Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Şubat, 2011 için arşiv

Eşcinsel olduğu ortaya çıktıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu tarafından “performans yetersizliği” bahanesiyle görevden alınan İbrahim Dinçdağ’ın meselesini, konuyla yakından ilgili Yunan filozofu Platon’a danıştık. Aşağıda bu görüşmenin bir bölümünü bulacaksınız:

Afili: Sizin için şöyle böyle diyorlar, doğru mu?

Platon: Şöyle mi, böyle mi? Çok farkeder, biliyorsunuz.

Afili: Öyle mi?

Platon: Bir de öyle mi diyorlar? O zaman karar vermelisiniz: Şöyle mi, böyle mi, yoksa öyle mi?

Afili: Üç ihtimal var yani?

Platon: Aslına bakarsanız, ben ‘iki’den yanayım. Üç saçma bir sayı. Bana Aristo’yu hatırlatıyor. Bunca yıllık öğretmenim, bu kadar inatçısını görmedim! Bir “üçüncü adam argümanı” tutturmuş gidiyor.

Afili: Üç adam mı? Ben iki biliyordum. Varsayalım ki, iki erkek birlikte…

Platon: Yok yok, iyi okumamışsınız. Bu Aristo denen sersem diyor ki, iki adam varsa ortada mutlaka üçüncüsü de olacaktır. Bütün Gymnasium birbirine girdi diyorum, siz ne diyorsunuz?

Afili: Girer tabii. Üç adam kuytularda… Tövbe tövbe…

Platon: Sadece üçle kalsa neyse, bu Aristo diyor ki, üçün olduğu yerde dört, dördün olduğu yerde beş, beşin olduğu yerde… Neyse anlamışsınızdır… Gitti benim gül gibi Idealar dünyası!

Afili: Anlıyorum, anlıyorum. Ama bizim size sormak istediğimiz tam da bu değildi aslında. Erkeklerle aranız nasıl?

Platon: Şöyle ki, bir gün Gymnasium’dan çıkmış, duvarın dış kenarındaki yoldan doğruca Lykaion’a gidiyordum. Panapos çeşmesinin bulunduğu kapının yanı başında Hieronymos’un oğlu Hippothales’le Pianialı Ktesippos’a rastladım; yanlarında bir çok genç de vardı. Yaklaşınca Hippothales beni gördü ve…

Afili: Sadede gelirsek, sizde psikoseksüel bozukluk mu var?

Platon: Yooo, filozofum ben. Gymnasium’da hocalık yapıyorum. Gerçi bu sene kontratımı yenilemedi adiler.

Afili: Neden?

Platon: Performans düşüklüğü varmış bende.

Afili: Aristo’nun performans sorunu yok tabii. Onu mu alacaklar?

Platon: Yok, üçüncü bir adam bulmuşlar. İhi hi..

76. kahvaltına devam edebilirsin

Herkesin bildiği şeyleri çocuklardan saklamayın. Çünkü o zaman kendilerini dünyanın dışına itilmiş hissederler. O ruh hali de, öğrenmelerini istemediğiniz şeylerden daha çok zarar verir onlara. Bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır. Tabii bu biraz tehlikelidir. Özellikle arka balkonlarda manasızca oturmayı seviyorsa.

Serin ve sakin bir sabah balkonda kahvaltı ediyorduk. Saçların dağınık, gözlerin uykuluydu. Kalbimi kazanmak için hiçbir şey yapmana gerek yoktu.

Çok pis canım sıkılıyordu o sabah. Hatıralar ve şairler, kötü evler ve ara sokaklar, polisler ve özel güvenlikler tarafından hırpalanmıştım. Sınır dışı mı ederlerdi yoksa kendi imkânlarımla mı giderdim bilmiyordum ama bir hicrete ihtiyacım olduğu kesindi. Hayatımı resetleyip her şeyi yeniden düşünmek, her şeyi yeniden yorumlamak, her şeye yeniden alışmak istiyordum. Elimdeki çay bardağını manasızca evirip çeviriyordum. Basit bir şey söylemek istiyordum ama asla unutulmayacak bir şey. Her an söyleyebilirdim de. Ağzım iyi laf yapıyordu o aralar. Zamanın dışındaymış kadar kederli ve salaktım çünkü. Ama seninle konuşamıyordum bir türlü. Senin karşındayken utanıyordum, ufalıyordum, büzülüyordum, notlarıma bakmaya ihtiyaç duyuyordum.  

İnsanı delik deşik eden sessizlikler var, geceyi bölen çığlıklardan daha beter. Ve sen o sessizlikte ne demek istediğimi anladın. Çünkü sen de çocukken bir kuş olmak istemiştin. Yakınmadan, ortalığı ayağa kaldırmadan acı çekmeyi öğrenmek hayli zamanını almıştı. Beni anladığında o kadar şefkatle baktın ki, sanki gözlerinle saçlarımı okşadın, gözlerinle ellerimi tuttun ve aynı gözlerle kahvaltına devam edebilirsin dedin.

Bu sabah bir çocuk pencereye çıkıp yangın var diye bağırdı. Sonra da koşup kendini denize attı. Ölülerin üstüne basarak yürümekten yorulmuşsan bir balık olduğunu da düşünebilirsin.  

 

ART BY CHANCE.
Dünya Ultra Kısa Film Festivali.

Bildiğimiz film festivallerinden farkı şu: İnsanların karşısına sinema salonlarında değil, gündelik hayatın içerisinde çıkıyor. Metroda, alışveriş merkezinde, sokakta.

Dünyanın en çok kişiye ulaşan film festivali ART BY CHANCE. Bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. 2011 teması “Değişim”. Festival kapsamında dünyanın birçok ülkesinden sanatçıların ürettiği 30 saniyelik filmler, mayıs ayı boyunca 20 ülkede 200 şehirde halka açık alanlarda bulunan yaklaşık 20.000 adet dijital ekranda gösterime girecek.

Harikulade değil mi?

Merak edenler, festivale başvurmak isteyenler turkey.artbychance.org internet sitesine bir göz atsın.
Kurmaca, belgesel, animasyon ve video art’ın her örneğine açık festival. Bu yılki jüride Walt Disney’den yapımcı Don Hahn, Fransız sinema kanalı ARTE’nin Yönetim Kurulu Üyesi Michel Reilac, İngiltere Bağımsız Film Ödülleri’nin kurucu ve yöneticisi Johanna Von Fischer gibi isimler bulunuyor.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Zeki Bulduk, “Müstesna Deliler Albümü” adlı kitabında tanıdığı, bildiği delileri yazmış.
Çok çok güzel yazmış. Bir halk şiiri kadar güzel.

Mesela Deli Döne’yi anlatmış Zeki Bulduk, ‘Deliler ölünce çocukluğumuz biter.’ altbaşlığıyla : “…Hani yara kabuklarıyla oynamayı seven çocuklar vardır. Yaranın kabuğu iyice soyulduktan sonra oynayacak birşey kalmaz. Yaranın yeri pırıl pırıl ortaya çıkar. Ondan sonra çocuk tutar o parlayan yeri kaşımaya başlar ve yarası kanar. Deli Döne’den bahsetmek de tıpkı yara kabuğu çoktan kopmuş bir yara yerini kaşımak kadar acıtıcı. Her ne kadar ilk kaşıntının verdiği bir tatlılık olsa da sonrası acıdır işte. Sanki çocuk gözümün önünde bir kendini bilmez şehrimin delisiyle alay ediyor gibi, sanki zebellah gibi bir adam tekme tokat onu dövüyor gibi. O ise çaresiz, insanlardan medet umarken, insanlar ona gülüyorlarmış gibi. Deli Döne: Adından da belli, mesleği delilik. İnsanların akıllarına inat, aklını evinin bir köşesine saklamış ve yerini unutmuş bir deli. Deli Döne: Sabahları oğlunun ekmeğini önüne koyacak kadar aklından fazlasını itlere atmış bir ademkızı….”

Bir başka deli: “…Tuncay gülmeyi unutanlar için Allahın bir lütfudur. Tuncay, kahır damının bacası yoktur diyen Arapların sözünü hem hatırlatan hem de dürüp büküp Kılıçözü Çayı’na atan adamdır. Tuncay denildi mi içimden ulu kayalar kopup garipliğe, dertlerin denizine, Neşet Ertaş bozlaklarına yuvarlanır…”

Diğeri, Çita:”…Bildiğim şu ki Harun sazını dizine koyup çalmaya başladığında yüzündeki gülümseme gidip, aklı başında bir adam gibi dertli, dertli dinlerdi Çita….Şehrimin her dem 33 yaşındaki çirlek gözlü delisine bir maymun adı vermekle başları göğe erdi. Dedim ya, insanlar benzetmelere kurban götürüyorlar insanlıklarını…”

Kitap delilere kalpten yazılmış öykülerle dolu.
Kitabın ikinci baskısına Dersim’li meşhur Şeuşen’i de eklese keşke. Şeuşen’i bir de Zeki Bulduk’un güzel kaleminden dinlesek

Müşkülpesent Zenon meşhur paradoksuyla, özbeöz ifade etmek gerekirse, bir varlığın aslında mesafe katedemeyeceğini, dolayısıyla hareket diye bir şeyin olmadığını söyleyip akıllara durgunluk verdi. Neyse ki Aristo kazın ayağının öyle olmadığını, her varlığın tabiatta bulunması gereken doğal yerine doğru hareket ettiğini, sözgelimi olgunlaşan bir meyvenin pek tabi ağaçtan yere düştüğünü söyleyip içimize ılık sular serpti. Çok sonraları Newton yıllarca parlamentoda oturup tek laf etmediği halde –sadece bir kez söz alıp, birine şu pencereyi kapar mısın, içerisi cereyan yapıyor dediği rivayet olunur- konu harekete gelince, dışarından bir kuvvet etki etmediği sürece hareket halindeki bir cismin sonsuza değin hareketine devam edeceğini söyledi. Ne var ki gerçek dünyada hareket halindeki varlıklara illa ki dışarıdan bir kuvvet etki ediyordu, hiç olmadı, ortamında sürtünme kuvveti çelme takıyor ve hareket er ya da geç akamete uğruyordu. Bu kasvetli durum karşısında bizi kim teskin edecekti?

Belki de yaşadıkları sıradışı deneyimlerden olsa gerek mutasavvıfların eşyanın tabiatına dair görüşleri oldum olası ilgimi çekmiştir. Keza “Şeyh’ül Ekber” namıyla manevi alemde ün salmış İbnü’l Arabi’nin şu sözleri, ilk okuduğumda beni heyecana gark etmişti:

”Varlığın kökeni harekettir. Hareketsizlik varlığın içinde yer almaz, çünkü varlık hareketsiz olamaz, olursa kaynağına yani hiçliğe döner. İşte bu yüzden dünyada ve ahirette yolculuk hiç bitmez.”

Allianoi dünyada tersine arkeoloji*nin ilk kez uygulandığı şehir. 20 Şubat 2011 tarihinde de sulara gömüldü. Osmanlı’dan veya Selçuklu’dan kalsaydı başına bunlar gelmezdi tahminen.


*Erdil Yaşaroğlu

Tankın içindeki diri diri gömülmüş bir adamdır. Susar, acıkır ama dışarı çıkamaz… Yaşamaz o.

Tankın dışındaki adama elbet bir bardak su, bir parça ekmek uzatan bulunur… Yaşasın o.

Devrimlerin önüne geçen tanklar değil, tanklar dışında yaşama korkusudur… Ya da daha kısası: “Yaşamak korkusudur.”

Devrim de zaten “yaşatmak”tır. Kendini ve başkalarını… Başka bir şey değil…

Dekolte giyen kadının tecavüze uğrayınca şaşırmaması gerektiğini iddia eden Prof. Orhan Çeker’in “neler tahrik eder neler etmez konunun uzmanları tespit etmeli” şeklindeki ricasını kırmadık ve bu meseleyi bir bilene danışmaya karar verdik.

Afili Filintalar: Sayın Marquis, sizi böyle zamansız aradık ama…

Marquis de Sade: Zaman mesele değil. Sıkılmayın.

Afili: Sayın Donatien Alphonse François le Marquis de Sade…

Marquis: Soyluluk falan öteki tarafta kaldı. Rahat olun. Siz bana Fonsie diyebilirsiniz.

Afili: Marquis daha iyi sanki…

Marquis: Nasıl isterseniz? Yakanızı biraz gevşetin bari. Ne o öyle askeri okul üniforması gibi?

Afili: Siz zahmet etmeseydiniz, ben açardım… Bu da bizi esas meseleye getirmesin mi! O zaman hemen sormak isterim: Erkeği tahrik eden nedir?

Marquis: Ah, nasıl demeli, ne söylemeli? Bir çok şey olabilir. Davul tozu, minare gölgesi, yağmurun sesi, kedinin canı… Hepsi birlikte ya da ayrı ayrı.

Afili: Biraz daha somut bir şeyler söylemek mümkün mü acaba? Bizim bir profesör var da… Yani bilmek gerekiyor… Elinizi de şöyle yerine koyalım. Hıhı, evet.

Marquis: Sizi biraz gergin gördüm, hayırdır. Üzerinize rahat bir şeyler giymek ister misiniz? Justine! Kırbaçlarla ipek kordelalar nerede kızım!

Justine: (İçeriden seslenir) Ne bileyim! En son nereye koyduysanız oradadır.

Afili: Hiç gerek yok, gerçekten. Rahatsız olmayın. Şimdi bir an için soruya konsantre olduğumuzu varsayalım… Hayır, lütfen kucağıma oturmayın Marq…

Marquis: Arrggh! Bu tekme yanlış yere geldi sanki. Pabuç değil nal mübarek. Potin mi bunlar?

Afili: Somut bir şey diyorum? Var mı?

Marquis: Kolumu büküp ağzıma sokmasaydınız söyleyebilirdim. Şiddetten hiç hoşlanmam.

Afili: Ben öyle duymadım ama. Ne diyorduk? Var mı elle tutulur bir şey?

Marquis: Parmak!

Afili: Ne parmağı?

Marquis: Serçe parmak.

Afili: Ne olmuş ona?

Marquis: İtişirken kırıldı galiba…

Afili: Hadi ya? Dur bakayım bir.

Marquis: Ben gösterirsem sen de gösterecek misin?

Afili: Neyi?

Marquis: Seninkini.

Not. Sevgili okuyucular, Marquis de Sade ile yaptığımız kısa söyleşiyi burada kesmek zorunda kaldık. ‘Bir bilene soralım’ serisi ise bitmemiş olabilir. Bunu kim bilebilir?

Friedrich Schiller [1759-1805], sanatın tarafsız olduğunu söyler.
Hangi dünya görüşünden, hangi inançtan olursak olalım, sanatımız ideolojik kayıtlarımızı, bağlarımızı aşan bir etki doğurur.
Batılılar Mevlana okur, doğulular Beethoven dinler. Sanat, bir yakınlaşma vesilesi, bir cazibe jeneratörü, bir itimat kaynağıdır.
Dünya görüşümüz, ifadelerimiz, davranışlarımız, yaşam tarzımız sanatsal bir seviye, bir incelik taşıyorsa, işte bu büyük bir kazanımdır.

 Ben uzlaşmacı biri değilim. Fıtratım uzlaşmaya hiç elvermiyor. İtiraf etmeliyim ki, kavga, dövüş fırsatlarını dört gözle beklerim.
Savaşın, kapışmanın fiyakasını nasıl seviyorum.
Bana tokat atana yumruk atmak benim karakterimdir. Bana yan bakanı haşat etmekten çok zevk alırım. Bir adamı dize getirip, suratı kanlı tavuk bokuna dönene kadar tekmelemek, dişlerini boğazından içeri dökmek, onu yalvartmak, o ağladıkça vurmak, beynini hünkarbeğendi gibi asfalta saçmak beni az da olsa ferahlatır.
Bir kavgaya denk geldim mi ortaya dalıp iki tarafı da pataklamamak, kendimi tutmak, benim için dünyanın en zor işi.
Fakat…

Biliyorum ki barış, savaştan çok daha fazla enerji, sabır, dikkat, titizlik, zeka gerektiriyor.
Savaş sanatı diye bir şey var. Dövüş sanatları var. Ondan daha gelişkin bir barış sanatı da vardır.
Maalesef, barış için yürek gerektiğini, medeni cesaret, sanatsal motivasyon gerektiğini fark edemiyoruz. Ya da daha acayibi, göz ardı ediyoruz.

 Her zaman söylüyorum: Aptallığın en karakteristik özelliği, yargılama ve cezalandırmadaki ataklıkta ortaya çıkar.
Kimseye aptal dediğim yok, yanlış anlaşılmasın.
Mamafih düşüncemizin tezahürleri refleksif tepkilerden ibaret olmamalı.
Zihnimizin işleyişi en çok kavga, tartışma, münazara, kapışma, itiraz… sırasında hızlanıyorsa, durup tekrar düşünmemiz icap eder. Kanaatimce.

Bernard Shaw bile “Bir insanın yetişme tarzına en iyi ışık tutan şey, kavga sırasındaki tavrıdır” diyor.
Haklı olabilir. Yine de, benim anladığım, bir kavganın en sağlam kısmı, nedeni olmalıdır.
Elbette herkesi sevemeyiz. Herkese çiçeklerle, balonlarla gidemeyiz. Buna karşılık, sevebileceğimiz, saygıdeğer insanlar aramak, onları bulmak icap eder.

Saygı da barış gibi aktif bir nitelik taşır. Tanımadığımız insana saygı duyamayız. Kayıtsızlık da saygı değildir.
Tanıştıkça aramızdaki psikolojik duvarları, hayali tel örgüleri, halüsinatif paravanları aşarız.
Aramızda mesafeler, barajlar varken birine saygı beyan etsek bile, gerçekte duymayız.

 Emrah Serbes’in literatüre geçmiş bir cümlesi var: “İyiler ilk bakışta tanınmaz.”
Galiba, aşk hariç, ilk bakış hiçbir işte yeterli olamıyor.

 Tartışmalarda, kaybeden kazanır. Çünkü, kazanan taraf, zaten sözünü baştan söylemiştir. Tartışmanın sonunda, bir adım öteye gitmemiştir. Kaybeden ise yepyeni bir bilgiye, düşünceye ulaşmış, bu işten kazançlı çıkmıştır.
Haklı çıkma çabası, ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanma azmi bizi yanıltır, geriletir, yozlaştırır.

Her türlü yanılgıyı rasyonalize edebiliriz. Lakin o zaman hiçbir şeyi anlayamayız.

 Teşekkür ederim.

 “Sıfır Nüfus/Life After People” adında bir belgesel seyrettim geçenlerde. Yaşadığımız şu günlerin birinde, saatler belli bir dakikayı gösterdiğinde, yeryüzündeki insanların tamamı bir anda yok olsa ne olurdu sorusuna cevap aranıyordu belgeselde. Bilimsel verilerle mevcut işleyişte her şeyin nereye varacağı hesap edilmiş. Bir dakika sonra, üç dakika, on dakika bir saat, bir gün, üç gün, bir ay, bir yıl, on yıl sonra ne olacağı sırayla kurgulanıyor. Pek çok soruya objektif cevaplar bulunmuş. Nedir o sorular? Mesela sisteme can veren enerji aygıtları insanlar tarafından kontrol edilmeden daha ne kadar çalışmalarını sürdürebilirler? Onlar stop ettiğinde ne olur? Büyük şehirlerde insan eliyle kurulan düzen bozulursa her şey nereye varır? İnsanların beslediği evcil hayvanlar karınlarını nasıl doyurur? Mesela elektriklerin kesilmesiyle birlikte nükleer santrallerin soğutma üniteleri de durursa, ısınan reaktörler patlamaz mı? Patlarsa yeryüzü ne hale gelir? Ya belli aralıklarla su boşaltarak basıncı azaltılan barajlar yıkılırsa? Uzatmayayım; belgeselde akla gelebilecek pek çok felaket senaryosu yazılmış ve bilimsel verilerle takibi yapılmış. Bütün bunların toplamından oluşan ana senaryoya göre önce gerçekten korkutucu bir gezegen haline geliyor dünya. Her şey birbirine giriyor adeta. Şehirler yıkılıyor, kara parçalarının büyük bir bölümü sular altında kalıyor, evcil hayvanların büyük kısmı salgın hastalıklar ve açlık sebebiyle telef oluyor. Bütün bu kaos yaşandıktan sonra doğal hayat kendini yenilemeye başlıyor, çevre kirlerinden arınıyor. İnsanın doğrudan ya da dolaylı olarak yol açtığı bütün sonuçlar, sebepleriyle birlikte yavaş yavaş yeryüzünden siliniyor. Ve yeryüzü 250-500 yıl gibi bir zaman aralığı içinde hepimizin yaşamayı çok isteyebileceği bir cennete dönüşüyor.

Yağmur ormanlarında özgür bir sarmaşık olmak ve insan ihtiraslarının bütün çirkin eserlerinin yeryüzünden sökülüp atıldığı böyle bir devrime katılmak isterdim ben de.

Menderes’ten bir devrimci portresi çıkar mı? Bence de çıkmaz. Kendisinin de bir devrim yapmak niyeti yoktu bildiğim kadarıyla. Ama şunu da ilave edeyim ki, çocukluğum boyunca tepeden inme bir iktidara karşı evlerin, dükkânların duvarlarında sessiz halk muhalefeti kıvamında Menderes portreleri gördüm ben. Diyeceğim o ki, hayatta pek az konu akla kara netliğinde tartışılabilir. Menderes de gri bölgede ele alınıp konuşulmalı bence. Hatta devrim de, devrimci de öyle… Tarihin sayfaları arasında hepimize umut taşıyan ve aslında birbirine benzemezlikleri de bulunan devrimler var. Bunların zamanla örselenip anlamını yitiren tortuları da oldu geriye kalan, zamana direnen ve bize hala insani anlamda ilham veren tarafları da… Devrim kendi başına çok şey ifade etmiyor, insanların içini neyle doldurduğu önemli… Mesela sanayi devrimi de bir devrim sayılıyor nihayetinde; ama benim aklıma petrole bulanmış deniz kuşlarını getiriyor her düşündüğümde. Kibrit de öyle değil mi; bir sokak ateşi yakıp üşüyen bütün kibritçi kızları ısıtabilirsiniz ama aynı kibritle o kibritçi kızları evsiz bırakan yangınları da başlatmış olabilirsiniz.

“Çıkacak buz kütlesi bulamadığı için 650 kilometre yüzmeye mecbur kalan kutup ayısının” mücadelesine ben de inanıyorum. Böyle bir varolma inadı romantik bir şey olarak kabul edilseydi de inanırdım. Meselelere duygusal bakmaya hiçbir zaman itirazım olmadı. Bugüne kadar aklımın yanılttığı kadar da yanıltmadı kalbim beni. Yani damarlarında devrim kanı taşıyan, bu heyecana sahip çıkan herkese de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Aksi halde zalimin tahtından indirilmesi, mazlumun hakkının teslim edilmesi için bir umudumuz da olmazdı. Zorbalığa karşı insani olanı, hakkı, adaleti, hürriyeti savunan, bunun için hayatını veren her ismin hatırası azizdir ve hepsi birer kahramandır. Benim için Deniz Gezmiş de bu cümledendir, İskilipli Atıf da… Fikirlerinin ne olduğu, neyi savundukları bir başka zeminde tartışmaya açılabilir, ama idealistlikleri, delikanlılıkları asla… Buraya şunu da ilave etmem gerekiyor fakat; hayatlarının hikayesi o en kahramanca noktada kesiliverdiği için bu kadar rahat söylüyoruz onlar hakkındaki kanaatlerimizi. Yaşıyor olsalar, değişen zamanın getirdiği yozluklara muhatap olsalar, pek çok örneği olduğu gibi çözülüp değişseler, başka şeyler konuşacaktık bugün belki de onlar hakkında. Bu da bir ihtimal nihayetinde, öyle de bir yönü var maalesef insan olmanın, zaaflarla malul olmanın…

Hangi zaviyeden bakarsak bakalım herhangi bir kavramı konuşurken insanı konuşuyoruz aslında. Ve bugünün insanları olarak içimizde hangi idealleri taşıyor olursak olalım, gündeliklerimizde o genel akıntının bir parçasıyız. Devrimi, bir internet sitesinde tartışıyor olmanın ironik bir yanı yok mu mesela? Bu site herkesin yazılanları okuyabildiği ve fakat itirazlarını iletemediği bir zemin… Yani ancak filinta sayısı kadar genişletilebilecek bir risk taşıyor fikirlerimiz için. Evet, tartışmaların selameti, zevk meselesi, teknik sebepler, vs. ile buna mantıklı bir açıklama getirebiliriz. Ama öte yandan bu bizi yine ironik çerçevede bir sınıf, sitemizi de sınırlı yapıyor. Sokağa çıkıp bir araya gelsek muhtemelen İstiklal’de bir yerlerde buluşacağız, Sultanbeyli’de bir kıraathanede değil… Birçoğumuz buluşmaya ‘blucin’le gelecek, hani şu kot işçilerinin ciğerlerini feda ederek taşladığı Amerikan icadı pantolonlarla… Geçenlerde başka bir yerde de yazdım; bu tartışmayı sürdürdüğümüz bilgisayarlar, eskidikten sonra bir tekno-çöplükte toplanacak, gemilere doldurulacak, gizlice Çin’e sokulacak, madeni kıymetli parçaları ayıklansın diye Çin’in yoksul gençlerinin önlerine dağ gibi yığılacak ve o gençler karnımızı doyuracağız diye uğraşıp didinirken farkında olmadan kansere yakalanacak. Bizim dijital çöplerimiz, onların hayatlarının felaketi olacak. Bir beleş bilet bulsak koşa koşa  gitmek istemez miyiz hepimiz Barcelona’ya mesela? İşte Inarritu, bu parıltılı turistik şamatanın kentin arka sokaklarında yaşamak zorunda olanlara çıkardığı acı faturayı gözler önüne seriyor son filmi Biutiful’da. Böyle de zenginlik-yoksulluk hikâyeleri var bugünün dünyasında ve malesef bizim de yüzlerimiz bu hikâyelerdeki karanlık yüzler arasına giriyor ara sıra.

Bütün bunları mevcut tartışmada kendime bir yer edinmek için yazmıyorum. Bugünün insanının kurabildiği cümlelerle kendine bir haklılık kazandırabileceğine ihtimal vermiyorum pek. Mesele bundan daha karmaşık bana kalırsa… Keşke bütün suçları ve günahları ortaya yığıp, hepsini birilerinin üstüne yıkabilseydik, ama bu artık mümkün değil… İnsanı içindeki hakkaniyet duygusuyla birlikte yeniden inşa etmemiz gerektiğine inanıyorum ben. Ve korkarım bu da bir devrim gerektiriyor. Daha çok bir iç devrim, tek tek bütün insanların devrimciliğine soyunacağı, soyunması gereken bir iç inşa… Sonrasında dış dünyaya bakabiliriz düzeltilecek ne var diye… İnsanı yeniden bulabilmek için insana ait değerleri ve heyecanları kendi iç dünyasında yaşatan, yaşayan insanlar çok önemli… Muhtemel ki birimizin insanlık hayali bir diğerininkini tutmayacak. Ama adalet, vicdan, hürriyet gibi asırlara direnmiş ortak paydalarımız var üzerinde çalışabileceğimiz. Görmemiz gereken gerçekler de var tabii… Yeni dünyanın baş etmesi gittikçe güçleşen yalanlarıyla vuruşmamız gerekecek muhtemelen. Bunun için de kendimizi oyalamakta kullandığımız yalanlardan kurtulmak zorunda kalacağız. Teorik dünyamızı, entrikasını bizden daha hızlı geliştiren bir dünyayı bütün uçlarından kavrayabilecek bir yetkinliğe taşımamız gerekiyor. Çünkü bırakın on yılları, yıllar önceki fikir cephanelerimiz bile neredeyse kuru sıkı bugün. Bizim algılarımız akla-kara üzerinden konuşulan bir dünyaya aitti. Bugün iyilik de kötülük de gri tonlarda kurgulanıyor. Gökyüzünün uçsuz bucaksız bir genişlik olduğunu düşünen kuşlar, gökdelenlere çarpıp ölüyor bu yüzden, masumiyet ve saflık hiç olmadığı keder tehlikeli. Anlamak için daha fazla sükûnete ihtiyacımız var. Zaferlerimiz üzerinden değil hayal kırıklıklarımız üzerinden yürümeliyiz. Çünkü yalanlar idealleri de sardı. Zaferlerimiz reklam kampanyalarına, sloganlarımız tişört üstü gevezeliklere malzeme ediliyor. Canımızı içinden acıtarak düşünmek ve ayna korkumuzu yenmek tek çaremiz.

Bugün devrim, belki de bize tortularıyla gelen geçmişi bir parça geride bırakmak ve çok daha karmaşık bir yapıya bürünerek bizleri de tek tek global suçun aktörleri haline getirmiş bu kötücül zamanla yüzleşmektir. Buna yetecek aklımız ve kalbimiz var mı, bunu soralım birbirimize.

(Karikatür/Hasan Aycın)

4 sayfa1234»Yukari Asagi