Mayıs, 2011 için arşiv
Edebiyat dünyasından inşaat-hafriyat haberleri gelmeye devam ediyor. Birkaç gün evvel Oğuz Atay’ın evinin yıkılacağı haberlerinin ardından çalışmanın yıkım değil tadilat olduğunu öğrenmiştik.
Bugün ise Vüs’at O. Bener’in adı Ankara’da bir parka veriliyor. Oğuz Atay ile Vüs’at O. Bener 1958’de, Atay, Ankara’da askerliğini yaparken tanışıp dost olurlar. Bener, Oğuz Atay’ın ölümünden iki yıl sonra kaleme almaya başladığı Buzul Çağının Virüsü adlı romanını dostuna adar.
Çankaya Belediyesi, yaşamının uzunca bir bölümünü Ankara’da geçiren, kitaplarını Ankara’da yazan Vüs’at O Bener’in adını Hilal Mahallesi’nde bir parka vermeye karar vermiş. Parkın açılışı bugün saat 11:00’da yapılıyor.
Türk edebiyatının Bir Tuhaf Yalvaç’ ının adı bugün Ankara’da bir okulun karşısındaki parka konacak. Okuldan çıkan çocuklar levhaya bakıp kesme işaretiyle ayrılmış ismi hecelemeye çalışacak. Belki sekseninde emekli bir memur gelip oturacak banklarına. Okuldan çıkan çocuklara bakıp iç geçirecek kendi kendine.
‘‘Hala ölmedim, hala ölmedim’’ diyecek.
Hiçbir zaman gazete okumaktan keyif almadım… Ne gün ortasında, ne Pazar günleri öğlene kadar uzayan kahvaltılarda, ne uzun yolculuklarda. Benim için zevksiz, sıkıcı, adi değilse bile süfli bir iş gibi. Çok canım sıkılıyorsa ve gerçekten ama gerçekten yapacak bir şey yoksa gazeteyi alıp tersinden açar, spor manşetlerine bakıp kenara koyarım…
Dergileriyse çocukluğumdan beri severim. Çocuk dergileri, mizah dergileri, edebiyat dergileri, sektör dergileri… Diş hekimlerinin, emlakçıların, avukatların bekleme odalarına yığılmış tarihi geçik dergiler… Köy kasaba derneklerinin bir kalas bir heves çıkardığı, gereksiz şekilde pahalı kağıda basılmış dergilerde bile okuyacak bir şeyler bulurum.
Gazeteler konuyu kitlelere yayan, soluklaştıran, bozup yüzeyselleştiren bir düzende hazırlanıyor. Köşe yazarları da bir şeyi tartışıp açmaya çalışmaz, kendilerini bir keskin nişancı gibi görüp hedefi vuran cümleler etmeye çalışır. Bence, bu iki tutum çağın adi iletişim hastalıklarıdır.
Birileri çıkıp bu tarifin Türkiye’ye uyduğunu ama Avrupa’da ya da ABD’de gazetelerin daha dolu, nesnel ya da hiç değilse düzenli olduğunu iddia edecektir. Görüşüm şu: Eh işte… Gazeteler bir meseleyi enine boyuna düşünmek elverişli değil. Bunda piyasa ilişkilerinin hızlı tüketmeye, hızlı unutmaya yönelen bir okur tipi yarattığı rerererörörö denebilir mi? Denebilir herhalde. Pek umrumda değil. Çünkü geri dönüşün pek de mümkün görünmediği bir noktadayız; tuğla romanlara düşkün okurların sayısı artmayacak ya da Varlık ve Zaman gibi bir yapıtı manşetine taşıyan gazeteler artık olmayacak.
Arasıra Birgün alıyorum; Meltem Gürle, Süreyyya Evren gibi tanıdığım, yazıştığım, düşüncelerini önemsediğim birkaç yazarı okumak için… Meltem’in “Kesinlik” üstüne yazısını çok beğenmiştim. Bugün de Süreyyya’nın milenyum şiiri üstüne yazdığını okudum. Türkiye’de şiirin nasıl izlendiği şiirin kendisinden daha keyifli bir konu haline gelmeye başladı. Süreyyya yazısının bir yerinde şiir yıllıklarıyla ilgili şöyle bir not düşmüş:
Bağlantılı bir konu gibi geliyor: şair kadrolarının yılda bir sayımdan geçtiği şiir yıllıkları meselesi. Şiir yıllıkları şiirimizin en geri kafalı olgusu galiba bugün. Şiirde box office yok diye sevinecekken bize başka bir liste mantığı veriyor. “Şiir yıllıklarının aleyhine düşünme, en azından birilerinin şiir dergilerini her yıl kanıtlamaya yarıyorlar” diyen kötümser dostuma hak veremiyorum doğrusu, bana aksine yıllıklarla düşünen bir şiir ortamı kendi düşünmesini baltalıyordur gibi geliyor. Ve Türk şiirinin düşünme ve tartışma dinamizmi sözgelimi Türk öykücülüğünden çok çok daha güçlü ve boyutlu; hiç de öyle bir köşeye sıkışmışlık yok.
Yıllıklarla ilgili Süreyyya’nın her cümlesine katılıyorum; üstelik yazıda geçen “kötümser dost” çok büyük olasılıkla benim, çünkü yıllık hazırlamanın şiirin izlenmesi adına hiç değilse bir emeğin işareti sayılabileceğini düşünüyordum. Yazıyı okuduktan sonra aslında bu yıllıkların hiçbirine ilgi göstermediğimi anımsadım. Kafama dank etti. Dergilerin eki olarak verildiğinde açıp bir okuyorum, daha doğrusu göz atıyorum, çoğunlukla en son sayfalara bakıp U19, U21 ve belki U16 klasmanında kimlerin adının geçtiğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü kendi ölçütlerini ortaya koyan her şiir çevresinin ya da şiir eleştirmeninin gençliği ya da genç edebiyatı nasıl kurgulamaya çalıştığı önem taşıyor. Şiir açısından değilse bile şiire nasıl tahakküm kurmak istediklerini anlamak açısından… Bu bile o yıllığa göz atmak için bir heves uyandırmıyor. Bu heyecansız derlemelerin yersizliği konusunda sanırım Süreyyya haklı. Bu yıllıklardan biri elime geçerse tıpkı gazeteleri okuduğum gibi üstünkörü ele alıyorum. En berbat yanları da güncel şiiri bile birkaç dakika içinde eskitmeleri olsa gerek. Acaba bir yıllıkta adı geçtiği için sevinen genç şair kaldı mı? Adı geçmeyenlerin öfkesini de pek anlamıyorum.
Tabi bu yazıda öne sürdüğüm görüşlerin tümü kişisel; belki ileride birileri çıkıp Selçuk Orhan yıllıklar için atıp tutmuştu, ama bakın başbakan bile okuyor artık vb. diyecek. Kahin değilim, bilemem. Ama yıllık çıkardığı için övgü bekleyen ya da yıllığa girdiği için böbürlenen varsa… Ne diyeyim? Ehehehe…
• Erkekler arasındaki rekabette kozların paylaşılması için halı sahalar, kahvehaneler, trafik vs. gibi seçenekler varken kadınların bu meselede düğün makyajına sıkışıp kalması herkes için çok üzücü.
• İradenin tarihi: savaşlar, aklın tarihi: icatlar, dünya tarihi: silahlar.
• “Hiçbir konuda ciddiye alınmıyorum” diye dert yandı manken kız. “Kitapları kafanın üstüne değil, içine koy” dedi taksi şoförü.
• Elindeki kitapla uyuyakalan birini görünce yüzüm güler, içim sevinçle dolar ve o yazar ben olmadığım için şükrederim.
• Kendimi ne zaman yalnız ve işe yaramaz hissetsem en yakınımdaki ecza dolabını seyre dalarım, böylece yalnızlık ve işe yaramazlık konusunda yalnız olmadığımı tekrar hatırlarım.
• Shakespeare “tefeciyDİ”, Dostoyevski “kumarbazDI”, Bukowski “ayyaşTI”. ‘Machbet’ muhteşemDİR. ‘Yeraltından Notlar’ muazzamDIR, ‘Factotum’ müthişTİR.
• “Sessizliğin de bir sesi var biliyor musun, derinlerden gelen bir haykırışı, kuyularda çınlayan ve bedenimi çepeçevre sarıp titreten bir feryadı var sessizliğin” dedi kadın. “Sus” dedi adam.
3.
Oğuz Atay’ın evi de tutunamamış. Radikal’de Pınar Ögünç’ün yazısından öğrendik. Tutunamayanlar’ın yazıldığı apartman da yıkılıyormuş, İstanbul böylelikle tarihsizleşiyormuş. Onun evini kazanabilseydik ne kadar iyi olurdu değil mi? Ne diyelim? “Bat dünya bat.”
“Aslında bunun edebiyatla hiç ilgisi yok. Ama vesilesini bulduğunuzda sevdiğiniz bir yazarın kişisel eşyalarını görmenin edebi bir yanı vardır. Çünkü tanıdığınız, en azından tanıdığınızı sandığınız insana dair hikâyeler kurmanızı sağlar. Kabı nasıl defterler tercih ettiği, hangi tür kalemle, nasıl bir daktiloyla yazdığı, ‘giriş’i içinizde duran bir öyküye şahsi ‘gelişme’ler eklemenizi sağlar. Hakikatle ilgisi var mıdır bunun? Edebiyat kadar işte / Pınar Öğünç…”
Aile ve evlilik danışmanı olduğunu öğrendiğimiz Sibel Üresin, çokeşliliğin yasallaşması çağrısı yaparak, tartışacak konu bulamadığı için sıkıntıdan patlayan fikir dünyamıza güzel bir katkıda bulunmuş. Ben de kendisine, en sevdiğim mevzu olan hayvanlık konusunda bir kaç laf etme fırsatı verdiği için teşekkür ediyorum.
Sibel Hanım’ın söz ettiği tarzda ilişkilere hayvanlar aleminde sık sık rastlanır, bilirsiniz. Deniz ayıları böyledir mesela. Çiftleşme zamanı geldiğinde, adlarını hak eder boyuttaki erkekler ölümüne bir kavgaya tutuşurlar, kan gövdeyi götürür. Bu kavgadan galip çıkan deniz ayısı, tüm dişilerin sahibidir. Sibel Hanım’ın, çokeşliliğin özellikle kadının yararına olduğu yönündeki akıllıca tespiti, bana bu hayvani durumu hatırlattı. Üstün erkek stratejisi denir. Strateji derken evrimsel strateji kast ediliyor tabii, yani evrim sürecinin bir hayvan türünü, getirip içine bıraktığı işlevsel bir denge hali… Üstün erkek derken de, erkeğin dişiye üstünlüğü değil, diğer erkeklere üstünlüğü kast ediliyor. En üstün erkeğin üstün genlerinden sadece bir şanslı dişi değil, tüm dişiler ortaklaşa yararlanırlar. Sibel Hanım “üstün erkek” meselesini yanlış anlamış olabilir, zira onun hayali daha çok, evdeki kalantor deniz ayısına hizmet ve itaat eden maltipıl kadın şeklinde bir sado-mazo fantezi havasında… Bu fanteziyi dillendirdikten sonra, çokeşliliğin çarpık ilişkileri önleyeceği iddiasında bulunması da ironik olmuş. Neyse, biz soğukkanlı ve bilimsel bir şekilde, çokeşlilik neler getirir, neler götürür, bir bakalım.
Kadına karşı şiddeti azaltacağı iddiasında haklılık payı var. İki nedenle… Kadına karşı şiddet uygulayan erkek profilini az çok biliyoruz. Toplumun erkeğe yüklediği iktidar pozisyonunun gereğini, ekonomik ya da cinsel anlamda, layığıyla yerine getirememe sonucu oluşan derin aşağılık kompleksi, evdeki kadına yönelik kaba güce dayalı bir iktidar mastürbasyonuna dönüşüyor. Sibel Hanım modelinde, bu tarz erkekler yalnız kalacaklar, çünkü popülasyondaki tüm kadınlar, zengin ve muktedir erkekler tarafından üçer beşer eve kapatılmış olacak. Dolayısıyla en yüksek şiddet potansiyeline sahip işsiz, parasız, çelimsiz erkekler, şiddet uygulayacak kadın bulamayacaklar.
Diğer gruba, yani ev içi orji modelinde yaşayan kesime baktığımızda da şöyle bir durum görüyor olacağız. Erkeğin iktidarının (deniz ayısından pek de farklı olmayan şekilde) elle tutulur tek kaynağı olan fiziksel güç, teke tekte bir kadına karşı üstünlük kurmasını sağlayabilir, ama evdeki kadın sayısı artınca, fiziksel güç dengeleri de kadınlar lehine değişir. Harem sahibi deniz ayısı, karılarından birini tartaklamadan önce, arkadan kafasına bir tava inebileceği ihtimalini değerlendirmek zorunda kalacaktır.
Ayrıca, çokeşlilik toplumdaki kardeşliği arttırır. Hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda. Herkesin daha çok kardeşi olacağı için (en azından baba tarafından), ortalama olarak kardeşliğin artacağı kesindir.
Çarpık ilişkileri önleme konusunda ise çekincelerim var. Malum, bazı erkeklerin dört karısının olması, kadınlarla erkeklerin sayıları aşağı yukarı eşit olduğuna göre, birçok erkeğin de hiç karısının olmaması anlamına gelir. Bu yalnız kalan erkekler, ya bileğe kuvvet diyecekler, ya da artık ortalıkta olmayan kadınlardan bulamadıkları şefkati birbirlerinde arayacaklar, ki bu tarz yakınlaşmaları Sibel Hanım’ın çarpık diye nitelendireceğinden kuşkum yok. Yok, Sibel Hanım diyorsa ki yalnız kalan erkeklerin de birbirlerini sevmesinde bir sorun yoktur, o zaman bu mesele de kendiliğinden hallolmuş olur.
İLLALLAH…!
Sevgili Elektrik İdaresi,
Geçtiğimiz ay Köhler marka köhne sayacımı, yeni model akıllı sayaçlarınızla tebdil etmek maksadı ile bir dilekçe kaleme alıp kurumunuza başvurmuş idim.
Son bir aydır evimde teknisyenlerinizin geleceği günü beklemekteyim. Ha geldiler ha gelecekler kaygısıyla bir yere gidemez, evimden çıkamaz oldum. Dilekçeme bir yanıt vermediğiniz gibi telefonlarıma da çıkmıyorsunuz. Aradığım numara uzun müzik ziyafetlerinden sonra oradan oraya aktarıp duruyor beni. Bütün bunlar yakında yayınlatacağım kitap çalışmamı da sekteye uğrattı. İmgelemsi denemelerim, düzyasısal koşuklarım masanın üzerinde öksüz kaldı.
Bana ne evet ne hayır dediniz. Yalnızca gerçeği bilmek istiyorum. Sayacım değişecek mi? Akıllı sayaç taktıracağım diye aklımı oynatacağım.
Bana ya evet, ya hayır diyin.
İmza: Vahit Vasati
Öyle Bir Yerdeyim ki Mahallesi’nden.









