Şubat, 2012 için arşiv
bazan tanrı çocuk felcidir,
gelir ve görürsün.
bazan londra’da paslıyağmur
ve, yanlış düşen bir telefon numarası
-kapatmasını istemediğin.
bazan güneşin beraber yürüdüğü bir kadın,
-saçları sapsarı başak
ve yanmaktadır dudakları
arzunun gölgesi düşmüştür kavislerine baldırlarının.
ve işte bilirsin:
klozetin başına çökmüş, kusmaktasındır,
oradadır tanrı
bazan…
ağzındaki kalıntıları temizlerken lavaboda
sana bakmaktadır..
bazan: otobüste,
küçük Fransız şapkası, ve gamzeleriyle
kısacık gülümser sana
ve önüne eğer bakışlarını.
güneş, ölü etlere vuruyordur
ve tanrı oradadır.
viyolonsel tellerine gerilmiştir
muazzam sesler çıkaran.
ve bir fil katilinin rüyasıdır.
ıskartaya çıkartılmış belediye otobüslerinin
garajına düşmüştür yanlışlıkla yolun,
ve tarifsiz bir hüzne basarsın
ayaklarına bakarsın –sanki çamurmuşçasına
oradadır işte:
pas içinde, 1900eski bir Macar yapımı otobüsün
siyah direksiyonunda
gözleri tıpkı miles davis.
bazen gri-gümüş bir yağmurdamlasıdır
ve az sonra düşecektir,
beresinin boşluklarından salınmış
alev alev saçlarına
ve göğe bakmak isteyeceğin andır da o işte.
çoktan bırakıp gitmiştir seni kadın,
bir bira açıp oturmuşsundur mal gibi -kanepende
ve az önce oturduğu yere bakarsın
o, sıcak, ve hala tam olarak düzleşmemiş boşluğa
işte oradadır tanrı.
soğuk bir deniz üzerinde ağır ağır ilerlerken
sayfalarının arasına sıkışır göz gezdirdiğin kitabın.
karşındaki kel adamla gözgöze geldiğinde,
içten ve sıcak –ama kısa
gülümsersiniz ikinizde.
aklına nick cave geliverir
eşek meleği görmüştür.
ve polis kimliğini sorar birden bire
gözlerinin içine bakarsın bomboştur
ve siktir, işte oradadır tanrı.
cam buhu tutmuşken
göremediğin dışarısıdır o.
bazı insanların tırmanmak için yukarı,
ihtiyacı vardır bazı insanların sırtına-
gülümser ve izin verirsin buna,
“selam sana tanrı.”
işte, kedin üzerinde uyurken
ve ödenmemiş 12 faturanla sürüp giderken yaşam
gülümsediğinde şafağa,
ve yağan yağmura kaldırdığında başını:
“hey ahbap,” der: “selam”..

• Kredi kartı şifresi dört tane yıldız olan ilk kişi benim, sonradan çok popüler oldu.
• Zengin olmanın çok yolu, zengin kalmanın ise iki altın kuralı var: Bir; altınların yerini kimseye söylemeyeceksin. İki; ikiden fazla prensibin olmayacak.
• Otobiyografiler biyografilerden daha çok satıyor. Bunun sebebi otobiyografilerin araba meraklılarının da ilgisini çekmesi.
• Ter iki türlüdür; halı saha teri ve ecel teri. Bir elli boyunda ve yüz kiloysanız ikisi de aynı.
• Normal olamama korkusuna psikolojide normandiyafobi denir. Psikologlar kişilerin bunu yenebilmeleri için onlara şu geleneksel testi uygular: Hastanın kafasına elektrotlar bağlanır ve hasta herhangi bir kargo şubesine sokulur. Adamın beyninden, şubenin bir kenarında duran dev elektronik tartıda tartılmak için dayanılmaz istek sinyalleri geliyorsa ona “Korkuya mahal yok, son derece normal bir insansınız” denilir. Akabinde hasta serbest bırakılır.
• Ünlü dolandırıcı ve katil Alberto Kampanelli’ye sormuşlar: “Hayatınızı yönlendiren değerler nelerdir?” “Adalet ve merhamet” demiş, “Bunlar yüzünden yıllardır hapse girip duruyorum.”
• Lütfen bana halı püskülünü bir overlokçunun icat ettiğini söyleyin, huzurla dolacağım.
• Bir dinlenme tesisinde 2.90 TL’ye Steinbeck’in daha önce okumadığım bir kitabını buldum. Adı: “Fareler”
• GQ dergisinin bu ay çıkan ilk sayısında 400 erkek arasında yapılmış bir araştırmaya yer verildi. Araştırma sonuçlarından bazılarını paylaşıyorum:
- Erkeklerin %62’si “pembe delikanlıyı bozar” diyor. %13’ü “pembe hangisiydi? O eflatun gibi olan mı?” diyor.
- Yarısından fazlası “gardırobunuzdaki en önemli şeyler nedir?” sorusuna “ayakkabı” diyor. %36’sı “gardıropta ayakkabının ne işi var, ayakkabı kapının orda ayakkabılıkta olur” diyor.
- %17’si halı sahada futbol oynuyor. Bunların %89’u forvet, %0,0002’si kaleci.
- Çalışan erkeklerin %59’u şartlar öyle geliştiği için şu anki işinde olduğunu söylüyor. %41’i ise şartlar böyle geliştiği için.
- %77’si işyerinde “kadın patrona evet”, %23’ü ise “erkek patrona hayır” diyor.
- %78’i “kredi kartı kullanıyorum” demiş. %22’sinin kartı ise borcundan dolayı alışverişe kapalıymış.
- Ortalama aylık bakım ve kozmetik harcaması 118 TL. (Araba cilası ve araba şampuanı dâhil.)
- Erkeklerin %70’i “sevgilimi ya da eşimi aldatmam” diyor ve %83’ü hayatta yalan söylediğini kabul ediyor. Şimdi eller hesap makinesine.
Şair dostumuz Alper Gencer’den yepyeni sıfır kilometre bir şiir Bu rezil hayatın suyunu çıkarmayanlar için geliyor:
SANA BİR ARA AKLIMDA KALANLARI ANLATIRIM
ne sular geçti böyle buzla buhar arası
ne kısa bir yazken o niçin hala bitmiyor
durmuş bir vakit bende sisli gece yarısı
çektirdiğin fotoğraf neden hiç konuşmuyor
geç kaldık ve yanlışları güzeltemedik
erken varsak doğrular bakışı yakacaktı
çok sarhoştum yani hak ettim yaşamayı
evden kaçmıştım eve
tuza yara saçmıştım
bütün randevulara düzenli olarak geç kalmakta haklıydım
gök bana göre değildi yeri zaten hiç sorma
gök de kendine göreydi yerde zaten hiç durma
çıktım bir kapısını bulup yaşadıklarımdan
vardım ki seni sevdim
seni sevdim evler arasından bir evdin
döndüm ve dönüşümle düştü aniden dekor
sen yükseldin elinde kara bir kalem vardı
say ki her yanım ihanet kadar yazdı
ve çeşitli organlar olarak
insanı yar eden vardı
var eden vardı aşkı
kelebek küllerinden bir şaraba yazarak
okumak budur
yani yağmur bekleyen toprağın durmaksızın kuruması
sana çok şeyler anlatmak istemem
kendi sesime kavuşasım kadardı
senaryo gereği doğdum
çocuklarım oldu her an ölebilirler
bel bağladım kimyaya
kendimi siyah elbiseler içinde
buldum hiç durmadan bir kızıla bakarken
durdum binlerce sene kendime ki ağlarım
anam babam diyorum her an ölebilirler
ölsünler ne çıkar
en çok her boşluğu dolduran bir keder çıkar
allah kimseyi ölümden korumasın
ölüm olmasa bu rezil hayatın suyu çıkar
sen de gidip öldün ama kalıp öldürüyorsun
ben de kalıp ölüyorsam senin dirinledir bu
bu kadardır işte ne kadar dersek o kadar olan hayat
herkes ölür gider biz yaşayıp kalırız
öyle bir kalırız ki
kadraj dağılır
ve dünya birer diri olarak bizi kabul edemez
yaşamak budur
herkes giderken kalmak zorunda kalmakla beraber kalmak
kadar kahpe ve yalan
kadar başımızın üstünde yeri var
hayatımın rolünü oynadım başrolde sen de vardın
ne fırtınaydı ama o saçlarınla birlikte
ne güneşlere yandık var mıydı hiç hatırım
avluda oturmuştuk ellerin ellerimde
sana bir ara aklımda kalanları anlatırım

acreativeuniverse.com
“Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.” J.Lloyd-J.Mitchinson
“En yüce fikirlerimiz ve tutkularımız bile yalnızca nöral aktivitenin yan ürünleridir” Francis Crick
Sucukla ilgili problem / Sabahleyin Doktor Refikle beraber kahvaltı ettik. Sucuk getirmiş sağ olsun. Çok sevdiğimi bilir ve kadirşinas bir yengeçtir. Sucukları karısı yapıyormuş kılıçbalığı bağırsağından. O, yüzde yüz dana eti diye ısrar ederken gülmekten yerlere yattık. Kollardan bazıları yatmadı çünkü onlar şakadan anlamaz. Sucuğun insan sağlığına zararlı olduğunu duyduğumu söyledim, bilmiyormuş çünkü o göz doktoruymuş. İlahi doktor. Ama gözlere bir zararı olmadığından eminmiş. “Karşıma çıkan miyoplarda sucukla ilgili bir problem hissetmedim” diyor, “en fazla bir sucuğu çok uzaktan seçemeyebilirler” diyor. Refik çok matrak biri bence. Gülerken ağzındaki peynir parçaları etrafa saçıldı, kedi balıkları bayram etti.
Difüzyon / Adalet duygusuyla mı doğarız yoksa sonradan mı enjekte edilir bize? Peki tonton hukukçular birliği tarafından her yıl ödüllendirilen bir ton balığını yuttuktan sonra birdenbire mahallenin en adil canlısı olabilir mi bir balina?
Yaşamın sırrı / Mute dün sabah bana bir şey söyledi. O sırada önümdeki bulmacaya dalmıştım duyamadım, “Pardon?” dedim gayriihtiyarî. Zaten çok kısık sesle söyledi mırıldanır gibi. Sonra bu pardonun ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaktım. Kırk yılda bir kelime eden çocuğun lafını duyamayıp ondan bunu ikinci kere söylemesini istemek ne kadar dramatikmiş bilemezsiniz. Sadece yüzüme baktı. “Lütfen tekrar söyle, duyamadım?” dedim. Hiç faydası olmadı. “Yalvarırım söyle bak çok özür dilerim” dedim, çok ısrar ettim ama hiçbir şey değişmedi. Tek bir kişinin bile duymadığı bir şey söylemişti. Belki de yaşamın sırrını vermişti. Asla bilemeyeceğim. Ağzından bir kere çıkmıştı, tekrar etmeyecekti. Dokunsanız ağlarım.
Stabil balık / Bir çöp balığının sarhoş olduğunu nasıl anlarsınız? Anlayamazsınız.
Yok ben dışarıdan süt almıyorum / 1911 yılında Louvre müzesinden Mona Lisa tablosu çalınmış. İki yıl sonra bulunmuş ama bir efsaneye göre Mona Lisa’dan kalan boş yeri görmeye gelenlerin sayısı resmi görmeye gelenlerinkinden fazlaymış. İbretlik bir hikâye. Bu benim hatırıma önceleri kafamı epey kurcalamış bir şeyi getirdi: Diyelim ki bir sütçüsünüz ve her sabah ineklerinizden sağdığınız sütü yakınlarınızdaki evlere dağıtıyorsunuz. Bir gün çocuğunuzun okulunda veli toplantısı olduğu için süt dağıtmaya gidemediniz. Ertesi gün sizden normalde hiç süt almayan insanların “Dün neredeydiniz?” diye sorduğunu göreceksiniz. Mazeretinizi anlattıktan sonra bu soruyu fırsat bilip “Süt vereyim mi?” diye sorarsanız muhtemelen şu cevabı alacaksınız: “Yok ben dışarıdan süt almıyorum.”
Rıza Kaymak / Rahmetli kaplumbağa demişti ki: “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmenin en güzel tarafı yaratılana olan bağımlılığı makul bir seviyede tutmasıdır.”
Azrail in Gözyaşları,Otello,Atinalı Timon,Evlilikte ufak tefek cinayetler,Testosteron , Machbeth ve Don Juan oyunlarının müziklerini yapan dostumuz Tolga Çebi’nin Sahne Müzikleri isimli iki cdlik bir albümü yayınlandı. Aşağıda Testosteron oyunundan, oyunun görüntülerini de yer aldığı klibi izleyebilirsiniz. Tiyatro müzikleri konusunda uzmanlaşan Çebi’nin açıklamasına göre bu serinin 2. ve 3. albümleri gene ikişer cd olarak bu yıl içinde yayınlanacak. Albümü satın almak ve şarkıların bir kısımını dinlemek için buradan bilgi alabilirsiniz.
Tolga Çebi’nin bu çalışması beğenerek izlediğim İBB Şehir Tiyatroları oyunlarında, mesela Tarla Kuşuydu Juliet, İstanbul Efendisi, Şark Dişçisi, kullanılan müziklerin de bir an önce albümleşmesine önayak olmasına diliyorum.

Milliyet gazetesindeki son durumuma ilişkin başta okuyucularım ve medya çevrelerinde olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısıyla bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.
Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir notla başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili “sıkıntılı” bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde “izne” çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak için konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna “izne” ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.
Olaylar arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti: Milliyet’teki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimiyle iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.
SUSTURMAK DEĞİL TARTIŞMAK…
Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısıyla “baskı” diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı. Sorun, yazılarımı gönderme imkanının kapatılmasıdır.
Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim. Bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedeli olarak, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye’de özgürlüklerin geriletildiği hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.
MAĞDURU İTHAM EDEN MESLEKTAŞLAR
Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun, mağdur olanı itham yoluyla mağduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.
Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana yalnız bırakmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan’ın sözleri ile bitireyim:
ESER VEREMEYENLERİN İKTİDAR ARZUSU
“Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu… İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık… İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında perende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef…”
Selam ve sevgilerimle…
Nuray Mert
Yazının sadece başlığına bakarak, fakirin “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganına muhalefet ettiği ya da Anayasa Komisyonu’nda “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, din, mezhep, dil ve etnik köken gözetilmeksizin Türktür. Türklük bütün Türk vatandaşlarının beraberce varlığının ve dayanışmasının ifadesidir” diyerek milliyetçi vekilleri duygulandıran muhterem Patrik Bartholomeos’a jest yaptığı sanılmasın.
Malûmunuz “Türk” ismi, biz henüz ulusçuluk belasına düçar olmadan evvel, Osmanlı’nın Müslüman tebaasına Batı’nın verdiği ortak isimdi. Ama Türkçülüğün icadından itibaren, Devlet’in iddia ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olanların ortak adı falan olmadı. Daha doğrusu Devlet ikiyüzlü bir siyaset izledi: Bir yandan Türklüğün bir ırkı değil vatandaşlığı tanımladığını söylerken, diğer yandan tarih ve dil kurumlarıyla, akademisiyle, Orta-Asya bozkırlarında kımız içip börk giyen şanlı atalarının hatırasını canlandırmak için elinden geleni yaptı. Türklerin Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerinin, daha doğrusu İslamî tecrübesinin üstünden atlayarak, onlara yeni bir mitolojik tarih verebilmek, restorasyondan ve İslamî bir kalkışmadan korkan ulusçuluk açısından elzemdi. Bu saiklerle Türk ulusçuluğu da hevesle yeni bir Türk ulusal mitolojisi yarattı. Ama bir taraftan da gayri-Türk anasırın tabiyetini sürdürebilmek adına onlara yukarıda andığımız yalanı söylemek zorunda kaldı.
Mızrak çuvala sığmayınca da ortaya “Türkiyelilik” kavramı atıldı. Şaşırtıcıdır ki “Türk” isminden şeytan görmüş gibi kaçanlar bile bu isme razı oluverdi. Kabul: Ulusun, yurdun ismiyle tesmiye edilmesinde beis yok. Ama yurdun ismi de bir kavminkiyle tesmiye edilince daire fasit hale geliyor. Fakir de hem devleti hem de milleti bu fasit daireden kurtarabilmek adına, yeni bir üst-kimlik teklif ediyorum: Rumluk!
Bildiğiniz gibi, “Rum” ismi bir kavme ait değildir. O sadece “Roma” isminin eski dildeki telaffuzundan ibarettir ve hem Anadolu hem de Balkan toprağını tanımlamaktadır. Bugün bizim “Anadolu Selçuklu Devleti” dediğimiz devlete kendi döneminde “Rum Selçuklu Devleti” deniliyordu. Bu topraklara ilk gelen Türkmenler de kendilerini bu isimle tesmiye etmişlerdi. Anadolu’yu yurt edinen dervişler kendilerine “abdalan-ı Rum” demiş, onların kadınlar kolu ise kendilerini “baciyan-ı Rum” olarak isimlendirmişti. Hazreti Pir dahi Celaleddin Rumî künyesini seçmişti. Osmanlı sultanları da Fatih’ten itibaren bu ismi “Kayser-i Rum” ya da “Sultan-ı iklim-i Rum” biçimleriyle kullanmıştı.
Velhasılkelam “Rumî” ismi din, dil, kavim ayırdetmeksizin bu topraklarda yaşayan herkesin ortak ismi olmuştur. Şimdi “Türklük” üst-kimliğinde ısrar edenleri ikna etmesi gereken bunca sözden sonra tekrar soralım: “Rumluk” hepimizi tanımlayan bir üst-kimlik olmaya en layık isim değil mi? Hepimiz yeniden Rumî olamaz mıyız?

• Heveslerin ihtiyaçları doğurduğu yerde aile planlaması ihmal ediliyor demektir.
• Tren garının otele çevrilmesinden çok, bir şeyleri delmeye alışmış kondüktörlerin duş telefonuna çevrilmesi ihtimalinden korkuyorum.
• Bir tavus kuşuna bakarak yelpazenin icadına dair fikir edinebiliriz ama salon duvarına asılmış açık bir yelpazeye bakarak ne anlayabileceğimizi hiç bilmiyorum.
• Karıcığım bak televizyonda diyor ki; çok brokoli yemek iktidarsızlığa ve zekâ geriliğine sebep oluyormuş. Sen bana hep brokoli çorbası yapıyorsun ya haberin ols… ama pardon sen meşgulsün galiba, bu beyefendi kim?.. Neyse tamam ben bu gece salonda yatarım, sabah konuşuruz.
• Dünyada her gün doğan on iki bebek hastanelerde yanlış anneye veriliyor, bunların üçü hastaneler arası.
• İki kişiyi güldürmekten hiç hoşlanmadığım halde anlattıklarıma hep gülüyorlar. Biri psikoloğum, öbürü kırmızı çamaşır leğenim. (Not: Kırmızı olan leğen, çamaşırlarım değil)
• Bugüne kadar ölçülmüş en yüksek iki IQ değeri de kadınlara aitmiş. O zaman soruyorum: Bu iki kadının birbirlerinin test sonuçlarından haberi var mıydı? Varsa hangisi daha önce öldü?
• Aşağıdakilerden hangisi diş fırçasına diş macunu yerine yanlışlıkla tıraş kremi sürünce ‘olan oldu artık’ diyerek tıraş olmaya başlayan bir adamı tarif eder? A) Dalgın B) Cimri C) Dalgın ve Cimri D) Dalgın ve Cimri ve Salak
• Yan yana dalgalanan iki bayrağın birbiriyle iyi anlaşması rüzgârın şiddetine bağlı.
Sosyal komedyada yeni perde…
Dün gece kar yağışının başlamasına paralel olarak Twitter’a kar mesajları düşmeye başladı. Herkes gönüllü hava raporu muhabirine dönüşmüştü yine. Herkes evinden bildiriyordu. Mesajlar aşağı yukarı şöyleydi: “An itibarı ile İstanbul’da kar başladı”, “Şişli’de lapa lapa kar yağıyor”, “Kar yağışı başladı” vs… Taksi radyolarında duyduğumuz gönüllü yol raporcularının havacı versiyonları iş başındaydı.
Okudukça sinirlerim bozulmaya başladı. Karın yağışını pencereden önce ekranda gördüğümüz bir çağa girmiştik çoktan. Kalkıp dışarı baktım; gerçekten lapa lapa yağıyordu. Dayanamadım ve şöyle bir mesaj girdim ben de: “Arkadaşlar acaba kar başladı mı? Kafamı çevirip camdan dışarı bakmaya çok üşeniyorum. Ama çok da merak ediyorum. Neyse ki twitter var.”
Bu kadarını gerçekten beklemiyordum. Evet… Cevaplar kar gibi yağmaya başladı. Gelen yanıtlardan minik bir kopyala-yapıştır seçkisi:
@HakanBicakci Başladı, lapa lapa yağıyor hemi de.
@HakanBicakci basladi hem de cok fena. Mehmet ali birandin 11 de baslayacak dedigi TUFAN sonunda geldi galiba :)))
@HakanBicakci eveett.. mecidiyeköy de çok yoğun şu andaa..
@HakanBicakci Anadolu tarafında hafif hafif yağıyor tutma durumu mevcut değil
…
Bilgisayarı kapatıp evin içinde boş boş dolandım. Camın kenarında durup dışarı baktım. Hayvan gibi kar yağıyordu. Bunu kimseyle paylaşma ihtiyacı hissetmedim. Bir süre seyrettim. Sonra vurdum kafayı yattım.
























