Nisan, 2011 için arşiv
• “Türkiye’de neden seri cinayet olmuyor?” dedi birinci polis. “Kendini tekrar ediyor derler” dedi ikinci polis.
• Bana paranoyak diyenler kendi işine baksın. Amcam gece vardiyası diye gidip Silivri’de fil avına çıkıyor. Kaynım balığa gidiyorum diye kandırıp şehir suyu şebekesine tükürüyor. Patronum ise asansöre her yalnız bindiğinde üçüncü katta durdurup alçak sesle daha dün annemizi söylüyor.
• Dedem, internetten izlediği filmi anlatıyordu: “Çok ağırdı, neredeyse hiç konuşma yok, müzik yok. Tam bir sanat filmi.” “Adı neydi?” dedim. “Loading” dedi.
• 2023 gündemi: İlk defa bir koyundan bir insana karaciğer nakli gerçekleşti ve ilk defa bir kedi insan gibi konuştu: “O adamla tanışmak istiyorum.”
• Orhan Pamuk romanları ilaç prospektüslerine benzer. Önemlidir. Herkes bir merakla eline alır. Tamamını sadece redaktörler okur.
• Katilin vasiyetinde yakılmak istediği yazıyordu. Cehenneme gitti.
Bazı insanlar vardır ya hayatınızda, hani hiç göremeseniz, hiç tanışamasanız, ne bilim hiç oturup birlikte bir çay içemeseniz bile, içinize o kadar sinmiştir ki en yakın arkadaşınızı sevdiğinizden daha çok seversiniz onları. Hep merak edersiniz, acaba şimdi ne yapıyorlar diye. Bir yerlerde onlarla ilgili bir haber çıktığında birden heyecanlanıp okursunuz o haberi. İlla ki birileri onlardan söz eder size ve sanki biraz da onların yaptığı şeylerle siz hayata biraz daha sıkı tutunursunuz. Sizinle o insanları birbirinize bağlayan görünmez ipler vardır ve siz biraz geriye düştüğünüzde o iplerden biri sizi ileri çeker. O insanlarla aynı zaman diliminde yaşıyor olmak biraz olsun ferahlatır içinizi. Rüya gibi…
Amerika’lı hiçbir lider okumuş mudur bilmiyorum ama bizim için de bugüne kadar İsveç doğumlu Amerikalı yazar ve aktivist Edita Morris’in sevgi dolu, naif kitaplarından haberdar olmamak kayıptır. Japonya dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmalı Edita Morris. Geçtiğimiz ay Japonya’nın kıyametini canlı yayında izlerken yaşadığımız dehşetin benzerini bize yıllar öncesinden anlatan biriydi o. Sadece izlemek, ağlamak ve dehşete kapılmanın faydasızlığı yanında, bir ülkenin acıyla dolu yazgısına yeniden tanıklık etmek için Edita Morris okunmalı.
Hiroşima’nın Çiçekleri, Hiroşima’nın Tohumları, Nasıl mısın İyi misin? adlı romanlarında Edita Morris, Japonya’dan özür dileyen bir Amerikalıdan çok daha fazlası. Bazen bir ulusa duyduğumuz ilgi ve sevgi içlerinden sadece birini tanıyarak bile perçinleşir. Helga, Pierre, Ömer, Ammar, Ohatsu… Birer isim değildir sadece. Bir de bedeli çok büyük acılar, büyük felaketler söz konusuysa bireysel ilgiden çok vicdanımızla, kalbimizle yaklaşırız o insanlara.
Yazar Morris, vicdanlı bir kadın. İnsan sevgisi Amerikalı’nın bencilliğinden çok ayrı bir yerde yeşermiş gibi. Japonolog oğlu sayesinde atom bombası sonrasında Japonya’ya gidip döndükten romanlarını yazmış, Japonya’ya, Vietnam’a… ülkesinin bombalarının yerine dostluk nişanesi kitaplar göndermiş.
Ben Edita Morris’i Amerika’nın diyeti gibi görüyorum, çünkü Costa Gavras’ın da dediği gibi: “Amerikan adaleti sadece silah üzerine kuruludur.”
Profesyonel bir mizahçı olarak, mizahın temel doğasıyla ilgilenen birçok okurdan mektuplar alıyorum. “Ne tür hasta ruhlu, sapık, iğrenç bir insansın sen?” vs. Bu mektuplar tipik olarak “neden ateşe verilen bir keçiyle filan ilgili espriler yapıyorsun?” gibi sorular içeriyor. İşte bu tabii ki mizahın muhteşem yanı. Bazı şeyler birileri için can sıkıcı ya da belki trajik olurken başkaları için kahkaha olabiliyor, özellikle de dördüncü ile yedinci bira arasında. Ama birçok insan neyin komik olduğunu biliyor ve mizah duygusu gelişmiş insanların etrafında olmaktan hoşlanıyor. Tabii anlaşılabilir hijyen alışkanlıkları çerçevesinde. Bu yüzden bana sık sık şu soruluyor: “Ben de popüler olmak istiyorum. Senin gibi bir mizah duygusuna nasıl sahip olabilirim? (ama “sümük” kelimesini asgari derecede kullanarak)” Bu kolay bir soru değil. Tarih öncesi zamanlardan beri bilge kişiler insanları güldüren şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmışlardır. Zaten bu kişilere bilge dememizin sebebi de bu. Öbür bütün tarih öncesi insanlar birbirlerini mızraklarıyla balon patlatır gibi deşmeye çalışırken, bilgeler mağaraya döner ve: “Şuna ne dersin: işte karım, onu şimdi alabilirsin. Hayır… Şu peki: bir şey almak ister misin? Karım müsait. Hayır… Ya şu…” Aristoteles bir gün tıraş olurken şu meşhur “Mizahın Kıyas Teoremi”ni keşfedene kadar insanoğlu binlerce yıl boyunca mantıklı bir mizah sistemi geliştirememişti. Teori şöyle diyordu: “A, B’ye eşitse ve B de C’ye eşitse üçünün bir araya gelip birbirleriyle alay ederek tuhaf sesler çıkarmaları eğlenceli ya da komik değildir. En azından ben öyle düşünüyorum.”
Elizabeth dönemiyle birlikte mizah inanılmaz biçimde popüler hale geldi. Shakespeare’in eserleri örneğin; İngilizce öğretmenlerinin kötü birer şaka olduğunu, onları çözdüğünüzde de bir Elizabeth dönemi kelimesi olan “sümük”e ihtiyaç duyulacağını iddia eden sahnelerle doludur.
Bugün, ne onlarca televizyon kanalının ortaya çıkardığı durum komedisi oyuncularının, ne de reklamcıların kelimeleri doğru anladığı televizyon şovlarıyla dolu Amerika’da mizah tabii ki daha entelektüel bir seviyede. Ayrıca elimizde Woody Allen var. Karısı Mia Farrow’dan başka kimsenin çözemediği mizahı iyice sofistike bir hale gelmiştir. Mia Farrow’un şeytandan hamile kaldığı ve Woody Allen’ın bir sperm hücresi kılığına girdiği filmlere geri dönmesini isteyenler el kaldırsın? Teşekkür ederim.
Eğer kendi kendinize bir mizah algısı geliştirmek istiyorsanız bazı fıkralar, şakalar vs. öğrenmeniz gerekir. Dikkat edin “cinas” demiyorum. Çünkü cinaslar, bir sürü insan tarafından yüzünüze püskürtülerek sizin de onlar gibi düşünmeniz gerektiğine inandırmaya ve tatmin olmuş bir ifade eşliğinde yapanın dünyadaki en zeki kişi olduğunu kabul ettirmeye çalışan kelime oyunlarıdır. Bakın Benjamin Franklin artık yaşamıyor. Eğer bu adam bir filika ile batan gemiden kurtulmuş olsaydı diğer yolcular günün sonunda yeterli yiyecek ve su olsa bile onu denize atarlardı. Yani gerçek esprilere ihtiyacımız var. Bunun için en iyi kaynak Ana Britannica Ansiklopedisi’nin 99. maddesi olan “Mizah ve Nükte” başlığıdır. Bu madde Johnny Carson’un bütün her şeyini borçlu olduğu şeydir, bir eğlence hazinesidir. Mesela şu müthiş espriye bakın: “her sabah soğuk duş alarak güne başlayan bir mazoşist için ödül: sıcak duş.” Voooaaaa! İşte size şakaların imparatoru. Bunu sıkıcı bir partide birine söyleyin ve diğer herkesin canlandığını ve birden dişçiyle olan randevularını hatırladıklarını gözlemleyin. Tabii sadece bu yetmez. Bunları uygun bir şekilde söylemeniz gerekir.
Bazı öneriler:
1. Aptalca ırkçı şakalar yaptığınızda -en azından bu yasal olana kadar- liberal bir geçmişiniz olduğunu ilan etmelisiniz.
2. Erkekler, kadınlarda olmayan bir uzva sahiptir ve bununla ilgili şakaların çok şamata olduğunu düşünür. Ama bunu bir kadına yaparsanız size poşetin içindeki fare b.kuymuşsunuz gibi bakar. Neden bilmiyorum ama bu hiç değişmez. Öyleyse bu tip hususlarda şaka yapmaktan kaçının.
3. Eğer siz bir şaka yaptıktan sonra karşınızdaki de size fıkra anlatmak isterse ona, bu fıkrayı hiç duymadığınıza ikna edecek biçimde, ilgiyle bakın. Ve fıkranın vurucu cümlesine geldiğinde anlattığı şey ne kadar komik olursa olsun size sululuk yapılmış gibi bir tepki vererek “bu fıkrayı duymuştum” deyin.
4. Kayınvalidemle asla bir akşam yemeğine katılmayın. Çünkü size masanın diğer ucundan “onlara şu hayatın sırrını aramak için Tibet’e kadar giden ve bilge rahiplerin ona ıslak bir kuşun asla geceleri uçmadığını söylediği adamın hikâyesini anlatsana “ diye bağıracak ve siz anlatınca da yanlış anlattığınızı iddia edecektir. Bu yüzden onu çatalla öldürerek yok yere katil olabilirsiniz.
* Dave Barry’s Greatest Hits, 1988, çev: B.C.Y.
Geçenlerde gökten zembille inmiş bir akşam vakti kafede tanıştığım karikatürist ondan söz etmeseydi belki de Hayalet Oğuz’un varlığından sonsuza dek haberdar olmayacaktım. Orta yaşlı munis yüzlü karikatürist bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Kitap çevirmeniyim” diye cevap verdim. “O zaman Hayalet Oğuz ismini duymuşsundur?” diye çıkıştı, bir ajana parolayı soran başka bir ajan gibi. “İsmini duyduğum tek hayalet Casper” dedim muzipçe. Yüzünde beliren bir tebessümle karşılık verdi: “Çevirdiği romanlara kahraman olacak kadar sıradışı bir hayat yaşadı.” Gözlerimi faltaşı gibi açan bir merakla sordum: “Bir çevirmen mi? İnanılır gibi değil. Biz çevirmenler çoğunlukla evde çalıştığımızdan evcimen tipler olup çıkarız ve fazlasıyla sıradan bir hayatımız vardır. Bir kitabın başına oturup saatlerce çeviri yaparız. Başımızı kaldırıp pencereden dışarı baktığımızda da havanın çoktan kararmış olduğunu fark ederiz. Fazla hareket etmediğimiz için kolayca kilo alabiliriz. Bazılarımız bu ev eksenli hayatı abartıp asosyallik raddesine vardırır. Diğer bazılarımız 26’dan havuç yapabilir. Hepimizin içinde ‘Keşke fotosentez yapabilseydim de şu pimpirik yayınevlerinden para sökmek için bunca çırpınmasaydım anne!’ serzenişi yatar.”
Şenlenen ruhundan kopup gelen o munis (ikidir kullanıyorum bu kelimeyi, çok sevdim sevgideğer okur) bakışlarla anlatmaya koyuldu: “Sabit bir yeri olmadığı için mi, aylarca ortadan kaybolduğu için mi yoksa uzun boylu ama incecik olduğu için mi bilinmez, kendisine ‘hayalet’ lakabını takmışlar. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin. 60’lı ve 70’li yıllarda İstanbul’daki bohem hayatın ünlü simalarından biriymiş. Can dostu Tezer Özlü’nün anlattıklarına bakılırsa şu koca dünyada tek bir çöpü bile yokmuş. Kuş misali bir gün bir arkadaşında, ertesi gün bir başkasında kalırmış. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atarmış. Resmi dairelere girip çıkmadığı gibi pasaportu da yokmuş. Hiç evlenmemiş.”
“Vay be, tam bir anti-kahraman desene,” diye araya girdim, hoşsohbet arkadaşım biraz soluklansın diye. Ne var ki bizimkisi hız kesmeden sözüne kaldığı yerden devam etti:
“Sade ama zevkli giyinir, kolanya sürer, azalan saçlarını özenle tarar, kara gözlüklerinin ardından dünyaya bakar, ince ve sevimli bir sesle konuşur, Bafra sigarası içermiş.”
O konuştukça içimi saran merak ve heyecan büyüyordu.
“Çevresindeki insanlara güleryüz gösterir, akıllıca esprilerle onları neşelendirirmiş. Çok ender insanda rastlanan bir zekası ve elliye yakın dostu varmış. Çiçek veya pasta gibi hediyeler almadan misafirliğe gitmezmiş.”
Keşke birazdan şu kapıdan içeriye girse de tanışsaydık diye içimden geçirdim.
“Balıkpazarı meyhanelerine, Beyoğlu lokanta ve gece kulüplerine ve kahvelere takılır, kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severmiş. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurmuş. Parasını olunca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırmış. İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlarmış. Oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: ‘Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim,’ der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirirmiş. Ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlarmış.”
. “Nasıl geçinirmiş peki?”
“Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmış. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmamış. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiymiş. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurmuş. Yüzlerce film senaryosu yazmış Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmezmiş.”
Sigarasının uzayan külünü kül tablasına dökerken konuşmasına ara vermesini fırsat bilip sordum: “Peki, ne tür kitaplar okurmuş bu cool Hayalet?”
“Çoğunlukla elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurmuş. Cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan alırmış ya da biraz sonra bir başkasına verirmiş. Birkaç şiir de yazmış.”
Bir an için karşımdaki insanın Hayalet Oğuz’a dair sonsuza dek konuşabileceği hissine kapıldım. Lakin o belki de vaktin ilerlemiş olmasından dolayı hikâyenin sonunu beklediğimden daha çabuk getirdi.
“Hayatının son aylarında İstanbul’u ‘Katmandu’ya benzetiyormuş. ‘Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok’ diyormuş. 1975’te akciğer kanserinden boğularak ölmüş. Öldüğünde kırk altı yaşında ve kırk altı kilodaymış. Ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığı Ali Poyrazoğlu’na yanağından makas alarak takılmış:
“‘Tatlıhayat kurbanları gene nereye?’”
Yabani şiirim “görüşmek üzer…” diye bitiyor. Bir okur bana “Son mısrada “e” harfini yazmayı unutmuşlar…” demişti. Cevap verip vermemek arasında kalmıştım.
Oysa okur ile yazarın bir metin üzerinden kurduğu ilişkinin neredeyse namümkün olduğunu kabul ederim. Okurun ve yazarın -biraz da okuma birikimine bağlı bir zincirleme iletişim kurulabilse de- aynı metne dair zihinsel karşılığı, çağrışımları, anlam bütünlüğü aynı olmaz. Bu durum salt okurun veya yazarın bir eksikliği sayılamayacağı gibi, yazarın mutlaka bir okur tarafından anlaşılmak üzere yazdığı da iddia edilemez. Fakat okurun metni anlama çabası devam eder, etmelidir. Yazarın yazdığı bir metinle kurduğu ilişki bitmişken, okurun o metinle işi kolay kolay bitmez.
Diğer yandan okurun sıklıkla içine düştüğü hata, metin-yazar bağlamını net algılayamamaktır. Diyelim ki bir yazar, kuyudan gördüğü gökyüzünü betimlerken çoğu okurun yanılgısı gökyüzüne değil kuyuya bakmasıdır. Yazarın kendi kuyusu okura hiçbir şey anlatmayabilir fakat, gökyüzü ortak bir pay’dır. Bu ortaklığın, gökyüzünü aynı şekilde algılamaya sebep olacağını söyleyemeyiz ama farklılığı yeterince açığa çıkarması gerekir. Okur, gökyüzüne farklı bakışın farklı bir kuyuda yaşıyor olmaktan kaynaklandığını bilmelidir.
Okur, “şiirden değil şairden” olanla daha çok ilgilenir hale gelince edebi metinden fersah fersah uzağa düşme riskiyle karşılaşır. Edebiyatın magazinel tarafı ışıklı navigasyon sistemlerine benzemez. Aynı gemide bambaşka yönlere gitmek isteyen insanlar gibi yönünü şaşıran gece yolcularına benzeyebilir sonu. Aslında konuyu dağıtmak amacında değilim, küçük bir gözlem üzerinden genel bir çerçeve de çizmiyorum.
Sadece bir defa bile görüşüp de üzülmeyen insanların şiire yaklaşımını kınıyorum Sevgili Okur.
Şiir, görüşüp de üzülenlerindir.
İskelenin en ucundaki masaya oturduk. Önümüz masmavi deniz. Çanakkale Boğazı. Bayram olmasaymış yer bulamazmışız. Öğrenciler memleketlerine gitmiş. Eliyle kumsalı gösteriyor. ‘‘Daha bir ay önce burada masalar vardı.’’ Yağmur yağmış üç-dört gün aralıksız. Deniz yükselince toplamışlar. ‘‘Kızlı erkekli cıvıl cıvıldı.’’ Çay söyledik.
Birbirimize bakıyoruz. Güneş vuruyor yüzümüze. Gözlerim kamaşıyor, sulanıyor. Eften püften bir şeyler soruyorum. Anlatıyor. Bitirmeden başka bir şeyler soruyorum. Susup tahtaların arasından altımızda oynaşan suya bakıyoruz. İlk kez bir deniz kenarındayız birlikte. Fotoğraf çekiyorum.
Çaylar geldi. Tatlandırıcısını yanına almış annem. Küp şekerleri kenara koydu. ‘‘Ankara defteri de kapandı’’ dedim. Yapay şelaleler, göletler. Bozkırın ortasına dikilmiş birkaç ağacın arasında bir avuç çimenlik alan, Harikalar Diyarı nda geçen onca sene.
Yüzüme bakıp gülümsedi. Esinti arttıkça üşüyorum. Yalancı güneşe kanıp gömlekle çıktım. Çaydan bir yudum. ‘‘Üstün kavi değil, kalkalım hadi.’’ Fark etti üşüdüğümü. Yok, çaylar bitince kalkarız. ‘‘Alıştın mı?’’ dedim. Sonunda geldik asıl meseleye. Geveledi, anladım. ‘‘Alışmasam ne olacak?’’
Güzel yer bura. Deniz var bak hemen evin dibinde. Sincan’da kalsan n’olacaktı. Konuşuyorum öylesine.
Eylülde taşındı bizimkiler. Buradaki ilk bayramımız. Yeni bir şehirde. Kimse kapımızı çalmadı, biz de kimseye gitmedik. Üçümüz; ablam, annem, ben. Yetimhaneye konmuş üç çocuk gibi. Geçen yıl bir ranzanın üst katında uyanmıştım bayram sabahına. Yürüyüş kararı sayarak, marş söyleyerek gitmiştik bayram merasimine. Plastik kutularda dağıtılan şekerler. Sonra nöbetler, yat yoklamaları yine, sabah içtimaları. Beş aya sığan iki bayram, bir yılbaşı.
Kıyıda bir çocuk boncuk atan tüfeğiyle denize ateş ediyor. Kurşunları bitince annesinin yanına gidip tüfeği dolduruyor. Asfalttan yaşlı bir adam geliyor bastonuyla. Elindeki plastik sandalyeyi sürükleyerek kaldırımdan yavaşça kumsala iniyor. Sandalyeyi çevirip, oturuyor denize karşı. Annem denize bakıyor. Boğazda koca koca gemiler. ‘‘Bu gemiler nereye gidiyor?’’ diyor. Sandalyesine oturmuş ihtiyara dönüyorum. O da gemilere bakıyor sanki. Elleri bastonun kıvrımında.
‘‘İkimizin saçları da ağardı’’ diyorum anneme. Koca koca insanlar olduk anne; kocadık. Şu giden gemiler gibi.
Gümüş broş erguvani ruj
Göğün dibinde berduş insan
Kırık tabure gamalı haç
Seni dikizleyen rabb
Sesini kısarak
Sarkarak eğik yapraklar arasından
Nesi var nesi yok fısıldayan
Arşa lars diye çömelerek
Ortalığı karıştıran kerli ferli melek
Kanlı gece kırık toka
Ahı tutmuş kılıbık kavim
Kasılmış yüz mıncıklanmış fidan
Ha yaratılmak ha yara almak
İşte insan türüne has
İnlemek şiirlemek ırlamak
Her şeyin hacmince taşıdığı uğultu
Cirmince sancıdığı acı
Emilmiş dudak yoksanmış tarih
Kürek kemikleri toprağa nazır cin
Höykürmüş dev paralanmış toynak
Bize çıplak yerlerini uluorta
Gösterdi için çıktık için baştan
Bizi kuştüyü karanlık bir yastıkla
Boğdunuz da ne oldu odunlukta
Kart avrat yamuk üçgen
Lal ü ebkem heykel
Tirişkadan balo vanilyasız kek
Ahali ben değil miydim o
atarım kendimi dediğim her yerden atan
tadı henüz tecrübeyle sabit olmayan yemiş
damakta perimsirek bir titreme bırakan
kında kılıç santurda tel
evde peder sokakta işporta
doçlantta kultur çinde ipek
hutbede pot borsada ıskarta
enel hak diyor ordan entel hırt
devlet ebet müddet için
demokrasiye temennadan usandık

• Kurşunkalem kadar mütevazı bir şey daha görmedim. Yazmaya devam edebilmesi için devamlı küçülmesi gerekiyor.
• Dilberdudağını övmek, dilberi değil aşçıyı yüceltir. Dilber, aşçının kızıysa efendi gibi tatlınızı yiyin ve kalkın.
• Twitter hakkında bir roman yazıyorum. Adı: Sensin Salak.
• Yekta Kopan’ın Ev Arkadaşı Olmak: Tenten’in size “klozeti kim öyle bıraktı?” diye sorduğunu düşünün. “Profesör Turnesol çıktı en son” diyesiniz gelmez mi?
• Tırtılların kahverengi bot giymesine ve satın almasına sınırlama getiren kanun tasarısına tepkiler büyüyor. Kırkayaklar Derneği bugün “Hepimiz Tırtılız” sloganıyla meydanlardaydı.
• Kız arkadaşım tırnak makası olsaydı eminim şöyle derdi: “Anca tırnakların uzayınca aklına geliyorum.”
• Engin Ardıç televizyonlara çıkarken ona tahammül edemezdim. Bir insanın konuşurken kuruyan dudaklarını yalamamakta ısrar etmesini hiç anlamıyorum.
• Stendhal’ın Çamaşır Günü >> Otuz derecede yıkanacaklar: Kırmızı ve Siyah.
Merhaba Uwe,
Bugün on beş kilometre ancak yürüyebildim. Hava kararınca rotamızda işaretlediğimiz yedinci kulenin yaklaşık üç kilometre doğusunda mola verdim. Çadırımı kurup biraz uyudum. Nedense önceki günlerden fazla yoruldum bugün. Metrekareye düşen on altı adet Japon turistin yürümemi zorlaştırması bir etken olabilir. İngilizce konuşmama rağmen söylediklerimi anlamadıkları yetmezmiş gibi sürekli “yoiii yoooooaa… koiko daaaaa…” diyerek dolanan bu fotoğrafçı robotlar, mütemadiyen sözümü kestiklerinden birçoğunu iteklemem gerekti. Dirseklerim ağrıyor. Az önce kas gevşetici aldım. Kahvemi yudumlarken sana bu mektubu yazıyorum. Senin öküz bir insan olduğunu iddia ettiğim kavgamız ne ilkiydi ne de ikincisi. Kronolojik olarak ilk beşte bile değil. Yani öküz olman şöyle dursun hafıza konusunda bir lepistesten farkın yok. Öte yandan en çok bir lepistes kadar romantiksin. Beckenbauer, üçüncü evlilik yıldönümlerinde karısı için evlerinin bahçesine bir kamyon papatya dökmüş bunu biliyor muydun? En sevdiğin adamı biraz örnek alsaydın ben bu uzun yürüyüşün sonunda “sorun sende değil, elveda” demek yerine rüzgârda uçuşan duvağımı zaptetmeye çalışacaktım. Ayrıca olayları çarpıtmada da üstüne yok. O Konfüçyüs büstü kafama isabet etseydi hastane hastane dolaşarak ölmeden önce kafasını komple bağışlamış bir genç kadın cesedi arardın. Senin bir vandal olduğunu daha önce anlamalıydım. Trafiğe takılmışmış. Hangi trafiğe? Berlin’de trafik mi vardı o yıllarda? Hem de o saatte. Sen o gün randevuya birahaneden gelmiştin. Ağzın Octoberfest çadırı gibi kokuyordu. Ne kadar sarhoş olduğunu hatırlatayım mı? Proje dosyasına girmesi açısından söylememe izin ver: Binaya girdiğinde Çin büyükelçisinin Nadia Comaneci’den gayrimeşru bir çocuğu olduğunu iddia ettin, kültür devrimi hakkında ileri geri konuştun ve Jackie Chan’ın filmlerine gıcık olduğunu söyledin. Jackie Chan Çinli değil, bu bir. Babamın iş ortaklarından biri Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığından emekli olmasaydı seni içeri tıkarlardı, bu iki. Vegas’ta olanları ise hafızamdan silmek için çok didindim. Çünkü bununla yaşamak istemiyordum. Sevgilimin beni pokerde yenmesi asla gerçek bir sorun değildir. Gerçek sorun, sevgilimin Rus bir fahişeyi pokerde yenmesidir. Çıplakken. Elbette bunu da inkâr edeceksin. Ne de olsa inkâr, nü-poker oynamak ve insanlara bronz kafalar fırlatmak kadar yetenekli olduğun bir alan. Dua et kadının kocası seni uzun namlulu silahıyla delmeye geldiğinde araya babamın iş ortaklarından biri olan Moskova Belediye Başkanı girdi. Adam o gün şans eseri bizim otelin rulet masasında bir araba yükü para kazanmamış olsaydı, alnındaki kocaman üçüncü göze bakan kişi arkanı rahatlıkla görebilecekti. Şimdi utanmadan kalkıp nefret ettiğimi söyleyebilirsin filan diyorsun. Hayır, senden nefret etmiyorum. Çin devletinin bu projeye yıllarca izin vermemesinin tek müsebbibi olmana rağmen sana sadece acıyorum Uwe. Her şeye karşın aramızda bir arkadaşlık var. Paylaşılmış yıllar ve anılar var. Kaldı ki birlikte planlayıp inançla sarıldığımız sanatsal bir performansı yürütüyoruz. Nefret etmek istersem proje bittikten sonra bunu düşünebilirim. Ayrıca bu ülkede günlük ulaşımın yüzde otuzunun bisikletle yapıldığını belirtmeden geçemeyeceğim. Çin’deki bisiklet sayısının Almanya’daki futbol topu sayısını geçeceğine eminim. Boş keseden bol bol atmaya bir son vermeyecek ve hiç büyümeyeceksin galiba. Bir sonraki mektuba kadar hoşçakal.
Arkadaşın Marina.







