Haziran, 2010 için arşiv
1
Bundan böyle düşünme hiç… Çünkü ışık kırmızı
Kimseyle konuşma aman… Çünkü ışık kırmızı
Nasları üzerinde tartışma sakın
Ne fıkhın, ne nahvın, ne sarfın, ne şiirin, ne nesrin
Çünkü lanetlidir akıl, iğrençtir, kötüdür.
2
Mumla mühürlü kümesini terk etme
Çünkü ışık kırmızı
Bir kadını veya bir fareyi sevme
Çünkü sevginin ışığı kırmızı
Duvara, taşa, koltuğa yanaşma
Cinsiyetin ışığı kırmızı çünkü.
Gizli kal.. Sineğe bile açma kararlarını
Bilgisiz kal.. Ne zinaya ortak ol, ne yazmaya
Yazmak suçundan ehvendir zina çağımızda..
3
Düşünme, yurdun kuşlarını
Ağaçlarını, ırmaklarını ve haberlerini
Düşünme yurdun güneşine saldıranları
Nasılsa gelir zorun kılıcı sabahleyin
Gazete başlıklarında
Manzume vezinlerinde
Kahvenin telvesinde
Karının kollarında uyuma
Kanapenmin altında bulurlar çünkü
Tan ağarırken ziyaretçilerin..
4
Eleştiri yahut felsefe kitaplarına dalma
Tan ağarırken gelen ziyaretçilerin
Güve gibi yayılırlar kitap raflarına
Karınca, sivrisinek ve süprüntü dolu fıçında kal
Ayaklarından asılı kal kıyamete kadar
Sesinden asılı kal kıyamete kadar
Aklından asılı kal kıyamete kadar
Fıçının içinde kal ki görmeyesin
Şu tecavüze uğramış toplumun yüzünü..
5
Sultana gitmeye kalkışırsan
Yahut karısına yahut da
Kölelerin etini yer gibi
Balık, elma, çocuk yiyen
Ülke güvenliğinden sorumlu hısmına
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
6
Bir gün okumaya kalkışırsan
Hava durumunu, ölenlerin adlarını, suç haberlerini
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
Sormaya kalkışırsan fiyatını astım ilacının
Çocuk ayakkabısının, domatesin fiyatını
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
Burç köşesini okumaya kalkışırsan bir gün
Talihini öğrenmek için
Petrolden önceki ya da petrolden sonraki
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
7
Sığınacak bir ev aramaya kalkışırsan kartondan
Yahut savaştan kalma bir kadın, seni avutmaya razı
Bir çift sarkık göğüs, kullanılmış buzdolabı
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
Sınıf öğretmenine sormaya kalkışırsan, Neden
Arapları avutuyor bugün bozgun haberleri?
Neden üst üste camlar gibi kırılıyor Araplar bugün?
Işığı kırmızı bulacaksın mutlaka..
8
Arap pasaportuyla yola çıkma
Bir daha yolculuk yapma Avrupa’ya
Biliyorsun Avrupa dar geliyor tüm düşkünlere
Ey itilmiş, şüpheli, tüm haritalardan kovulan
Ey büyük yaralar almış horoz
Ey savaşmadan öldürülen
Ey kanı akmadan boğazlanan
Allah’ın ülkelerine yola çıkma, çünkü
Korkakları görmekten hoşlanmaz Allah..
9
Arap pasaportuyla yola çıkma
Sıçan gibi bekle her havalimanında
Çünkü ışık kırmızı
High-roads’daki kumral satıcı kadına
Düzgün bir dille
Ben Mervan’ım, Adnan’ım, Sahban’ım deme
Çünkü bu ad bir şey söylemez ona
Çünkü senin tarihin, efendim, sahte bir tarih..
10
Libidoya ilişkin kahramanlıklarınla şişinme
Ne Susan, ne Jeanine, ne Colette
Ne binlerce Fransız kadın bugün
Okumuş değiller Zir ile Anter’in öyküsünü!
Paris gecesinde gülerek görünme
Hemen oteline dön.. Çünkü ışık kırmızı..
11
Arap pasaportuyla yola çıkma
Arap mahallelerinde üç kuruş için öldürürler seni
Akşam acıkınca yerler seni
Hâtem Tâi’ye konuk olma sakın
Yalancıdır o, dolandırıcıdır
Aldatmasın seni binlerce şaşkın
Ve sandık sandık altın..
12
Dostum
Geceleyin tek başına dolaşma
Arab’ın köpekdişleri arasında
Sen evinde oturmakla kısıtlısın
Soyu belirsiz birisin kendi toplumunda
Dostum
Allah Araplara rahmet etsin!!!
—————————————————————
Nizar Kabbani
GABRİELA MİSTRAL
SANATÇI İÇİN ON EMİR
I. Tanrı’nın evren üzerindeki gölgesi olan güzelliği sevmelisin.
II. Tanrı’sız sanat yoktur. Yaratıcı’yı sevmesen bile O’nun Sureti’ni yaratışına tanıklık etmelisin.
III. Duyuları tahrik etmek için değil ruhu beslemek için güzelliği yaratmalısın.
IV. Güzelliği asla lüks ve kibir için bir bahane olarak değil de manevi bir bağlılık olarak değerlendirmelisin.
V. Ne güzelliği karnavalda veya fuarda aramalısın ne de oralarda eserlerini sunmalısın, çünkü güzellik bakirdir ve karnavalda veya fuarda bulunmaz.
VI. Güzellik kalbinden şakımalıdır ve ilk arınan kişi sen olmalısın.
VII. Yarattığın güzellik şefkat olarak tanınmalı ve insanların kalbini teskin etmeli.
VIII. Eserini bir annenin çocuğunu doğurması gibi doğurmalısın: kalbinin kanından.
IX. Güzellik seni uyutan bir uyuşturucu olmamalı, aksine içindeki eylem ateşini yakan güçlü bir şarap olmalı, zira hakiki bir adam veya kadın olamazsan, sanatçı da olamazsın.
X. Her yaratım edimi seni mütevazi kılmalı, çünkü o hiçbir zaman düşlerin kadar yüce olmadığı gibi, Tanrı’nın muhteşem düşü olan Doğa’dan da her zaman daha aşağıdadır.
İngilizceden çeviren: Orhan Düz

Maradona, Fidel Castro'ya, dünyanın en değerli sol ayağındaki "Castro" dövmesini gösteriyor. 2001, Küba. Fidel hala devlet başkanı iken.
Roma İmparatoru ve yardımcıları şeref locasına oturmuş seyrediyorlar. 11 antrenmanlı gladyatör ve 11 aç aslan karşı karşıya, birbirlerini yemek üzereler. Tribünler tıklım tıklım dolu. Fanatik kalabalık, “öldür, öldür” sesleriyle arenayı çınlatıyor. Heyecanlı bir çekişme sonunda kazanan taraf kupayı (yaşama hakkını) göbekli imparatorun ellerinden alıyor ve bir sonraki karşılaşma için inzivaya çekiliyor…
Bu manzara hiçbirimize yabancı olmasa gerek. Ademoğlunun milattan önce arenalarda ortaya çıkan fanatik yüzü, asırlar sonra modern dünyadaki futbol statlarını hatırlatıyor birçoğumuza. Statlarda yaşananların çoğunun insanda ortada bir savaş varmış hissi uyandırması hiç de yabana atılacak bir duygu değil. Çünkü futbolun savaşla direkt bir ilgisi var.
Birtakım yazılı belgelerden anlaşıldığına göre, milattan önce 2697 yılında Çin’de İmparator Huang Ti döneminde, askerler savaşa hazırlık amacıyla Tsu-Cuhu adıyla bir tür futbol oynarlarmış. Bu oyun, deriden yapılmış yuvarlak topun iki kazık arasından geçirilmesine dayanıyormuş. Öte yandan Mısır’da top oynayan askerlerin kabartmalarına da rastlanmış. Yine eski Yunan’da askerlerin savaşa hazırlık amacıyla “episkyres” adını verdikleri bir tür futbol oynadıkları belirtiliyor. Aynı tarihlerde Meksika’da da yine askerlerin futbol oynadıklarına işaret eden tabletler bulunmuş.
Yani futbolun dibini eşelediğimizde karşımıza çıkan şey yine savaş oluyor: Kutsal Militarist Ruh!.. Demek oluyor ki, sık sık duyduğumuz “Futbol erkek oyunudur, karı gibi oynanmaz” sözü aslında altyapısız değil. Çünkü futbol, savaşçı toplumların oyunu. Latin Amerika ülkelerindeki futbola gösterilen rağbetin diğer ülkelere oranla daha fazla olmasının ardında da böyle bir gerçek yatıyor muhtemelen. Denilir ki, Latin Amerika’da çocuklar mahalle aralarında akşama kadar top koşturur, top bulamadıkları zaman bu işi portakallarla filan idare ederler. Akşam evlere gittiklerinde de çoraplarını toparlak biçime getirir ve öylece devam ederler.
Sömürgeci Kristof Kolomb 1492 yılında Amerika’ya ayak bastığında, ucu sivri sopalar ve tokmaklardan başka silahları olmayan ve insan öldürmek şöyle dursun çok güler yüzlü ve misafirperver Latin Amerikalılar’ın, bugün yaptıkları tek şey ‘karşı takımın kuşanmış savaşçıları’na karşı direnişe geçip onları dize getirdikten sonra ‘kupayı’ kucaklamak!.. Yaklaşık 500 yıldan bu yana sömürülen Latin Amerikalıların kolektif direnişleri en çok futbol statlarında ve dağlarda kendini gösteriyor. Hem yeşil sahalarda hem yeşil dağlarda atılan slogan hep aynı sanki: “Burası emperyalistlere mezar olacak!..” Futbolun ve devrimin Latin Amerika’daki karşılığı dünyanın diğer bölgelerinden çok farklı… Bu melezler kıtasının en büyük halk kahramanları devrimciler ve futbolcular.
20. Yüzyıl’ın başında 800 büyük toprak sahibinin tüm devlet arazisine sahip olduğu Meksika’da, sefil köylülerden oluşan ordusuyla Emiliano Zapata bugün efsanelerden biri. 30’lu yıllarda küçük ordusuyla yedi yıl boyunca 12 bin Kuzey Amerikan işgalcisine ve Somoza hanedanlığının Ulusal Muhafızları’na karşı savaşan Augusto Sezar Sandino da devrimci efsanelerinden Latin Amerika’nın. Ve bunları başka efsane devrimciler izler: Tupac Amaru’dan Fidel Castro’ya, Artigas’tan Salvador Allende’ye, Camillo Torres, Perenos, Tiro Fijo, Santucho, Labaton ve de la Puente, Lamarca, Miguel Enriguez ve adıyla hepsini temsil eden Ernesto Che Guevara… Che Guevara’nın gençliğinde iyi bir rugby oyuncusu olduğunu da kayıt düşmek gerek.
Bu isimler Spartaküs’ten bu yana devrim tarihinin en önemli isimleri oldular. Latin Amerikalılar devrim tarihine olduğu kadar futbol tarihine de adlarını altın harflerle yazdırdılar. 1926’da yapılan ilk uluslararası olimpiyat futbol şampiyonasının ve bu şampiyonanın ardından organize edilen ilk Dünya Kupası’nın şampiyonu Latin Amerika ülkesi Uruguay. Öte yandan 1950’de Brezilya’da yapılan Brezilya-Uruguay Dünya Kupası finali futbol tarihinin en kalabalık (biletli 205 bin kişi) maçıydı. Bu tarihten sonra 1970’te üçüncü dünya şampiyonluğunu kazanan Brezilya som altından yapılmış ilk dünya kupasının ebedi sahibi olarak en büyük futbol efsanesine imza attı: Edson Arantes de Nascimento Pele. Brezilya’nın ulusal kahramanı ilan edilen Pele’nin Sao Paola kentine heykeli dikildi. Pele, daha sonra ülkesinin spor bakanlığını yaptı. Latin Amerika, dünyanın en büyük futbol yıldızından sonra dünyanın en büyük ikinci yıldızını da takdim etti: Diego Armando Maradona… Bir Dünya Kupası karşılaşmasında yeryüzünün en büyük sömürgeci ülkesi İngiltere’ye eliyle attığı gol için “O, Tanrının eliydi!” dedi. Ünlü bir Latin besteci bu gol için beste yaptı ve adını da “Tanrının eli!” koydu. Ve Brezilya’nın en ünlü futbolcularından biri Romario, ki İtalyan klüplerinden aldığı transfer parasıyla ülkesinin dış borçlarını ödemesine yardımcı oluyordu. Ve Arjantinli efsanevi futbolcu Ardiles… Pele ile birlikte Zafere Kaçış adını taşıyan ve Almanların esir kampına düşen mahkumların bir “futbol mücadelesi” sonunda hapisten kaçışlarının öyküsünü anlatan bir filmde rol aldı.
Burada Maradona’ya ayrıca bir yer ayırmalı. Uyuşturucu müptelası olduğu için saldırı bombardımanına uğrayan Maradona, ülkesini terk etti uyuşturucu yüzünden. Arjantin’de tedavi olmayı reddetti. “Arjantin’de kimse tedavi edilmiyor. Yolsuzlukla bile ilgilenmedik biz. Arjantin’de parası olmayan ölür” diyor Maradona. Ama parası olup “Amerikan Rüyası”nın peşine düşenler gibi ABD’ye de gitmedi, orada tedavi olmayı da reddetti. Geçtiğimiz yüzyılın en çok konuşulan devrimlerinden birini gerçekleştiren Fidel Castro’nun ülkesi Küba’da tedavi olmayı ve orada yaşamayı tercih etti. Roma’da “Yüzyılın Futbolcusu” ödülünü aldığında ödülü Arjantin halkına, Küba halkına, Fidel Castro’ya ithaf etti. Hemen ardından ithaf listesine bir isim daha kattı ve omzuna dövmesini yaptırdığı Che Guevara’yı işaret ederek, “…ve dünyanın en ünlü Arjantinlisi’ne!” dedi. Maradona daha sonra bir televizyon programında bunun bir provokasyon ve duygularının ifadesi olduğunu belirtti: “Ülkemde Che Guevara bir terörist olarak görülüyor. Ben, ‘bakın, Che Guevara terörist değildir’ demek istedim. Çok sayıda çocuğu öldüren Galtieri, Videla terörist değil, omzuma dövmesini yaptırdığım kişi ise bir terörist öyle mi?! Benimle dalga geçmeyin. Terörist olan Videla, Massera, Galtieri, Menéndez… Bugün ev hapsinde olan, klimalı evlerde, her gün istediklerini yiyerek, istedikleri şarabı içerek hapis tutulan kişilerdir terörist olanlar.” Maradona Arjantin’de bir suçlu olarak kabul ediliyor şimdi. Ve Arjantin’de Che Guevara’ya iade-i itibar olununcaya kadar kendisinin de affedilmemesini istedi ülkesinin başkanı Carlos Menem’den. Dünyanın bu en ünlü futbolcusunun Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmemesinin nedenleri de devrimci duyarlığından kaynaklanıyor: Zira Maradona, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyor:
“Clinton, Monica Lewinsky’nin kalçasını elledi diye neden on bin Iraklı’yı öldürmeleri gerekiyor ki? Bir Amerikalı öldürülse kıyamet kopar. Ya on bin Iraklı’ya ne demeli? Ya Küba’ya konulan ambargo? Hep Amerikan hükümetinin suçu. Ben Küba’da yaşıyorum ve aşılar gelmediği için kör olan çocukları görüyorum orada, çünkü ambargo sınırda durduruyor aşıları. Ben Komünizm taraftarlığı yapmıyorum, ben insanlardan yanayım.”
Nakarat: Futbol bir savaş hazırlığıydı ve son yüzyılda Latin Amerika’daki kolektif ruh devrime yakın duruyordu.
Latin Amerika’daki futbol ve gerilla kültürünün iç içe geçmesinin çok daha bariz bir örneği de 1996 yılının Aralık ayında Peru’daki Japon Büyükelçiliği’ni basarak 500 üst düzey yöneticiyi rehin alan MRTA’nın (Marksist Tupac Amaru Örgütü) eyleminde yaşandı. Devrimci militanlar, hapisteki yandaşlarının serbest bırakılması ve ülkedeki birtakım reform hareketlerini başlatmak için haftalarca bu eylemi sürdürdü. Japon Büyükelçiliği’ne eylem düzenlenmesi de sembolik bir anlam taşıyordu: Japon işgali altındaki Peru’nun bu işgale direndiğini göstermek için de yapılmıştı bu eylem. Eylem boyunca dışarıda keskin nişancılar nöbet bekledi. Hiç şansları yoktu. Fidel Castro, Peru’nun Japon asıllı devlet başkanından eylemcilere zarar verilmemesini ve Küba’ya gönderilmelerini istedi. Ancak kabul edilmedi. Sonunda elçiliğe baskın düzenlendi. Gerillaları öldürmek zor olmadı. Çünkü baskın düzenlendiği sırada gerillalar büyükelçiliğin boş koridorlarında futbol oynuyorlardı. Tam “şut ve devrim” naraları atacaklardı ki, ‘rakip takımın kuşanmış savaşçıları’ tarafından gafil avlanarak büyük bir gol yediler! Kanlı maçtan yenik çıkıp öylece göçtüler öteki dünyaya; Pele’nin ayak oyunları ve ağızlarında Che türküsü kaldı onlardan geriye…
Evet, Latin Amerika’da futbol bir savaş hazırlığıdır. Orada, Latin Amerika’daki melez delikanlılar futbol oynayıp asırlık bir hesaba hazırlanıyorlardır şimdi!.. Oysa Türkiye’de ya da kapitalizmin (küreselleşmenin) çarkına omuz veren ülkelerde futbol, çarkın daha hızlı dönmesinden başka bir işe yaramıyor. Statlarda yaşanan savaş, Irak’ta, Afganistan’da, Vietnam’da, Sudan’da, Afrika’da bombalar, mayınlar ya da ambargo yüzünden ölen insanların yani gerçek savaşın üzerine perde çekiyor. Bombaları atanların en yeşil statlarda top koşturmaları, bombaları yiyenlerin ise çölleşmiş bölgelerde yaşamaları ne ilginç! Bu işi Latin Amerika gibi kıvıramayacaksak, hepten bırakalım gitsin!
Not: Bu yazı, “Amerika Diye Bir Yok!” kitabımda yayınlanmıştı. 1052-48763548187 sayılı kararımla Dünya Kupası vesilesiyle tekrar yayınlanmasında tarafımdan yarar görülmüştür.
GABRİELA MİSTRAL
YALNIZ DEĞİLİM
Gece bir çöl gibi uzanıyor
dağlardan denizlere.
Ama ben, senin beşiğini sallayan ben,
yalnız değilim!
Gökyüzü tenha
ay düşüyor denize zira.
Ama ben, seni bağrına basan ben,
yalnız değilim!
Dünya ıssız.
Bütün insanlık hüzünlü görüyorsun ya.
Ama ben, seni sarıp sarmalayan ben,
yalnız değilim!
İngilizceden çeviren: Orhan Düz
“Günümüzde bütün ayrımı, her şeyin fotoğrafının çekilebilmesi oluşturuyor. Saklanıp gizlenebilen hiçbir sefalet tablosu bulunmuyor artık. Her türlü sefalet açıkta, ortada, gözler önündedir.
Ancak bu, herkesin sefalete eskisinden kolay alışabilmesi gibi bir anlamı içeriyor yalnız.
Eskiden bir insan hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranabiliyordu. Bugün ise çaresiz kalmış bir kimse davranışını sergileyebiliyor, çünkü fazlasıyla çok şey bilmektedir.
Dostlar arasındakiler de içinde olmak üzere, tüm konuşmalar eskisinden daha ikiyüzlü nitelik kazanmıştır. İnsanın ateş püsküreceği gereğinden çok şey var. Her Allahın günü her insan korkunç pek çok şey yaşıyor. Ama korkunçlukların fazlalığına bakıp ortada kendisini ilgilendirecek bir şeyin bulunmadığı sonucunu çıkaracak kimse, çevresinde neler olup bittiğini bilir yine de. Sağır ve dilsizlerin bile, gözleri görmeyenlerin bile kendilerini pek uzağında tutamayacağı olaylar vardır ortada, aptalların bile hiç değilse kendi canlarıyla ilgili olarak korkuya kapılmaları için yeterince neden vardır.
Dolayısıyla, bütün sözde sakin davranmalar, bir ikiyüzlülük uçurumunu kendisinde barındırıyor. “
Elias Canetti
Ah Muhsin Ünlü süper bir insandır, ben o kadar değilim
Ah Muhsin Ünlü yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm’ derdi,
ben yolda Ebubekir’i görsem korkudan altıma sıçarım.
Ah Muhsin Ünlü asla yalan söylemez; ben annem beni döverken hiç ağlamadım.
Ben annem beni döverken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü, Azrail’i yolda görse selam verirdi;
ben Azrail’i babamın yanında görmüştüm, bir çift laf edebilseydim ona
derdim ki hayatta ben en çok babamı sevdim.
Ah Muhsin Ünlü olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, ‘anam babam ben de isterim yüzümde güller açsın,
fakat şu koca yumru boğazımı düğümlüyor, bir şeyler yapamaz mıyız?’
Ah Muhsin Ünlü orada olsaydı annemin elini tutardı ve derdi ki ‘Kızım bu ne gayret!’
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben öldürürüm’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm nefretten çıldıracaktım ama annem elini çekti.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının gururundan eser bırakmıyor ne tuhaf…
Ah Muhsin Ünlü çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o kocaman bir adamdı;
benim annem öldüğünde ben küçücüktüm,
zaten şanslı birisi de değilimdir; kitaplara inanmam.
Annem çoktan öldü bu ayşe kadını o pişirmiş olamaz!
Olamaz dedim annem nefes alıp vermeye devam edince
Verse de ben almam onu, içim ferahlamaz, siz de görseniz
Annem tutsa elimden birlikte geçsek çölü
Nasıl olsa annem de ölü ben de ölü.
1. Sıra: 1 düz örün, 1 dolayın, 2 ilmeği toplayın, 3 düz örün. 1 dolayın, 2 ilmeği toplayın, 2 düz örün. Arka sıraları ters örün.
2. Sıra: 1 düz, 1 dola, 1 düz, 1 dola, 2 ilmeği topla, tekrar 2 ilmeği topla, 1 dola, 1 düz, 1 dola, 1 düz ör.
Üzerine 3 sıra düz örgü, 3 sıra haraşonun üstüne tekrar ajur yaparak devam et…
Şairlerin, daha çok kadın şairlerin böyle yazdığını düşünenler vardır belki. Lakin öyle değildir.
Şiir, üzerinize yakışanı örmemeniz, üzerinize yakışanı giymemenizdir.
Söz üreten, yazı kuran, şiir söyleyenler alemin en çıplağıdır. Bunca ortaya dökülmek kadar onları sevmek de cesaret ister.
Kadınların yazı hayatına atılmaları, erkek yazarların aralarında yer edinmeleri pek kolay olmadı. Bu tartışmanın başrolünde edebiyat tarihinin ilk öğretmeni Ahmet Mithat Efendi bulunmaktadır. Bir çok ilke imza atan ve 200’e yakın eseri bulunan ve ilk Türkçe öyküyü yazan Ahmet Mithat Osmanlılara okumayı sevdiren kişiydi. “Yazı makinesi olarak,” da bilinen Ahmet Mithat çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle de edebiyat dünyasının bir otoritesi olarak durmaktaydı.
Dönemin kadın yazar ya da şairlerin başında, Zafer Hanım, Fatma Aliye Hanım, Şair Fıtnat Hanım ve Şair Nigâr Hanım gelmekteydi. Osmanlı Türk toplumunda ilk kadın yazarın Fatma Aliye Hanım olduğu kabul edilir. Konunun ünlü yazar Ahmet Mithat Efendi ile bire bir ilişkisi vardır. Devlet adamı, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet’in kızı olan Fatma Aliye Hanım aynı zamanda Ahmet Mithat’ın manevi kızı ve dostuydu.
Konak eğitimi almış ilk entelektüel kadın olan Fatma Aliye, “iyi ve bilgili bir müslüman ve aynı zamanda da iyi bir anne ve eş” olarak karşımıza çıkıyordu. Fatma Aliye Hanım, biyografisine bakıldığında etrafındaki bütün erkeklerden destek gördüğü anlaşılır. Eğitimi sırasında babasının ve ağabeyi Ali Sedat Bey’in desteği, Arapça ve felsefe hocalarıyla yaptığı tartışmalar ve Ahmet Mithat Efendi’nin manevi desteği bilinmektedir. Babası Cevdet Paşa’nın yönlendirmesi ve teşvikiyle evde özel hocalardan Fransızca, dilbilgisi, astronomi, edebiyat ve tarih dersleri almıştı.
İlk romanı Hayal ve Hakikat’ı (1891) Ahmet Mithat’la birlikte yazmışlardı. Fatma Aliye Hanım ilk eserlerini yazarken uzunca bir süre kimliğini de gizlemek zorunda kaldı. Fatma Aliye, Ahmet Mithat Efendi’den oldukça etkilenmiş ve tarz olarak da kendisine onu örnek almıştı. İkilinin ilişkileri daha sonraki yıllarda iyice perçinlendi ve Ahmet Mithat Efendi, “Sana henüz hiçbir hediye takdim etmemişimdir. Fakat sana layık ne hediye bulup takdim edebilir idim? Düşündüm taşındım, sana hediye olarak yine senden başkasını bulamazdım. İşte bu kitap sensin kızım!” diyerek ve Fatma Aliye Hanım’ın yaşam öyküsünü yazarak (Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu: Fatma Aliye) ve onun edebiyat dünyasındaki yerini daha da belirginleştirmişti.
Ahmet Mithat Efendi’nin etkilediği bir diğer kadın yazar şair Fıtnat Hanım’dı. Fıtnat hanımla Ahmet Mithat arasında bir aşk ilişkisi yaşanmaktadır. (Birbirlerine yazdıkları aşk mektuplarını Hakkı Tarık Us kitap haline getirmiştir) Bu nedenle Şair Fıtnat Hanım’ın tamamen unutulmamasında Ahmet Mithat Efendi’nin etkisi oldukça büyüktü.
Ahmet Mithat Efendi’nin edebiyatçı kadınlarla olan bağlantısını Tarih ve Toplum dergisinde etraflı bir inceleme konusu yapan Mediha Göbenli’ye göre, Ahmet Mithat Efendi, Zafer Hanım’a diğer kadın yazarlara tanıdığı imkanı ondan esirgemişti.
“İlk Osmanlı-Türk kadın yazarı olan Zafer Hanım’a ve eseri Aşk-ı Vatan’a dair Ahmet Mithat’ın Şair Fıtnat Hanım’a 3 Nisan 1294 (1877) tarihli mektubunda bir ipucu buluruz. Ahmet Mithat bu mektubunda Zafer Hanım’ın ilk kadın edebiyatçı olarak çıkışına imrenir çünkü gönlünde aşkı Şair Nigar Hanım’ın bu alanı açmasını istediğini belirtir. Zafer Hanım’ın eserini eleştirir ve bayağı bulur, Fıtnat Hanım’ın bunu bin kat daha iyi yazabileceğini belirtir. Fakat yine de kadın yazarların çıkışına destek olmayı arzuladığı için bu eseri gazetelerde met edeceğini yazar. Ve Fıtnat Hanım’ın gayrete geleceğini ümit edişinin altını çizer.”
Ahmet Mithat Efendi’nin sözünde ne kadar durduğu bilinmiyor ancak edebiyat çevrelerine göre ilk kadın yazar olarak Fatma Aliye Hanım kabul edilir. Fakat bu genel kabule rağmen, 1993’de Zehra Toska, araştırmaları sırasında ilk Osmanlı-Türk kadın yazarı olarak Aşk-ı Vatan’ı dolayısıyla Zafer Hanım’ı keşfetti. Kitap 1877’de yazılmıştı ve kitabın geliri savaşta yaralanmış askerlerin yararına bağışlanmıştı. Dolayısıyla bu kitap aynı zamanda bağış eserlerinin de ilki oluyordu. Toska, Zafer Hanım’ın hayatına ilişkin oldukça sınırlı kaynaklar bulmuştu. Aşk-ı Vatan, 1877 Nisan başlarında yayınlanmasıyla gazetelerin ondan, çağdaş kadın yazarlarının ilki olarak söz etmişlerdi.
Zehra Toska’nın bu ortaya çıkardığı araştırmayla Zafer Hanım, erkek yazarların egemenliğindeki edebiyat dünyasında, yıllar önce hak ettiği koltuğa yıllar sonra yine bir kadın tarafından oturabildi.
Onur Ünlü’nün Polis filminin soundtrack’inden Dedektif adlı parça için bir klip hazırladık. Amatör işi. Bir bakın bakalım.




























