Mart, 2012 için arşiv
“Garniyer satışların nasıl gidiyor?” dedi bir adam öteki birine. Öteki, ‘İyi değil’ anlamında suratını ekşiterek kafasını geriye attı. Birden soğuk bir rüzgâr esti odanın içine.
“Öyle mi!” dedi diğer adam. Sesinde inceden bir alay vardı. “Demek garniyer satışları kötü! Oysa ben, bugün tam üç tane garniyer sattım! Yaa…”
Bunun üzerine öteki adam sesinde fark edilir bir sinir bozukluğuyla, “Be-Ben hiç satamadım” dedi güçlükle. Başını öne eğdi ve yerde, çöp tenekesini tutturamadığı bir parça buruşturulmuş kâğıt ile bir miktar elma kabuğuna gözü kaydı. Kafasını tekrar yukarı kaldırmadan mahzun bakışlarını diğer adama yöneltti. Diğer adamın yüzüne hain bir sırıtış eklendi alaycı bakışlarının yansıra. Az önce aklına gelen matematik hesabını aktarmakta da gecikmedi. “Ben senin sattığının üç katı garniyer sattım. Yaa…”
Öteki adamın yüzündeki üzülen bakışların yerini kuşku dolu bakışlar aldı. Diğer adama şu sözleri sarf etmekte hiç gecikmedi. Zira gecikseydi o kadar etkili olmayacaktı. Bunu kendisi de biliyordu. “Hayır. Bir saniye. Şimdi dur bir saniye. Bir dakika. Şimdi dur. Bak şimdi. Ben hiç satmadım. Yani, eğer bir tane satsaydım seninki benimkinin üç katı olurdu. Ama henüz hiç satmadığım için sen benim hiç katım kadar satmış oluyorsun.”
Bunun üzerine “Hadi yaa?” dedi diğer adam düşünür bakışlarını yerdeki şempanze desenli halıya yönelterek.
“Tabi. Öyle” diye onayladı kendini öteki adam ve teorisini ispatlamaya yönelik önermelerde bulunmaya devam ederek, “Sıfır çarpı üç nedir? Sıfır. Hiç. Hiç katım kadar sattın. Yani hiç satmasan daha iyiydi. En azından boşu boşuna yorulmamış olurdun.”
“Demek ben böyle yaptım.” dedi diğer adam düşünceli bir ses tonuyla yerdeki şempanze desenli halının kenarında yürüyen topal karıncayı seyrederek.
“Kesinlikle!” dedi öteki adam masanın üzerindeki pembe renkli kalemi alıp adama uzatarak, “Ama bu utanç verici durumdan kurtulman için sana bir şans verebilirim.”
Gözlerini kıstı diğer adam bakışlarını öteki adama yönelterek. Yanağının bir ucunu yarım gülümseme şeklinde gerdi ve kafasını sallayarak ellerini döndürmek suretiyle şu sözleri sarf etti “Ee? Neymiş o?”
“Şimdi,” diye başladı söze durumu izah etme pozisyonu alan öteki adam, “Sen benden üç garniyer al. Ondan sonra, ben de senin benden aldığın garniyerleri senden satın alacağım. Böylece hem ben üç garniyer satmış olacağım, hem de sen altı garniyer satmış olacaksın. Sonuçta da senin satışın benimkinin iki katı olacak.”
Bu ümit verici sözler diğer adamın bakışlarında ifadesini buldu.
Öteki adam fikrini desteklemeyi sürdürdü, “Bu önerdiğim sistem benim hiç katım olmaktan da iyidir sanırım. Durduk yerde iki katım garniyer satmış olacaksın. Ben de bu sayede sıfır garniyer satmanın ezikliğinden kurtulacağım anlaştık mı?”
Cazip bir fikirdi bu. Öyle düşünüyordu diğer adam. ‘Bu sayede onu alt edebilirim. Bütün gün boşuna yorulmuşum. Onun hiç katı kadar garniyer satmışım’ diye düşündü. “Hadi yapalım o zaman!” dedi hiç gecikmeden. Düşüncelerini hayata geçirmekte gecikmeyen biriydi diğer adam. Gecikmekten korkardı. En son geç kaldığında üç yaşındaydı. O günü hatırlamak dahi istemiyordu.
Öteki adam masasının çekmecesini açtı ve içinden üç adet garniyer çıkardı ve dikkatle diğer adama uzattı. Diğer adam ellerini kovuk yaparak garniyerleri avucuna hapsetti.
Öteki adamın gözlerinde bir ışık parladı birden, “Ver şimdi parasını. Üç garniyer altı para!” Diğer adam garniyerleri kendinden tarafa doğru çekip yukarı kaldırarak, “Ama ben garniyerlerin üçünü üç paraya satıyorum!” dedi hayretle.
“Olsun,” dedi öteki adam usluca, “Ben zaten geri alıcam onları.” Sesinde tekin olmayan bir şeyler vardı.
Diğer adamın gözlerindeki kuşku dolu bakışlar tavandaki avizenin taşlarında çoğaldı. Cebinden çıkardığı altı parayı verirken, “Tamambendeşimdisanaüçgarniyersatıyorumhadiverparayıgeri” dedi çabucak. Öteki adam avcundaki parayı bıraktı diğer adamın avcuna. Diğer adam bu alışverişten memnun olmuş gibi gözükmüyordu. “Eee?” dedi suratı bin karış. “Nasıl e?” dedi öteki adam tecahül-ü arif yaparak. “Burada üç para var sadece” dedi diğer adam tehdit amaçlı ses tonunu kullanarak. “Sen demedin mi ben garniyerleri üç paraya satıyorum diye!” diye atladı hemen öteki adam. “Öyle dedim ama sen paranı geri vericem dedin!” diye de çıkıştı diğer adam ayağa kalkar gibi yaparak.
Öteki adam gözlerini yumdu. Sakin olmaya çalışan bir insan görünümüne bürünerek, “İyi de sen demedin mi ben üç paraya satıyorum diye. Az önce dedin!” diyerek lafını geri sattı diğer adama.
Diğer adam hiddetlendi, “Öyle dedim am-“ “İyi! Dedin bak işte!” diye lafını ağzına tıkadı diğer adamın. Suratı kızaran diğer adam, “Ama zam yaptım ben, artık tanesini iki paraya satıyorum.” diye savundu kendini.
Öteki adam sakin gözüken tavrını bozmadan, “İyi güzel, ama bunu şimdi söylüyorsun az önce böyle bir şey söyleseydin bir sorun yaşamazdık. Ama artık sattın bir kere. Burada satılan mal geri alınmaz. Bak duvardaki yazıya” diyerek duvardaki sakallı adam resminin altındaki yazıcı çıktısını gösterdi.
Diğer adam kafasını döndürüp yazıya bakarak, “Ama…” diyecek oldu. Öteki adam, “Dur bakalım bu sorunu nasıl çözebiliriz, biliyorsun sana yardım etmek istiyorum. Şu anda sende kaç para var?” diyerek sözünü kesti.
Çıktıya bakan üzgün gözlerini öteki adama çeviren diğer adam, “Üç para var” dedi hayıflanarak, “Senin verdiğin işte. Üf ya…”
Bunun üzerine öteki adam, “Önceden altı paran mı vardı?” diye sordu. “Evet önceden altıydı…” dedi diğer adam hayıflı hayıflı.
Öteki adam, “Hm. Benim de cebimde hiç para yoktu. Şimdi benim de cebimde üç para var. Şimdi bende üç tane garniyer ve üç para var. Şimdi seninle eşitiz. Ama planlarıma göre senin en az benden iki kat fazla garniyer satmış olman gerekli yanlış mıyım? Yani böyle düşünmüştük. Şimdi bir saniye garniyerleri bir ortaya koyalım” dedi.
Bu sözlerden sonra diğer adam, yüzünde beliren bir umutla karışık endişeyle alelacele garniyerleri cebinden çıkarttı.
Öteki adam, “Hm. Bak şimdi. Şimdi ben bugün üç garniyer sattım, sen de altı garniyer sattın. Ama ben üç garniyer de satın aldım… Sen kaç garniyer satın aldın bugün?” diye sordu.
“Ben bugün… Üç garniyer satın aldım” dedi diğer adam masanın üzerindeki garniyerlere bakıp kendini onaylayarak.
“Çok güzel. Bak şimdi,” dedi öteki adam, “ortada üç garniyer var. Senin benden daha fazla satmış olman için önce bunları satın almalısın ki bana satasın. Şimdi al bunları”
“Kaç para?” dedi diğer adam ihtiyatı elden bırakmayarak.
“Tabi ki altı para” diye cevapladı öteki adam.
“Olmaz alamam o zaman…” dedi diğer adam omuz silkerek.
“Tamam, beş olsun seni mi kırıcam” dedi öteki adam fiyatı kırarak.
Diğer adam biraz üzgün, biraz kırgın bir ses tonuyla, “Ama bende üç para var sadece” diyebildi.
“E ver sen o parayı iki lira borcun olsun” dedi öteki adam yüzünde ben sana gerektiğinde yardımcı da olurum ifadesiyle.
Bunun üzerine diğer adam paraları uzatırken, “Tamam oldu o zaman” dedi, “Ben sonra veririm.”
Diğer adam garniyerleri aldı. Garniyerler elden ele dolaşa dolaşa yumuşamışlardı. Bunun üzerine diğer adam garniyerleri üflemeye başladı.
“Bırak garniyerleri üflemeyi!” dedi öteki adam, “Şimdi sat bunları sen bana”
“Dur” dedi diğer adam biraz daha üfleyerek, “Tamam satıyorum.” dedi yüzünde ciddi bir ifadeyle, “Ama,” diye ekledi, “bunların tanesi üç paradır.”
Bunun üzerine öteki adam kaşlarını büzüştürerek, “Hadi ya. Ben almak istemiyorum o zaman” dedi.
“Nasıl almıyorsun ya? Ne demek almam!” diye sesini yükseltti diğer adam.
“E çok pahalı ben bile tanesini iki paraya satıyorum, niye senden üç paraya alayım ki?” diye mantıklı bir açıklamada bulundu öteki adam.
“O zaman sekiz para versen yeter.” dedi bunun üzerine diğer adam fiyatı indirerek.
“Oldu… Tamam, al o zaman” dedi parayı uzatarak öteki adam, “Ama senin de bana iki para borcun vardı o yüzden ben altı para veriyorum.”
“İyi ver hadi.” dedi diğer adam sabırsızca ve paraları alıp cebine atarak.
Öteki adamın kafası karışmıştı, “Tamam… E şimdi ne oldu? Sen kaç garniyer sattın ben kaç garniyer sattım?” dedi kafasını kaşıyarak.
“Benn toplamm… Bir saniye. Onu sattı aldım bunu…” dedi diğer adam düşünceli bir şaşkın gibi işaret parmağını dudağına götürerek, “Acaba ne oldu?”
“Benim başım ağrımaya başladı.” dedi öteki adam kafasını tutarak.
“Benim de midem bulandı.” dedi diğer adam.
“İstersen eczaneye ilaç almaya gidelim” diye bir fikir öne sürdü öteki adam.
Diğer adamın, “Bu saatte açık eczane var mıdır?” diye sorması üzerine öteki adam, “Benim bildiğim çok iyi bir nöbetçi eczane var az ilerde” diye cevapladı.
“Oldu o zaman. Haydi gidelim” Ve dışarı çıktılar.
Donuk ay ışığında aydınlanan sokakta iliklerine kadar işleyen gecenin soğuğu insanın içini ürpertiyordu. “Garniyerler için güzel bir gece” dedi öteki adam.
Gene kaldırılmamıştı. Üzerine motor yağı sıçramıştı ve noktasız iki siyah soru işareti ceset gibi yatıyordu. Söylene söylene kapağı kaldırdım. Böyleydi; oturan çıkarken unutuyor, arkasından gelen de dünyanın en hijyenik insanıymış gibi dokunmak istemediğinden oturmayacaksa bile öyle kullanıyordu. Bir kâğıt parçasıyla bir saniyelik hamleyken hijyen insanı ile gamsız insan aynı bedende buluşuyordu. İşimi gördükten sonra gömlek cebimdeki tükenmez kalemi çıkarıp kapının arkasındaki üzerinde “BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ” yazan köşeleri kıvrılmış, plastik bantları kurumuş A4’ün kenarına “LÜTFEN ÇÖVDÜRMEDEN ÖNCE KAPAĞI KALDIRINIZ” yazdım. Bir kamu hizmeti yerine getirmişçesine memnun kabinden çıkarken ayakta hacet gideren birinin kapıya sırtının dönük olacağı, dolayısıyla yazıyı fark etme olasılığının çıkarken düşük olacağını, üstelik bu olasılıktan da hacet nihayete erdikten sonra verim alınamayacağına karar vererek bir de kapının tam karşısına, klozet kâğıdı kutusunun altındaki boşluğa yazmayı denedim. O güne kadar fayans üzerine hiç yazmadığımdan suya yazı yazmak denli imkânsız olduğunu anladım. Daha önce suya yazı yazmış biri de değildim ancak ilk defa lunaparka götürülmüş beş yaşında bir çocukla pazarlık etmeyi tecrübe etmiştim. Bu konularda fikrim vardı. Aceleyle çıkıp masamdan CD kalemini aldım. Geri dönüp cümlemi tamamladım.
Akşama doğru tekrar girdiğimde yazılarım karalanmıştı. Fayansın üzerindeki karalama adeta kısasa kısas diye bağırıyordu: CD kalemiyle yazdığımın hakkından CD kalemiyle gelinmişti. Bir daha yazdım.
Bir sonraki gün, öğle yemeğinden sonra fayanstakilerin tamamen silinmiş, A4’ün de tamamen kaldırılmış olduğunu gördüm. Hemen Turan’ı buldum. Turan, temizlik şirketinin en genç elemanlarından biriydi. Saçları her daim jöleli, dar paçalı kot pantolonu beyaz denebilecek kadar taşlanmıştı. “Ben bir şey yapmadım abi” dedi. Tuvalet kâğıtlarının hiç yetmediğinden şikâyet etti. Moralinin bozuk olduğunu belirtti çünkü Arjantin liginde her maç şikeymiş ve Bursa’da birçok atları ilaçlıyorlarmış.
Bilgisayarda “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ. LÜTFEN FERMUARINIZI AÇMADAN ÖNCE O YUVARLAK OLAN KAPAĞI KALDIRINIZ. EN ÜSTTEKİ KAPAĞIN İLK BAŞTAN KALDIRILMASI GEREKTİĞİNİ İSE HİÇ SÖYLEMEYE GEREK YOKTUR.” Yazıp kimsenin görmemesine özen göstererek çıktı aldım. Word dosyasını ise Shift-Del yapıp sildim. Mesai biterken gizlice eski yerine yapıştırdım.
Ertesi öğlen idare müdürü Kudret Bey çağırdı. Bir an titredim. Yanına giderken o yazıyı benim yapıştırdığımı kesin anladıklarını düşünüyor, cümlelerin tam olarak hakaret içerip içermediğini tartıyor, savunma kurguluyordum. Kudret Bey, elli yaşlarında bekar bir adamdı. Kel kafasını yandan uzattığı saçlarıyla kamufle eden, boş vakitlerinde bilgisayarda okey oynayan, her gün baş sayfasında mutlaka en az iki general resmi olan gazeteye bakan ortalama bir insanoğluydu.
“Biri tuvalete dadanmış” dedi. “Kepaze şeyler yazıyormuş duvarlara.”
Büzüldüm. Bir şemsiye vardı, açılmayacaktı.
“Git düzgün bir şey yaz. Geri yapıştıralım. Oradaki şeyi de sökmüş sığır.”
Sığır? Galiba onun nazarında yazan da söken de aynı saftaydı. Boyun eğdim.
“Ne yazayım müdürüm?”
“Lütfen bulmanız istediği gibi bırak yaz. Sen anlıyorsun işte bu işlerden. Güzel, efendi gibi bir şey yaz.”
Dadanmıştım, sığırdım, anlıyordum. Dediğini yaptım.
Ofiste bu konu konuşulmaya başladı:
“Ay Tülay duydun mu bi salak erkekler wc’sine kapağı kaldırın yazmış. Sonra karalamış. Sonra kağıdı yırtmış, üzerine de hörlemiş . Abartmıyorum.”
Hörlemek?
“Oğlum hayvanın biri duvarları karalıyodu lan, görmüştüm bunu yazan tosun kapağı kaldırıyosun, kaldırmazsan topsun yazmıştı.”
Tosun mu?
Sonraki gün kâğıt yoktu. Kudret Bey herkesi odasında topladı:
“Tuvalete müdahale etmeyelim arkadaşlar” dedi. “Sizden rica ediyorum” dedi. “Bakın burada hepimiz yetişkin insanlarız” dedi.
Kâğıt yerine “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ.” yazan bir levha kondu.
Üç gün geçti geçmedi, levha da gitmişti.
Kudret Bey yılgın bir öfkeyle Turan’ı çağırdı. Yerleri silmediği zamanlarda erkekler tuvaletinin önünde nöbet tutmasını buyurdu. Turan kapının önünde mesajlaşmaktan tuşları silinmiş cep telefonuyla bekler oldu. Beni görünce “Abi kolonya da vereyim, üç beş yolumuza bakarız” diyordu.
Turan çare olmadı. Levha gene uçtu.
Genel Müdür’e çıktık.
Genel Müdür, özel sektörde ayakta kalabilmek için gerekli olan çok zeki, çok çalışkan, çok konuşkan ve çok iyi bir çözüm üreteci olma niteliklerinin hepsini taşıyordu. Zekâsı ve çenesinin yanında işitme ve görme duyuları da bizlerden üstündü. Turan’ın dediğine göre masasında çalışırken yerde yürüyen böceklerin adımlarını bile duyabiliyormuş. “Bir sabah bana gözlerimle bile göremediğim çiyanı arattırdı. Çok yaman adam” demişti.
Adam levhayı tuvaletin dış kapısına monte etmemizi önerdi. Herkes göreceği için çalınmazmış. Toplantı iki dakika sürdü. Dış kapıdaki levhanın ömrü ise bir buçuk hafta.
Kudret Bey meseleyi uzatmaya gerek görmedi. Medeni insanların bu tür uyarılara ihtiyacı olmaz diye düşünmeye başlamıştı. “Genel Müdür’e de söylemeye gerek yok” dedi. “Zaten bu kattaki tuvalete girmez ki o” dedi. “Konu kapanmıştır” dedi. Kibarca itiraz ettim, okeye döndüğünü, çıkarken kapıyı örtmemi söyledi.
Medeni insanlar klozetin kapağına motor yağı fışkırtmaya devam ediyordu. Ben pes etmemiştim. CD kalemimi kaptım: “UYGARLIĞIN EN TEMEL GÖSTERGELERİNDEN BİRİ TUVALET ADABIDIR. UYGAR BİREYLERDEN BEKLEDİĞİMİZ ÜÇ YAŞINDA TUVALETİNİ SÖYLEYEBİLME BAŞARISINDAN FAZLASIDIR.”
Merakımdan, ihtiyacım olmadığı halde, birkaç saat sonra gidip kontrol ettim. Karalanmamıştı ama altında şu yazıyordu: “SENİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM.” Başımdan ayağıma soğuk bir ter boşandı. İyi bir şey yaptığımı sandığım halde deşifre olmak beni rahatsız etmişti. O kadar canım sıkılmıştı ki büyük bir başarıyla klozetin kapağına bırakılmış, çöreklenmiş yılan gibi kahverengi cam macununu az kalsın göremeyecektim.
Turan’a para verdim. “Bana bu levhaları çalan adamı bul. Genel Müdür beni çok gizli olarak görevlendirdi. Kudret Bey’in bile haberi yok. Aramızda kalsın” dedim. Başını salladı. “İskandinav liglerine oyna” dedim. “Onlar şike yapmayı bilmezler.”
“Vallaha mı?” dedi parayı sayarken.
Bir ay geçti. Turan’dan haber yoktu.
Bir akşam mesaiden herkesin çıktığına emin olduktan sonra ofisin birçok yerine, asansörün yanına, su sebiline, şirketin vizyonu panosuna, turizm acentelerinin bedava dağıttığı Ölü Deniz fotoğrafının altına, her yere yapıştırdım: “KLOZETİN KAPAĞINDA BEYNİNİ UNUTAN YARATIK, ARTIK SANA BEYİNSİZ DİYEBİLİR MİYİZ?”
Sabah geldiğimde hiç biri yoktu. Kudret Bey çağırdı. Kâğıtlardan birini göstererek: “Sen misin? Uğraşma, benim kafamı bozma.” dedi. Cevap vermeme bile izin vermedi. İki okey de ondaymış.
Kabullenemezdim. Gene yazdım tuvalete. Ertesi gün çıkışımı verdiler.
Bisküvi kutusu bulup masamı toplamak için geldiğimde baktım, cümle silinmişti. CD kalemlerinin de serbest kullanımını yasaklamışlardı. Gerektiğinde Kudret Bey’den istenecekti.
Bir hafta sonra, ziyaret bahanesiyle tam mesai başlama saatinde geldim. Üçüncü kata çıkıp gömleğimi çıkardım. Tabelacıda yazdırıp, atletimin üzerine sardığım ince uzun brandayı pencereden sarkıttım: “İNSANLIK İÇİN KLOZETİN KAPAĞINI KALDIRALIM!” Aşağıda bir hareketlenme oldu, güvenlikçiler yukarı koşmaya, işe gelenler gülmeye başladı. Heyecanlandım, branda elimden kayıverdi. Giriş kapısında arabasından inmekte olan Genel Müdür’ün üzerine düştü. Güvenlik biraz hırpaladı. Gömleğimi dışarıda giyebildim.
On beş gün sonra Kudret Bey telefon etti. Turan’ı duvara bir şeyler yazarken yakalamışlar. Sıkıştırınca da uyarı levhalarını kendisinin söktüğünü itiraf etmiş.
“Nasıl anlaşıldı?”
“Genel Müdür ne hikmetse bu tuvalete girmiş dün, yan kabinden kalem gayırtısı…”
“Kalem gayırtısı?”
“Kalem sesi işte, yazarken çıkan ses. Onu duymuş. Klozetin üstüne basarak yan tarafa bakmış. Turan’ı enselemiş. Seni de affetti. ‘Fazla duyarlı olmasın. Gelsin, işine baksın’ dedi.”
“Ne yazıyormuş Turan duvara?”
“Göteborg da yatırdı bilmemnesine koduğum gibi pis pis şeyler…”

Can dostumuz, “safkan yetenek” Mehmet Erdem’in senelerdir beklediğimiz albümü çıktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
“Ben de şiir yazıyorum” dedim karşımda oturan güzel bayana. Konuyu istediğim yere getirmiştim sonunda. “İnce ruhlu biri olduğunu düşünmemiştim” dedi. Değildim zaten.
“Şiirler genelde aşk ve sevgi üzerine yazılır, oysa bunların hepsi geçicidir. Kimse birini ölünceye dek sevemez. Ama ölene dek nefret edebilir. Bu türden duygular diğerlerine göre daha kalıcı ve gerçektir” demem üzerine “Yo hayır, ölene dek birini sevebilirsin” dedi bana. Duymamış gibi devam ettim, “Şiirler güzel duygularla yazılıyor. Oysa çirkin duyguları içeren şiirlere fazla rastlanmıyor. Benim bu türden duygularla yazılmış şiirleri içeren bir şiir kitabım var” dedim. “Öyle mi? İlginçmiş… Merak ettim” dedi. “Şanslısın ki yanımda var bir tane” dedim sanki tesadüfmüş gibi. “A? Bakayım” dedi çantama eğilerek. Açtım çantamı, sanki kitabı arıyormuş gibi karıştırdım ve çıkarıp kitabı uzattım. Kitabımın güzel bir kapağı vardı. İlgi çekici olsun diye kapağa bir adet otomobil jantı, tarantula ve birkaç pırasa resmi koymuştum.
“Bir eleştirmen bu kitabı eşsiz olarak nitelendirdi” dedim o kapağa ilgiyle bakarken. Eleştirmen amcamın oğluydu. Kendisine övgü dolu bir yazı yazması için ayrıca para vermiştim. Mahir ünlü bir eleştirmen olduğu kadar paragöz bir kuzendi. Kitabımın ilk sayfalarını meraklı gözlerle gezdirdikten sonra ilk şiire geldi:
Her gün öğlen vaktinde
Seni izlerim küçük kız.
İp atlarsın, saklambaç,
Ebe-sobe oynarsın.
Sırma saçlı küçük kız,
Gel dediğimde kaçar;
Şekerimi almazsın.
‘Sapık’ isimli bu kısa şiirimi okuduktan sonra göz ucuyla şüpheyle bana baktı.
Tiksinme benden!
Öp beni, kokla!
Aşktı hani sevgiydi?
Ne var artık kolum yoksa?
Yoksa bacağım, burnum yoksa?
Bir çift çıkık göz hatırına;
Yanmış bedenimi öp, kokla…
Yüzünde oluşan tiksinmeden ‘Kızarmış Et’ isimli ikinci şiiri de okuduğunu anladım.
‘Varlığın kokmuş bir çorap, sevgin sanki damarlarımda iltihap’ diye başlayan, evli bir adamın huysuz karısına yazdığı beş sayfalık maladın başına şöyle bir baktı ve sayfaları çevirmeye başladı. Sonra kitabın kapağını kapattı ve önüne düşünceli bakışlarla baktı. Kitabı bana uzattı, “Alırım bir ara kitapçıdan” dedi. “Sende kalabilir” dedim. “Benim mi oldu şimdi bu?” dedi. “Evet, hediyem olsun” dedim. “Sağ ol” dedi, “beğendim aslında değişik olmuş… -da şiir yazıyorum dediğinde ben başka türlü düşünmüştüm”
Bir sessizlik oldu. “Kalkalım mı? Benim acilen bir yere gitmem gerekiyor” dedi. Şaşırmıştım, “Olur, kalkalım” dedim, daha yeni oturmuştuk oysaki. Toplanırken “Kitap yüzünden mi böyle davranıyorsun bana?” dedim. “Yo hayır kitap yüzünden değil” dedi. Ona şu mısraları sıralamaya başladım:
Kalbim kükreyen küçük bir kedi kadar uysal
Ve kırılgan!
Ortadan ikiye yarılmış
Ve hiç sıkılmamış bir limon kadar ekşi.
Yarım bırakılan bir acılı lahmacun kadar hüzünlü…
Etkileneceğini düşündüğüm sırada ben bunları söylerken “Ee?” dedi, ne zaman bitireceksin de ben çekip gideceğim der gibi bakarak. “Tamam, git” dedim, “Git…” Bir daha görüşmedik. Şiirden anlamayan ruhsuz biriyle işim olamazdı. Gerçi sonra birkaç kere aradım ama açmadı. Kalpsiz biriyle vaktimi harcayamazdım. Sonrasında yolladığım birkaç yüz mesaja da cevap vermedi zaten.
Şiir böyleydi işte. İnsanların gözünde hiç bir zaman hak ettiği değeri bulmuyordu. Tıpkı otomobil jantı, tarantula ve pırasalar gibi…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

O Homem do Futuro’yu [The Man From the Future] izlerken usta çizer Ersin Karabulut’un bu filmi çok seveceğini düşündüm.
Bahse girerim siz de seveceksiniz.
İşte size birkaç sahne: Uyanıyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki tanımadığınız biriyle evlisiniz.
En yakın arkadaşınız size silah çekiyor.
Biricik aşkınız hapiste, üstelik onu içeriye siz tıktırmışsınız.
Sevdiğiniz kişiye şunu dediğinizi düşünün: “Yirmi yıl beni hiç aramaman gerekiyor. Fakat yemin ederim, yirmi yıl sonra da seni, yalnızca seni seviyor olacağım.”
O Hommem do Futuro, dahiyane güzellikte bir film. Kader, irade, aşk, para, tevekkül ve bilgi konularında etkileyici veriler sunuyor. Senaryosu son derece zekice örülmüş. Hikaye, büyük sürprizlerle makas değiştiriyor ve şahane bir finale ulaşıyor.
Hatalarımız, eksiklerimiz, korkularımız, dertlerimiz… hatta düştüğümüz tuzaklar, uğratıldığımız belalar ve bize vurulan yaftalar; kaderimizi mayalayan, kişiliğimizi pekiştiren unsurlar olabilir mi?
Zamanda yolculuk, kaybolmayı kaçınılmaz kılıyor belki…
O Homem do Futuro
Yön. – Sen.: Claudio Torres
Oyn: Wagner Moura, Aline Moares
Yapım: Brezilya, 2011
• “Seviyorum” dedim, “örnek ver” dedi. Eşantiyonsuz yapamazdı.
• “Tek kişinin geçebileceği bir yolda iki kadın karşı karşıya geldi diyelim, kimin diğerine yol vermesi gerekir?” “Yokuş aşağı inenin yokuş yukarı çıkana.” “Yokuş değilse.” “Küçüğün büyüğe.” “Aynı yaştalarsa?” “Zayıfın şişmana” “Hımm, burada tıkanıyoruz işte.”
• Varan 1: Bir değnek sizin için sadece iki uçtan ibaretse uçların hijyen koşulları çok önemlidir. Varan 2: Bütün iyi dövüşçüler sopayı ortasından tutar.
• Kızılderililer savaş baltalarını gömdükleri yerden çıkarmaları gerektiğinde kazma kullanıyor muydu?
• Hatırlamak gençleştirir, unutmak genleştirir.
• “Ütü yapmaktan nefret ediyorum.” Johanna Philips (1862-1942)
• Madam Curie büyük bir dehaydı ve Nobel Ödülünü alan ilk kadındır. Sorgulamak onun doğasında vardı: “Canım kocacığım Pierre, söyle bakalım; o uranyum çubuklarını mı yoksa beni mi daha çok seviyorsun?”
• Cimrilik mi, solaklık mı? Vakti zamanında cimriliğiyle ünlenen bir aslan varmış. Bu şöhretinden bıkan aslan, bir gün ormandaki bütün hayvanları yemeğe çağırmış. Büyük bir ziyafet sürprizi hazırladığı için herkes sofraya yerleşene kadar tabaklara hiçbir şey koydurmamış. Tabakların boş olduğu görülünce homurtular yükselmiş. Geyik: “Hani cimri değildin hacı?” diye çemkirince aslan dayanamayıp solunda oturan geyiğin başını bir pençe darbesiyle uçuruvermiş. Şok olan misafirler toparlanana kadar geyik pişirilerek tabaklara paylaştırılmış. Yemek bittiğinde aslan kadeh kaldırmış: “Cimri değilim ama solağım.” Soruyu tekrar sorayım mı?
• Kerata imalatçıları birliği haksız rekabet iddiasıyla beni mahkemeye verdi, işaret parmağımı da şahit göstermişler.
• Komşunuz sesleniyor; bireysel matkaplanmaya hayır!
• Enerji dolaşır, madde dönüşür; bu ekolojidir. Adam dövüşür, kadın dolaşır; bu ekonomidir.
Büyük İskender’in yüzü asıldı. Her şeyi fethetmişti. Fethedilecek hiçbir şey kalmamıştı.
“Şurasını alalım?” dedi, haritada taranmamış bir yeri göstererek.
“Orayı geçen hafta ele geçirdiniz efendim” dedi en yüksek rütbeli general, “Boyamaya vaktimiz olmadı.”
İskender bu işe başladığında dünya taze ve yeniydi, fethedilmek için yalvarıyordu. On yaşında, üzerinde sadece külotla, bütün Yunanistan’ı aldı. Büyük Pers İmparatorluğunu yok etmeye tamamen çıplak ve sarhoş halde gitti. Uyurgezer bir gecenin sonunda uyandığında Mısır’ı fethetmiş olduğunu gördü. Bir keresinde tek başına bir kaleyi kuşatmış, çalıdan çalıya saklanarak ve her birinden bambaşka bir asker gibi fırlayarak ilerlemişti.
Tabii ki zorluklar da yaşıyordu. Tatsız bir zafer yemeğinde bir tavuk kemiği boğazına takılmış, su içmek için bardağa uzanırken fare kapanına, sonra bir diğerine, sonra bir başkasına takılmıştı. Kendini kurtarmaya çalışırken ayağı bir kovanın içine girmişti. Buna rağmen Hindistan’ı alıverdi.
Durdurulamıyordu, ülkeleri ve ardından başka ülkeleri ele geçiriyordu. Komutanları durmasını rica ediyor ama o “ Hadi lütfen bir tane daha” diyordu, komutanlar da “E peki madem” demek zorunda kalıyordu.
İmparatorluğu o kadar genişledi ki, bugün bile, bir kadınla bir barda tanışsanız ve onu evinize Büyük İskender’in ülkesinin haritasını göstermeye götürseniz size sürekli aynı şeyi söyleyecektir: “Şaka yapıyorsun değil mi?”
İskender üzerine gönderilen bütün orduları bozguna uğrattı ve binlerce insanı boğazladı. Savaş meydanından kaçanları da yakalatıyor ve öldürüyordu. Kadınlar ve çocuklar köle olarak satılıyordu. Ama mutlu günler sonsuza kadar sürmez. Sonunda, fethedilmemiş tek bir insan evladı kalmamıştı.
“Asurlular?” diye sordu generallerine.
“Aldık efendim” dedi biri.
“Tamam. Peki Basurlular?”
“Al-dık” dedi birkaç general koro halinde.
İskender çaresiz hissetmeye başlamıştı. “Önce özgürlüklerini versek ve sonra tekrar fethetsek olmaz mı?” Generaller bakışlarını yere çevirdi. Bir tanesi öksürdü.
“Oldu o zaman, ben de gider gökyüzündeki kuşları…” dedi ama onları da çoktan ele geçirdiği hatırlatıldı, hatta papağanın teki ağdalı bir övgü konuşması yapmıştı onun için.
“Ya karıncalar? Onlara çökemez miyiz?”
Bir komutan gönülsüzce küçücük bir teslimiyet belgesini açtı.
İskender’i avutmak isteyen en bilge konsey üyesi: “Belki de efendim, asıl istediğiniz fethetmek değil fethedilmektir.” dedi. Bunun üzerine İskender mızrağını kapıp adamı deşiverdi.
Ordusuna basit bir uzay roketi yaptırdı. Özel seçilmiş ve nefeslerini tutabilen otuz adamıyla birlikte aya gitti. Aydakileri çok şaşırtarak çöplerini aya bırakıp döndüler.
Belki de en muhteşem zaferi cennetin yarısını fethetmesiydi. İstihkâmcılarıyla sedef kaplama kapıları zayıflatmış, zırhlı filleriyle içeri dalarak azizleri ve melekleri ezmişti. Ama cennetin “çoğu bulut” olduğuna karar verdi ve akıllıca bir hamleyle geri çekildi.
Büyük İskender, yakıp yıkabileceği bir başka evrene yolculuğa hazırlanırken öldü. Generaller başta buna inanmadı, ama cesedi ortaya çıkınca gördüler ki hala sımsıkı kılıcını tutuyordu ve üzerinde yeni diktirdiği uzay elbisesi vardı. Derler ki, safranlara sarılarak Kafkasya’ya gömülmüştür ama kimse kesin olarak bilememektedir. Efsaneye göre bir gün geri dönecektir, belki de çok yakın bir gelecekte, dünya bir kez daha güzelce fethedilmeye ihtiyaç duyduğunda.
The New Yorker / 12 Mart 2012 / çev: bCy
Dostum ve kardeşim Alper Gencer’in Sivas katliamını Hüseynî bir bakışla ele aldığı yazısını, davanın tekrar tartışıldığı şu günlerde hatırlamakta fayda var. Hazır hatırlamaya başlamışken, hatırlamaya en çok değenin bir sözünü de analım: “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.”
Madımak’ta Bir Fanus
2 Temmuz 1993… Sivas’ta bir oteli yaktılar. Kimler yaktı? Camide, sokakta, kıraathanede ellerine tutuşturulan imzasız kâğıtlarla galeyana gelen; kendini inancının muhafızı, sözcüsü ve hatta sahibi ilan eden cehalet! Kim dağıttı o imzasız kâğıtları? Derinlerine kadar pisliğe bulaşmış bir devlet! Kimler yandı? Otuz beş can ve itibar-ı millet!
Madımak’ı yaktıklarında, henüz 13 yaşındaydım. Aziz Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarından birkaçını iştahla yutan bir çocuk olarak, televizyonun karşısında olan biteni büyük bir dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Hissettiklerimi, bu duyguya o yaşlarda benzeyen bir başka duygumla ancak izah edebilirim. Çocukken futbol maçlarına giderdik. Ve takımımız yenildiğinde, seyirciler arasından bol küfürlü ve tehditkâr tezahüratlar yükselirdi. Bazen kendinden geçen birkaç seyircinin, soyunma odasına giden yolda, mağlup takımımızın oyuncularını sanki “öldürmek” istercesine tel örgülere yapıştığını görürdüm. Tam burada, o tel örgülere yapışan adamların korkusuyla dolardım. Aziz Nesin’in de itfaiyeden, sanki bir timsah havuzuna koca bir but atılırcasına, hınç dolu bir kalabalığa atılmasını izlerken, seyircilerin tel örgülerinin olmadığını fark etmemle bu korkum tavan yapmıştı. Tel örgülere inanmıyorum. Ama böyle insanlığa da inanmıyorum ben!
Aziz Nesin; ne tanrıtanımazlığı, ne Salman Rushdie distribütörlüğü ile benim hafızamda yer etmiştir. Çünkü çocukluk, bir insanın hayatını ele geçirmeye teşnedir. Eğer Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarını okuyanınız varsa, bu kitaplarda yazılanlar bir çocuğa bir emaneti teslim edercesine kaleme alınmıştır. O kitapları okuyanlar, Aziz Nesin’in tanrıtanımazlığına da, Peygamber’e hakaret ettiğine de inanmaz. O kitapları okursanız, Aziz Nesin’in kalbinin oraya gömüldüğüne şahit olacaksınız, zira kalbi olmayan biri o kitapları yazamaz! Sonrasında söyledikleri, onunla yolumuzu ayırmıştır! Zira inancımın en hassas noktasına, efendime uzanmıştır dili. Sizin en sevdiğinize hakaret etseler, kalbiniz bundan incinmez mi?
Bir tanrıtanımazdan hiçbir şey öğrenemeyeceğinizi düşünüp, sırtınızı ona dönerseniz ve hatta gidip sırf bu yüzden onu öldürürseniz, en açık haliyle söylüyorum, siz de Tanrı’yı tanımıyorsunuz yahut tanımak istemiyorsunuzdur fikrimce. Tanrıtanımaz mucitlerin bir listesini yapalım isterseniz? Tanrıtanımaz bestekârların, müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, matematikçilerin, fizikçilerin, mühendislerin, öğretmenlerin bir listesini yapalım! Ortaya koyduklarına bakarsanız, inanmadıklarını söylerken sadece boş bulunmuş olduklarını anlarsınız! Ortaya koyduklarına bakarsanız; inanıp inanmadığımıza aklımızın “karar” vermediğini, ağzımızın söylemediğini anlarsınız!
Aziz Nesin’in hafızamda en çok yer eden hikâyesi şudur. Bu hikâyeyi size aktarırken, ne kadarının Aziz Nesin’e, ne kadarının benim hayal gücüme ait olduğunu ayırt etmem zor! Küçük bir çocuk, karınca yuvasının üzerini bir fanus ile kapatıyor. Ve içine de bir çekirge atıyor. Karıncalar ile dev çekirgenin savaşı başlamış oluyor böylece -Savaşlar aslında hep böyle başlıyor-. Karıncalar çekirgeye bölükler halinde saldırmaya başlıyor. Ve çekirge de, türlü hamlelerle püskürtüyor karıncaları. Sonra yılmayan karıncalar, bir yandan kaybettikleri arkadaşlarının bedenlerini yuvaya taşırken, bir yandan da çekirgeye saldırmaya devam ediyorlar. Küçük çocuk, olanı biteni fanusun dışından, dehşetle izliyor. Karıncaların sayısı arttıkça, çekirgeye daha fazla yaklaşıyorlar. Neden sonra, birkaç karınca çekirgenin üzerine çıkmayı başarıyor ve bir bacağını koparıyorlar. Önüne gelen bütün karıncaları o vakte değin püskürten çekirge, düşmeye başlıyor. Karıncalar, çekirgenin eski gücünde olmadığını fark ederek ellerini, kollarını koparıp alıyorlar. Ve savaş, çekirgenin yerin yüzeyinde yüzü koyun yatması ile, yani karıncaların zaferiyle bitiyor. Hiç hareketsiz duran çekirgenin içine giriyorlar sonra. Bir süre çekirge ile yuva arasındaki yoğun karınca trafiğini izleyen çocuk, çekirgenin içi tamamen boşaltılana ve salt bir kabuktan kalana kadar bekliyor. Ve sonra muhteva çekilince, iskelet çöküyor. Karıncalar, tek bir parça bırakmaksızın çekirgeyi yuvalarına taşıyorlar.
Bu hikâyede, insanın bir suçlu arayası geliyor, öyle değil mi? Çekirge mi iyi? Karıncalar mı kötü? Tam tersi mi? Çocuğun mu yoksa bütün suç? Bana kalırsa bu hikâyede bir suçlu yok, bir suç aleti var. Aslında bir suç aleti de değil, suça alet olan bir şey var: Fanus!
2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ın üzerine bir fanus kapadılar. Bu fanusu kapayan güç odakları, bu fanusun içindekilerini de çoktan savaşa hazırlamışlardı. Kutuplaşmaların dozu kâfi derecede yüksekti, aktörler özenle seçilmişti, yer ise bulunmaz kaftan idi. İnsanın en eski alışkanlıklarından birini, inanç “müptelalığını” konu edindiler. Bir inancın yahut bir ırkın işgüzar memuriyetine soyunmak, başkalarını da senin gibi inanmaya yahut en azından öyle görünmeye zorlar. Bu fazladan cüretkârlığın benzerlerini, tarih sayfalarının hemen her tarafına kapanan fanusların altında görebilirsiniz.
“Zulüm”, kelime anlamıyla bir şeyin yerinden edilmesidir. Bir şeyin olağanlığını, yani kendi olmakla ilgili özünü/hakkını bertaraf ederseniz, yaptığınız şey zulme dönüşür. Karıncaların, üzerlerine bir fanus kapanana kadar, bir çekirge ile ne alıp veremediği olabilir ki?! Bütün renkler, bütün inançlar, bütün ırklar; kalpleriyle davrandıkları sürece, yani özlerinden ses verdikleri müddetçe ebediyen beraber yaşayabilirler. Ne zaman ki şeytan, yani kötülük, eline bir fanus alır ve onu bizim kalplerimizin üzerine kapatırsa; insan, etrafına dehşet saçan bir zalime dönüşür.
Madımak, insanlık tarihinin, hala da kanamaya devam eden bir yarasıdır. Orada, otuz beş canı alan meşum kalabalık, bu yaptıklarını Müslüman oldukları için yapmamışlardır, nefislerinin emrine amade çıkarmışlardır o yangını. O yangını çıkartanların kalplerinin üzerine, Sivas’ın üzerine kapatılan fanustan da büyük bir fanus kapatılmıştır. Orada, “meşhur yasakların ve tel örgülerin sahibi”, gerçek bir suçu engellemek adına olması gereken yerde olmamıştır. Orada, istediğinde tanklar ve panzerlerle arz-ı endam ederek koca şehirlerin kalabalığını evine kapatan cuntacı zihniyet, aynı şeyi bu defa, tanklarını ve panzerlerini geri çekerek yapmıştır. Orada, Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söken softalar, günü geldiğinde onun yaylasından Şah’ına giden yolu görünce, utanacaklar! Orada, “din elden gidiyor!” nidalarıyla yeri göğü inleten putperestler, her şeyin açık edildiği gün geldiğinde neyin elden gittiğini daha iyi kavrayacaklar. Bu ülkede yaşayan insanları, sözümona bir arada tutmak için, onların düşmanlıklarından istifade eden egemenler; kölesi oldukları emperyalistlerin, bir başka elle hışmına uğruyorlar şimdi. Ne sanıyordunuz, keser dönünce sap yerinde mi sayacaktı yani?! Orada, namaz çıkışı eline tutuşturulan bir kâğıt parçasının peşinden katliam yapmaya koşan kim varsa, Yunus’un, namaz ile kalp kırmak arasında kurduğu bağıntıya vursun yüzünü!
Ve size de geleceğim… Çünkü siz de bu oyunun mazlumu değilsiniz artık! Madımak’a bakıp da, tüm Müslümanlara ve İslam’a sövenler, “İşte İslam’ın daimi potansiyeli: İrtica!” diye çığırtkanlık yapan lafazanlar, sanki sidik yarıştırır gibi katliam yarıştırıp “Başbağlar” deyince “Madımak”, “Madımak” deyince “Başbağlar” diye atılan kutup kurtları, bu katliam bize yapıldı diyerek, bu katliamı inhisarına geçiren sözümona solcu, devrimci, Alevi kamplar; size de şöyle büyük bir dev aynası lazım! Bunları yaptığınız müddetçe, bu katliamı yapanlardan ne farkınız var?! Zaten bu katliamı yaptıranlar, yani fanusu yuvaya kapatan el, en çok “sizin” böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun! Böyle düşündüğünüz müddetçe, yani böyle kutuplaşmacı ve değişmez bir önyargıyla bakarak; hangi inanca mensup olursanız olun, bu yangına her gün ateş taşıyanlardan birisiniz işte, başka ne olacak!? Mazluma bir renk isnat edenler, muhakkak bir tarafın zalimidirler!
Gelelim meselenin kalbi, yani en insani tarafına! Bu son kısım, kalbinde ötekine yer açanlara… Yukarıda aktardığım hikâyedeki gibi, bir çocuğun elindeki fanus o çocuğun masumiyetini sekteye uğratmaz. En nihayetinde çocuk, çocuktur işte! Ama yetişkinlerin çocuk kalpleri yoktur. Çocukluğunu kaybedenler, niyet edinirler. Mühim olan, iyi niyetli olabilmektir. İyi niyetli olamasak da, yaptığımız hata sonrası, iyi niyete dönebilmektir, öyle kalabilmektir esas olan. Bu bize adalet, vicdan ve sevgi olarak döner. Madımak’taki katliamı yapanlar, şu ya da bu renge bakılmaksızın; niyetlerini bozan insanlardırlar. Onları herhangi bir inancın memuru olarak görürsek, o inancı karalayarak biz de niyetimizi bozmuş oluruz. Madımak’ta saldırıya uğrayanlarsa, isterlerse dünyanın en kötü insanları olsunlar (ki bence hiçbirinin kötülükle bir ilgisi yoktu!), o şekilde bir saldırıya uğramak kaydıyla artık mazlumdurlar. Ve mazlum, bir zamanların zalimi olsa bile o, bir insanlık emanetidir bizlere!
Fanus, kötülüğe/şeytana ait bir alet… İnsanı da bu yolla kendine alet ediyor işte! Ben insandan ümidini kesmeyen insanlardanım. Bir gün o fanusu kalbinin üzerine kapatan, gün olur o fanusu kalbiyle kırabilir de!
Velhasıl, Madımak katliamı, herhangi bir mezhebe, dine, inanca, insana yapılan bir saldırı değildir. Bizatihi insanlığın yara aldığı bir saldırıdır. Bu saldırı sonrası yaralananlar, kalbi olan, kalbiyle davranan bütün insanlardır. Her vahim olay gibi, şu yaşadığımız fani ömür içinden, ibretlik bir bilgidir de hepimiz için. Bizi o kadar derinden yaralamış olmalı ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hala dün olmuş gibi kanıyor. Kalbiyle görenlerin, kalbiyle davrananların başı sağ olsun! Yazıyı, heykeli sökülerek yerlerde süründürülen Pir Sultan Abdal’ın bir dörtlüğüyle bitiriyorum. O heykeli sökenler, umarım kendi itibarlarını yerinden söktüklerinin farkına varırlar da, herkesin inancının biricik olduğunu bu sayede anlarlar! Zira siz o heykeli sökmeden, aynı düşmanlık ve softalıkla, sizin gibiler tarafından asılmadan hemen önce söylediği şiirden bir parçadır bu:
“alınmış abdestim aldırırlarsa
kılınmış namazım kıldırırlarsa
sizde Şah diyeni öldürürlerse
ben de bu yayladan Şah’a giderim!”
Alper Gencer
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 08.07.2011
Beyaz suratlı, seyrek saçlı adam dönüp kameraya bakar. Kuru dudaklarının arasında siyah saplı, aşırı uzun bir ağızlık vardır. Ağızlığın ucunda da yanmamış bir sigara durur. Çift kibritle yakar. Bir nefes çekip dumanın yarısını içine çeker, diğer yarısını suratımıza üfler. Dağılan dumanın ardından gözlerini bize dikip konuşur.
“Merhaba Genel İzleyici. Normalde böyle civcivli aparatlara gıcık olurum. Ancak sigaramı bu uzun mu uzun zımbırtıyla içmemin bir nedeni var. Şu bulanık, sinir bozucu sansür yuvarlağını suratımın orta yerinden olabildiğince uzaklaştırmak. Görüldüğü gibi ben başka yerdeyim, sansür başka yerde. Şuna bak yazık, kafası karıştı garibin. Yeri yurdu şaştı. Sudan çıkmış denizanasına döndü.”
Gözlerini kısıp ekranın ucundaki gri sansür lekesine bakar. İnce uzun ağızlığın ucundaki sigarasını içmeye devam eder.





