüyor ve her birinden en yüksek oy alan tek kişiyi seçilmiş kabul ediyor. Yani bir bölgede yaşayan herkesi tek bir kişi temsil ediyor. Burada oyunun tadı kaçıyor. İş, temsil olmaktan çıkıyor, müsamereye dönüyor. Biraz daha insaflı olanı “iki turlu sistem” denilen Fransız sistemi. Onda kazananın %50’yi geçmesi şartı aranıyor, geçen olmazsa sonuç ikinci tura kalıyor.
İşin oyun kısmı, seçim bölgelerinin nasıl bölüneceğinde. Çünkü bölgelerin oluşturulma şekli, seçim sonucunu ciddi olarak etkileyebilir. Dolayısıyla seçim bölgelerini belirleyen kişiler, sonuçları kendi sevdikleri partinin lehine etkileyecek şekilde davranabilirler, hatta bu hilenin gerrymandering diye adı vardır. Partisinin işine gelsin diye semender şeklinde seçim bölgeleri oluşturan Massachussets valisi Elbridge Gerry’nin adından gelir.
Gerrymandering etkisini resimden görebilirsiniz. 9 nüfuslu bir ilin 3 temsilci seçmesi gerekiyor. Bunun için, sistem gereği; il, üç bölgeye ayrılıyor. İl genelinde Ak Parti 4 oy, Kara Parti 5 oy almış. Ama resimdeki gibi bölündüğünde, Ak Parti iki temsilci, Kara Parti bir temsilci kazanıyor. Yani Ak Parti daha az oy aldığı halde, gerrymandering sayesinde daha fazla temsilci çıkarıyor.
Tabii akla daha yatkın olan ve bizde de uygulanan yöntem, böyle tuhaf şekilli seçim bölgeleri uydurmaktansa, her ilde temsilcileri partilerin aldığı oy oranıyla orantılı dağıtmak. Bunu söylemek kolay, ama nasıl yapılacağı bir dert. Üzerinde anlaşılmış kesin bir yöntem yok, üstelik her biri gayet adil ve akla yatkın görünen farklı yöntemler, farklı sonuçlar doğurabiliyor.
Geldiler. Oğlanı gördüm. Sevindirik oldum. Neredeyse iki gün olmuş görmeyeli. Özlemişim keratayı. Bi sarılayım dedim. Baktım herif hiç oralı değil ağrıma da gitti ama bozmadım. Gönülsüz gönülsüz yanaştı böyle. Kucakladım, biraz da sıkmışım heralde. Ah uh falan. Çok sarmalamışım, kaburgalarını kıracakmışım. Ağlamaklı gitti odasına. Gülcan’dan da ilk ayarı aldık daha kapıda. Haydi buyrun! Ulan Alican ben senin annenin yeni kocası değilim ben senin babanım ulan. Komşu amca muamelesi yapma bana. Öyle olsa o da iyi. Sanki yabancıyım ben. Sanki annene spermleri verdim emaneten, o da gitti babasının evine kendisi için seni imal etti, siz ikiniz beraber yıllar geçirdiniz, sonra da ben ortaya çıktım, şimdi bana bakıyosun aval aval “Bu hıyar da nereden çıktı?” gibilerden. Yuh be! Ulan insan babasına bi meraba der, hal hatır sorar. Para istemeye gelince yavşamayı biliyosun ama. Baştan hata yaptım baştan. Dedim, Alican koymayalım adını. Dinletemedim. Bizim kayınpeder çok üzülürmüş. Ne de olsa ölen büyük oğlunun ismiymiş. Ölen deyince de insan çocuk büyümüş eşek kadar olmuş sonra da başına bişey gelmiş de ölmüş zannediyor, yok canım hiç alakası yok. Çocuk beş aylıkken boğmacadan ölmüş. Beş aylık çocuğun ne hatırası olacak di mi? Olmaz mıymış? Ben ne kadar da gaddarmışım! O çocuk, Gülcan’ın kıymetli babasının ilk göz ağrısıymış. Dedim, kardeşim iyi de o zaman öteki oğluna koysaydı ismini, bu adamın bi oğlu daha olmadı mı sonradan? Kendisi, olmakla kalmayıp büyüyerek sonradan benim kayınbiraderim haline gelecek olan nursuz ve uğursuz şahıs aynı zamanda. Doğruymuş dediğim, ama ona kayınpederim rahmetli babasının ismini koymuş, şimdi sıra bizim oğlandaymış. “Bizim ailede de sevdiğimiz ölen erkekler var, niye sizinkiler öncelikli oluyor böyle?” diye sordum. İki gün küstü bana. Baktım Gülcan bizim çocuğu depresyonda doğuracak. Tamam dedim, kabul. Fakat şeytan dürtüyor bir yandan. “Yav biz çocuğumuza ille de ölen bir aile büyüğünün ismini mi koymak zorundayız?” diye sorası oldum. Erken doğum ihtimali belirdi. Neyse oğlan sağsalim doğdu.
Fakat bu durum çok koydu bana abi. Çocuk doğdu, daha nüfusa kaydettirmemişim. Bari dedim, oldu olan hiç olmazsa Ali ile Can’ı ayrı yazalım halamın da gönlü olsun. Halam genç kızlığında Can diye birini sevmiş, adam kazada ölmüş, halam o yüzden bi daha evlenmemiş. Madem ölülerin arasında geziniyoruz, biraz da bizimkilerin arasında gezinelim. Ölüyse o da ölü. Kabul ettiremedim. Alican ile Ali Can’ın ne alakası varmış? Baktım sütten kesilecek. Sustum. Susuş o susuş. Benim kayınpederimin kafasındaki ideal ailedeki oğlan sayısı eksikmiş anlaşılan. Bir çalışma gerekti. Bu çalışmada benim spermlerimden yararlandılar. Baldızdan erkek çocuk çıkmayınca ailelerinin yegane erkek çocuğu benim Alican oldu ve olay bitti. “Alican,oğlum!” diyemedim abi senelerce, Allah sizi inandırsın. Benimseyemedim bu ismi ya bana tuhaf geliyor, her Alican deyişimde öksüre öksüre ölen ufak bi çocuk geliyodu aklıma içim bi fena oluyodu. Baştan Ali diyodum fakat baktım çocuk dönüp bakmıyo bile bana, o kadar alıştırmışlar ki Alican’a. Mecbur döndük biz de Alican’a istemeye istemeye. Bi ara bari “Efe” diyeyim dedim, inadım tuttu. Böyle şekil mekil de yapıyorum, “Vay benim efem.” diyorum, “Efelerin efesi.” diyorum, “Seni gidi Çakırcalı Ali.” diyorum. Olmadı. Oğlan zaten yüz vermedi, bana da manalı gelmedi. Sonuç? Sonuç işte kapıda görüldüğü üzere çok sıkmışım, kemiklerini kıracakmışım. Dayısı havalara atıyor, düşerken doğru dürüst tutamıyo da salak; dedesi bi elense çekiyor boynunu kıracak; eniştesi olcak dingil-ona da serbest- yanağından bi makas alıyor yanak kıpkırmızı oluyo koptu kopacak, ama kah kah kih kih. Babası özlemiş sarılıyor, neredeyse eve ambulans çağrılacak.
Newton büyük bir adamdır. Yasalarına saygı duyar, itaat ederim. Biri bana çarpınca öne doğru hamle eder, pencereden atarlarsa serbest düşme ile yere doğru inerim.
Ancak her şey bir yere kadar tabii. Newton da öyle. Mekanik yasalarına göre, masada belli bir hızda kendince ilerleyen bir bilardo topu olsa, onun gidişatına dair her şeyi bilebiliriz. Böyle iki top olsa, sonuç yine değişmez. Bunların da hayat hikayesini yazabiliriz. Buraya kadar her şey yolunda gibi görünür. Ama topların sayısını üçe çıkardığımızda işin rengi değişir. Bu üçünün davranışına dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bunun denklemini çözemeyiz. İşte buyrun, Newton’un ‘zart’ dediği yer.
Demem şu ki, Newton’un sarsılmaz yasaları bile hareket halindeki üç topun ilişkisine dair bir tahminde bulunamazken, üç kişinin birlikte nasıl davranacağını nereden bilebiliriz?
Neymiş efendim? Aşk üçgenlerinden imtina ediniz, canım kardeşim. İki kişi zaten yeterince kalabalıktır. Ama üçüncü düpedüz fazladır. Kimin kime toslayacağını, olayların nasıl sonuçlanacağını asla kestiremezsiniz. Biri gelir size çarpar, siz gider ötekine çarparsınız, üstüne bir de yer çarpar. Çok fena olur çok.
Akıllıca sizin,
Hurşit Seçkin
April Yayıncılık az bilinen yazarları ve kitapları bulup fazla vakit kaybetmeden Türkçe olarak bunları yayımlamakla çok önemli bir iş yapıyor. Bu ilk kitapların çoğu son derece başarılı kitaplar. Örneğin Olasılıksız ve Empati’nin yazarı Adam Fawer’ı April sayesinde biliyoruz. Ya da son kitaplarından bir tanesi olan Samantha Hunt’un yazdığı Tesla’nın Kutusu, İngilizce adıyla Invention of Everything Else. Roman gelmiş geçmiş en önemli mucitlerden olan Tesla’nın hayat hikâyesini anlatıyor. Tesla ölümünden birkaç sene önce şöyle demişti: “Bırakın gelecek gerçeği ortaya çıkarsın ve herkesin değerini göstersin. Şimdiki zaman onlara ait; üzerinde çalıştığım gelecek ise, tamamen benim.” Tesla’nın bahsettiği gelecek kısmen geldiğine göre onu tanımanın tam zamanı. Bir bilim adamının romanını yazmak son derece sıkıcı bir şey de olabilecekken Samantha Hunt bu işin üstesinden başarıyla geliyor ve gelecekte adını daha çok sık duyacağımız bir yazarın ilk sinyallerini veriyor. Kitabın mütercimi ise Gereği Düşünüldü isimli polisiye romanın yazarı Cihat Taşçıoğlu.
Radio Eksen’de aşağıdaki şarkıyı dinlediğim zaman çok şaşırdım. Az bilinen bir Rus punk, jazz, r&b karışımı müzik yapan bir grup Leningrad. Rusça konuşulan ülkelerde radyolar kesinlikle çalmıyor şarkılarını sebebi ise grubun sözlerini yazan Sergey Şnurov kısaca Şnur’un kelime seçimi. En ağır küfürlerle bezelidir Leningrad’ın şarkıları. Ama müzikalite olarak kendisinden kurulan bir çok grubu ve şarkıcıyı etkilemiştir. Örneğin Leningrad’ın şarkılarını bilen insanlar için Gogol Bordello’nun müzikleri çok da yaratıcı gelmez. 2008 yılında ise Şnur grubu dağıttı ve Leningrad’dan birkaç kişiyle birlikte Rubl grubunu kurdu. Radio Eksen’e dönersek benim teorim ya Radio Eksen’de kimse Rusça bilmiyor ya da kimsenin Rusça bilmediğini düşünüyorlar.
Az bilinen dedim ama onlar da Everything Is Illuminated filminde yer alan 3 tane şarkılarıyla tanınmaya başladılar.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
- Sözde Ermeni soykırımı
- Sözde terör örgütü
- Sözde değil özde demokrat
- Sözde Ermeni soykırım tasarısı
- Sözde terör örgütü elebaşı
- Terör örgütünün sözde sorumluları
- Terör örgütünün sözde bayrağı
- Sözde soykırım yalanı
- Sözde Kürdistan haritası
- Sözde soykırım anıtı
- Sözde Kızlar
- Sözde özne
- Sözde uzlaşma komisyonu
- Sözde Pomak gecesi
- PKK’nın sözde yönetim takımı
- Sözde “Kürdistan Cumhuriyeti”
- Sözde Kürt liderler
- Sözde ulusalcıların Atatürk sevgisi
Hamiş: Arda Erdik‘in konuyla alakalı yorumu da hayli ilginç “Böyle giderse bir kuşak “sözde” kelimesini Ermenice zannedecek. ”
Jane Austin’in meşhur Aşk ve Gurur kitabı İngiliz Edebiyatı’nda önemli bir yer tutmaktadır. Bu kitaba şimdi de Seth Grahame-Smith’in katkısıyla Zombiler eklendi, Dost Körpe’nin özenli çevirisiyle Domingo Yayınlarınca neşredildi.
Kitabın ilk cümlesi şöyle: Şu evrensel olarak kabul edilen bir gerçektir ki, beyin sahibi bir zombi daima daha çok beyne ihtiyaç duyacaktır.
Her halde kitabın bu halini Jane Austin görse çok şaşırırdı. Hatta şimdi bile kemikleri sızlıyor olabilir. Belki de bir zombiye dönüşüp Seth Grahame-Smith’in peşine düşecek, böylece intikamını alacaktır. Bunu bilemeyiz.
Seth Grahame-Smith’in yaptığı şey karma edebiyatın en başarılı örneklerinden bir tanesi. Kitap %85 oranında orijinalini koruyor. Bu yüzden de kitabın orijinal halinin satışları bu versiyonun çıkması ve The New-York Times’ta çok-satanlar listesine girmesiyle arttı.
İkinci yazar verdiği bir röportajda bu işi severek yaptığını zaten Jane Austin’in roman kahramanlarının zombiye benzediğini söylüyor çünkü muazzam bir servet ve imtiyaz kabarcığının içinde yaşarlar ve çevrelerinde ne olursa olsun hedefleri konumlarını korumak ve başkalarını etkilemektir. Ama yanılıyor. Sanki bu saydığı özellikler vampirlere has olan özellikler.
Umarım çok yakın zaman içinde karma edebiyat daha da gelişecek ve bu türün yeni ve başarılı örneklerini okuyabileceğiz.
Ayrıca kitabın bu halinden uyarlanan bir filmi yakın zamanda sinemalarda da görebileceğiz. Bu da aynı zamanda bu türe olan ilgiyi arttıracağa benziyor.
Bu da kitabın trailerı:
Amerika’da Quirk Boks tarafından neşredilen Secret Lives serinin bu kadar kısa sürede türkçeye çevrilmesi ve neşredilmesi Türk okuru için önemli bir gelişme. Kitabı Domingo Yayınları neşretti. Kitabın mütercimi ise yaptığı seçkin çeviriler ile edebiyatımızda önemli bir yer kaplayan Sevin Okyay. Sevin Okyay aynı zamanda bir kitap ve sinema eleştirmeni, radyoda jazz programcılığı, gazetede spor yazarlığı yapıyor. Yani birçok alanda bizlere yol gösterebilecek bilgi ve birikime sahip bir entelektüel. Kitabın yazarı ise Elizabeth Lunday. Bu yazarın ikinci kitabı, ilki gene aynı seriden çıkan Büyük Bestecilerin Gizli Yaşamı. Bu kitap ve Büyük Yazarların Gizli Yaşamı kitapları ise umuyorum ki çok kısa sürede gene Domingo Yayınlarınca neşredilecektir. Ayrıca bu kitabın baskısına ve tasarımına gösterilen özenin altını çizmezsek önemli bir hususu atlamış oluruz.
Kitap adından da anlaşıldığı üzere önemli ve büyük sanatçıların hayatlarında pek de bilmediğimiz yönlerini ele alıyor. Kitabın alt başlığı ise “Öğretmenlerinizin size büyük ressamlar ve heykeltıraşlar hakkında asla anlatmadığı şeyler”
Kitapta kimler yok ki Andy Warhol’un vuruluşu, yaşadığı garip hayat tarzı, annesini arkadaşlarına tanıtmaya utanmasından tutun da Salvador Dali, Rene Magritte, Pablo Picasso ve hatta Michelangelo’ya onlarca isim var. Ayrıca kitabın sonundaki detaylı indeksin aradığınız kişi ve/veya konu hakkında bilgilere ulaşmak konusunda büyük yardımı dokunuyor.
Bunlar hala gelmedi. Şu kalan bardakları da yıkayayım bari. Yıkarken düşünürüm hem bi yandan da. Bulaşık yıkarken düşündüğümü düşünüyorum. Başka yerlerde neler düşünüyorum, haberim yok. Bak şimdi düşündüm de ben nedense hep sulak yerlerde düşünüyorum, mesela hela birinci sırada. Enteresandır bazen sırf düşünmek için helaya girdiğim olur. Şimdi söylediğimi düşündüm de hakkaten enteresan geldi. Eskiden alaturkalarda zordu ayağım uyuşurdu, şimdikiler rahat. Duşta da düşünürüm bak. Su bana iyi geliyor demek ki! Manda mıydın yoksa lan sen önceden? Olabilir. Suya çekim sade sende değil ki herkeste var oğlum. Hazır bir iki bulaşık daha bulmuşken düşün bakalım İsmail karına ne anlatacağını. Önce bırakayım o sorsun ya da hasta gibiyim hala diyeyim konuyu
kısa keseyim. Anlattırmadan bırakmaz ki senin karın. Şu tezgahta iki tane ne lekesiyse anlamıyorum ov ov bi türlü çıkmıyorlar. Para işi yattı deyip başlayayım. Tamam, o yüzden kendimi kaybetmişim o kadar içmişim, telefonlarını duymamışım, haklıymış meraklanmış tabii, ben olsam ben de meraklanırmışım, ama ben de kendimden geçmişim napayım, her şey o kadar üst üste gelmiş ki… İyi iyi. Böyle açayım muhabbeti arkası gelir artık. Arada bir iki de özür dilerim. Mutfak da zaten gıpgıcır oldu. Yorgundur garanti, sen naptın bitanem derim, ona anlattırıp geceyi bitirir, sabaha atarım kapağı. Sabah zaten herkes işine. Beni babam bitirdi babam. Ulan o Neriman Teyze olacak orospu demek ki beni bunun için severmiş. Zırt pırt dalardı bize İsmail nasılmış, aman da özlemiş mi beni diye adi kadın. Ben anlamadım abi olan biteni, o zaman aklım o işlere çalışmıyodu, ufaktım. İsmail aklın hala o işlere çalışmıyo ki senin. Lan acaba boşa mı geçiyo hakikaten ya yıllarım? Babaya bak, ağabeye bak, bana bak. Hataysa bu, bu hata kimde belli. Aytekin haklı mı acaba? Bi karı da ben mi bulsam? Vardır bi hikmeti belki? Yok be abi! Hem benim mizacıma ters, Gülcan’a asla bunu yapmam o da var, hem de kimi bulucam, çık ara, uzun iş. Üşeniyorum.
Demek annem bile bile katlandı bu adama bunca yıl. Yuh be! Yuh be kadın. Bırak git ulan işte. Gerçi o zaman ortada kalırdım. Kalayım be abi, büyürdük elbet. Yavru kedi bile buluyo bi yolunu büyüyo sen mi büyümeyecektin? Harbiden ya anne insan biraz onurlu olur, insan kendisini üst kat komşusu ile göz göre göre bunca yıl boynuzlattırır mı ya? Ne mide varmış sende de be? Belki onun da vardı lan bi numarası ne biliyosun. Annemin? Hadi canım! Olabilir oğlum, bak olmaz dediğin ne varsa oldu. Bu mu olmayacak? Annem de ha? Yok yok. Olsa Aytekin bilirdi. Ben sana bişey söyleyeyim mi, bilmiyor olabilir. Nedenmiş? Çünkü annem Aytekin’e düşkündü, Aytekin de ona. Aytekinin dikkatinden kaçmış olabilir. Saçmalama lan, düşkün adam daha çabuk hissederdi. Belki hissetti, ama kondurmak işine gelmedi.
Olabilir? Valla olabilir. Yav bu tuvaletin aynasını da bi silsem mi acaba bunlar gelmeden? Taharet musluğu tam kapanmıyor yine, şuna bi el atayım hafta sonu. Yoksa annem de mi? Kadın güzel kadındı oğlum, mutlaka takılan olmuştur. Orospu Nerimanın kardeşi Şefik’e ne dersin? Şefik gibisine annem pas vermez abi, adam tipsizin tekiydi. Şu halime bak ya tuvalete çökmüş, anneme kısmet arıyorum geçmişten. Banka müdürü bi karşı komşumuz vardı. Nusret Emre. Adam artizin tekiydi. Hasiktir! Hakkaten olabilir ya! Herif Emel Sayın hastasıydı, paso evde Emel Sayın dinlerdi. Senin annenin gözleri de aynı renk değil mi oğlum? Aynı renk. Hasiktir! Hasiktir ki ne hasiktir! Yok abi olmamalı. Olmaması lazım. İşte şimdi tam girdi İsmail. Aytekin bunu ya bilmiyor ya da bilse de söylemez zaten. Bi akşam yemeğinde hayatımı bitirdi. Bi müjde de ben vereyim adiye. Banka müdürü Nusret. Bir doksan metre boy. Bir yirmi metre en. Vay be! İyi de biz daha o zaman Neriman’ın altına taşınmamıştık ki ailecek? Gerçi bu durumda babam hariç demem lazım. O üstüne taşınmış orospunun haberim yeni oldu. Kim başlattı? Buyur burdan yak İsmail. Kim başlattı? Babam Neriman’a anneme misilleme olarak kaynamaya başlamış olabilir mi? Bu yaşında hela taşlarına tüneyip bu sorularla mı boğuşmalıydın İsmail? Çık şu heladan biraz kuru muru bi yere geç balkona malkona otur oğlum. Düşünmek bozuyo seni.
Evet abi! Olay aydınlandı. Annem bozdu önce niyeti, babam da peşinden. Napsın adam biyerde, yemiş boynuzu. Ulan anne bu yapılcak şey değil be! Yazıklar olsun sana. Şimdi herşey açığa çıktı işte. Çözdüm işi. Çözdün hakkaten İsmail. Helal olsun sana. Kadın sırf boyu posu var diye, ayrıyeten herif renkli gözlülere hasta diye sırf bunun için gitti karşı komşuyla yattı he? Attın kadının üstüne suçu anında.
Adi bi herifsin sen İsmail. Doğru söylüyosun adiyim hakkaten. Hakkaten adisin. Hakkaten adiyim. Kadının günahını daha fazla alma çık şu tuvaletten. Paralar da gitti. Kaldık el elde baş başta. Paralar da gitti tamam ağlama kes artık. Kafam kazan. E içmeyeydin o kadar. Toparlan artık. Doğru diyosun. Neyse bari annemi kurtardık. Yok yok kadının bi günahı yok ben sapıttım, işi oraya vardırdım. Banka müdürü Nusret göz dikmiş olabilir, ama annem yüz vermedi. Ulan baba gördün kadın sağlam duruyo gittin boynuzladın anında be valla bravo sana. Harbiden çok delikanlı adammışsın. Bravo yani! Nerde kaldı ya bunlar? Allaah, kapı çaldı.


































