Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Kasım, 2010 için arşiv

televizyonda
-sabaha yakın saatlerde-
ceset torbalarının
fermuarları çekiliyordu ve
fonda
“new york new york” diye vızıldıyordu frank sinatra

[Ahmethan Yılmaz new york new york]

Geri Dönüşüm

Her gün yeni bir şey öğreniyorum. İnsanoğlu öğrenen varlıktır. Tarih denen diyalektik sürecin bir parçasıdır. Şaşmamak lazım. Mesela geçen gün bir diş fırçası alayım dedim. Baktım üzerinde yoğurt kaplarına dair bir şeyler yazıyor. Burada her şey aslında başka bir şey olabileceği için tedirginim. Dikkatle okudum, aynen şöyle diyor: “Dün yoğurt kabıydı, bugün bir diş fırçası.”

Medeni memleketin hali başka oluyor tabii. Geri dönüşüm diye bir şey var. Yine de insan bunu okuyunca irkiliyor. Bana rahmetli Nusrettin amcamın mezar taşını hatırlatıyor: “Dün ben de sizin gibiydim, yarın siz de benim gibi olacaksınız.”

Yoğurt kaplarından diş fırçası, eski defterlerden yılbaşı ağacı, ya da ne bileyim plastik şişelerden nükleer santral yapan zihniyet yakında Nusrettin amcamı da geri döndürmeye kalkabilir. Karşıyım. Pis yaşlı bir adamdı. Kimsenin bakmadığını düşündüğü zamanlarda burnunu karıştırırdı.

Demem o ki, diyalektiğin bile bir sınırı var.

Israrla sizin,

Hurşit Seçkin

Tasavvuf yolu tamamlanamaz. Tasavvufun sonu, tasavvufun başıdır. [Tuğrul İnançer Vakte Karşı Sözler]


Parayla dost satın alamazsınız fakat iddialı düşman satın alabilirsiniz. [Spike Milligan]

 

Tod Haynes’in enteresan Bob Dylan biyografisi “I’m Not Here”ı seven çok sevdi, sevmeyen hiç sevmedi. Bu tartışmaya girecek değilim. Ben filmde bilmemkaçıncı kez ‘cover’lanan “Knockin’ on Heaven’s Door”a takılıp kaldım.

Antony& The Johnsons söylüyor:

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Naipaul’a veryansın edenler, Müslümanları çok mu seviyor? Birbirlerinden hazzediyor mu? Naipaul’un bulunduğu mekana girmek, onun görüşlerini külliyen kabul etmek demek midir? Türk entelektüeli diye bir şey gerçekten yok mu? Naipaul’a “Faşist” diyenlerin, bir sonraki cümlede faşizan bir yargı ortaya koyması normal midir? Aramızda “Gizli Naupaul’lar” mı dolaşıyor? Yazarın işi, bir başka yazarın metinlerini protesto etmek mi, yoksa ona yazıyla, sözle esaslı bir karşılık vermek midir?..

Bayramın üçüncü günü elimde kurban etleriyle dolu torbalar, misafirlere refakat ederken telefonum çaldı, açtım. V.S. Naipul’un, Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na davetli olduğunu, hattın diğer ucundaki Editör-Yazar Cem Erciyes’ten haber aldım. Şaşırdım. Zira bana gönderilen davetli listesinde Naipaul adı yer almıyordu. Meğer liste, yalnızca, benim katılacağım toplantıya davet edilenlerin isimlerini kapsıyormuş… Erciyes, “Naipaul mevzuu büyüyecek” demişti. Haklı çıktı.
Yaşça başça ileri olduğu yaygın kabul görmüş bir yazar, gazete köşesinden “Müslüman edebiyatçılar, Naipaul’la aynı masaya oturmayı içine sindirebilecek mi?” diye bir soru ortaya attı. Ardından, bir tv kanalında şunu söyledi: ”Naipaul’un boykot edilmesini teklif ettim, çünkü bizim yazarlar Naipul’a ‘Biz senin bildiğin Müslümanlardan değiliz. Endonezyalı, İranlılar gibi değiliz’ derler.”  Yani, ona göre, Müslüman Türk aydınları, Naipaul’la konuşacak, tartışacak kapasitede değil. Dikkat ediniz: Naipaul, Müslümanlara “Yaratıcılıktan uzak, geri zekalı, asalak” mı demiş? E, mezkur şahıs da aynı şeyi söylüyor? Müslüman Türk aydını, lafını bilmez, diyor. Naipaul’la aynı görüşte. Nitekim, canlı yayında, bir başka yazara “Sevgili dostum, sen Fransa’da fazla kaldığından, biraz Naipaul’laşmışsın. Keşke 1970’lerdeki sen olsan yine” deyiverdi. Dehşete düştüm. Naipaul ne yapıyordu? Hakaret ediyordu. Bu durumda kim Naipaul’laşıyor?
Bir diğer üstat, aynı programda “Türk intelijansiyası kimlerden oluşuyormuş, çok merak ediyorum. Türkiye’de bir zihin kirliliği ve entelektüel sefalet var” dedi. Aynı sözü Naipaul’un söylediğini düşünün. Buna kim tahammül edecekti? Tabii ki söz esasen söylem’e ve bağlam’a göre mana kazanır. Yine de, millet şuuruna hususi ehemmiyet atfeden bir edibin, ilk ağızda kendi milletini tahkir etmesi dikkat çekiyor.
Naipaul’un bir tek Nehrin Dönemeci romanını okudum. 1999 senesinde. O dönemde de kendisinden hazzetmezdim. Fakat Edward Said bir kitabında Naipaul’u övdüğü ve onun üslubundan “olağanüstü” diye söz ettiği için aldım okudum. [Kimileri, Said’in Naipaul’u eleştirdiğini söylüyor. Olabilir. Ben denk gelmedim.] Romanda, hakikaten acınası bir Avrupa hayranlığının yansımalarını gördüm. [Kitabın bana en sempatik gelen yönü, içinde Nasreddin adlı bir karakter bulunmasıydı.] Naipaul’u umursamamaya karar verdim. 2001’de Nobel almasına da içerlemedim. Nobel’i yazarlığın kızıl elması gibi görenlerden değilim.
Naipaul’u, onunla aynı mekanda bulunmayı reddetmek suretiyle protesto etmeyi düşünmedim. Gıcık kaptığım kimselerden köşe bucak kaçmam. Protesto, ahlaki bir yoğunluk bölgesinde doğan sert tepkidir. Devrimci bir jest, bir hamledir. Hayattan yana bir tutumun adıdır. Katili, caniyi, tecavüzcüyü, hırsızı, zalimi, istismarcıyı… protesto edersin. Naipaul’a “Emmi, yanlışın var, doğrusu şudur, Nobelli adamsın, sana yakışmıyor bu sözler” dersin. Gerekirse detaya girersin. Budur. Bir nebze cool, biraz centilmen olmak lazım. Serinkanlı, özgüvenli ve nazik yani. Yumurtayı balyozla kırmanın alemi var mı?
Ben olsam Naipaul’u buyur etmezdim, çünkü kafa dengi değil, kaknem bir ihtiyar, hasta… Görenler, yürümekte zorlandığını, titrediğini söylüyor. Beraber takılabileceğim, çay kahve içip şakalaşabileceğim birini çağırırdım.
Ne oldu şimdi? Naipaul gelmiyor. Türkiye’deki hararetli tartışmalar sayesinde erişilmezlik, hatta yücelik kazandı. Adama ayıp edilmiş oldu. Said’in sözünü ettiği “Sürgün entelektüel” imajı daha da pekiştirildi.
Soralım: Naipaul’u sevmeyenler, kimi seviyor? Müslümanlara, Türklere güveniyor, onları seviyorlar mı? Ya da herhangi bir insanı takdir ettikleri vaki mi? Türkiye’de entelektüel yazarlar, sanatçılar yok diye haykıranlar, bu ülkede nasıl yaşayabiliyorlar? Onların yerinde olsam buralardan kaçarım. Misal Ersin Karabulut, İsmail Kara, Fatih Altınöz, Nuray Mert, Mustafa Kutlu’yu tanımasam, onlar gibi esaslı yazar, düşünür, sanatçılar olmasa ben burada yaşayamazdım. İzlanda’ya, Suriye’ye, Filipinler’e filan gider insan arardım.
Tekrar ediyorum: Naipaul’un görüşleri, hatta bakış açısı bana hiç ama hiç uymuyor. Üslubundaki türlü çeşitli dengesizlik de beni itiyor.
Gelgelelim, kimi üstatlarımızın, Naipaul’un şahsında kendilerini kınadıklarını görmeleri gerek. “Naipaul Müslümanlara hakaret etti” deyip, aynı paragrafta Türk aydınına beyinsiz, meczup, zavallı muamelesi yapmak, skandal düzeyinde bir çelişkidir. Haydi, Naipaul gelmiyor. Fakat burada mukim kimi büyüklerimiz de memleketi, milleti kötüleye kötüleye hayatımızı kararttılar. Toprağı bol olsun, meşhur bir yazarımız da “Türk milletinin yüzde 60’ı aptal” demişti. Bu söz bize ne yarar sağladı? Hangi güzel, umutlu cümleyi davet etti? Biz bu sözün üzerine ne inşa edebiliriz? Bütün bu genelleyici hakaretler hak edilmiş, adaletli, yerli yerinde mi? Birileri millete, yazara, sanatçıya fırça çektikçe Türkiye bundan bir fayda görüyor da ben mi fark edemiyorum?
Naipaul 78 yaşında. 20-30 senesi var yok. Yarın ölüverse ve “Naipaul gelmesin, gelirse de protesto edilsin” diyenlere mikrofon uzatılsa, ne söyleyecekler? “Kefereyi cennet vatanımıza sokmadık. Onsuz dünya daha güzel. Şimdi cehennemde cayır cayır yanıyordur” mu diyecekler? [Ölümden, hepimizi yakından ilgilendiren ve bizi felsefi düşünmeye yönelten bir olgu olduğu için bahsediyorum.] Halbuki, gelseydi, şunu diyebilirdik muhtemelen: “Naipaul geldi. Fikirlerini tasvip etmesek de, misafirdir, nezaket gösterdik. Kendisiyle efendice konuştuk. O yaşta, çocuklar gibi şaşırdı. İslam, Müslümanlık, yurtseverlik, aidiyet, kimlik… konularındaki görüşleri, o konuşmalarımızdan sonra köklü bir değişikliğe uğradı. Daha önce yazdıklarını nakzeden bir risale kaleme aldı. Kitap Türkçe’ye de çevrildi…” Tamam, şu da pekala muhtemeldi: “Abi adam huysuz ihtiyarın tekiydi. Sevimsiz, titrek, gudubet, bir herif. Ne desek anlamadı. Nasıl önyargılı. Bir de Nobel almış. Fıkradaki gibi, ‘Odunum’ diye tutturdu. Ben anlatıyorum anlamıyor, öteki anlatıyor anlamıyor. Kibir insanı körleştiriyor, orası kesin.”
Velhasıl, Yazar Parlamentosu programına katılmayacağım. Naipaul’u tutmam. Fakat Naipaul aleyhine ve lehine konuşanların sözlerinden de rahatsızlık duydum. Bütün bu kargaşada sürüklenmek istemiyorum. Gider, Alper’le bir limonata içerim, Samed’le yeni kitaplar hakkında konuşurum, Egemen’le sahafları dolaşırım, Onur’un film projesini dinlerim ya da bir ara sokakta tek başına yürür, bir türküyü ıslıkla çalarım daha iyi. Protestoysa, Naipaul hadisesiyle ilgili kimselerin, bir yanlışı [ya da yanlış anlamayı] düzeltme, sahih bir sonuca bağlamadaki yetersizliğini protesto ediyorum.

Hatırlıyorum, 1980’li yıllardı…

Korkunun beklediği dağlar düzlenmiş, törpülenmiş, yeni kültür endüstrisinin habercisi türlü numaralar ama arabesk, ama pop, ama moda, ama “life style” ayağına ülkemize cümle kapısından girmişti.

Simgelere geldik. Laura Branigan, Mavi Ay, Cengiz Kurdoğlu, Arif Susam, Jupp Derwall, New York’un Türk sosyetesi tarafından keşfi… Bu konjonktürle kesinlikle alakası olduğunu düşündüğüm (artık benim sosyolojik-tarihî hayal gücüme güveneceksiniz) bir salgın bütün ülkeyle birlikte bizim mahallede de yayılmıştı: Karate Salonları. 80’lerden 90’lara da geçmişler ve fakat orada bitmişlerdi. Sonları böyle olmamalıydı.

Tekvando, kung fu, judo, karate, aikido gibi bir sürü sporun ortak adıydı karate. Misal bizim mahalle için “Judo filmi” diye bir tür yoktu ama “karate filmi” vardı. Yazlık sinemaların sonu yakındı. Bizim mahallede üç tane yazlık sinema vardı: Doğan, Samanyolu, Mehtap. Chuck Norris Doğan Sineması’nın ortağıydı. Posteri inmiyordu duvardan. Samanyolu ise Kemal Sunal’ındı. Mehtap’ı da Cüneyt Arkın kapatmıştı.

Yazının devamını okuyun. »

Kiss Kiss Bang Bang
Yön.: Stewart Sugg
Sen.: Stewart Sugg
Oyn.: Martine McCutcheon, Stellan Skarsgård, Chris Penn, Paul Bettany
Yapım: İngiltere, 2000

Bu isimde daha meşhur bir film var, yanıltmasın. Bu ondan daha eski ve daha ilginç bir film… En azından Chris Penn’i daha önce hiç böyle görmediğinizi garanti edebilirim.
Felix (Stellan Skarsgård) isimli orta yaşlı bir kiralık katile, zekasını bizim kadar iyi kullanamadığı iddia edilen Bubba (Chris Penn) isimli bir genç adam emanet ediliyor. Soğukkanlı bir katil ile çocuksu bir koca adamın birlikte geçirdikleri zaman, her ikisi için de hayatın lehine olacak bir sürece dönüşüyor. Bubba, Felix’in yardımıyla ömrü boyunca kapalı kaldığı odanın dışındaki dünyayla tanışıyor. Felix ise Bubba’nın ruhundaki çocuksu aydınlıkta kendi dünyasının karanlıklarını teşhis etme şansı buluyor.
Filmin başında Felix, Bubba’yı hayatı boyunca kapalı kaldığı odanın dışına çıkarıyor. Bubba, üzerine yağmur damlaları düşmekte olan dünyayla ilk kez o anda karşılaşıyor. Alelacele bindirildiği otomobilin penceresinden kafasını çıkarıyor ve başını gökyüzüne doğru çevirerek ağzını açıyor. Yağmur damlalarının ağzının içine düşmelerini bekliyor ve sonra dönüp Felix’e gülümseyerek asla aritmetiğe sığmayacak şu saf tespiti yapıyor:
“Yağmurun tadı güzelmiş!”

Aziz dostum, can yoldaşım Oğuz Karakaş’ın Karagöz dergisinin son sayısında çıkan harikulade şiiri:
ÜZERİ ÇİZİLMİŞ ŞİİRLER

1.

Oğuz ne yapsın?
Dakikalara gücü yetmez ki yıllara
O uzun yüzyıllara gücü yetmez ki
Kaçıncı yüzyıl demiştiniz bu yüzyıla
Yetmedi kaç kere çok kez fakat hep ve
Ama hiç ve çünkü pes etmedi
Akla pes dedirten harlı heves
Ne bir tavşanın ardından gitti
Ne düştü bir düşün kucağına
Ne doğru bir virgül koydu
Ne de yanlış bir nokta
Bir nokta
Ayakta duruyor
Konusunu konuşuyor
‘Ninnilerim
Onlar benim güllelerim
Güllerim yok ben asfaltım
Asfaltın altındaki benim toprağım’
Bir ninni
Harflerden bir e
Bir harf bir harfi kovalıyor e e e
E ama uyutası yok
Yolu yok yordamı yok
Duyduk duymadık yok
Şapkası var
İçinde sizin için bir şey dolu yok
Yok yok yok
Dolce vita.

2.

Dağlar insanları meşgul eder
Önemli ama asıl mesele bu değil
Değil Wanderer über dem Nebelmeer
Eğer aysa bu/ Ve eğer oysa ay/ Onu
Gökte aramak yerde bulmak gerektir
Daha iyisi daha da yukardan düşmektir
Böyledir bu
İki kişi olur bir değil
Bir anda olur
İki değil.

3.

İşte kalem gene gıdıklıyor kâğıdı
Yazıyor ya kalemlerin en müptezeli
Şıkır şıkır dökülüveriyorlar kelimeler
Çavuş rütbesi taşıyan bir örümceğin ağına
Çünkü sırf küçücük bir tebessümün için
Kelimeler kelimeleri çağırıyor
Hiçkimseyi uykularından uyandırmadan
Şöyle bağırıyor parolayı işareti
-Çakıl nasır dolmuş ardıç zürafa coğrafya
Pedal keman güverte şeftali ve kırbaç ki
Kuşkusuz bir başına kalmayacak bunca işaret
-Üye dolap çuval hüner sandal ve mercimek ve
Vezir ve şeker ve lodos veya tepsi
Ankara’da kar yağacak dedikoduları
İzmir’de yağmurum ta kendisi.

4.

Bir Oğuz Oğuz’da Oğuz’suz Oğuz’u Oğuz’dan
Alma diyorsa Oğuz bir bildiği mi var
Oğuz’un alma dediği varsın elma olsun
Elma varsın canı çekenin dişlerine
Olacak olan olsun
Yeter ki ol
Oğuz Oğuz’da neylesin
Oğuz Oğuz’dan olsun
Yetişsin olacak olana
Sireni ve itfaiye
Hiç kurulmamış bir saat
Denize fırlatılmış bir pusula
Odysseus ve Kılıç Ali Paşa.

“Come on baby, light my fire…”

Bir milleti tanımak istersen çocuklarına bakacaksın demişler. Dememişlerse de ben söylüyorum şimdi.

Burada çocuklar pek uslu, pek düzgün, pek mülayim. Ne zaman sokakta görsem, annelerinin ya da öğretmenlerinin peşinden minik adımlarla ilerliyorlar. Hepsi küçük ördekler gibi maaşallah. Sırayı bozan yok. Nizami çocuk bunlar.

Nerede ağlayan, bağıran, arıza çıkaran bir velet varsa, bir de bakıyorum ki bizimkilerden biri. Ya Türk, ya İranlı, ya Arap – ya da ne bileyim, en fazla Meksikalı falan. Bunlar kendi aralarında sözleşmiş gibi, hiç durmadan koşturuyor, ter ter tepiniyor, işler istedikleri gibi gitmezse yanaklarını şişirip tiz çığlıklar atıyorlar.

Makus kaderimizi tersine çevirecek şey bu olabilir mi? Belki de müthiş bir fırsat var önümüzde. Üçüncü Dünya çocuk kaynıyor. Bunların her birini koşturarak elde edeceğimiz enerji miktarını düşünebiliyor musunuz? Uranyum yanında halt etmiş. Sizi bilmem ama ben orta ölçekte bir kasabanın günlük elektrik ihtiyacını tekbaşına karşılayabilecek Türk çocukları tanıyorum.

Bugünün küçükleri, geleceğin ışığıdır. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak istiyorsak genç nesilleri iyi değerlendirmeliyiz.

Her zaman yeni fikirlerle sizin,

Hurşit Seçkin

4 sayfa1234»Yukari Asagi