Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Ağustos, 2010 için arşiv

Bayram tatiliyle birleştirerek yurtdışı turlarına katılak. Dubrovnik çok güzel diyorlar mesela, hem de vizesiz. Normalde bayram zamanı yer bulmak sorun olur ama bu sefer duyduğuma rezervasyonlar yavaş gidiyormuş.

9-10 Eylül’de Olimpos’ta rock festivali var, Duman falan çalacak. Oraya gidip, tatili pazar gününe uzatak.

Yaz boyu çok kalabalıktır diye gitmeye çekindiğimiz, civardaki sayfiye yerlere gidek. O gün çok kalabalık olmayacak gibi geliyor bana. İstanbullular için Adalar, Polonezköy falan güzel seçenekler. Alkol tedarikini önceki günden yapmak lazım, o gün zorluk çekilebilir.

Ailecek pikniğe gidek. Ama dans kareografisini önceden hazırlamakta yarar var, doğaçlama zor olur.

Bütün gün uyuyak.

Dalgalanak da durulak.

David Lynch

''İneği de al yeğen...'' David Lynch

Üniversite yıllarımda üç adam ve bir film peşimi bırakmadı. Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü. Üniversite öğrencisiyseniz ve az çok sinemasever bir çevreniz varsa Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü kabusunuz olabilir. Gidilen her öğrenci evinde ya Dövüş Kulübü ya da Pulp Fiction posterleri muntazam biçimde asılıdır. Öğrenci evine Dövüş Kulübü posteri asmak devlet dairesine Atatürk resmi asmak gibi bir zorunluluktur.

Bu dördünün içinde en ayrıcalıklı yere sahip olansa David Lynch’ti. Filmleri üzerine başlayan, imgesi bol, göndermesi gani tartışmalar ‘Abi Lynch işte ya’ (yapmış yapacağını manasında) sözleriyle sona eriyordu. Herkes doya doya ‘Özne’, kana kana Lacan diyordu.

O yıllar bu tuhaf filmlerin gizemli yönetmenine hayran adamları dinlemekle geçti. Ozu’ya Bresson’a hayran birine rastlamadım. Bir kişi vardı aslında. O da bir moğoldu, adı Bodi. Üniversite okumaya gelmişti. Babası Ünlü Rus yönetmen Kuleshov’un öğrencisi ve Moğolistan’ın tanınan yönetmenlerinden biriydi.

2009’da İfistanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen, David Lynch’in gündelik hayatı ve film yapma sürecini konu alan bir belgesel, fanatik Lynch hayranlarını sanırım bir parça üzdü. “Lynch: Perdenin Arkasında” adlı belgeseli izlemeye gelen genç hayranlar ‘Ne umduk ne bulduk’ diyerek çıktılar salondan. O eksantrik filmlerin uçuk yönetmeni; hali, tavrı ve konuşmalarıyla sıradan bir adam görünümündeydi. Bacaklarına uzun gelen bol pantolonuyla David Emmi’ydi adeta . Çizgili bir tişört giyip, cebine bir Maltepe bir de çakmak koysa her şey tamamdı. Belgesel boyunca yogayı ve meditasyonu övüp zamanının büyük bir kısmını bu aktivitelere ayırdığını anlattı. ‘Çok faydasını gördüm yeğen, sen de başla.’ minvalinde tavsiyelerde bulundu izleyicilere. Sanırım o, filmlerini çekerken, hayranlarınca filmlerine atfedilen şeyleri pek önemsemiyordu.

Sonlara doğru, o sıra üzerinde çalıştığı Inland Empire için kast ajansını arayıp, istediği oyuncuları sipariş etti, tam bir emmi üslubuyla: ‘ bir sakat kız, bir örümcek maymun bir de cüce lazım.’

İki ekmek, bir de süt der gibi…

Sadık Yalsızuçanlar, kendi kuşağının en üretken yazarlarından. 50’den fazla kitap yazdı. Modern düşünce ve sanat ile tasavvuf arasında çok etkileyici bağlar kuruyor. Yalsızuçanlar’la Ramazan’ı konuştuk…

Eski Ramazanlar neden daha iyidir? Ramazan’da medya sayesinde dinî bir aydınlanma mı yaşıyoruz? Ramazan eğlenceleri gerçekten eğlenceli mi? Metropolde Ramazan nasıl idrak edilmeli?…

Eski Ramazanlar çok övgüyle anılıyor. Ramazan söz konusu olunca neden eskiyi bunca hayırla anıyoruz?
Hepimizin çocukluk, ilkgençlik yıllarımıza ilişkin Ramazan hatıralarımız var. Sanırım ‘eski Ramazanlar…’ diye başlamamız bu yüzden. Bir de, yanlış bir algımız var, herşey gittikçe daha kötü oluyor şeklinde. Bu da, tabii o nostaljik tutumu besliyor.

Birçok ilahiyatçı, oruçta yeme-içme ve cinsi münasebeti kesmenin ötesinde bir derinlik olması gerektiğini söylüyor. Siz ne diyorsunuz?
Namaz, oruç gibi kulluk formlarının, formel olmanın ötesinde bir anlamı, işlevi var. Namazla zekat, bir arada anılır biliyorsunuz. Namaz, olmanın, zekat, sahiplik duygusunun arınmasıdır. Oruç biraz daha keskin bir şey. Tutkuların gemlenmesinde daha etkili. İbn Arabi ‘Sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi kendisini tasadduk etmesidir’ diyor. Oruç böyle bir şey. İnsanda Tanrılık vehmi vardır. Oysa kul, her türden tanrılık vehminden arınmış kişidir. Bunu, o kulluk formları sağlıyor. Tabii onları birer form olmanın ötesinde algılamak lazım. Yoksa çok anlamsız, çok gereksiz tartışmalarla işin özü buharlaşır. Bir de, Ramazan’ın toplumsal yönü var. Bunu ıskalamamalı. Bir tasadduk imkanı. İnsanın kendi nefsini değil ötekini öncelemesi için aç kalması şart.

Oruç tutan – tutmayan ilişkisi nasıl olmalı?
Bektaşi, Hıristiyan’a demiş ya, ‘dininizin kıymetini bilin’ diye. Kadir kıymet bilmek lazım. Tabii, bir gerilimin içinden geçiyoruz…Dünya bir kabz, bir daralma hali yaşıyor. Merhametten, tevazudan, empatiden, muhabbetten söz edince sinirli abilerimiz kızıyor. Dünyayı değiştireceklerini, bütün bunlar Allah’ın takdiri değil sanıyorlar. Bazı sufiler şöyle der: ‘Allah, ipi p…tun eline vermiş.’ Tamam uğraşalım edelim ama, bu işler, bizim uğraşmamıza bağlı değildir.

Oruca dönersek…
Adam tutamıyor, mazereti var veya tutmak istemiyor. Tutmayanlarda, eskiden bir hassasiyet vardı, şimdi de var. Tutanlara karşı bir hürmet… Aynı hassasiyet ve hürmeti, hatta fazlasını, tutanlardan beklemek gerekiyor. 12 Eylülde, darbeden önce, bazı şehirlerde yol keserdi bazı abilerimiz. Otobüsten yolcuları indirirlerdi. ‘Fatiha’yı oku İhlas’ı oku’ derlerdi. Adam okurdu. Kendi adamını çağırır sorardı, ‘Doğru okuyor mu lan?’ diye. Oruç yiyorsa döverdi. Kendisi oruç tutmazdı. Rosa Luxemburg’un bir lafı vardır, ‘Asıl özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür’ diye. Bir yerde, az olanlar, azınlıkta olanların durumuna bakmak lazım. Oruç tutmayanların rahat, tutanların alçakgönüllü olduğu yerde, bilin ki İslam ahlakı vardır.

Orucun en önemli kısmı bu nezaket midir?
Kenan Rıfai’ye soruyorlar ‘Efendim, ehl-i beyte âşıksınız, fakat hiç Yezid’i lanetlemiyorsunuz?’ ‘Evladım, ben, içimdeki Yezid’le meşgulüm’ diyor. Bu, çok sahih, çok değerli bir şey… Tabiin’den büyük bir bilge vardır, Ahmed Rıfai… O kadar mütevazı ki, domuza selam verirmiş. Talebeleri yadırgayıca, ‘Evladım, Allah etini yasaklamış, selam vermeyi değil’ dermiş. Hani, ‘Yaratılmışı, Yaratan’dan ötürü sevmek, hürmet etmek…’ Sigara tiryakilerine de bir önerim var: Oruç tutmayan tiryakilere takılın, dumanlarından istifade edin. (Gülüyor.)

Modern bir yazar olarak, geleneksel eserler ve yazarlarla gerçekten güçlü bir bağınız var mı? Nedir bu bağın mahiyeti?
Hasta-hekim ilişkisi…Tek yanlı bir aşk ilişkisi…

Mazeretli ya da mazeretsiz olarak oruç tutmayanlara, Müslüman olmayanlara Ramazan’la ilgili bir tüyo vermek ister misiniz?
Yiğit Özgür’ün bir karikatürü var. Trenin ön tarafında, turist kılıklı, sırt çantalı genç bir adam… Camiin mahyasında, ‘Hoş geldin Ramazan’ okunuyor. Delikanlı bakarak ‘Hoş bulduk’ diyor. Bazen migren krizi geldiğinde ilaç, iğne, tutamıyorum. Yanılıp çarşıya çıktığımda, tutamayanların işinin ne denli zor olduğunu görüyorum. Mümkün olduğunca görünürlükten uzak, serin selviler altında, tutamayanların arasına karışmalı… Mazeretli olanların kendilerini rahat hissetmeleri gerek. Mazeretsiz olanlar da günahın hakkını vermeliler. (Gülümsüyor.) Fethi Gemuhluoğlu der ya: ‘Sizin tövbenizden ne çıkar! Günahlarınız bile eciş bücüş…’

Ramazan ayında çok sayıda hoca çıkıyor medyaya. Gazetelerde yazı dizileri başlıyor. Ekranda iftar ve sahur programları…
Mantar gibi demek istiyorsun. Ahmet Turan Alkan hoca geçen Ramazan yazmıştı. ‘Bu iftar, sahur programları, beni dinden imandan çıkaracak’ diye. Hocaya katılıyorum. Bu, patolojik bir hal. Bilhassa dini sadece bir emir-yasak toplamı olarak görmek… Sadece Ramazan’da hatırlamak… Ramazan’da iletişim ortamlarında kısmen bir farklılık olabilir ama bir ‘dinâ aydılanma ya da aydınlatma fırsatı’ gibi görülünce bayıyor…

Büyükşehirlerde, metropollerde Ramazan’ın idrak edilmesiyle ilgili gözlemleriniz neler?
Zor zamanlarda olduğumuz kesin. Ama yapacak bir şey yok. İçimizdeki neşveyi kaybetmemek lazım. Son Fatih sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi ‘Olan olmuş, olacak olan da olmuştur’ der.

Ramazan’ın hem bir dinî yönü, hem de kültürel yönü var. Hem geleneksel hem de modern Ramazan eğlencelerini nasıl yorumluyorsunuz?
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’indeki Ne Evet Ne Hayır öyküsünü bilirsin. Gönül Köşesi’ne gelen bir okur mektubudur… Mektubu okudukça şöyle der: ‘Ben bu adama kesin karşıyım!’ Bu Ramazan eğlenceleri, belediyelerin eğlence algısının üzücü boyutlarını fazlasıyla ortaya koyuyor. Pek eğlenceli de değiller gibime geliyor. Doğal olmayan bir şey var, bu kesin. Burada nostaljiden başka çaremiz yok gibi… Kültürü rahat bırakmalı. Kızları da. Varsın davulcuya veya zurnacıya varsınlar…

Küresel ısınma ve yaz günlerinin uzunluğu, oruç tutmayı zorlaştırıyor. Bu konuda cesaret verici ya da kolaylaştırıcı yaklaşımlarınız var mı, nedir?
Ramazan’da, birkaç çok gerekli sektör-kurum dışında zorunlu tatil ilan etmek, bol bol uyumak, soğuk duş almak, Sezen Aksu’ya kulak vermek: ‘Çalışmak yorar!’ Ama, işin hakkı da verilebilir. Ramazan’da inşaatlarda çalışmak, günde oniki saat koşturmak, hayır hasenat yapmak…

Bono, “God Part II” adlı şarkısında, John Lennon’un “God” şarkısının devamını yazmaya yelteniyor. Nakaratı “I believe in love” diye dönüp duruyor. Evet, John Lennon bunu nasıl da atlamış, keşke önce Bono’ya sorsaydı mı diyeceğiz?

Lennon’un Beatles’ı bitirme manifestosu niteliğindeki “God”, aynı zamanda Beatles’ın görkeminden vazgeçip sonraki hayatını siyasi ve insani mücadelesi çevresinde şekillendireceğinin de ilanıdır. Tuhaf olan, Bono’nun eksik gördüğü şeyin, şarkıda kısacık ama son derece güçlü bir ifadeyle var olması; “I just believe in me” (sadece kendime inanıyorum) dedikten sonra fısıltıyla “Yoko an me” (Yoko’ya ve kendime) demesi “aşka inanıyorum” diye yırtınmaktan çok daha güçlü bir aşk ifadesi değil midir? Sevdiğini kendinin bir parçası olarak görmek, onsuz kendini eksik hissetmek… Ayrıca öznesi-nesnesi belirsiz bir şekilde söylenip duran bu aşka inanma/inanmama meselesi de nedir? Aşka inananın inanmayandan ne farkı var? Bana “aşka inanıyor musun” diye sorulacak olsa “hangi aşka” diye cevap veririm ister istemez. Aşık olandan, olunandan bağımsız bir şekilde aşk diye bir şey mi var? Göremediğime göre inanmıyorum belki de. Doğrusu, “ben” dedikten sonra, eksik kaldığını hissederek “Yoko ve ben” diyen Lennon’un aşkına inanıyorum, ama, kusura bakmasın, Bono’nun aşkına inanmıyorum.

Lennon gibi, belki dünya üzerinde hiç kimsenin sahip olmadığı bir şöhreti ve görkemi geride bırakıp, doğru bildiği şeyler uğruna yürümeyi seçmiş birinin, kendi profesyonel hayatında tam tersini yapmış, bir yandan savaş karşıtı görünüp, bir yandan savaş ilan eden devlet başkanlarıyla her fırsatta öpüşüp koklaşan Bono’dan alacağı bir tavsiye olduğunu sanmıyorum.

Aslında, kompozisyon duygusu olan becerikli müzisyenler ve sağlam bir vokal biraraya geldiğinde yeterlidir çoğu zaman, çok derinlikli sözler ve tutarlı bir siyasi duruş aramaz insan. Hiçbir zaman albümlerini almayacağım ama bir yerde kulağıma çalındığında da rahatsız olmayacağım gruplardan olurdu, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirme gereği duymazdım. Ama kendilerini gördükleri yer ve yakıştırıldıkları dünyanın sorunlarına duyarlı süper yıldız pozisyonuna bakınca, insan “dur bakalım, o kadar da değil” demekten alamıyor kendini.

Yıllardır, Türkiye’de insan haklarının ihlal edildiğini söyleyerek Türkiye’den gelen konser tekliflerini geri çeviren U2′nun, sonunda gelmeye ikna olmasını sevinçle karşılıyoruz şimdi. Doksanlarda Selanik konserlerine otobüs turları falan düzenlendiğini hatırlıyorum, “buraya gelmiyorlar ama çok yakına geldiler, hadi gidelim” diye. Sonuçta Bono’nun kararlı mücadelesi sonucunu verdi, Türkiye’de işkence tümden ortadan kalkmadıysa da eskisine göre epey azaldı ve Bono da bunun üzerine sonunda bizi şereflendirmeye karar verdi, haydi hep birlikte gidelim mi diyeceğiz? Bazıları da kimi gazetecilerin Bono’ya sorularından rahatsız olmuş, “inşallah Bono bütün Türkleri böyle sanmaz” diye sızlanıyorlar. Ülkece kendimizi Bono’ya beğendirme derdindeymişiz de haberim yokmuş.

Siyasi duruş sahibi bir müzisyen (hadi öyle olduğunu varsayalım), eylemlerini onaylamadığı bir devlete karşı nasıl tavır almalı, o ülkede konser vermeyi reddederek mi? Bu konuda ilginç bir örneği yakın zamanda okudum.

İsrailli sinemacı ve barış eylemcisi Udi Aloni, Türkiye’de Bağışlanmak filminin dvd’siyle birlikte satılan ve Slavoj Zizek’in derlediği “Bir Yahudi Ne İster?” kitabındaki yazılarından birinde (Leonard Cohen’e açık mektubunda), Leonard Cohen’den Tel Aviv’de konser vermemesini istiyor. Yazıdan, Tel Aviv konserinden sonra gerçekleşmesi planlanan Ramallah konserinin Filistin yönetimi tarafından iptal edildiğini anlıyoruz. Aloni, Cohen’den Filistinlileri anlamasını da istiyor. Cohen’in Tel Aviv ve Ramallah’ta birer konser verecek olması görünüşte barışçı bir çaba gibi görünse de, işgal altındaki Filistinliler, işgalcilerle aynı kefeye konulmayı bir barış mesajı olarak kabul etmiyorlar. Aloni, kendi sözleriyle, Filistinlilerin ondan iletmesini istediği mesajı iletiyor (bu kitap, özellikle Aloni’nin “ikiulusluluk manifestosu” oldukça ilginç, ona da ayrıca değinmek lazım).

Aloni, İsrailli bir Yahudi olarak, İsrail politikasına vargücüyle muhalefet eden bir sanatçı, İsrail devletinin bu şekliyle ortadan kalkması ve Filistin toprakları üzerinde yaşayan bütün halkların eşit katılımıyla laik ve eşitlikçi bir birlikteliğin onun yerini alması için uğraşan bir eylemci. Cohen’e mektubunda, Tel Aviv’de konser vermeme çağrısını ne kadar tereddütlü bir şekilde yaptığı da anlaşılıyor, haddini aştığını kabul ediyor bir yandan. Ama davasının heyecanı, Filistinlilerin derdine tercüman olurken kurduğu cümledeki çarpıklığı görmesini engelliyor: “(Filistinliler, sana) gidip önce işgalcilerimizi eğlendirip, sonra bize teselli ödülü verir gibi gelme, diyorlar”. Çarpıklık dediğim, Tel Aviv konserine gidecek olanları işgalciler olarak görmek. Başka bir deyişle, devletleri halklarla karıştırmak. Bu aslında tam da devletlerin istediği bir şey, kendilerinin halktan ayrı bir şey olmadığını kanıtlayabildikleri ölçüde meşruiyet kazanıyorlar.

Ama Aloni’nin isteği, Bono’nun aşağılayıcı tavrına göre daha insaflı. Cohen tabii ki müziğini dinlemek isteyen herkesle buluşacaktır, fırsat verilseydi Ramallah’ta da buluşurdu, kendini devletlerin düzeyine indirmeye tenezzül edeceğini sanmam. Oysa Bono kendini devletlerle muhatap görüyor, ve bundan da büyük gurur duyuyor, belli. Onun devletlerle muhabbeti de devletlerin birbirleriyle muhabbetinden farklı değil, güçlü ve zengin olanın karşısında hazırola geçiyor, yoksul olana burun kıvırıyor. Dünya Ekonomik Forumu’na katılıp duyarlılık şovları yapmayı, Live Aid tarzı şarlatanlıklar düzenlemeyi ve tabii ki Türkiye’de konser vermeyi reddetmeyi en güzel eylem biçimi olarak görmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan, biz neden aşağılanmaktan bu kadar hoşlanıyoruz?

Zaman zaman çeşitli vesilelerle bahsediyorum, bir kitabı sadece kapağı için ve/veya kapağında yazan tek bir cümle için bile satın alabilirim. Yaklaşık bir ay kadar önce Pandora Kitabevi’nin yeni açılan ingilizce kitaplar satan mağazasına girer girmez yeni çıkanlar bölümünde bir kitap kapağından dolayı bütün dikkatimi  çekti. Kitabı elime aldığımda ise yüzümde hafif bir tebessüm oluşmasına engel olamadım. İlk olarak Selçuk Altun’un Kitap İçinlerinden mi yoksa Kadıköy’de yıllardır gittiğim Çiya’nın duvarında gördüğüm The New Yorker’daki yazısından mı tanıdığıma emin olamadığım Elif Batuman’ın The Possessed isimli kitabı benim için tam bir serendipity etkisi yarattı. [Bu kelimenin İngilizcenin en güzel kelimesi olduğunu söylememe gerek yok]. Kitabın alt başlığı ise daha da ilgi çekiciydi benim için: Adventures With Russian Books and The People Who Read Them. Yani Rusça Kitaplarla ve Okurlarıyla Maceralar. Hiç düşünmeden kitabı satın aldım. Kısa sayılacak bir sürede de okudum.

Uzun yıllardır Standford Üniversitesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı alanında çalışmalar yapan Elif Batuman, artık yeter diyip birikimlerini yazmış. Amerika’da doğup büyüyen Batuman olaylara kendi bulunduğu yerden bakarken, son derece eğlenceli ve dikkat çekici bir üslup benimsemiş. Kitapta benim en çok ilgimi çeken Tolstoy’u Kim Öldürdü? İsimli bölüm.

Kitap duyduğuma göre yakın zamanda Doğan Kitap’tan çıkacakmış. Hatta mütercimi geçtiğimiz günlerde Rus Edebiyatı Enstitüsü’nün çeviri yarışmasından onur ödülü alan, hem İngilizceden hem de Rusçadan çeviriler yapan, Sabri Gürses’miş. Bu kitap için daha iyi bir mütercim düşünülemez.

2001 yılından beri Federal Almanya Cumhuriyeti vatandaşı olan, tanınmış yazar Doğan Akhanlı İstanbul’da havalimanında tutuklandı ve Metris askeri cezaevine nakledildi. Akhanlı 1991 yılında terk ettiği Türkiye’ye ilk kez dönüyordu. Amacı sağlık problemleri yaşayan babasını ziyaret etmekti. Savcılık Akhanlı’yı, 1989 yılında İstanbul’daki bir döviz bürosuna yönelik ve bir kişinin de öldüğü bir soyguna iştirak etmiş olmakla suçluyor. Akhanlı bu suçlamayı ve bu soygunla herhangi bir ilgisi olduğunu kararlı bir biçimde reddetmektedir. Avukatları Haydar Erol (İstanbul) ve ilyas Uyar (Köln), savcılığın ortaya koyduğu delillerin her türlü dayanaktan yoksun olduğunu belirtmektedirler.

Gerçekten de Akhanlı’yı 1992 yılında suçlamış olan ilk tanığın ağır işkence altında ifade verdiği doktor raporuyla da saptanmıştır – bu ifade hukuki kriterler içinde kullanılamaz. Bu nedenle polis, olay mahalli tanığı ve kurbanın oğlu olanikinci bir tanığa yalnızca Akhanlı’nın fotoğraflarını göstermiş ve kendisini fotoğraflardaki şahsın faillerden biri olabileceği yönünde bir ifade vermeye yönlendirmiştir. Bu ifade de hukuksal ölçüler içinde yürütülen bir sorgulamada Doğan Akhanlı’nın tutuklanması için yeterli olamaz; tanığa, kişiyi teşhis edebilmesi için en azından çok sayıda kişinin fotoğraflarının gösterilmesi gerekirdi. Hukuksal bir işlem çerçevesinde, suçlanan kişinin ağır sorgulama ihmalleri nedeniyle derhal serbest bırakılması gerekirdi.

Görevdeki sorgu hakimi, Akhanlı’nın tutuklanmasını 10. 08 2010 tarihinde, 20 dakikalık bir sorgunun ardından onaylamıştır. Tutukluluk haline yapılan ilk itiraz 20 Ağustos 2010 tarihinde reddedildi. Doğan Akhanlı’nın tutuklanmasına neden olan ifade, kendisinin 6 yıl 11 ay önce çekilmiş bir fotoğrafına dayandırılan ve 1992 yılında düzenlenmiş olan bir teşhis tutanağıydı. Akhanlı’yı teşhis ettiğini söyleyen kişi, 13.08.2010 tarihinde bu ifadesini geri aldığı halde, savcılık aynı gün Akhanlı’nın İstanbul’dan Tekirdağ’a nakline karar verdi.

Bu durum avukatların, Almanya konsolosluğu yetkililerinin ve akrabalarının tutukluyu ziyaret etmelerini güçleştirmekte, hatta imkansız hale getirmektedir. Avukat Haydar Erol’un tutukluluk haline karşı yaptığı ikinci itiraz da 24.08 günü reddedildi. Akhanlı, hakkındaki suçlamalara ilişkin kısmen bilgi sahibiydi ve bu nedenle Almanya’dan ayrılmadan önce, tutuklanması halinde kendisine destek vermeleri için avukatlarını ve bazı arkadaşlarını bir tedbir olarak bilgilendirmişti. Bu nedenle bizler, yetkili hakimlerin ellerindeki iddia ve olguları, hukuk devletine yakışan bir özenle değerlendirmeleri gereğini önemle vurguluyoruz. Savcılığın son derecede kuşkulu yöntemlerle yürüttüğü soruşturma sonucunda gerçekleşen keyfi tutukluluk halinin sonlandırılmasını bekliyoruz. Böyle bir soruşturma süreci demokratik bir Türkiye’ye yakışmamaktadır.

Doğan Akhanlı’nın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

İrtibat için: Köln, den 20.8.2010 Albrecht Kieser, Rheinisches Journalistenbüro, Merowingerstrasse 5-7, 50677 Köln, Tel. 0221/317091. Albrecht.Kieser@rjb-koeln.de

Newsweek dergisi bu sayısında (bkz. Sayı 96) kapsamlı bir kitap dosyası var. Dosyanın büyük kısmını 40 Yaşından Genç 20 En İyi Yazar bölümü oluşturuyor. Her yazarı başka bir yazar veya eleştirmen yazmış.  Liste şu şekilde:

Ece Temelkuran’ı Müge İplikçi
Hakan Günday’ı Şebnem İşigüzel
Orçun Türkay’ı Ömer Türkeş
Karin Karakaşlı’yı Ece Temelkuran
Emrah Serbes’i Murat Menteş
Murat Yalçın’ı Orçun Türkay
Pınar Öğünç’ü Yenal Bilgici
Kaya Genç’i Yenal Bilgici
Aslı Tohumcu’yu Kürşad Oğuz
Şebnem İşigüzel’i Aslı Tohumcu
Ahmet Büke’yi Çağla Kalafat
Murat Menteş’i Emrah Serbes
Ersan Üldes’i Kürşad Oğuz
Onur Caymaz’ı Hakan Bıçakçı
Sema Kaygusuz’u Karin Karakaşlı
Hakan Bıçakçı’yı Onur Caymaz
Ayhan Geçgin’i Ömer Türkeş
Murat Uyurkulak’ı Hakan Günday
Faruk Duman’ı Burcu Ayaz
Elif Şafak’ı Kaya Genç

yazmış.

Listeye değinmeden önce dosyadaki diğer yazılardan çok kısaca bahsedeyim. Umberto Eco ve Jean-Claude Carriere’nin bir kitap boyunca kitaplardan bahsettikleri Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ı üzerine Burcu Ayaz, Orhan Pamuk’un yeni kitabı Manzaradan Parçalar ve ABD’de yayımlanacak kitabını Kürşad Oğuz, Yayıncıya Ne Gerek Var’ı Isia Jasiewicz, e-kitaplarla alakalı Metin Under yazmış. Ayrıca Okumaya Nereden Başlasak üst başlıklı yazıda 2010 yılının öne çıkan kitapları türlerine göre tasnif edilerek okurlara tavsiye edilmiş.

Her listeye olduğu gibi bu listeye de itiraz etmek mümkün. Ama ben burada bu listeye olan itirazlarımı sıralamayacağım.  Sadece bu liste ve dergideki dosyaya katkılarından ve kim olduklarını şimdi söylemeyeceğim ama ıskaladığım bazı yazarları tekrar gündemime almama vesile olan bu dosya için bir kitapsever olarak aşağıdaki isimlere teşekkürlerimi sunacağım.

Cem Akaş – Barbaros Altuğ – Buket Aşçı – Pakize Barışta – Asuman Kafoğlu Büke – Metin Celal – Süreyyya Evren – Murat Gülsoy – Semih Gümüş – Tarık Günersel – Nedim Gürsel – Sabri Gürses – Müge İplikçi – Cemil Kavukçu – Zülfü Livaneli – Nermin Mollaoğlu – Kürşad Oğuz – Elif Tanrıyar – Ömer Türkeş – Elçin Yahşi

işadamı derneklerinin üsluplarına dikkat ettiniz mi? nasıl bir özgüven öyle, nasıl bir netlik ve sertlik… “biz şöyle yapmayız, biz şöyle yapmayız” gibi laflar… meşhur hintli muhalif arundathi roy, “sivil toplum örgütleri yeni truva atı” derken bir şey mi anlatmak istiyor bilemedim…
bildiğim tek şey, sivil toplum örgütü dediğin mevzunun bile sınıfı var… mesela bir sendika eskaza, “mülkiyeti reddediyoz lan” dese canına okurlar… tüsiad, müsiad, vesair malum odalar-dernekler kendi menfaatleri doğrultusunda istediği beyanatı verebilir ama…
öyle çok bilgili olduğumdan değil, çok emin olduğumdan da değil, ama hissediyom: devrim lazım ve kıymetli bir arkadaşımın da dediği gibi: “”beyler! foklar katlediliyor. lütfen kesişmeyi keser misiniz?”

Matando Cabos, Meksika yapımı, olağanüstü bir başyapıt. 1975 doğumlu Alejandro Lozano yönetmiş.
İnsan inanamıyor. Bir film bu kadar mı komik olur. Bu kadar mı artistik anlatılır bir hikaye.
The Hangover‘ı izlerken güldüyseniz, Matando Cabos‘ta daha çok güleceksiniz.
Reservoir Dogs sizi etkilediyse, Matando Cabos sarsacak.
Filmin 35. dakikasında “Bundan sonra film inişe geçecek, daha fazla yükselmesi imkansız” diye düşündüm. Fakat son sahneye kadar hikaye gevşemedi. Cidden zıpkın gibi.
Tesadüfün iğne deliği, tehdidin en cilalısı, tırlaklığın Everest zirvesi… ve çok daha fazlası, Matando Cabos‘ta.

Matando Cabos
Yön.: Alejandro Lozano
Sen.: Tony Dalton, Kristoff, A. Lozano
Oyn.: Tony Daldon, Kristoff, Raul Mendez
Yapım: Meksika, 2004

Filmin fragmanı için:

http://www.imdb.com/video/screenplay/vi1236009241/

24 yıllık bir sahaf: Simurg. Türkiye’nin en afili sahaflarından birisi. Yolu Simurg’a düşmeyen kitapsever için bir şeyler hep eksiktir.
Simurg artık yeni yerinde. Tarlabaşı’nda, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nün yayındaki sokakta. İnternet sitelerinde de büyük indirimler var. Kaçırmamak lazım. Siteye buradan giderebilirsiniz.

simurg kuştur, simurg kedidir.
simurg sohbettir, simurg okumaktır.
simurg kitaptır, simurg dergidir.
simurg kitap kokusudur, simurg şiir atıdır.
simurg Tietzedir, simurg lexicondur
simurg İbrahim ağabeydir, simurg Coşkun ağabeydir.
simurg candır, simurg canandır.
simurg eliftir, simurg bedir.
simurg aşktır, simurg meşktir.
simurg bahanedir, kitap şahanedir.

4 sayfa1234»Yukari Asagi