Kasım, 2011 için arşiv
Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak gibi isimler konuk oldu. Bu hafta yapılacak programın konuğu afili dostumuz Emrah Serbes. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Zira programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırabilirsiniz.


• Bir köpeğin başka bir köpeğe havlaması ürkütücü gelir ama “Bu akşam bilardodayız, Necatilere haber ver” diyor da olabilir.
• Eskrim şampiyonasında altın madalyayı yanlışlıkla üçüncüye vermişler. Federasyon başkanı tepkilere içerlemiş: “Ne var yani Allah Allah, tanıyamadık!”
• Kül tablasını ablanızın kafasına fırlatıp bunun filmini çekerseniz o artık kült ablası olur.
• İçine dönük bir çocuktum; eskiden beri asansörde ayakkabılarımın ucuna hakettiğinden fazla ilgi gösteriyorum. Manav reyonlarında rulodan poşet koparmaya çalışırken çok gülünç göründüğüme eminim. Bir insanın ömrü boyunca hiçbir zaman kendi öz ensesini aracısız ve çıplak gözle seyredemeyeceğini düşündükçe moralim bozuluyor. Ayrıca müşkülpesendim; düz bakkal mumunun altına koyduğum şey hiçbir zaman içime sinmeyecek. Fakat dalgıçların denize ters atlamasını çok iyi anlıyorum. Ben de öyle bir kıyafet giysem kimseye arkamı dönmek istemem. Umutsuzum; evdeki kırmızı bulaşık eldivenini yetenek yarışmasına sokmak istedim, ‘gaz verildiğinde çok güzel horoz taklidi yapar’ dediysem de kabul etmediler.
• Rüyamda büyük atıcı esnaftım, adamın birine: “Bana bak, Tom Sawyer arkadaşlarına çitleri boyatırken ben o kasabada nalburdum tamam mı!” diyordum.
• Denizde muza biniyorlar, oysa kavun dilimi daha uygun. Muz cumhuriyeti yerine atkestanesi cumhuriyeti denmesi daha yerinde olabilirdi. Sonra muz orta var, muz çorap var. İşte bunlar hep muz lobisinin başarısı.
• Garsondan hesap isterken farkında olmadan havada Z harfi çizmişim, adam gelip “Yanlış yazıyorsunuz” dedi.
• Buzlu cam icat edilmeden önce insanlar yalnızca kışın banyo yapıyordu.
• Çivinin çekice “Beni buraya sıkıştırdın, bi kurtulayım gösterecem ben sana ebenin örekesini” demesine fantastik edebiyat diyoruz.
Ayben Börek ve Macit Kimyon tarafından hazırlanan Experimental Cooking Style isimli deneysel yemek kitabı geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü. Tabak yayınları tarafından yayınlanan bu dev yemek kitabında halk ağzıyla deli-aşı olarak tanımlanan türden yemeklere yer veriliyor. İçinde, bıngıldak köfte, lacivertimsi pilav, şeftali musakka, kıymalı hoşaf, ağrı kesicili patlıcanlı baklava gibi marjinal yemeklerin tariflerinin bulunduğu bu dev yemek kitabını diğer yemek kitaplarından ayıran en büyük özellik ise içindeki tariflerin ne kadar yanlış uygulanırsa o kadar doğru olması!
Edebiyatımızın iki büyük yazarı Vüs’at O. Bener’le Sevim Burak için, yarın ( 28 Kasım ) İstanbul’da birer etkinlik düzenlenecek.
Vüs’at O. Bener, Sevim Burak Türkiye Edebiyat’nın iki büyük kalemi. Kendilerine has dünyaları, dilleriyle üslup sahibi has edebiyatçılar soyundan ikisi de. Edebiyatın moda eğilimlerine, çok satmaya tenezzül etmeden yazdılar. Tez sevilip, tez tüketilen yapıtlardan olmadı yazdıkları.
Bener 1952′de, Burak 1965′de yayınladı ilk eserlerini. Hala onların yapıtlarını okuyup, konuşuyor olmamız, bu tavizsiz tavırlarından olsa gerek.
Vüs’at O. Bener Sempozyumu‘nu Yeditepe Üniversitesi düzenliyor. Üniversitelerin Lisansüstü programlarında okuyan öğrenciler, Bener’in yapıtları üzerine sunumlarda bulunacak.
Ayrıca Vüs’at O. Bener’in eşi Ayşe Bener, Prof. Dr.Cevat Çapan da sempozyumun konuşmacıları arasında.
Doğumunun 80. yılında Sevim Burak adlı etkinlik ise Yapı Kredi Kültür Merkezi tarafından düzenleniyor. Yazar Nilüfer Güngörmüş Erdem, Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Beliz Güçbilmez, Sevim Burak üzerine konuşacak. Oyuncu Tilbe Saran ise Burak’ın metinlerini okuyacak.
Etkinlikler hakkında teferruatlı bilgilere şu linklerden ulaşılabilir:
Yabancı filmler ülkemizde vizyona girerken veya DVD’leri satılırken isimleri değişiyor. Türkçeleşmiyor, değişiyor. Kitap çevirilerinde kullanılmayan inisiyatif, konu sinema olunca dizginlenemiyor. İşin yaratıcısının tercih etmediği dramatizasyonlar yapılırken, eser sahibinin yapmak istediği ironiler itinayla yok ediliyor. Örnek vermek gerekirse:
Ölümcül Oyunlar / Eğlenceli Oyunlar:
Çevirmen şahsen ironi düşmanı olabilir ama bunu işine yansıtmamalıdır. Yönetmen bir eve girip korkunç şeyler yapan ikilinin yer aldığı bol tartışmalı filminin adını “Eğlenceli Oyunlar” koymuş. Korkunç olana “Eğlenceli” demeyi tercih etmiş. Bu karar için uzun uzun kafa patlattığı ortada. Çünkü görüneni veya ilk akla geleni değil, başka bir sıfatı seçmiş durumu tanımlamak için. Çevirmen arkadaşsa “Ay bunun nesi ‘eğlenceli’ bu resmen ‘ölümcül’ bence” diyerek yönetmene ağzının payını vermiş.
Paramparça Aşklar Köpekler / Berbat Aşklar:
Orijinal adı “Berbat Aşklar” olan filmin çevirmenini kesmemiş bu isim belli ki. Olayı biraz daha yürek parçalayıcı bir hale getirmek istemiş. Net ve şık bir ismi kötü bir dizeye çevirmiş.
Ölüm Provası / Prova:
Japon korku sinemasının sarsıcı örneklerinden “Prova” ülkemizde “Ölüm Provası” adıyla gösterilmişti. Yönetmen filmine “Prova” diyeceğine “Ölüm Provası” demeyi akıl edemez miydi? Akıl edebilirdi ama tercih etmedi. Peki çevirmenin tercihi nasıl bunun önüne geçebilir?
Bükreş’in Doğusu / Aslında Ne Oldu?
Bükreş’in bir bölgesinde devrim olup olmadığnın tartışıldığı, büyük bölümünün yerel bir televizyon kanalının stüdyosunda geçtiği trajikomik ve politik film “Bükreş’in Doğusu” adıyla gösterildi ülkemizde. Filmin aslında adı neydi biliyor musuz: “Aslında Ne Oldu?” Yani aslında ne oldu? Filmin adını Türkçeleştiren kişi, eserin sorusunu filmin adına taşıma inceliğini sevmeyip olayın geçtiği yerin adını verip konuyu kapamayı tercih etti. Belki de çevirmen emekli coğrafya öğretmeniydi. Belki de orijinal isme bakacağına İngilizce çeviriyi baz alarak bir hataya ortak oldu.
Gözü Tamamen Kapalı / Gözler Faltaşı Gibi Kapalı:
Bu sonuncusu biraz daha ince bir örnek. Bu yanlış çevirinin ardında satış pazarlama kaygısından veya zevksizlikten çok tembellik var. Kubrick’in son filminin adında müthiş bir ironi vardır. Eyes Wide Shut. Açıklık için kullanılan “wide” sıfatı, kapalı kelimesinin sıfatı olarak kullanılmış. Bunun amacı da filmdeki rüya atmosferine gönderme yapmak. Çünkü rüyada gözlerimiz hem tamamen kapalıdır hem de sonuna kadar açıktır. Peki Türkçede bu ironiyi yaşatacak güç yok mu? “Örneğin Gözü Tamamen Kapalı” yerine “Gözler Faltaşı Gibi Kapalı” dense bu tuhaf tezat yakalanırdı. Ancak anlaşılan çevirmenin gözü tamamen kapalı.
Liste daha uzar. Bu mantıkla Türk filmleri de vizyona girerken isimleri değişebilir. “Uzak”, “Uzak Akraba”; “Kader”, “Kaderin Böylesi” adıyla vizyona girebilir. İnanın arada hiçbir fark yok. İkisi de eserin adına müdahale.

[Sırp Marina ve Alman Uwe, 1976 yılında Amsterdam’da tanıştı. Âşık oldular. 1980’de Çin Seddi’nin iki ucundan ayrı ayrı yürüyüp ortada buluşarak evlenmek gibi sanatsal bir performans gerçekleştirmeye karar verdiler. 1988’e kadar gerçekleşmeyen projeye kadar Türkiye dâhil Avrupa’nın çeşitli ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bir takım maceralar yaşadılar. 1988’in sonunda Çin Halk Cumhuriyeti’ne giderken, şiddetli geçimsizlik sebebiyle projenin sonunda ayrılmayı kararlaştırmışlardı. Birlikte tuhaf hadiseler yaşamaya alışkın olan kahramanlarımızın kaderleri gene enteresan kişilerle kesişmeye devam edecekti… Bakalım neler neler olacaktı…]
“Tehlikenin tanımını zorlayan ve kurcalayan sanat benim ilgimi çekiyor.” Marina Abramovic
Selam Uwe,
Anlattığın olaya üzüldüm. Son mektuplarımdan birinde Tatsuko ve karısından bahsetmiştim hatırlarsan. Karısının söyledikleri doğruymuş demek. Aslına bakarsan bizi sekiz yıl oyaladıktan sonra artık rahat bırakırlar sanıyordum. Anlaşılan Çinliler onlar için bir güvenlik sorunu olmadığımıza henüz ikna olmamışlar. Ama bunun senin başına gelmesi beni şaşırtmadı. Aradan geçen onca yılda senin yüzünden başımız o kadar çok belaya girdi ki gözaltına alınman sıradan bir olay. Gene de gece geri dönebilmiş olman sevindirici.
Tuhaf bulacağını biliyorum fakat mektubunu okurken kimi yerlerde gülmekten kendimi alamadım. O Zedong denen adam seni fena bozmuş. Bazen herkesin böyle derslere ihtiyacı olur, senin çok daha fazla olur. Bana söylemediğin ne var acaba? Kesin bir yerlerden kaçak viski bulmuş içiyordun ve gelip geçen turistlere Hindistan’da futbol diye yakar top oynandığına fakat Çin futbolunun Hindistan’dan bile geri olduğuna dair saçma sapan fikirlerinle rahatsızlık veriyordun. Belki de gelirken uçakta söylediğin gibi Çin Seddi’nin aslında Gobi Çölü’nden Sarı Deniz kıyısındaki yazlık inşaatlarına kum taşıyan at arabaları için yapıldığını anlatıyordun. Rousseau’dan alıntı yapmış olman seni kurtarmaz. Unutma adamların her yerde kulağı var. Bir milyar nüfuslu bir ulustan bahsediyoruz. İki kulaktan hesaplarsan iki milyar kulak eder.
Dün Tresa’dan mektup aldım. Yakında buraya geliyormuş. Moskova-Pekin uçuşunda görevliymiş ve uçak indikten sonra üç gün izinli olacaklarmış. Bir gününü benimle geçirmek istiyor. Seve seve beraber yürüyebileceğimi yazacağım ona. Çok vefalı çıktı. 1977’de Berlin’de tanışmıştık öyle değil mi? Seninle ilgili ilk yargıları olumsuzdu. Bana “Bu arkadaşın doktoru musunuz siz?” diye soruyordu. Kızcağız seninle başka bir biçimde bir arada olabileceğimi düşünememiş. Ama daha sonra tanıdıkça bazı kaotik yeteneklerini ve yıpratıcı zekânı fark etti. Sonra sorduğu şey için pişmanlığından olsa gerek “Senin harcın değil, bu adam tedavi olamaz. Tedavi için teşhis lazım ki Uwe’ye Tito’nun doktoru bile teşhis koyamaz.” diye şakayla karışık mesaj vermişti. “Uwe’den uzakta olduğun için gönlüm rahat, yoksa oraya gelmeye cesaret edemem. Adamın olduğu yerde musibet var” diye yazmış. Bir hostesin kaleminden bal damlar mı? Damlar.
Bugün yirmi iki kilometre ilerledim. Haritamıza bakarsan Sarı Irmağın duvarla kesiştiği ilk noktaya çok yakınım. Pekin’den çıkıp İç Moğolistan sınırına girdim yani. Shanxi eyaletinin merkezine az kaldı. Gün boyunca canım oturup sırt çantamdaki tabak çanakla uğraşmak istemediğinden yemekle vakit kaybetmedim sayılır. Zaten yürürken yoluma çıkan böcekleri, kimi küçük kuşları tutup ağzıma atıyordum. Beslenme problemi yaşamıyorum senin anlayacağın. Şaka şaka. Kafan güzelken bazı kalorifer böceklerini yuttuğunu biliyorum ama bu benim tarzım değil. Böcek demişken, bu bölgede ‘on beş ayak’ denilen meşhur bir böcek varmış. Sekiz ayak solda yedi ayaksa sağda. Bu yüzden yürürken hep sağa çekiyormuş hayvan. İç köylerde ona Çincede ‘topal ejderha’ anlamına gelen bir de lakap takılmış. Ben bu ilginç böceğe yolumda rastladığımda bir grup işçi de duvarda küçük bir tamirat ile uğraşıyordu. Bir tanesi bu köylerden birinde yaşıyormuş. O anlattı. Dediğine göre birçok araştırmacı topal ejderha’yı görmek için bu bölgeye geliyormuş. Yalnız milli hazinelerden biri sayıldığı için çok sıkı korunuyormuş. Ülke dışına götürülmesi rüyalarda mümkünmüş zaten de Shanxi’nin dışına çıkarılması bile yasakmış. “Nesli tükenen bir tür mü?” diye sordum “Orasını bilmiyorum ama bacaklarından bir şey yapıyorlar, kimyasal bir şey…” Çok şaşırdım. “Bana pek koruyorlarmış gibi gelmedi baksana böcek ayağımın altında yürüyor ama etrafta ne polis ne asker var” diye bir kaşımı kaldırınca “Alıp cebine atmayı bir dene bakalım” dedi. “Ne olur?” diye merakla fısıldadım. İşçi yüzüme bakmadan elindeki malayla uzaktaki duvar kulelerinden birini işaret etti: “Çok iyi nişancılar var.”
Babam da beni ihmal etmiyor. Mektup yazmış. Attığı tarih çok yakın. Nasıl bu kadar çabuk geldi bilemedim. Üzerindeki pula bakılırsa Cenevre’den yazılmış. Bana mektubu getiren de postacı gibi değildi. Daha başka bir üniforma vardı üzerinde. Önce Tatsuko’nun karısının yara izi, yaptığı imalar, sonra seni kaçıran askerler… Sonra da bu acayip kurye… Uwe umarım benden bir şeyler gizlemiyorsundur.
Bu arada şu Zedong adını daha önce duymuşum gibi gelmeye başladı. Adam İsviçre’de bulundum demişti değil mi?
Marina. 6 Ekim 1988
Sabitfikir dergisi afili dostlarımızdan Ferhat Uludere ve Hakan Bıçakçı’nın da aralarında bulunduğu oldukça geniş katılımlı bir jüriyle 2011 yılının en iyi 100 romanını seçti.
Listede iki de afili filinta var. Aslı Tohumcu TAŞ UYKUSU ve Şenol Erdoğan FÜG romanlarıyla 2011’in en iyi romancıları arasına girdiler. Afili Filintalar olarak gururlandık tabii ki. Yeni romanları sabırsızlıkla bekliyoruz.
Hakan Günday’ın AZ romanı en çok oyu alırken onu Murathan Mungan ŞAİRİN ROMANI’yla takip etti. 3. sıradaki Umberto Eco PRAG MEZARLIĞI’yla yılın en iyi çeviri romanı olurken, 10. sıradaki Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU 2011’in en iyi ilk romanı oldu.
AltıKırkbeş Yayınları Şenol Erdoğan’ın yanı sıra Devrim Altıkulaç’ın GREGOR romanıyla,
April Yayıncılık Kurt Vonnegut’un GECE ANA ve ÖLÜMLÜLER UYURKEN, Heather McElhatton’ın ŞAHANE HATALAR ve Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU romanlarıyla,
Domingo Yayıncılık Patti Smith’in ÇOLUK ÇOCUK romanıyla,
Kırmızı Kedi Yayınları Aslı Tohumcu’nun yanı sıra Necip Mahfuz’un MİDAK SOKAĞI, Hüsnü Arkan’ın MİNO’NUN SİYAH GÜLÜ, İnci Aral’ın ŞARKINI SÖYLEDİĞİN ZAMAN ve Jose Saramago’nun KABİL romanlarıyla,
Sel Yayıncılık Andrea Camilleri’nin KIRMIZI BALIK CİNAYETİ, Selçuk Altun’un BİZANS SULTANI, David Peace’in TOKYO SENE SIFIR, Kemal Varol’un JAR ve William Burroughs’un YUMUŞAK MAKİNE romanlarıyla,
Siren Yayınları Jonathan Safran Foer’in AŞIRI GÜRÜLTÜLÜ VE İNANILMAZ YAKIN, Joshua Ferris’in BİLİNMEYEN ve David Foster Wallace’in İĞRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER romanlarıyla listedeki yerlerini aldılar.
Tüm yazar, çevirmen, editör ve yayınevlerini gönülden tebrik ediyoruz.


• Yüzdeyle çalışan sünnetçi için bunalım kaçınılmazdır.
• Söylenceye göre ne zaman bir otobüs muavini klimaya oda spreyi sıksa Patrick Süskind’in bir tel saçı daha dökülürmüş.
• Klavyenin içine düşmüş bir susam tanesinin yalnızlığını ancak klavyenin içine düşmüş bir başka susam tanesi anlayabilir.
• Meteoroloji, dünyamıza hızla yaklaşan göktaşları bilimi değilse ben hangi ansiklopediye güveneceğim?
• Havanın sisli olması, ortamda birden fazla ninja olma ihtimalini artırır.
• Puding kâsesine sakızını düşürmüş muhallebici çırağına olduğu kadar süt tenceresinde boğulan tavuğa da çok şey borçluyuz.
• Bir kadına asla şu üç hediyeden birini almayın; elektronik baskül, konuşan baskül, klasik baskül.
• LPG kaçakçıları yakalandı. Gümrük polisi müdürü: “Şahıslar tuvalete gidip ellerinde balonlarla dönüyordu, şüphelendik.” dedi.
• Dün gece sahildeki gazinonun yakınında klarnet çalan bir yengeç görmüştüm. Ruhsuz arkadaşlarım: “O yengeç klarnet çalmıyordu, üstelik ölüydü. Afrikalı çıplak bir çocuk da ölü hayvanı sopayla dürtüyordu” diyorlar.
• Borçlar Kanunu kitabı yazdım, imza gününe alacaklılarım geldi.
Ömer Lütfi Akad 95 yaşında Hakka yürüdü. Allah rahmet eylesin. Sanırım 10 yıl oldu, Kurtuluş Kayalı ödev vermişti; Akad hakkında bir deneme yazmıştım. Şimdi arşivimde bu biraz da çocuksu denemeyi buldum. Başlığı da yine bir söyleşisinden almıştım. Öyle demişti rahmetli: Yazamadığım romanların filmini çekiyorum.
- – - / – - -
“Türkiye” ile başlayan cümlelerin kimilerine heyecan vermesi doğal olsa gerek. Çünkü nasıl biteceğini insan kestiremiyor. Türk Sineması için de durum böyle. Sürpriz filmler, nefis oyunculuklar, usta yönetmenler, unutulmuşluğun kıyısına gelmiş başyapıtlar… Türk Sineması’nın verdiği heyecan bu. İşte böyle kişisel bir heyecanla başlayan yerli sinema merakı bir süre sonra serüvene dönüşebiliyor. Bu serüvenin içinde yolculuklar, istasyonlar, şehirler, sahtekârlıklar, yetim hakkı yemeler, yoksulluk ya da zenginlik manzaraları, kardeşlikler ve erdem hikâyeleri pelikülden akarken bütün bunları kaydeden birileri olmalı. Lütfi Ömer Akad işte böyle bir isim.
Dahi yönetmen Lütfi Ömer Akad [2 Eylül 1916 - 19 Kasım 2011] vefat etti…
Kanun Namına, Hudutların Kanunu, Yalnızlar Rıhtımı, Kızılırmak Karakoyun, Üç Tekerlekli Bisiklet, Vesikalı Yarim gibi muhteşem filmlere imza atan bilge sinemacı dünyaya veda etti…
Lütfi Akad, sinemayı bütün sanatların toplamı, hayatın röprodüksiyonu, kaderin izdüşümü, varoluşun formülü, insanlık durumlarının şeması, maddi-manevi tecrübelerin özeti gibi görüyor ve sunuyordu.
Dünyanın en güzel aşk filmlerinden biri olan Vesikalı Yarim‘le, Karacaoğlan’ın şiirde yaptığını beyazperdede yapmış, aşkın merkezî niteliğini göstermiştir. Ayrılığın, yalnızlığın, ölümün konumlarını belirleyen duygu olarak aşkı kavramamızı sağlamıştır. Türkan Şoray, bu filmle bütün kalpleri fethetmiş, iksir gibi, sihirli güzelliğiyle, torunlarımızı bile derinden heyecanlandıracak bir aşk büyüsünün imgesi haline gelmiştir.
Akad, daha 1967′de Kızılırmak Karakoyun filminin müzikerini yaptırdığı Orhan Gencebay‘a bir istikamet, bir ufuk işaret etmiştir.
Filmlerini, edebiyatın hayata yönelik tekliflerini vurgulayan bir ortam olarak tanzim ederek Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Vedat Türkali gibi yazarlarla çalışmıştır.
Avantür filmlerde rol alan Yılmaz Güney’i, Kızılırmak Karakoyun‘da çoban rolü vererek, özgün bir sinema kurmaya teşvik etmiştir.
Akad’ın İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan Işıkla Karanlık Arasında adlı kitabı, Türk Sinemasını, dolayısıyla Türkiye’yi anlamak için okunması elzem bir eserdir.
Lütfi Akad’ı, onun filmlerini çok sevdik. Hepimizi heyecanlandırdı, gururlandırdı. Ondan razıyız, ona hayran, minnettarız.
Nur içinde yatsın. Mekanı cennet olsun. “En İyi Yönetmen” ödülünü, meleklerden de alsın.






