Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Nisan, 2012 için arşiv

Uwe’den kaç gündür haber yoktu ve Tresa’yı kaçırmışlardı.

Sabah yola yeni çıkmıştım. Buluşmamıza sadece 2-3 günlük yol kalmıştı. Saçını kazıtmış seyrek bıyıklı biri geldi. Selam bile vermeden burnuma küçük bir teyp uzattı. Tresa’nın sesi geliyordu. Pekin’de uçaktan indikten sonra otobüse geçecekken zorla bir araca bindirmişler. Çok korktuğunu, nerede olduğunu hiç bilmediğini söylüyordu zavallıcık. Şoklar içinde dinledikten sonra sordum: 

“Kimsin sen?!”

“Tatsuko. Hatırladın mı? İmaj tazeledim biraz.”

Tatsuko’nun saçları öncekinde gürdü, güneş gözlüğü vardı ve bıyık filan yoktu. Gizleniyordu bu adam.

“Spor yazarıyım demiştin… Tresa’dan ne istiyorsun?”

“Evet, spor yazarı olduğum yalandı. Rusça uydurmalarım doğruydu ama.”

“Nesin peki?”

“Devlet memuruyum.”

“Lütfen espri yapma. Şaşkınlıktan ve sinirden bayılmak üzereyim. Hiç anlamıyorum, kendi halinde bir hostesten ne isteyebilirsin? Kızcağız onca yolu beni ziyaret etmek için, bana destek olmak için geliyordu. Hem nasıl buldun onu? Nasıl haber aldın?”

“Devlet memuruyum dedim. Devleti küçümseme, devlet memurunu hiç küçümseme.”

Teybi cebine koydu. Duvar kenarına oturdu. Benim de oturmamı ister gibi taşa eliyle vurdu. Gidip oturdum. Gözlerimi kırpmıyordum. Bu aptal Japon devlette neciydi acaba? Kadastro memuru olduğunu sanmıyordum, muhasebeci gibi değildi. Hatırlıyordum, yanımdan ayrılırlarken telefon işareti yapmıştı. Herif karısının yanında bana asılıyor olamaz diye düşünmüştüm.

“Bize yardım etmeni istiyorum.”

“Yardım istiyorsan bir kutu lokum yaptırır öyle gelirsin, arkadaşımı niye kaçırıyorsun?”

“Tresa da lokum gibi. Farkı şu; ben sana lokumu işimiz bittikten sonra getireceğim.”

“Ne istiyorsun? Ajan filan mısın yoksa?”

“Devlet memuruyum.”

“Papağan kadrosunda mısın?”

“Tresa senin gibi şakacı değil. Hem senden güzel, hem senden daha güzel ağlıyor. Çok parlak, çok sıcak gözyaşları var. Konuya gireyim mi?”

Cevap veremedim. Çok kötü hissetmiştim kendimi. Kulağını kaşıdı, uzakta bir karınca gibi görünen kuledeki keskin nişancıya baktı, konuşmaya başladı.

“1937’de Japonya ile Çin tarihte ikinci kere kavgaya tutuştu. Sekiz yılda bütün Mançurya’yı, Shanxi’nin yarısıyla, Suiyuan’ın büyük bölümünü kontrol altına almıştık. Yani şu an yakınlarında olduğumuz eyaletler. Amerikalılar Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atınca pes ettik ve bir ay içinde buradaki savaş da bitti.”

“Fat Man.”

“Evet, bombanın ismi Fat Man. Sana bir başka fat man’dan bahsedeceğim şimdi: Albay Suzura Miyozi. Askeri doktor. 120 kiloydu ve boyu 1.75’den fazla değildi. Neyse, Albay Miyozi çok önemli bir çalışma yapıyordu ve 1944 yılında bu bölgeye gelmişti. Uzmanlık alanı hematolojiydi. Aynı zamanda böceklere büyük bir ilgisi vardı.”

“Topal Ejderha?”

“Doğru. Savaş sırasında yaralanan askerleri iyileştirirken bir yandan da büyük yaraların daha çabuk kapanabilmesi için pıhtılaşma üzerine bir deney yürütüyordu. Bu deneyde Topal Ejderha’dan faydalanıyordu. Genetik bilgisi de muazzamdı. Savaş şartlarında ilkel de olsa bazı ilerlemeler kaydetmişti. Bu böcekte insan kanının daha hızlı ve geniş alanda pıhtılaşmasını sağlayan bir madde bulmuştu. Tıp bilimi için çok önemliydi. Yaşasaydı Nobel alabilirdi.”

“Öldü mü?”

“Öldürüldü. Çin Seddi’nde bir yerlerde Çinliler tarafından katledildi. Yıllar sonra yanılmıyorsam 1966’da cenazesi iade edildi. Fakat iade edilmeyen bir şey vardı. Biz de şimdi onun peşindeyiz.”

“Altın dişleri mi? İç çamaşırları mı?”

“Hayır Marina, böcekler. Bu böcekler Japonya’nın biyokültürel mirası olduğu gibi o tıbbi araştırmanın devam edebilmesi için vazgeçilmez bir hazine. Çinliler elbette vermiyor. Karımın topuğundaki yarayı hatırlıyor musun? Kurşun yarası. Böceğin yuvasını ararken yaptılar.”

“Japonya’da kalmadı mı bu Ejderha’dan?”

“Kalmadı, Nagazaki’de bir tür endemikti bu böcek. 9 Ağustos 1945’te hepsi buhar oldu.”

“Hamamböceklerinin radyasyona dayanıklı olduğunu sanıyordum.”

“Bir kere bu hamamböceği değil. İkincisi, patlamada öyle bir radyasyon yayıldı ki bırak böcekleri otuz yıl boyunca çiçekleri bile öldürdü.”

“Ama topal bir böcek için adam kaçıracak kadar gözü dönmüş birine benzemiyorsun?”

“Değilim aslında ama mecburum. Devlet vazifesi bu. Ben de çocukları olan, bankada kuyruğa giren, akşamları çöpünü kapının önüne bırakan sıradan, duygusal bir insanım.”

“Ne yapacağım?”

“Albay Miyozi’nin öldüğü yeri tam olarak bilemiyoruz. Buralarda bir yerde. Bulabilirsek böcekleri de buluruz. Böceklerin hepsi yumurtlama mevsiminde yumurtadan çıktıkları yere geliyor. İlk çoğaldıkları yer de Albay’ın öldüğü yer. Böcekleri takip ederek ilk yuvayı bulacaksın.”

“Burada dolaşabilmek için yıllarca uğraşmış, dikkat çekmeyen biri olacağım içi beni seçtiniz yani.”

“Aynen öyle.”

“Aradan yarım asır geçti. Şimdi milyonlarcadırlar. Hepsini nasıl bulacak, nasıl götüreceksiniz?”

“Çok fazla yumurtlamıyor. Ayrıca dediğim gibi bizim için asıl yuvayı bulmak yeterli. Bir kısmını alıp, dişilerin ve yumurtaların kalanını yok edeceğiz. Böyle asil bir canlıyı avam Çinlilere bırakamayız.”

“İğrenç. Sizi hayvansever sanmıştım”

“Tokyo’da bir köpeğim var biliyor musun… Üzümle besliyor, her hafta çilek şampuanıyla yıkıyoruz.”

“Meyveli köpeklerden hoşlanan bir insanı böyle suçladığım için çok pişmanım. Tresa ne olacak?”

“Şimdi sana bir radyo vereceğim. Şu frekanstan yayın yapacağız, gerekli talimatlar için. Sürekli açık olsun. İşimiz bittiğinde Tresa’yı karşında bulacaksın zaten.”

“Nasıl güveneceğim diye sormak istiyorum ama…”

“Eşim Tresa’nın yanında. Başarırsan geri gelecek, başaramazsan ne olacağına ben karar veremem.”

“Peki, yuvayı bulduğumu size nasıl söyleyeceğim?”

“Saçını topuz yapacaksın. Etrafına iyi bakarsın, topluca ilerleyen böcekleri görünce saçını topuz yapacaksın.”

“Beni görecek misiniz yani?”

“Hep görüyorduk. Neyse, böcekleri takip et, bir deliğe ya da yuva olduğunu tahmin ettiğin bir yere girdiklerinde saçını tekrar aç. O sırada biz sana gerekli şeyleri bu radyodan söyleyeceğiz.”

Mecbur olmak böyle bir şeydi herhalde. Tresa adını duydukça içim ürperiyordu. Tatsuko radyoyu bırakıp gitti. Bilemiyorum, çok da cani birine benzemiyordu. Bir devlet memuruydu sonuçta. Kendine göre kutsal bir görev yapıyordu. Gene de Tresa’yı çok merak ediyordum. Uwe’yi merak ediyordum. Sonumuzu merak ediyordum. 

Vasfi Bey yeni açtığı mobilya dükkânında ağzına geleni sayıyordu: “Hay ben böyle devletin! Bizi sömürüyor şerefsizler!”

Aslında öyküdeki karakterim kesinlikle böyle biri değildi efendim hayır. Amma velakin dilini tutamıyordu: “Vergisine sıçayım! Para kazanmamış bir adamdan neden vergi alıyorsun? Ha? Param yok ki benim neyin vergisini alıyorsun? Bir şey satmamışım ki! Ne vergisi?!” Böyle değildi inanın. Ama gelin görün ki bu karaktere hâkim olamıyordum. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Karakterin yanına müşteri kılığında gidip: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Devletin bekası için vergi gereklidir” diyerek yatıştırmaya çalıştım. Ama sanki geldiğimi bile fark etmemişti. Cinnet getiriyor gibiydi. “Kazanmadığım paranın vergisini benden neden alıyorsun? Bok gibi paralı bir sürü piç kurusu var. Alsana o pezevenklerden vergiyi!”

“Böyle yapma bak hapse atarlar seni” dedim. “Hapse mapse atamazlar. Ben hayali bir karakterim. Sen düşün. Seni atarlar” dedi rahatlıkla.

“İşte beni de zor duruma sokuyorsun. Lütfen sus artık. Sinirden ellerim titriyor bak gerçekten oturup ağlayacağım şimdi” dedim. Durdu. Şöyle bir baktı bana küçümseyerek, “Aslında benim söylediklerimden senin sorumlu tutulmaman gerekir” dedi. “Neden?” dedim, “Senin sözlerin benim sözlerim sayılmıyor mu?”

“Şeytanın yaptığı tüm kötülüklerden yaratıcısını mı sorumlu tutuyor insanlar?” diye sordu. “Aynı şey mi ikisi?” dedim. “Sen de bu dünyanın yaratıcısı değil misin? Sen de bir şeyi hayal ettiğinde ona ol demen yeterli değil mi? Senin için bu kadar kolay öyle değil mi?”

“Evet” dedim “kolaydır”

“İşte sen de kendi yaratıcının hayal ürünüsün. Yani aslında hepimiz hayal dünyasında yaşıyoruz. Benden bir farkın yok”

“Off… Saçma sapan konuşup kafamı bulandırıyorsun. Günaha sokuyorsun beni. Seni olduğun gibi bırakmalıydım. Yarım kalan öykülerin arasında” dedim.

Nerden çıkmıştı bu karakter karşıma böyle? Sinir olmuştum. “Öykümü rezil ettin!” dedim  “Bitiriyorum öyküyü”  “Bitirirsen bitir” dedi. Bir de pişkin ki. “Bitirmiyorum ulan. Sürün” dedim, “Kal öyle. Bak ben müşteri olarak gelmiştim belki bir şey alacaktım ama şimdi hiçbir şey almadan gidiyorum” “Gidersen git!” dedi, “Senin yüzünden değil mi her şey zaten? Yazıyorsun ama boş! Okunabilir bir şeyler yaz şöyle dişe dokunur bir şeyler” “Okuyan okuyor” dedim, “Okumuyorsan senin sorunun. Ayrıca kazansan da kazanmasan da vergini ödeyeceksin” “Ödemiyorum ulan!” dedi. “Sen ödemezsen çocukların öder, onlar ödemezse onların çocukları” “Benim çocuğum filan yok. Borç takıp gideceğim orospu çocuklarına” dedi. Ne yapıyordu öyle? Çekmeceden bir silah çıkardı. Kafasına dayadı. “Dur yapma” dedim “deli misin?!” “Delirttiler!” dedi “Dur!” Silahı elinden almaya çalışırken silah ateş aldı.

Şaşkın bir şekilde bakıyordu bana. “Neden öyle bakıyorsun?” dedim. “Kafanda bir boşluk var” dedi. “Bence senin kafanda boşluk var. Deminden beri saçmalayıp durdun” “Yok hayır” dedi dükkânındaki aynayı göstererek: “Bak kafanda bir delik açıldı” Sahi. Alnımdaki boşluktan ışık sızıyordu. Parmağımı içine soktum. “Yaptığını beğendin mi?” dedim. Öylece bakıyordu. “Ölmedin” dedi. “Ölmedim tabi. Ben yazarım. Öykü bitene kadar bana bir şey olmaz” Korkmuş gibiydi. Her şeyi yapabileceğim kafasına daha yeni dank etmişti. “Madem yazarsın kaldır o zaman şu vergiyi. Para kazanmamış insandan vergi almasın devlet”

“Öykülerimin gerçeğe uygun olması gerekli” dedim. “Saçmalama bilmiyor muyuz ne tür öyküler yazdığını. Gerçeğe uygun olmasıymış”

“Devlet benden aldığı paralarla ihtiyacımın olmadığı yatırımlar yapıyor, kaldırımlar yapıyor. İstemiyorum kardeşim! Şuradaki kaldırımları daha yeni yapmışlardı şimdi gene söküyorlar. Onun parası da benim cebimden çıkıyor. Ödemek istemiyorum! Sikeyim vergisini de ya!” Söylene söylene dükkânın arkasına yürümeye başladı. Duvarın ardında kayboldu.

“Aklıma bir fikir geldi!” dedim gittiği yere bağırarak. “Neymiş?!” dedi içerden seslenerek. “Ne yapıyorsun orada?” dedim. “Filtre kahve hazırlıyorum” dedi, “İster misin?”  “Olur” dedim. “Bak şöyle bir fikir geldi aklıma. Sen bir ada satın al ve kendi devletini kur” “Ada mı satın alayım? Ne adası? Hangi parayla?” “Parayı sorun etme. Ben yazarım” dedim. “İyi de ada satın alırsam yine birilerine vergi ödemem gerekmiyor mu?” dedi içerden kafasını uzatarak. “Yok” dedim, “Sen bağımsızlığını ilan edeceksin. Ülkeni kuracaksın. Diğer ülkelere seni tanımaları için bildiriler yollayacaksın. İnternet üzerinden ülkenin tanıtımı için yayınlar hazırlayacaksın. Rüzgâr ve güneş ile enerji üreteceksin. Kendi bağın, bahçen ve çiftliğin olacak. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaksın.” “Bunların hepsini sen yazacaksın öyle mi?” dedi. “Evet” dedim. “Ne gerekliyse sen bana söyle”

Elinde kahvelerle döndüğünde tabletimi alıp öykünün taslağını yazmaya başlamıştım bile. Heyecanlanmışa benziyordu. “İki tane de araba yazsana” dedi. “Ne yapacaksın arabayı adada? Yol yok ki” dedim. “Yakıtı nereden bulacaksın?” “E yaz işte ne gerekliyse. Adadan petrol de çıksın o zaman” dedi. “Yok artık” dedim. “O zaman ben de bu işte yokum” dedi hemen su koyuvererek.

“Benimle pazarlık mı ediyorsun?” dedim. “E o zaman güneş enerjisiyle çalıştır arabayı. Petrol mü kaldı zaten?” İsteklerine devam ediyordu: “Güzel de bir karım olsun” dedi. “Oldu” dedim: “Sarışın mı olsun esmer mi?” “Bazen sarışın olsun, bazen de esmer. Sonuçta yazar değil misin? Yazabilirsin” dedi. “Hayır” dedim, “adada yalnız olacaksın. Tek başına” “İstemiyorum” dedi. “Saçma sapan bir dünyaya soktun beni” “Efsane olacaksın” dedim. “Yemişim efsanesini” “Senin ağzın çok bozuk” dedim, “Çok aşırı tepkiler veriyorsun. Böyle bir karakterle ne yapacağımı bilmiyorum” “Tamam tamam” dedi, “küfür yok” “Hayır, böyle davranırsan kimse seni dinlemez ki. Kendine zarar.”

“Senin adın neydi?” dedim. “Vasfi” dedi. “Tamam Vasfi. Kurduğun ülkenin adı da Vasfi Cumhuriyeti olacak dedim. “Daha iyi bir isim bulamadın mı? Vasfi Krallığı olsun bari” dedi, “Ben kral olmak istiyorum.”

“Hayır, Cumhuriyet olacak.”

“Niyeymiş?”

“Çünkü en iyi yönetim şekli de ondan”

“Ulan adada bir kişi var zaten ne cumhuriyeti?” dedi. “Tamam” dedim “krallık olsun…” Onunla mı uğraşacağım?

“Bak” dedim yaptığım çizimi göstererek, “bu da senin bayrağın” “O ne öyle?” dedi. Açıkladım, “Mavi arka plandaki ters üçgen adayı temsil ediyor, aynı zamanda adının baş harfi olan ‘V‘ şeklinde. Nasıl olmuş?” Pek beğenmiş gibi bakmıyordu, dudaklarını büzdükten sonra “Taç da çiz de bari krallık olduğu belli olsun” dedi. “Olabilir” dedim, “Hem böylece o üçgen aynı zamanda kafasında taç olan Vasfi’nin suratını da temsil edebilir” “İyi işte. Çiz” dedi.

Anlatmaya devam ettim: “Adayı satın aldığın ülke senden vergi ödemeni isteyecek ısrarla. Ama sen vergi ödemeyi reddedeceksin. Hatta adaya gelip seni alıp götürmek isteyecekler. Bayrağını da indirip yerine kendi ülkelerinin bayrağını dikmek isteyecekler. Sen de onlarla savaşacaksın. Özgürlüğünün mücadelesini vereceksin” Bana: “Silahlar var mı silahlar? Beni Rambo gibi yapabilir misin?” diye sordu. “Hayır, bu daha çok mahkemelerde hakkını arayacağın bir hukuk mücadelesi olacak” dedim. “Sıkıcı” dedi. “Böyle bir öyküde yer almam ben” “Sana da öykü beğendiremiyoruz” dedim. “Sıkıcı yazıyorsun. Heyecanlı hale getirmelisin. Mesela beni Rambo gibi yap” dedi. “Hayır!” dedim.

Bu karakter gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Neden öyküye hala devam ettiğimi bilmiyordum. Kahvemden bir yudum aldım. Birden suratımda bir ıslaklık hissettim. Gözlerini belirtmiş bir şekilde bana bakıyordu, “Alnındaki delikten kahve fışkırıyor” dedi. Şaşırıp birden doğrularak: “Neden böyle oldu?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. Böyle olmaması gerekiyordu. Şuna bak! Üstüm başım hep kahve olmuştu. “Silecek bir bez bir şey verir misin?” dedim kafamı öne eğerek. Alnımdan yere pıt pıt kahve damlıyordu. Kızmıştım: “O silahı alacaktın değil mi eline illa!”

Getirdiği peçete ile kafamı sildim ve anlatmaya devam ettim. “Mahkemelerde vereceğin mücadelede tüm servetini harcayacaksın”

“İyi ama sen de verdiğin her şeyi geri alıyorsun” “Bu böyledir ama” dedim, “Yaratıcı hep böyle yapar. Verdiği her şeyi geri alır” “Yani gerçeğe uygun olması gerekli…” “Evet” dedim, “hep böyle olur…”

“E arabam yok, kadınım yok, mahkemelerde sürünüyorum. Ben ne anladım bu işten?”

“Ne istiyorsun?” dedim “Derdin ne senin? Yazar benim. Sana ne oluyor?” Sinirden ayağa kalktım. “O kadar öykü yazdım senin gibi karaktere rastlamadım! Ne biçim bir karakterin varmış senin” “Tamam sakin ol” dedi.“Hayret bir şey ya!” “Tamam” dedi elini beni yatıştırmak için kaldırıp indirerek. “Otur sen. Anlat. Susuyorum” Cık cık cık… Oturdum ve öfkemi yatıştırmaya çalışarak anlatmaya devam ettim:

“Neticede şu olacak. Vergi ödemek istemeyen insanlar ile ödeyenler ikiye ayrılacaklar. Bu durumda vergi kredisi olanlar otobüse daha ucuza binecekler. Daha kestirme olan yollardan geçebilecekler. Herkes ülkeyi kullandığı kadar ödeyecek. Daha adil olacak her şey.”

“E benim ülke ne oldu?”

“Sen ülkeyi sattın ama karşılığında başka türlü bir bağımsızlık kazandın”

Düşünceli bir şekilde kafasını kaşıdı. Suratını ekşitti. “Olmadı mı? Sevmedin mi öyküyü?”

“Sonunu sevmedim” dedi. “Daha iyisini yazabiliyorsan kendin yaz” dedim, “Oturdum buraya sana laf anlatıyorum. Benim burada ne işim var? Normalde hiç gelmemem gerekirdi” dedim, “Şu halime bak. Kafamda bir delik açıldı, üstüm başım kahve oldu. Hadi bunlar neyse, saçma sapan konuştuğun için ceza alabilirim, hapse girebilirim senin yüzünden. Onu bunu bırak, ettiğin laflar yüzünden cehenneme bile gidebilirim!” Hiç oralı değildi. Bana arkasını dönmüş camdan dışarı bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim. “Düşünüyorum” dedi.  “Ne düşünüyorsun?” dedim.

“Ben başka ülke falan kurmak istemiyorum” dedi  “Başka bayrak da istemiyorum. Ben bu ülkenin bayrağına kurban olurum. Benim derdim sadece vergiyle. Param olsa veririm tabi neden vermeyeyim? Ama kazanmadığım paranın vergisini de neden ödeyeyim?” E ben de daha ne diyeyim? “Haklısın kardeşim” dedim, “Haklısın…”

Emrah Serbes, Şenol Erdoğan’ın canlı yayın konuğu olarak Kaybedenler Kulübü Stüdyolarında Standart Fm’de!

Bu Perşembe saat 22:00′da Ruj Lekesi programında canlı yayında.


www.standart.fm

standart fm, bir kaybedenler kulübü tribidir

Post-express dergisinde birkaç yıl önce yayınlanan bir röportaj vardı. Çalışma psikodinamiği uzmanı Christoph  Dejours, France Telecom’da arka arkaya yaşanan işyerinde intihar vakaları üzerinden sürdürdüğü çalışmasında, modern çalışma biçimlerinin, yeni dominasyon yöntemleri ürettiğinden bahsediyordu. Bunlardan en önemlisi ve araştırdığı vaka üzerinde en çok etkili olduğunu saptadığı yöntem ise bireysel performans değerlendirme sistemleri.

Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir seminere katıldım. Bozgunculuk yapmamak, sadece oturup dinlemek niyetindeydim. Ama bir yerde, anlamadığım bir nokta olduğunu söyleyerek söz aldım. Konu, çalışanın işine ait her bir sorumluluk alanı için, gelecek döneme dair bir hedef belirlemesiydi. Anlayamadığım nokta şuydu: Söz konusu sorumluluk alanları, işverenin çalışana, aldığı maaş karşılığında verdiği işler olduğuna göre, çalışanından ne iş yapmasını beklediği bilgisi de aslen ve özellikle işverende olduğuna  göre, neden çalışandan kendisi için hedef belirlemesi isteniyor? Belirlenecek hedef ne olursa olsun, yapılmakta olan işle ilgilidir, ve aslen çalışana değil şirkete aittir. Bu hedefleri belirleme işini (sözde) çalışana yaptırmak, bir tür kandırmacadan başka bir şey olamaz. Para karşılığı emek vermekle yükümlü çalışana, bazı sözler verdirmek, bu sözleri de kendi ağzından almak, çalışanın buradaki profesyonel ilişkiyi bir şeref meselesi haline getirmesini sağlamak için yapılmıyorsa, başka ne için yapılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. Konuşmacı biraz telaşlandı, ilk cevabı şu oldu: “Ama istatistiksel olarak, kişilerin kendi koyduğu hedeflere ulaşmak için daha çok çabaladıkları tespit edilmiş.” Bunun, benim argümanımı tümüyle destekleyen bir şey olduğunu söyledim. Konuşmacı o noktadan sonra konuyu değiştirdi, ben de bu kadar bozgunculuğun yeteceğine karar verip sustum.

Yukarıda parantez içinde yazdığım “sözde”nin anlamını da açıklayayım. Sistem şu şekilde işliyor: Çalışan kendi iş alanları için birtakım hedefler koyuyor. Daha sonra bu hedefleri  yöneticisiyle müzakere ediyor, hedefler gözden geçiriliyor, sonunda bir orta noktada buluşuluyor. Çalışanla yöneticisi arasında nasıl bir orta nokta bulunur? Bu iki seçmeni olan ve birinin 2 oy hakkı olan bir demokrasiye benziyor. İşin doğrusu şudur: Siz ne derseniz deyin, sonunda yöneticinin dediği olur. Zaten ona bu yüzden yönetici denir. Ama siz bu tatsız yola koşulursunuz ve hedeflerinizi kendiniz, yöneticinin kabul edebileceği şekilde yazarsınız. Eğer sistem gerçekten ciddiye alınıyor olsa (neyse ki çoğu yerde alınmıyor), daha sonra bu hedeflere ulaşamadığınız için sorumlu tutulmanız, kendinizi yetersiz hissetmeniz için bu ve benzeri psikolojik baskı araçlarının devreye sokulması, sonunda günün birinde işten çıkarıldığınızda, bunu çoktandır hak etmiş olduğunuza inanmış olmanız da mümkündür. Aynı sistemin başka araçları içinde, çalışanların birbirlerinin performansını değerlendirmeleri gibi şeyler de vardır. Sistemin tasarımcılarına göre; bu, arkadaşların birbirlerine, eksiklerini söyleyerek kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmasını sağlar. Christoph Dejours ise, bunu iş arkadaşları arasındaki dayanışmanın ve dostluğun sabote edilmesi olarak yorumluyor. Özellikle performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanların, maaş artışı ve prim üzerinde etkisi oluyorsa, ya da işten çıkarılma sırasının belirlenmesinde kullanılıyorsa… Ki hiçbir çalışan bu şekilde kullanılmayacağından emin olamaz.

Belki bu teorileri üretenler, “insan kaynakları” denen uydurma bilimin akıl hocaları, bu sistemleri dostluğu ve dayanışmayı ortadan kaldırma amacıyla tasarlamadılar. Ama bu, ulaşılmaya çalışılan başka bir amacın yan etkisi oldu. Asıl amaç, bana göre, çalışanın yaptığı işte kendini her zaman yetersiz hissetmesini sağlamaktır. Bunu tersten ifade ederek olumlu bir şey gibi göstermek mümkün: Asıl amaç, çalışanların kendilerini her zaman geliştirmelerini sağlamaktır. Ama insan kendini ne kadar geliştirebilir ki! Hele pek çoğumuz gibi rutin bir işte ömür tüketirken… Bana bir keresinde akıcı konuşma becerimi geliştirmem gerektiği söylenmişti. Akıcı konuşma konusunda hiçbir zaman iddialı değildim. Belki konuşma konusunda çok becerikli olsaydım, kâtip değil stendapçı falan olurdum (bazen Cem Yılmaz kadar komik şeyler bulabiliyorum). Aslında, pek kimseyle konuşmadan işimi yapabileceğimi sandığım için bu mesleği seçmiştim. Bana bunun hatırlatılmasının bana ne faydası var? “Hep daha iyi olabilirsin” demek, gayet düz mantıkla, “hiçbir zaman yeterince iyi olamazsın” demek değil midir?

Kapitalistlerin, ödedikleri ücret karşısında mümkün olan en yüksek emeği (insan kaynakçılarının sevdiği tabirle “performansı”) elde etmeye çalışmalarını anlayabilirim. Anlayamadığım, mazur göremediğim şey, kendi açılarından bakınca profesyonel bir alışveriş olan bu ilişkiyi; çalışanın, kendi açısından, bir tür şeref meselesi olarak görmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmaları… Amerikalıların sevdiği tabirle söyleyeyim: “Bu hiç adil değil.”

• Bazen hayallerimizin söndüğünden bahsediyoruz çünkü bazı hayallerimiz balon.

• Q klavyedeki tek sıra tuşla, Türkçe olarak yazılabilen en çok harfli ülke Fildişi Sahili’dir. Fildişi Sahili bunu her yıl törenlerle kutlamaktadır.

• “Ne demek istedin?” feminen bir sorudur, “anlamı nedir?” maskülen. Bu yüzden meal erkektir, tefsir kadın.

• Eskişehir’de bol miktarda lüle taşı çıkar ve o kadar pipoyu kim içiyor bilinememektedir.

• Aslında bir çuval incirin berbat olması için kimsenin ekstra çaba göstermesine gerek yok. 50 kg taze inciri çuvala doldurup biraz beklediğinizde en az yarısının kendi kendine berbat olduğunu görebilirsiniz.

• Tuhafiyenin camında “On beş dakikaya dönerim” yazan bir kâğıt gördüm. Hakikaten on beş dakika sonra döndü: “Bu da madalyonun öbür yüzü” imiş.

• Dünyadaki en uzun yer ismi Yeni Zelanda’daki Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwenuakitnatahu adlı tepedir. Okumaya bile üşendin, hiç heyecanlanma.

• Erişte yüklü genç eşeği kaçınca “sıpa getti” diye bağıran İtalyan köylü hikâyesi şu diyalektik gerçeği atlıyor: İtalya’da Yörük lehçesi yok.

• Nişanlım Jülyet’e açık mektup: Sevgili Jülyet, her gece beni pembe saten bir yorgan gibi saran tatlı düşlerinizle uyuyorum. Burada hiç kırtasiye yok, bana biraz zarf gönderebilir misiniz?

• Benim özgürlüğüm senin özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bizim özgürlüğümüz onun özgürlüğünden sonra hiç başlamaz.

• Değişim muhteşem bir şey olabilir fakat kozadan çıkan kelebeğin ömrü azalmış demektir.

• “Baca deliğine doldurulmuş gazete gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç, “Onlar için ne dediğim önemli değil.” 


Ayten Alpman da vefat etti. Dilerim gittiği yerden memnun kalsın. Memleketi, şarkısındaki gibi, cennet olsun. Meral Okay’a, Ümit Usta’ya, tüm tanıdıklara da selamlarımızı söylesin. Yakında biz de göçeceğiz o ‘başka’ memlekete.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşüm bloğunun önüne, harabeye dönmüş binaların dış cephelerini kapatacak biçimde konan dev panoları gördünüz mü? Pırıl pırıl güneşli günde beyaz parmak arası terlikleriyle keyifli bir yürüyüş yapan o kadını. Üzerinde şık takım elbisesi, tatlı bir hırsla işine yürüyen genç adamı. Kafelerde oturmuş hayatın tadını çıkaranları. Ve diğer çağdaş, paylaşımcı, mutlu, cici insanları… Üzerlerinde bir “yeni” patlangacı eksik.

Bu neyin reklamı? Yeni bir semtin mi? Gidenlerin yerini bu parlak insanlar mı alacaklar? Kırık camların arkasından silik ifadelerle bakan semtin yorgun sakinleri binalarla birlikte yıkılıp gidecekler. Burada yeni bir sayfa açılacak. Dikkat köpek var yazılarına karışmış bira fiyatları geride bırakılacak. Perukçular kel kalacak.

Bu yıkıntıların arasından bir Şanzelize maketi mi çıkaracağız şimdi? Tepeden inme, mış gibi, taklit bir Şanzelize… Elimizdeki kağıt bardaklardaki kahvelerden şuruplu yudumlar alarak üçüncü dünyayı unutma egzersizleri mi yapacağız burada? Vitrine yeni bir semt koyuyoruz belli ki. Sadece vitrinde duran, içerde satılmayan bir ürün gibi… Görene ait olmayan bir rüya gibi…

Bu parlak resimlerin ardına saklanarak yıkılıyor Tarlabaşı. Binalar tek tek boşaltılıyor. Tarlabaşı Bulvarı’ndaki bir 2. katta çalışmalarını sürdüren Tiyatro Oyunevi de tüm binanın tahliye edilmesi nedeniyle, provalarını yaptığı ve oyunlarını sahnelediği mekanı epey önce boşaltmak zorunda kalmıştı. İşte şimdi onun yerine çok daha büyük bir tiyatro geliyor. Belki de dünyanın en büyük tiyatrosu kuruluyor Tarlabaşı’na. Gerçek hayatla aramıza bir set gibi çekilen bu dev panolardaki gıcıklandırılmış yeni dünya görselleri bana bunu söylüyor.

ÇIKTI
Tüm Kitapevleri, D&R Mağazaları ve Idefix’de
kitaptan:

Bir Ruhi Su uzunçaları dönüyor pikapta:

“yedi yaşında bir kızım

büyümez ölü çocuklar

çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsin.”

“Zaten acı içindedir çiçekler ve çocuklar. Zaten içindeydiler. Ve anam avradım olsun içindedirler hala.” Tarihi düşmemiş notun altına, tarihi uzun zaman önce unutmuş, terk etmiş ve bırakmış tarihi. Cildi parçalanmış eprik defter ihtiyar duruyor avuçlarının içinde, avuçları karda soğuk yemiş bir kedi kadar zavallı ve yoksun kendini içe doğru sıkıp kapamaktan, bir yumruk olmaktan yani, yoksun. Anneler bilirler ölmenin ne büyük bir yalan olduğunu sadece. Bir bebeğin ölüsünü sadece anneler saklar topraktan öte. Tanrı ezilendir annenin acısının altında. Anne sever Allah’ı -saçlarını okşar, yavrusudur annenin Allah da. Karanlık odalarda pis gaz yağı kokusunda bit ayıklanır. En çok yanan yakılan ormanlara benzer ölümü çocukların, ve ağaçların ölümü en çok Allah’ın ölümüne, ağaç Allah’tır. Orduların tarihleri annelere ve Allah’a karşı yazılmıştır, annelerin ve Allah’ın kanını akıtmıştır aslen yerkürenin tüm orduları. Hem vallahi de billahi de yakılan ormanları ve vurulan çocukları ayrıca sormalıydı tarih –diğerlerinin yanı sıra ayrıca! -Sormalı.

Sık sık düşündüğü sıralama yıllardır bozulmuyor hiç. Çocukları, ağaçları ve ölüleri düşünürken yakalıyor kendini. Zaten hep kendini yakalıyor yüksek bir binanın beş santimlik pervazında yağmur yağarken neredeyse çıplak ve sabah türküsüne başlamamışken müezzin, uyuyan son kuşlardan az önce bir köprü korkuluğunun çiğ düşmüş zemininde titremeden ayakları yürürken…

Ayının karnı açtı… Ne de olsa oldukça uzun bir süredir ağzına tek damla bal sürmemişti zavallı… Arı kovanlarındaki tüm balları bitirmişti ve şimdi de her yerde bal arıyordu. Köstebek kardeşe sordu: “Köstebek kardeş, köstebek kardeş! Balın var mı acaba?” Köstebeğin yanıtı çok sert oldu: “Hayır yok! Defol git!” Bunu demesiyle birlikte ayının kendisini kaybedip, pençesinin köstebeğin boynuna çarpmasıyla köstebeğin kafasının kopup yerlerde yuvarlanırken etrafa kanların saçılması bir oldu. Sonra ayı köstebeğin bu haline çok üzüldü, kafayı yerden aldı ve cebinden çıkardığı yapıştırıcıyla kafayla gövdeyi yapıştırdı. Köstebeğin gözleri açıldı ve şöyle söyledi: “Göremiyorum! Göremiyorum!” Ayı ani bir hareketle kafayı yerinden söküp çok uzaklara fırlattı.

Ayının çamurdan heykel yapmak gibi bir merakı vardı ve aklı fikri hep balda olduğu için çamurdan bal heykelleri başladı. Heykel yaparken düşünmeye de fırsat bulmuştu aslında. Ama o hep şöyle düşünüyordu: “…Çünkü ben bal heykeli yapıyorum ama bu sadece kendimi avutmak için oysa bal heykeli yenmez ama kendimi avutmak için ben bal heykeli yapıyorum çünkü…” Aradan uzun günler geçmiş, ayının saçı başı dağılmış ve sakalları uzamıştı ve artık canına tak etmişti gidecek ve konuşacaktı. Diyecekti ki: “Benim karnım aç, ben bal istiyorum.” Ama bu lafı kime diyecekti. Ya kendisiyle dalga geçerlerse, ya alaya alırlarsa onu… O ayı yüreği buna dayanamazdı.

Bir gün kapı çalındı ve içeriye çok güzel ve zarif, alımlı dişi bir yılan girdi. Ve dedi ki: “Af edersiniz ayı bey, siz bal arıyormuşsunuz duyduğuma göre.” Ayı uzun süre sosyal hayattan kopuk yaşadığı için iki lafı bir araya getirip konuşamıyordu. Ağzından çıkan laf şuydu: “Haa…” Çok utanmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu ayının ama tüylerinin ardından yüzünün gözükmediği için yılan bunu fark edemedi. Konuşmayı şu şekilde devam ettirdi yılan: “Bizim eski yuvamızda bolca bal var. Hatta ve hatta bayaa bayaa bolca bal var.” Yılan konuşmasını bitirince ayı düşündü. “Bir yılanın balla ne alakası olabilir ki? “Ve şöyle konuştu: “Sizin ne alakanız var balla?” Yılan: “Valla, bizim eski yuvamız bir arı kovanının altında bulunuyordu, bir gün arı kovanına bir köstebek kafası çarptı ve bütün ballar bizim yuvaya döküldü” dedi. Ayı bu duruma çok sevindi. “Demek öyle ha!? Hemen beni yuvanıza götür!” “Peki gel peşimden” “Haydi gidelim.” Yola çıktılar, aynın keyfi yerindeydi. Hatta giderken yolda yılana şaka bile yaptı. Şöyle söylemişti: “Ayağa kalksana niye yerlerde sürünüyorsun?”

Yolculuk sırasında ayı ile yılan arasında hafif bir elektriklenme oldu sanki. Yoksa yılan ayıya aşık mı oluyordu? Birden ayı bir taşa takıldı ve yılanın üzerine düştü. Göz göze geldiler. Yılan ayıya: “Üstümden kalk lan ayı! Nefes alamıyorum!” dedi. Ayı üzerinden kalktıktan sonra: “Af edersin böyle demek istememiştim. Lütfen beni bağışla” diye ekledi. Aralarında hoş bir muhabbet başladı. Bir ara ayının “Bana yılanlığı anlat!” demesine karşılık yılan; elleri olmadan yemek yemenin zorluğundan kulakları olmadığı halde her söylenileni anlamasının acayipliğinden falan bahsetti. Bu sefer yılan ayının kendisinden bahsetmesini isteyince ayı kendisi hakkında bahsedilecek fazla bir şey olmadığını sadece işte bir ayı olduğunu söyledi. Yılan birden ayıyı çok sevimli bulduğunu kaçırdı ağzından. Ayı da: “Bende seni çok sivri dişli ve düz vücutlu buldum” dedi. Ne yapsın, diyecek söz bulamamıştı, ayının tekiydi çünkü… Yılanın yüzü kızardı, bakışlarını başka yöne çevirip: “İşte geldik!” dedi. Karşılarında kırılmış koca bir arı kovanı, kopmuş bir köstebek başı ve ağzına kadar bal dolu bir yılan yuvası vardı. Ayı hayvan gibi bağırarak hızla bala doğru koşmaya başladı. Gözü hiçbir şey görmüyordu, yılanı ezip suyunu çıkardığını da fark etmedi zaten. Yuvanın içindeki tüm balı kısa sürede mideye indirdi. Doymuştu artık…

(Nisan 2000)

Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak, Emrah Serbes gibi isimler konuk oldu. 18 Nisan Çarşamba günü yapılacak programın konuğu afili dostumuz Hakan Bıçakcı. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırmak menfaatiniz gereğidir.

2 sayfa12»Yukari Asagi