.

Ekim, 2010 için arşiv

24 ekim 1929, Perşembe. Büyük buhran. En karasından bir Perşembe günü. Çılgınca paraların kazanıldığı, kredilerin, bonoların, hisse senetlerinin kağıt uçak yapılıp sokaklarda uçurulduğu, rulo yapılmış Amerikan Doları ile sigaraların yakıldığı yıllar. Hatta ayıptır söylemesi bahriyeli bir ABD zabiti 1929’un Haziranında kadın ayakkabısından şampanya içerek tarihe bile geçmiş.

Derken işler ters gitmiş [burası uzun ve sıkıcı]. Ahali “amanın param borsada duracağına yastık altında dursun” demiş lakin bütün likit bir anda berhava olmuş.  En büyüğünden bir buhran patlamış ve ABD halkı garibanlığın dibini bulmuş. New York zenginleri limanda hamallığa, Hollywood artizleri Los Angeles’ta şoförlüğe başlamış. Hatta yine borsa çökünce işsiz kalan bir Türk ilk gemiye atlayıp Türkiye’ye yola çıkmış ve 1930’da Serbes Fırka’yı kurmuş. Bu da Emrah Serbes’in büyük dedesi Mithat Pertev Serbes’miş. Resmi tarihin bu büyük adamı yok sayması en kibar ifadeyle ayıptır. Yazının devamını okuyun. »

uzun senelerdir ilk kez acayip ağır soğuk aldım…
hastalanınca çok sinirleniyom kendime, hasta olanlara da sinir olurum zaten, bakmak zorunda kalırsam, her şeyi dört dörtlük yaparım, ama hastaya sürekli hakaret ederim…
ve günde asgari iki paket sigara içen biri olaraktan, tesirini ilk kez bu kadar derinden hissediyom… ciğerimde sanki kocaman bir denizanası var… her öksürük azap, her yekinme ıstırap…
sigara zararlı sanırım hakkatten.

Alper Gencer yeni şiirinde, karılarına aşık iki şaire ses veriyor:


Kral Pornografik!

İlke’ye, Funda’ya, Onur’a…


yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
Allah ve şahitler huzurunda sevgilim
belediye ikimizi topluma inandırdı
çoğu zaman bir öpücük kâfi mutabakattır
öyleyse attığımız imzaya ne gerek vardı
aşkımız hukuki bir gerekçeyle vurulmuştur
o imza devleti üstümüze bulaştırdı

ben seninle müşterek bir dert içindeyim
bizi yakan ateşe odun toplar gibiyiz
ben sana emir üzre esasen rezerveyim
seni türkçe düşünerek seviyorum sevgilim
anlıyorum ve derdimi anlatacak miktarda
seseni kekeleyebibiliyorumm
öyle çok kuş vurduk ki öyle çok havada
vurulacak kuşu dalından tanıyoruz
bak bu senden yaptığım uçurtmayla sevgilim
göğe kurşun sıkmayı artık yasaklıyorum
iç içe iki bozkır susuzluktan kudurmuş
bir seyyar pilavcı, bir zabıta ve köpek
çok şiddetli şeyler oluyor aramızda
seni bazen parçalara ayırmak istiyorum
sevgilim seninle pilav yemek istiyorum
kuş yerine bir zabıta vurabiliriz
bu tüm pilavcıları çok sevindirir
zabıta düşer yere köpek koşup getirir
çünkü bir zabıtayı öldürmek
seninle pilav yemek için hukuki bir gerekçedir!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
imamı inandırdım seni de inandırırım
bana empati yapma al götür bütün mal senin
beni anlaman ilişkiyi rasyonelleştirir
bir anlamı ortasından bölmek sevgilim
eve geç döneceğinin aleni bir resmidir
kör olsam ne yazar, parmak uçlarımla
sana dokunmam seni alfabeleştirir
bize bir muallâk bul gizem beslemeliyiz
kafesin kilidini bu gece indir
bırak kaçsın rahatımız hayvan gibidir
çok yıprandık daha da yıpranacağız
çünkü süratli bu mesafesizlik
fecaatle yorucu bir mesaidir
yorulmamız bu açıdan bizi meşrulaştırır
bu elimizdeki sermayedir üstelik
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim

anlaşamıyoruz gibi duruyor ya o ceket
tam o sıra geçiyorum bütün üşümelerimden
tam o sıra bilesin bütün gücümle
titreyerek geçmiyorum, geçmiyorumdur senden
ben çok ceket yaktım ısınmak için
manyağın tekiyim manyağın tekisin manyağın teki!
manyak mıyız neyiz bildiğin mücevher elimizdeki!?
haritasız bir definecinin gömüyü bulmasından daha zorlu bir iştir
iki insanın birbirini diğer bütün haritalardan silebilmesi

şimdi unuttuğumuz bir rüyadan uyandık
şimdi düşman belliyoruz bu yüzden uykuları
şimdi bütün görüntüler acayip karıncalı
şimdi karım olarak sonsuza dek kalmalısın
beni zor bellemen senin kolay olmandan değildir
aslında ben çekilecek bir adam da değilimdir
yol üstünde aksamak güzergâhın şerrinden değildir
soyunmuş bir kral artık kral değildir
rüyayla düpedüz dalaşıyor gerçeklik
biz dünyayı rüyamızla donatalım sevgilim
gerçek dediğin devlet kadar puşt bir yalancıdır
seni benden ayıran her şey yalancıdır
görünen görenin körlüğüyle müttefik
kral çıplak değil,
kral pornografik!

Alper Gencer
Ekim 2010
Üsküdar

12 Eylül rejiminin en civcivli günlerinde, hapishanelerde solculara her türlü eziyet çektirilirken, devlet televizyonundan günde bir saat komünizm propagandası şirinlenmesi, ülkedeki en şirin şeylerden biriydi herhalde. Sakalı ve kırmızı beresiyle fena halde Marx’ı hatırlatan Şirin Baba’nın ruhani önderliğindeki şirinler, onların huzurundan ve mutluluğundan nefret eden ve onları birer metaya dönüştürmek için fırsat kollayan Gargamel (kapitalizm) karşısında ortaklaşa hareket ederek kendilerini korurlar, yüzyıllara yayılan hayatlarını sürdürürler, biz de izlerdik.

Şirinlerin, en şirininden bir komünist ütopya olduğuna dair tespitler defalarca yapılmış. Hayatlarında paranın ve dinin olmaması, gönüllü iş bölümüne dayanan hayat tarzları, durmadan çalışan Becerikli Şirin’in de, işi gücü dalga olan Şakacı Şirin’in de şirin kaynaklarından aynı derecede şirinlenmeleri gibi komünizmi çağrıştıran pek çok şey var. Şirin Baba’nın Marx’ı, Akıllı Şirin’in Troçki’yi, Süslü Şirin’in eşcinselleri vb. simgelediği yazılmış (Bu mantıkla, Terzi Şirin de Terzi Fikri’yi simgeliyor olabilir mesela). Girişindeki “iyi çocuk olursanız belki şirinleri siz de görebilirsiniz” cümlesi dahi, komünizm ile ahlak arasındaki ilişkinin metaforu olarak şirinlenebilir.

Şirin Baba’nın bir otorite figürü olup olmadığı konusunda bir tartışmada bulunmuştum bir zaman. Adının sonunda “baba” olmasının getirdiği ağırlık yadsınamaz. Görünürde herhangi bir yaptırım gücü olmasa da, şirinlerin en çok korktuğu şeyin Şirin Baba tarafından kınanmak olması, gizli bir otoriteye işaret ediyor. Tabii bir de diğer şirinlerden farklı olarak sihirbazlık becerisi var. Ama bunu şirinleri cezalandırmak için değil, genelde akıllarının başlarına gelmesini sağlayacak bir takım durumlar şirinlemek için kullanıyor.

Şirin Baba’dan daha problemli olan vaka ise Şirine. Görünüşte cinsellikle ve cinsiyetle hiçbir alakaları olmayan şirinlerin köyünde bir kadının ne işi var? Şirine’nin varlığı, diğer şirinlerin erkek olduğunu düşünmemize neden oluyor, ama aslında erkekliklerine dair bir emare yok, dişiliklerine dair emarelerin eksikliğinin dışında. Tabii ki beyaz taytlarının önünde bir kabarıklık olmasını beklemiyorum (ne de olsa çocuklara gösterilen bir dizi, durup dururken çocukları korkutmaya gerek yok). Ama Şirine’nin ilk göründüğü bölümü hatırlarsanız, şirinlerin onunla karşılaştıklarında, hiç de şehvetli duygular şirinlemediklerini görürsünüz.  Şirinlerin bize benzer şekilde üremediğini de biliyoruz. Bir yerlerden geliyorlar; ya da belki, Brave New World misali, bir yerlerde yapılıyorlar.

Şirinlerde cinsellik, dolayısıyla cinsiyet olmadığını kabul edersek, Şirin Baba’nın sakallarını bir nevi hürmet nesnesi, Şirine’yi de travesti olarak kabul etmemiz lazım. Mantıklı… Ama bir yandan da Donnie Darko’nun dediği gibi “Çükün olmadan yaşamanın ne anlamı var!”

Konuyu, çocukluğumuzun bu şirin kahramanlarının çüklerine getirerek pek çok kişiyi tiksindirdiğimin farkındayım, ama bunu komünist ütopya bağlamında düşünmek durumu ilginçleştiriyor.

Mülkiyetin olmadığı bir toplum yaratabilirsiniz, ama cinsiyet varsa, daha doğrusu eşeyli üreme varsa, eş bulmak için bir yarış ve rekabet de olacaktır. Denklemin içine cinsel rekabet girdiğinde komünal ahengi korumak zorlaşabilir. Çünkü cinsellik varsa, hayattaki en önemli şeydir, hayatta kalmak bile ikinci plana düşer. Doğru dişiyi dölleyebilmek için hayatını tehlikeye atan kahramanlar, pek çok unutulmaz aşk hikayesine konu olmuştur (aşkın  tanımı bundan daha iğrenç şirinlenemezdi herhalde).

Şirinlerin cinsiyetsizliği, çocuksu bir şirinlik olmaktan ziyade, komünist ütopyanın önemli bir unsuru olarak değerlendirilebilir. Belki de mülkiyetsiz, sınıfsız ve çüksüz bir toplum peşinde koşmalıyız. 

Yine de varım, diyorsanız çok esaslı bir komünistsiniz. Donnie Darko’nun yorumu malum…

Cüneyt Özdemir‘in, Radikal‘deki köşesinde yer alan 22 Ekim Cuma günkü yazılardan biri:

Sıkmabaşınla sana bu kamusal alanlarda yer yok anne!

Senin başının örtülü olmasından bu devlet korkuyor anne. Kapılar sana ve senin gibi başını örten kadınlara kapalı. Senin yüzünden okullarda çocukların başlarını kapatacaklarından korkuyorlar. Senin yüzünden başı açık kızların üniversiteye gidemeyeceğini düşünüyorlar. Senin ve senin gibi başı kapalı kadınlar yüzünden bu ülkenin bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olacağını söylüyorlar.
Babamdan değil başın kapalı olduğu için senden korkuyorlar anne!
Sen ki iki ablama tek bir gün “Başını ört” dememişsin. Sen ki 3 tane Atatürkçü aydın çocuk yetiştirmişsin, nafile…
Sen başını senden korkanların sevdiği gibi onların sözleriyle ‘Anadolu usulü’ kapatıyorsun ama onlara bu da yetmiyor. Senin başörtünden biraz daha farklı başlarını bağladıkları için Cumhurbaşkanı’nın eşine küfür niyetine ‘sıkmabaş’ diyorlar. Başbakan’ın eşinin başı örtülü diye Canan Arıtman adında bir milletvekili “Araplar gibi giyinme” diye mektup yazabiliyor.
Ah benim öz be öz Ahıska Türkü annem bu kafatasçılar senin ve senin gibi başı örtülü kadınların Arap olduğunu zannediyorlar.
Anneciğim tek şansın üniversite çağını geçmiş olman. Bir de üniversite çağında olsaydın tarihin yüzkarası ‘utanç odaları’na alacaklardı seni. İkna olmazsan türlü şaklabanlıklar yapmaya zorlayacaklardı.
Boneyle, perukla, şapkayla girebilecektin bu ülkenin üniversitesine.
Bitirdikten sonra ise yallah evine…
Emekli asker babamın komutanları başı örtülü bir kadın ile yan yana gelmeyi kendilerine hakaret sayıyorlar.
Sana bu kamusal alanlarda yer yok, ağlama anne üzme beni…
Sana bunları anlattığımda savaşı kaybetmiş yenik bir komutanın titreyen sesiyle “Canları sağolsun” diyorsun ya..
Benim bu hoyrat adamlar karşısında canım hiç sağ olmuyor anne.
Başının örtüsü yüzünden biz çocuklarının yanlış anlaşılacağını düşündün durdun bunca yıl. Gizli gizli utandın…
Hiç utanma anne.
Senden korkanlar, utananlar utansın.
Devlet ana seni ve senin gibileri başınız kapalı diye sevmese de ben severim.
Sen benim anamsın.

Sırrı Süreyya Önder‘in, Radikal’de 22 Ekim Cuma günü yayınlanan yazısından bir bölüm:

Beni başörtülü bir hekime emanet ediniz

Siz başlıktaki ‘hekim’i hâkim olarak da okuyabilirsiniz.
Bu tercihimde hiçbir ironi yoktur.
Modern zamanlar, vicdan dediğimiz şeye bir vidanjör işlevi gördü.
Sosyalistler, bu halkın nezdinde biraz karşılık bulduysa “…. ama vicdanlı, temiz, yiğit insanlar; asla hırsızlık yapmazlar” diye biten cümlelerin öznesi oldukları içindir.
Artık bir inanç uğruna ömrünü vakfeden insanlar yüceltilmiyor. Bir ülküye bağlanmak, onun uğruna birçok şeyden vazgeçmek, en iyisinden ahmaklık olarak başlayıp, terörist olarak biten bir dizi suçlamayla birlikte anılıyor.
Eğer iyi bir insan değilseniz, hiçbir meslek erbabının iyisi olamazsınız.
Bir hekime gitmek durumunda kaldığınızda Mehmet Öz’ü mü Gençay Gürsoy’u mu seçersiniz mesela?
Sizi bilmem ama bana Fatma K. Barbarosoğlu mu Canan Arıtman mı seni yargılasın diye sorsalar kendimi Barbarosoğlu’unun vicdanına teslim etmekte bir saniye bile tereddüt etmem.
Nur Serter’in öğretmen olduğu bir okulda rektör olmaktansa, İhsan Eliaçık’ın hademesi olmak için epeyi çırpınırım.
Zurnanın detone olduğu yer
Tercih etmediklerime hakaret ya da aşağılama kastım yok. Benim penceremden görünen vicdan manzaraları arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum.
Siz, ötekinin varoluşuna verdiği mananın, dünyaya ilişkin tavrının, siyasi duruşunun, kültürel tutumunun, bir ‘simgesi’ olan başörtüsü ile ilgili başta saygı olmak üzere ancak belli sınırlar içinde konuşabilirsiniz. Bir insana hayatıyla ilgili temel tasarruflarında, mesela nasıl giyineceğine, başına ne takacağına dair bir şey önerebilecek kadar hısım akraba değilseniz yaptığınız şey sadece terbiyesizlik ve had bilmezlik olur.

Amcam Geçmiş Yaşantılarını Hatırlıyor

Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un bu yıl Cannes’da Altın Palmiye kazanan Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives adlı filmi Filmekimi’nde gösterildikten sonra bu hafta vizyona girdi.  Film Türkçeye  Amcam Geçmiş Yaşantılarını Hatırlıyor olarak çevrilmiş. Cannes’da Altın Palmiye almasa ticari gösterim şansı bulur muydu bilinmez.  Film şu anda İstanbul’da yalnızca  iki sinemada gösterimde.

Weerasethakul bu filminde,  ölmek üzere olan Boonmee Emmi’ nin son anlarını,  düşsel,  metafizik bir  üslupla anlatmış.  Cannes’da jüri başkanı Tim Burton’un  ‘Güzel, tuhaf bir rüya gibi’ sözleriyle değerlendirdiği bu filmi,  Murat Menteş’in   ‘Yavaş, sıkıcı bir kabus gibi’  göreceğinden hemen hemen  emin gibiyim.  Lakin İstanbul’da iki kopyayla vizyona giren filmin gösterildiği sinemalardan biri Kozyatağı’nda.

İnsanın sevmeyeceği ot burnunun dibinde bitermiş.

Samed Karagöz bir sigara dosyası açmış gibi duruyor. Dayanamadım, ben de yazayım dedim.

Sigara öldürür mü öldürmez mi bilmiyorum. Ama süründürdüğü kesin. Çok örneği var bunun. Beni en çok etkileyenlerden biri aşağıdakidir:

60’lı yılların sonlarına doğru Perulu Felsefe profesörü Abimael Guzmán tarafından kurulan Aydınlık Yol, sol örgütler arasında en uzun soluklu hareketlerden biridir. 70’leri gerilla savaşına hazırlanmakla geçirmiş, 80’li yıllardan itibaren silahlı mücadeleye başlamıştır. 90’lar ise bu örgüt için o kadar parlak geçmemiştir.

1992’de CIA’nin tezgahladığı bir darbeyle Peru’da iktidara gelen diktatör Fujimori, uzun zamandır takip altında tuttuğu Aydınlık Yol yöneticisini yakalamaya karar verir. Polisin ele geçirdiği bir örgüt üyesi işkence altında çözülür ve kendisini kurtarmak için Guzmán’ın sığınmış olabileceği binayı gösterir. CIA eğitimli kontrgerillalar, binayı gözetlemeye başlarlar. Temizlik işçisi kılığındaki polisler ise, evin dışında biriken çöpleri toplayıp bir bir kontrol ederler. Çöplerin incelenmesiyle elde edilen ilk ipuçları arasında, Guzmán’’ın içtiği bilinen Winston Light marka sigara paketleri vardır.

Bu ipucu üzerine, eve baskın düzenleyen polis kuvvetleri Guzmán’’ı ele geçirirler. Guzmán, üç gün süren bir mahkemeden sonra ömür boyu hapse mahkum edilir ve halen tutulduğu Lima yakınlarındaki Callao deniz üssüne gönderilir.

Aydınlık Yol Guzmán demektir. O gidince örgüt zayıflar ve bitmeye yüz tutar. Yani o kadar askeri saldırı, katliam, tutuklama, gözaltı ve işkenceye rağmen ayakta kalmayı başaran bu siyasi hareket, bir paket sigara yüzünden yerle yeksan olur, bir daha hiç eski halini bulamaz.

Kıssadan hisse.

                                                                                              Yazdan bozma bir eylül sabahı, siyah önlükleri ilk kez giyip okula gittiğim gün, analarından babalarından koparılmış ve karalar bağlamış nice yaşıtımla birlikte; o soğuk binanın içinden uzunca bir süre kurtulamayacağımı düşünmemiş değildim. Bunu kendime itiraf etmek yerine, okulun bir sene olduğuna inanmaya çalışıyordum o sıra. “Okuma yazmayı öğretirler, salarlar” diyordum ki mesele hiç de öyle çıkmadı ve beklediğimden de uzun sürdü. Hâlâ da okul meselesinin uzun olduğu konusundaki inancım devam etmekte.

Garip bir yerdi ilkokul, siyah önlüklerimiz tebeşir tozlarına bulanırken kendilerince “geleceğin yöneticilerine, bilim adamlarına, kısaca geleceğe” bir şey öğretmeye çalışan öğretmenler vardı, ki ilkokul arkadaşlarının büyük kısmını arada görüyorum hepsi esnaf oldu, yani ne diyelim büyük adamlar bizim okulda yetişmedi.

Hata öğretmenlerde değil, bizde olduğunu da sanmıyorum. Sayı saymayı fasulyelerle ki bazılarımız cidden kuru fasulye kullanıyordu, okumayı da Cin Ali dizisiyle öğrenmiş bir nesilden beklentiler fazlasıyla büyük gibiydi. Fasulyeleri bir tarafa bırakırsak ilkokulun bence en güzel tarafı da Cin Ali’ydi. Şimdilerde okutulmaması yeni neslin eksikliği, derslerde hâlâ göstermek lazım aslında, ibret olsun çocuklara.

Renkli bir kapağı vardı ve hayatıma giren ilk edebi karakterdi. Kapak renkli olmasına karşın çizimler siyah beyazdı, bu yazıyı yazmak için Kadıköy’de Cin Ali ararken miadını doldurmasının arifesinde hazırlanmış bir seri buldum. Cin Ali renklenmiş, boynuna küçük bir papyon takmış efendilik pekişsin diye ve başındaki kasket meğerse kırmızıymış. Oysa ben onun içinin boş olduğunu düşünüyordum. Ama hikâyeler değişmemiş…

Hatırlayalım onları misal: Cin Ali sürekli babasından bir şey istiyordu, babası yetmiyormuş gibi, dayısından ve annesinden de belirli istekleri vardı. Bu istekler rahatsız diyaloglarla gerçekleşiyorlardı. Daha ilk kitapta babasından at istiyor ve muhabbet şu şekilde seyrediyordu:
”Cin Ali, bak! At”
“Bak, Cin Ali, bak. Bu at”
“Baba, o atı bana al.”
“Cin Ali, bu at. O da ot”
“Baba, bu ata ot al”

İsteklerin sonu gelmiyor ve Cin Ali atla, topaçla, topla, karagözlü kuzusuyla, oyuncaklarıyla arkadaşlarına hava atıyordu. Hele topaç ve kırbaç meselesi vardır ki, dayısı ve Cin Ali’nin geleceğindeki cinselliğin büyük ölçüde nerelere varacağı konusunda fikir sahibi oluyordu okuyan.

Tek katlı, bahçeli, geniş bir evde yaşıyorlardı, babaları sürekli kendi bedeninden kalın bir kravat takıyor, annesi de mütemadiyen bulaşık önlüğüyle dolaşıyordu. Hatta eve misafir geldiğinde bile önlüğü çıkarmamıştı, ki biz o zamanlar eve en yakınımız bile gelse pijamayla oturmaz pantolon giyerdik. Neyse o da ailenin terbiyesizliği.

Ailenin diğer üyeleri abla Selma ve kardeş Suna’nın yanında adı çoğu zaman anılmasa da resimlerden var olduğunu bildiğimiz papyon takan bir kedi vardı. Bence onun hikâyedeki yerini anlamış değildir kimse. Aile arasında geçen diyaloglar dehşet bir hastalığın da habercisiydi bana kalırsa, ama “Cin Ali ailesiyle birlikte aile terapisinde” diye bir kitap yazılmadı.

Pek cinliğini göremediğimiz, bazı durumlarda su katılmadık bir geri zekâlı gibi davranan bu arkadaşın gerçek yaratıcısı ve hikâyelerin sahibi Rasim Kaygusuz, 1989 yılında dünyaya veda ederken, ismini de milyonlarca Türk gencinin hafızasına kazıdı. Benim dünyamın Cin Ali’sini de o resimlemişti, ki resimlemek denirse, ama son yayımlanan renkli Cin Ali’nin resimlerinin arkasında Mustafa Delioğlu bulunmakta.

Biz böyle öğrendik okumayı, Cin Ali’yi yerden yere vursak da ondan öğrendik. Şimdi ne yapıyor acaba, ilkokul öğretmeninin kızı vardı; Nesrin, sınıf arkadaşı, belki de onunla evlenmiştir. Kendisi kesik gibiydi o kıza, milli eğitime mektup yazsak kendisine ulaşır mı?

Daha önce Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Takva gibi filmleriyle tanıdığımız Yeni Sinemacılar yeni  filmleri Çoğunluk’la karşımızda.

Çoğunluk, aynı zamanda Yönetmen Seren Yüce’nin ilk filmi.  Film,   eylül ayında sona eren 68.Venedik Film Festivali’nden ‘Geleceğin Aslanı’ ödülüyle döndü.  Geçtiğimiz hafta düzenlenen Altın Portakal’dan ise En İyi Film,  En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu (Bartu Küçükçağlayan) ödüllerini kazandı.

Çoğunluk;  senaryosu,  rejisi ve  oyunculuklarıyla sağlam bir film.  Tüm oyuncuları çok başarılı olan bu filmde Settar Tanrıöğen için küçük bir parantez açmak gerekiyor.  Zeki Demirkubuz’un Kader’ inde canlandırdığı orta sınıf,  muhafazakar baba rolünü  bu filmde daha da derinleştirerek yorumluyor.

Kader’de  başta mülayim,  sonra bitirim Bekir’e babalık eden Tanrıöğen,  Çoğunluk’ta açıköğretime kayıtlı,  tutkusuz Mertkan’ın babası olarak karşımıza çıkıyor.  Settar Tanrıöğen’in çizdiği baba figürleri, hepimizin bir parça babası sanırım.

Çoğunluk bu hafta sinemalarda gösterime girdi.  Gösterimden kalkmadan izlemek iyi bir tercih olur.

2 sayfa12»Yukari Asagi