Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Temmuz, 2012 için arşiv

Dünya sineması, ‘Hollywood ve diğerleri’ şeklinde ikiye ayrılıyor. Bu, göze batan, görmezden gelemeyeceğimiz bir vakıa. Hollywood filmleri tüm ülkelerde vizyona girer. Hollywood yıldızlarını tüm milletler tanır. Her yerde, gündelik hayat Hollywood imgelerinin tesiri altında biçimlenir… Hollywood’dan kaçamayız. O, kafamızın içindedir. Hayatın, yaşanmaya değer kısımlarının tüm hakları Hollywood’a aittir…
Amerika haricinde hangi ülkelerde iyi filmler çekiliyor? Hangi uluslar güçlü hikayeler anlatabiliyor? Hollywood’dan başka nere var?..
Diyeceğim, dünyada herhangi bir ülkenin yapabileceği en önemli işlerden biri, Amerikan sinemasını aşan nitelikte filmler ortaya koymaktır. Türkiye’nin aksine İspanya bunu başarıyor. İlk ağızda [üstelik, yaşayan en büyük yönetmenlerden Alex De La Iglesia’nın adını bile anmadan] size gerilim türünden üç örnek verebilirim.
EL METODO: Madrid’de Dünya Bankası ve IMF karşıtı protestolar sürmektedir. Bir holdingde üst düzeyde bir pozisyon için müracaat etmiş kişiler bir odaya toplanmışlardır. İçlerinden biri işe alınacak, diğerleri yollanacak. Fakat bu eleme işlemi ironik, kuşkulandırıcı ve giderek dehşetengiz bir havaya bürünür. Finalde mutlu bir şampiyon görmek mümkün olacak mıdır?
MIENTRAS DUERMES: Psikopat rollerindeki olağanüstü başarısıyla hepimizin gönlünde taht kuran Luis Tosar, bu filmde Cesar adlı bir apartman görevlisi kisvesine bürünmüş. Cesar, gün içinde tradisyonel bir hürmet abidesi, ruhunun güzelliği gözlerinde yansıyan bir Anadolu çocuğu, tevekkül ve tevazu timsaliyken, geceleri şeytanın ikizine dönüşmektedir. Çalıştığı apartman onun hakimiyet alanı, av sahasıdır. Cesar, mezarı boylasa da rahat etsektir…
PALABRAS ENCADENADAS: Yaz sıcağında çok sıkılıp bunaldıysanız, artık biraz da gerilmek istiyorsanız, bu başyapıtı deneyin. Ramon Diaz bir seri katil mi, değil mi? Bizimle kafa mı buluyor? Yakalayıp bağladığı ve birazdan doğrayacağı zarif kadın gerçekte kim? Ramon’un edebi kişiliği ile cani kimliği birbiriyle örtüşüyor mu? Polis, Ramon karşısında niye anaokulu öğrencisi gibi şaşkın bakıyor? Ramon bize 19. yüzyıl İngiliz edebiyatını tanıtma kisvesi altında ceset sevgisi aşılayıp cinayet tekniği mi öğretiyor?

El Metodo
Yön.: Marcelo Piñeyro
Sen.: Jordi Galceran
Oyn.: Eduardo Noriega, Najwa Nimri
Yapım: İspanya, 2003

Mientras Duermes
Yön.: Jaume Balagueró
Sen.: Alberto Marini
Oyn.: Luis Tosar, Marta Etura, Alberto San Juan
Yapım: İspanya 2011

Palabras Encadenadas
Yön.: Laura Mana
Sen.: Fernando de Felipe, Jordi Galceran
Oyn.: Darío Grandinetti, Goya Toledo
Yapım: İspanya, 2003

Sade’ymiş adı. Ezbere, küçük, ışıksız fakat kadınsı bir ses.

—İyi günler. Ben Sade, sizi bilmemne bankası adına rahatsız ediyorum. Latif Zühtü Beyefendi ile mi görüşüyorum?

—Evet.

—Vaktiniz var mıydı?

‘Vaktim yok’ dersem bu sefer ‘ne zaman arayalım?’ diyorsun Sade.

—Dinliyorum.

—Efendim bankamızın kredi kartı kampanyası konusunda sizi bilgilendirmek istiyorum.

—Bilgilendirin.

Sekiz taksit ve iki ay ertelemeli at toynağı dâhil herhangi bir kampanya hakkında bilgilenmeye ihtiyacım yok ama ilk nefesini tüketmesini beklemeliyim. Söze girmeden itiraz edersem dayanılmaz bir tartışma halini alabiliyor. Önce beklemeliyim. Birkaç cümleden sonra mutlaka bir soru soracak. O zaman kendi kozumu oynayacağım.

—Hangi adınızı kullanmamı isterseniz?

—Hangisi gönlünüzü çektiyse onu kullanın. İkisi de bana yabancı gelmiyor.

—Peki Latif Bey. Öncelikle bankamız ile siz müşterilerimizin güvenliği amacıyla yapılan görüşmelerin kaydedilmekte olduğunu belirtmek isterim.

‘Sakın sinirlenme’ diyor yani. ‘Doğru düzgün konuş, yarın öbürgün böyle böyle hakaret etmişti ayı diye döküveririz çarşaflarını’ diyor.

—Bankamızın ayrıcalıklarından yararlanmak artık çok kolay. Kredi kartı üyelik aidatı, yıllık sabit ücret, fotokopi parası, dosya ve defter masrafı, yakıt, yol kanalizasyon harcı ve benzeri bedeller istenmemektedir. Üstelik herhangi bir kefil talep etmediğimiz gibi ikametgâh senedi, maaş bordrosu, orta öğretim başarı puanı gibi ekstra şeyler istemiyoruz. Sizi belgelerle yormuyoruz. Onay verdiğiniz takdirde kartınızı kapınıza kadar getiriyoruz. Form doldurmak, annenizin kızlık soyadını söylemek, evlilik yıldönümünüzü hatırlamak zorunda değilsiniz.

Yıldönümü zahmetinden kurtarmayı vaat etmen güzel. Fakat mesaj atacaksınız. O mesajı hanım görecek. ‘Latif banka bile hatırladı, gsm, avm, herkes hatırladı bir tek sen hatırlamadın. Latif doktora gidelim.’

—Bankamızdan bir banka kartı kullanıyor musunuz Latif Bey?

—Kullanmıyorum Sade Hanım.

Yeni bir paragraf için soluk aldığını hissedebiliyorum. Tam sırası.

—Sade Hanım.

—Efendim Latif Bey.

—Latif de bana.

—Peki Latif.

Ne güzel peki diyorsun öyle. Bir tutuşma oldu şöminemde Sade. Ömrüm boyunca Sade seni bekledim. Nice otobüsler geldi de binmedim. Bana kek yapar mısın, çoraplarımı bulur musun? Bana peki de, evet de, tabii de. Banka deme.

—Biliyorum bu da senin vazifen. Biliyorum birilerinin de bunu yapması lazım. Dünya çok kalabalıklaştı. Elli katlı apartmanlarda tek bir kapıcıyla yaşıyoruz. Bazen bir terliği iki kişi giyiyoruz. Herkes bir sürü anlamsız işte çalışmak zorunda. Ama sana şükranlarımı sunuyorum Sade. Hatırlamış, aramışsın. Hiç unutmayacağım bu inceliğini. Kredi kartı almak istemiyorum. Teşekkür ederim.

—Latif bey şöyle sorayım…

—Latif de bana lütfen. Sesimiz kayda alınıyor. Soğuk biri sanılmak istemem.

—Latif şöyle sorayım o halde; herhangi bir kredi kartı kullanıyor musunuz?

—Kredi kartı kullanmıyorum. Kefenimi taksitle almam gerekene kadar da kullanmayı düşünmüyorum.

—Anlıyorum. Kartımızın avantajlarını duymak istemez misiniz?

—Sülalesi avantaj olsa da istemiyorum. Çok teşekkür ederim Sadeciğim.

—Sade Hanım demenizi tercih ederim Latif Bey!

Onca mesut hatırayı tek kalemde siliyorsun. Balkondan bavulumu fırlatıyorsun, bavulda porselen çaydanlığım var. Bana kek yapacaktın.

—Gücendim şimdi sana Sade.

—Latif Bey kartımızın her alışverişe on dokuz taksit imkânı verdiğini ve ilk üç ay borç erteleme kampanyamızı biliyor musunuz?

—Ben sadece on beşe kadar sayabiliyorum.

—Latif Bey peki her yüz liralık akaryakıt alışverişinizde ertesi günkü ikinci elli liralık tüketiminizin önceki haftaya yansıyan son otuz liralık indirimine ek olarak altı taksit yapılabildiğini ve her üçüncü yarım depoda yüzde bir nokta sekiz ultra puan kazandığınızı?

—Ne?

—Şöyle açıklayayım Lütfü Bey…

—Latif.

—Pardon Latif Bey. Şimdi her akaryakıt alışverişinizden yüz liralık puanı düştükten kalanıyla önceki haftadan biriken son yirmi liralık puanınızı tekstil alışverişlerinizde kullanabileceğiniz puanların yüzde dördüne ekleyerek ekstradan kazanma şansını yakalıyorsunuz.

—Arabam yok Sade.

Başından aşağı kaynar akaryakıtlar döküldü. 

—Peki ya süper fırsatlar, çekilişler?

—Senin olsun, beni hatırla.

—Özel değilse neden istemediğinizi öğrenebilir miyim Levent Bey?

—Melis Hanım, birbirimizi yormayalım. Sorduğunuz soru mahremiyet alanıma giriyor. Perdelerimin rengi dışında hiçbir şeyi tanımadığım Burcularla paylaşmam. Zaten perdelerim de sokaktan görülebiliyor. Anlatabiliyor muyum Pınar Hanım?

—Anlıyorum. Yalnız Pınar değil Latif. Ay, Sade. Kullandığınız normal banka kartı var mı? Eğer varsa size vadesiz hesap kartı kampanyamızdan bahsetmek isterim.

O porselen çaydanlığın hesabını vereceksin kadın!

—Bana hicran dolu maziden bahsetme Sade.

—Anlayamadım?

—Kart diyordun.

—Vadesiz hesaplarımızda her bir market alışverişinizde…

—Sade.

—Efendim Lütfü Bey?

—Şarjım bitiyor.

Yalan söyledim kabul. Ne diyeydim, şu anda çıplağım mı diyeydim?

—Öyleyse kısa kesiyorum. Vadesiz hesaplarda olsa bile paranız değerine değer katar. Form doldurmak ve ayrıca…

—Gülay hoşçakal.

—Onaylıyor musunuz?

Tuzak! Dikkat et Latif, neyi onaylayacağını bilmiyorsun.

—Onaylamıyorum Sade. Seni sevmiyorum Tülay.

—Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz Latif Bey.

—Latif değil Levent.

—Kayıtlarımı kontrol ediyorum…

—Selam söyle.

—…

—…

—Lütfü bey bir saniye kapatmayın.

—Efendim?

—Ya şok avantajlar?

—Öpüyorum avantajlarından.

“Projemiz kapsamında, sizlerle konuştuğumuz gibi X şirketine site visit yapıyor olacağız. Katılmasını gerekli gördüğünüz kişiler varsa lütfen iletiyor olunuz.”

Yukarıdaki gibi bir cümleyi okuduğunuzda, yazan kişinin Türkçe’yi yeni öğreniyor olduğunu düşünebilirsiniz. Belki eylemlerin sonuna ekleri eklemekte zorluk çekiyor, bir “olmak” eylemini ezberlemiş, yerli yersiz onu kullanıyor. Ama emin olun öyle değil. Hatta ülkemiz standartlarına göre çok yüksek düzeyde eğitim almış, inci gibi dişleri ve bembeyaz teni olan bir birey olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki ne demek istiyor? Neden, delikanlı gibi,  ”yapacağız” ve “iletiniz” demek yerine “yapıyor olacağız” ve “iletiyor olunuz” diyor?

İş ortamlarını ve oralarda gelişen tuhaf Türkçeyi bilenler, benim şimdiki zamanın kehaneti dediğim bu kullanıma rastlamışlardır. Aslında bu kullanımın çok uygun düşeceği durumlar vardır. Şimdiki zaman denen ve eylemin olup biten değil süren (başı-sonu belli olmayan) bir eylem olduğunu anlatan bu kip, nasıl, geçmiş zaman içindeki süreğen bir eylemi anlattığında şimdiki zamanın hikayesi oluyorsa, gelecek zamandaki süreğen bir eylemi de anlatabilir, o zaman da bu şekilde kullanılır. Mesela “Sen geldiğinde ben uyuyor olacağım.

Ama buradaki durum başka. Öyle süreğen bir eylemi anlatma gibi bir dert yok. X şirketine yapılacak site visit (ne menem bir şeyse), elbette birkaç saat sürecektir, ama başı-sonu bellidir. Biz süreğenliğiyle ilgilenmiyoruz. Olup olmamasıyla ilgileniyoruz.

Tahminimce bu kullanım, bambaşka bir motivasyonla ortaya çıktı ve giderek iş ortamı kibarlığının bir parçası halini aldı.

Diyelim ki bir müşteri için bir iş yapıyorsunuz ve müşteriniz, doğal olarak, her iş yaptıran kişinin soracağı, ama sizin hiç duymak istemediğiniz soruyu soruyor:

- Ne zaman biter?

Siz de en inci dişli gülümsemenizi takınıp diyorsunuz ki:

- Efendim, biz bu işi üç ay içinde bitiriyor olacağız.

Müşteriniz, bu söyleme pek aşina değil, emin olmak istiyor:

- Yani, üç ay içinde bitireceksiniz, değil mi?

- Hayır efendim, bitireceğiz, demedim. Bitiriyor olacağız, dedim.

- Kardeşim, bu iş, üç ay içinde bitecek mi, bitmeyecek mi?

- Efendim, dediğim gibi… Bitiyor olacak.

Siz belki umutsuz bir çabayla, müşteriniz üç ay sonra gelip “bitti mi” dediğinde, “bitiyor” diyebilmek ve kendinizi haklı bulmak istiyorsunuz (Ben size bitecek demedim, bitiyor olacak dedim, bakın, şu anda da bitiyor). Ya da, şanslıysanız, müşteriniz sizi baştan anlıyor, ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü (ya da yürümediğini) de az çok biliyor, sizin yüzünüze gülümseyip, aklından “bu danalar üç ay diyor ama altı aya anca biter” diye geçiriyordur. Egelilerin “du bakalım” demesi gibi bir şey. Bir işi yapıp bitirme konusundaki isteksizliğin dilbilimsel ifadesi. Gönülsüzlük kipi…

Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı çocuklar için bir namaz kitabı çıkardı. Fakat bu kitap hiç de rastladığımız türden değil.

Diyanet İşleri Başkanı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Çocuklarımızın ilgisini çekecek bir namaz kitabı düşünüyorduk. Bunun için sevilen bir çizgi kahraman olan Örümcek Adam fikri bize uygun geldi. Biliyorsunuz “Örümcek” mağaranın girişine ağ örerek müşriklere engel olduğu için İslam dünyasında ayrı bir yeri vardır.”

Kitabın içerdiği temel dini bilgilerin yanı sıra sonuna da bir Örümcek adam macerası eklenmiş. Fakat bu çizgi roman da bildiğimiz Örümcek-Adam`la karşılaşacaklarını uman küçükler hayal kırıklığına uğrayacaklar çünkü burada suçlularla savaştıktan sonra istişareye oradan dini sohbete giden bir Örümcek-Adam profili çizilmiş. Kitabın sonunda Örümcek Adam`ın kendisine özenen çocuğa söylediği söz ise kitabın genel düşüncesini özetliyor: “En büyük süper kahramanlık kişinin kendi ahiretini kurtarmasıdır.”

Kitaba Tepkiler Büyüyor

Kitaba ilk tepki yurtdışından geldi. Amerika`da öfkeli bir grup Spider-Man fanatiği Marvel Comics binasının önüne siyah örümcek adam kostümü bıraktıktan sonra sloganlar atmaya başladı. Bu eylem üzerine bir yetkilinin: “Bu olay paralel evrenlerin yalnızca bir tanesinde geçiyor. Bunların sonsuz sayıda olduğu göz önüne alınırsa bu kadar büyütülmesi anlamsız” açıklamasında bulunması öfkeli kalabalığı sakinleştirmeye yetmedi.

Ülkemizde de İslamcı kesimden bir grup, Örümcek-Adam`ın giydiği kostüm nedeniyle alnının yere temas etmediği için kıldığı namazın kabul olmayacağını savunurken, bir kısım da suçlularla sürekli savaşıp, yaralanan bir Süper Kahraman’ın Şafi mezhebinden olmasının daha uygun olacağını öne sürdüler. Dakik gazetesinden bir köşe yazarı: “Piyasada tonlarca süper kahraman dururken Örümcek Adamın seçilmesi bütünüyle yanlış. Böyle yaparak bizlere örümcek kafalı diyenlere malzeme çıkarıyorsunuz. Aferin.” eleştirisinde bulunmuştu.


Kodamanın biri, Çarşamba akşamları lüks bir restoranda yemek yermiş. Her defasında ona aynı garson hizmet eder, kodaman da yüklü bahşiş bırakırmış. Yıllar boyu bu böyle gitmiş. Garson ile zengin müşteri arasında haliyle bir samimiyet doğmuş… Bir gün adamımız restorana geldiğinde, onu farklı bir garson karşılamış. Bizimki etrafa bakınmış, gedikli garsonu göremeyince, yeni elemana sormuş: “Arkadaşın nerede? Yoksa hasta filan mı?” “Hayır efendim” demiş yeni garson, “o sizi kumarda kaybetti.”

Afşin’in ve Selçuk’un bahşiş hakkında yazdıklarını okuyunca içimden bir ses “Sen de yaz bu konuda” dedi. Fazla ciddiye almadım. İçimdeki ses işte… Ama iki de bir dürtüp durdu, “Yaz. Yaz” diye. Oğlum bak git! Cık cık… Susmuyor. “İyi, peki tamam” dedim daha sonra, “Sus. Yazıyorum…”

Serin bir yaz akşamıydı. Amcamla kuzenler filan hep beraber bir balık restoranına gitmiştik. Baktım herkes amcamı tanıyor. “Hoş geldiniz” diyor, “Sefalar getirdiniz” Çok şaşırdım. “Amca niye sana böyle davranıyorlar?” dedim. “Çok bahşiş bırakırım” demişti, “Sen de bırakırsan çok bahşiş, sana da böyle davranırlar” Vay canına. Bahşişle, ilgi ve alaka satın alındığına ilk o zaman rastlamıştım.

Yüzde on ya da on beş. Ben, ne zaman ne kadar vermem gerektiğini bilemiyorum. Kızlar da hep karışıyorlar bu işe. Biri diyor. “Ne gerek var. Verme” Başka bir zaman başka bir tanesi de diyor ki: “O kadar mı bıraktın?” Bir kere o garson masayı silerken masada kırıntı olarak ne varsa üzerime fırlatmış, bir de üste para mı vereceğim? Sağ olun. Elbiselerim de yemiş kadar oldular.

Zaten bir daha gitmeyeceğimi düşündüğüm lokantada bahşiş filan vermiyorum. “Ben buraya bir daha gelmem nasıl olsa” Öyle olmuyor işte. Gidiyorsun. Ve garson sana baktığında: “Bu adam bana beş kuruş vermemişti bir de üstüne üstlük hayvan gibi yemişti. Öküz!”  Yani… Böyle diyormuş gibi bakıyor. Bir tiksinti, bir öfke… Belki biraz kırgınlık: “Versen ne olurdu ha? Bir lira versen sadece… Günde yüz kişi geliyor senin gibi. Günde ekstradan yüz lira kazanacaktım” “Yahu ben o kadar kazanmıyorum. Alt tarafı yemek getirip götürüyorlar. O yemeği yapmamışlar bile” diye düşünüyorum. Hem bana iyi bir müşteri olduğum için hiç kimse beş kuruş vermedi bu güne kadar. Adamakıllı yemeğimi yerim. Siparişimi garsonu bekletmeden veririm. Yok hayır… Cık… Bir kişi çıkmadı.

Bahşiş, afiyetle yediğiniz bir yemeği burnunuzdan getirebiliyor. Huzurla çıkmanız gereken bir mekândan kafa karışıklıklarıyla ayrılmanıza neden olabiliyor. Bir keresinde hesaptan bile çok bahşiş verdiğim olmuştur. Sonra da bir pişmanlık… Büyük bir beklentiyle o mekâna tekrar gittiğimde değil ilgi alaka adımı bile hatırlamadı kimse. Bahşiş bıraktığım garsonu da bir daha orada görmedim. Ne kadar bıraktıysam artık… Sonrasında aşırdığım tuzluklarla zararımı gidermeye çalıştım.  Tabi tuzluklar, peçetelikler, sürahiler… Nereye kadar?

Kendi başıma yapabileceğim bir şeyi, kendilerinden yardım istemediğim insanların benim için yapmaları anlamsız geliyor. Hem bence size hizmet eden kişiye memnuniyetle gülümsemek ve verdiği hizmetten ötürü ona teşekkür etmek; bir bahşişten daha değerlidir… İçimdeki ses: “Hadi lan oradan” dedi. İçimdeki sesin bir zamanlar garsonluk yaptığını unutmuşum…

Afşin’in bahşiş meselesiyle ilgili yazdıklarını okuyunca aslında siteye az önce bir yazı girmiş olmama karşın dayanamadım. Benim de kafamı kurcalayan bir konu. Bu anlamda naçizane kendi taktiklerimi de geliştirdim. Paylaşmazsam çatlayacağım…

Gördüğüm kadarıyla Afşin’in de bahşiş konusunda %10 takıntısı var. Bu yerleşik bir kanı mıdır, emin değilim, ama bahşişlerin yaklaşık %10 oranında olması gerektiğine ilişkin a priori bir şey var… Ya da bir sezgi diyelim.

Bir de restoranlar dışında bahşiş bırakılması makbul olan yerler ve kişiler var. Sinemada yer göstericiler, berberler, taksiler, otoparklar, benzinlikte çalışanlar vs. vs.

Bahşiş verilmesi için altyapının uygun olmasına karşın hiçbir şekilde bahşiş verilmeyen yerler var. Örneğin süpermarketler… Kasadan çıkarken nakit ödeme yapmışsanız artık tedavülde az bulunan küçük bozuk paralarla dolar cebiniz. Şeylerin fiyatları 9,63 TL gibi saçmasapan sayılardır çünkü… Bir de hassas terazilerde tartılan meyve-sebzenin fiyatları adamı sinir eder. 1013 gr. patlıcan alınca kilosunun 2 TL olması bir şeyi değiştirmez. Kasiyere bahşiş vermek diye bir şey yoktur. Kasiyer de çünkü önündeki kasa gibi bir makinedir.

Bahşiş oranı yere ve duruma göre de değişiyor. Sözgelimi yeni tanıştığınız bir hanımla tipik bir uzakdoğu restoranına gittiniz ve limonlu tuhaf bir tavuk yemeğini ekmeksiz yedikten sonra 75 TL hesap geldi. En az 5 TL, mümkünse 10 TL civarı bahşiş bırakmak gerekir. Aynı restorandan eve ya da ofise yemek sipariş ettiniz ve 70-80 TL tuttu diyelim. Bozuk varsa kuryeye 1-2 TL verirsiniz.

Kurye, karlı bir havada, güvensiz bir motorsiklet üstünde uzun bir yol katetmişse de bu böyledir. Kuryelere kötü muamele edilir. Coca Cola yerine Pepsi getirmişse baban yaşında da olsa adamı bakkala gönderirsin.

Çağrı merkezlerinde çalışan insanların önemli bir kısmı kuryelerden hallice kazanır. Ama genellikle bu kişileri ağzımıza geleni söylemek için ararız… Ne bileyim TV’de bilmemne dizisini 15 dakika izleyememişizdir ya da İnternet bağlantımız birkaç saat yavaşlamıştır vs. Telefondan bahşiş vermek diye bir şey yoktur; ama olsa da muhtemelen buna kalkışmazdık.

Taksi sürücüleriyle vatandaşın antipatik bir ilişkisi var. Trafiğin yoğun olduğu yerlere gitmeleri istendiğinde, kısa mesafelerde ya da sürücülerin sıra değiştiği saatlerde mırın kırın ederler, nazlanırlar… Kimileri için takside bahşiş bırakmak yerine 10 Kuruş için bile para üstü isteyip taksi sürücüsünü çıldırtmak daha uygundur.

Otoparklara bahşiş bırakma meselesini hiç duymadınız mı? O zaman muhtemelen fakir ya da orta hallisiniz. 300.000 TL değerinde bir Range Rover’ı valeden teslim alırken “Ne kadar?” diye soracak kadar görgüsüz olmamak lazım… Banknotları küçükler ve büyükler diye ikiye ayırdığınızı varsayalım. Bu durumda “büyük”lerden bir tane atmazsanız adamın gözünde en iyi ihtimalle “hıyar ağası” olabilirsiniz. “Ağa” sayılmak istemiyorsanız o arabaya niye biniyorsunuz?

Bahşiş oranı konusu hesap büyüdükçe cimrilik artabiliyor. 50 TL hesap geldiğinde %10 bahşiş bırakmak pek zoruna gitmez insanın… Ama diyelim evlenmeden önce kalabalık bir arkadaş grubuna içkili bir ziyafet çektiniz. Hesap geldi 2.300 TL… Helal ve hoş olsun. Afiyet olsun. Ama 200 TL bahşiş bırakmak gerek en az. İşte dilemma budur!

Berberlere verilecek bahşiş konusunda pek yakında güngörmüş bir dostum tarafından uyarıldım. Berbere bahşiş bırakırken öyle %10-%20 gibi asıl ücretin küçük oranlarına göre verilmezmiş. Bahşiş en az traş ücretine eşit olmalıymış. Pek aklıma yatmadı ama bahşiş işinde bir denge yok… Bir kenara not ettim.

Kimler bahşiş vermeyebilir? Bana göre keyif için girilen her restoranda bahşiş verilmelidir. Öğrencilerin bahşiş vermemesi hoş görülebilir. 20 TL ve üstünde hesap ödeniyorsa bahşiş kaçınılmazdır.

Pekiyi bahşiş verirken içimize işlemiş sınıf çelişkisinin ızdırabını nasıl yeneceğiz? Afşin, fakir olduğu için kibar davranmak zorunda olan insanlar karşısında duyduğu tedirginlikten söz ediyor. Aslında bu tür kibarlığın gayesi fakirde de zenginde de aynıdır: Karşısındakinin parasına talip olduğu için böyle davranır. Benden çok daha zengin olan emlakçı da kiralık evleri gezdirirken kibarlıktan beli kırılır. Evi satın alacaksam bu kibarlığın seviyesi hamurlaşma noktasına çıkabilir. Kredi için başvurduğum bankada da kibar bir muamele görürüm. Çalışan insanların karşısında çalışan herhangi bir insan olduğumu düşünürüm. Çalışan insan fakir değilse bile muhtaç insandır. Bir işe bağımlı olarak çalışanlardan söz ediyorum… Ücretli, esnaf, KOBİ ya da yani çalışmayı bıraktığı durumda “muhtaç”lıktan “başkalarına muhtaç”lığa inecek insanlardan. Ha ayrıca… T…klı bir restoranda yemek yemişseniz garsonun sizin maaşınızın birkaç katını kazanıyor olma ihtimali inanın düşük değildir.

Nihayetinde karşınızdaki insan sizden bir şey bekliyorsa ve bu beklentiyi karşılamak sizden hiçbir şey eksiltmeyecekse… Verin kurtulun!



Birkaç gündür İnternet’te 1917 Sovyet devrimi, Lenin, Troçki veya Stalin’le ilgili belgeseller izleyip duruyorum. Hiçbir şey öğrenmiyorum. Boş merak… Bir tek şey aklıma takılıyor. Ne Stalin’in zorbalığı ne Troçki’nin infazı ne devrim ne savaş. Kronstadt! Ama bu sözcüğün belleğime demir atmasının tek bir nedeni var: Adına şimdilik ‘E’ demekle yetineceğim bir arkadaş… Bir tanıdık da denebilir. Aklıma kazındığına göre arkadaş dememde bir sakınca olmasa gerek.

‘E’ ile 90’ların sonunda Kadıköy’de tanıştık. Ya da şöyle diyelim: 3-4 ortak arkadaşın olduğu bir ortamda bir araya geldik. Beklenmedik bir araya gelmelerin sık olduğu bir dönemdi. Bir kemalist bir troçkist bir anarşist bir islamcı bir ülkücü bir feminist soğuk fıkralardaki gibi toplanıp bir şeyler konuşabilirdi. Beşiktaş’ı örneğin… Çarşı’nın yaratıcı tezahüratlarını, Kazan’ın Ramazan’da kapanmasını, otomatik şiiri, Ozzy Osbourne’u, Bezik Oynayan Kadınlar’ı… Şimdi belki çok şey değişmedi ama ben yaşlanmaya başladım. Beşiktaş da iflasın eşiğinde.

Akmar Pasajı’nın içindeki çaycının kapının önüne attığı hasır sandalyelerde oturup muhabbet edildiğini anımsıyorum. Rus devrimi konusunda şimdiden bile az şey biliyordum; belki de o yüzden bu konuda neler konuşulduğunu ayrıntılarıyla anımsayamam. Kronstadt’tan söz eden ‘E’ olmuştu. İnce yapılı, bakımsız, sırıtınca dişlerinin sarısı traşsız suratına karışan bir tipti. Gürcüymüş. Stalin gibi. Hiçbirimiz Kronstadt meselesini bilmiyorduk. ‘E’ sayesinde öğrendik…

Bir de ‘E’nin o konuşmadan bir hafta kadar önce birkaç kutu antidepresan içerek intihara kalkıştığını, ev arkadaşının onu sırtına yüklenip hastaneye götürdüğünü ve midesini temizlettiğini öğrenmiştim. Halbuki bu kadar akıllı bir adamın, insanın yüksek dozda dopamin veya seratonin salgılayarak ölemeyeceğini bilmesi gerekirdi. Bu şekilde en fazla çok mutlu ya da çok mutsuz olunur. Bazen de ikisi birden…

İntiharından alayla söz eden birine kulak vermemek olmaz. ‘E’ bize Kronstadt’ı öğretti. Hem de Raskolnikov diye birinin gerçekten yaşadığını…

1917’nin galiba Şubat ayında Petersburg’da (Petrosgrad, Leningrad vs.) halk ayaklanır. Karneye bağlanmasına, dilimler halinde dağıtılmasına karşın ekmek bulmak büyük bir mesele olmuştur. Rusya, Birinci Dünya Savaşı’ndan en ağır şekilde etkilenen imparatorluklardan biri. Çar, kafayı Almanlara takmış. Petersburg’da sokaklara dökülen kalabalıkları ilk önce dikkate almaz.

Önce kadınlar başlar greve. Evet, önce kadınlar! Nezaket bunu gerektirir. Erkekler katılınca sokaklarda insan seli çığ gibi büyür. Bugünün Mısır’ı, Suriye’si, Libya’sında başladığı gibi.

Deli Petro’nun şehrinde işler çığırından çıkarken buraya yaklaşık 20 Mil uzakta, Finlandiya’da bir körfezde tarihin en şaşırtıcı anarşist kopuşlarından biri yaşanır. Kronstadt, deniz kuvvetlerine ait bir üstür. Rus ordusunun belki de en nitelikli askerlerine sahiptir. Genç olmalarına karşın hemen hepsi eğitimli, Petersburg’da olup bitenle ilgili haberleri daha da önemlisi fikirleri olan bir kitle. Askerler baş kaldırır. Rütbelileri esir alır ya da öldürürler. Kanlı bir darbeyle üssü ele geçirirler. Kendi demokratik yönetimlerini kurarlar ve bağımsızlıklarını ilan ederler.

Kronstadt, 20. yüzyılın başında bir Spartaküs ayaklanmasıdır. Benzerlerinin belki de sonuncusudur.

Bu arada Çar ufaktan sıvışmıştır. Rusya’da provizyonel bir hükümet kurulur ve ‘bize iş çıkar mı?’ diye bakınan liberaller konağa kurulur. Ama kimse bunu yemez. Kronstadt bu hükümeti tanımaz. Halk açtır. Grevler sürer. Sokaklarda yine kan dökülür…

Lenin, o ara, kankalarını toplayıp Petersburg’a gelmeyi bir dener. Önce provizyonel hükümetle didişmeye çekinir. Sonra Kronstadt’taki Bolşevik askerlerin desteğiyle bir anda ortaya çıkar. Kasım’da darbe. 1918’in Ocak ayında ise devleti mis gibi temizler… Hepsinde arkasında aynı coşku vardır: Kronstadt.

Devlet olmanın sırrı nedir? Devlet olan sadece devlet olabilir. Devlet, ideolojileri ve insanları sırayla çorap gibi bir kere giyen, sonra yırtıp atan bir mahluk mudur? Devlet değilse bile iktidar böyle bir şey herhalde. 1921’e gelindiğinde yine ekmek kıtlığı vardır, yine halk sokaklara dökülmek ister ve yine Kronstadt devlete, bu sefer iktidara getirdiği Bolşeviklere ültimatom verir.

Biti kanlanan bolşevikler vargücüyle saldırır. Kronstadt tümörü kökünden temizlenir. Askerlerin kimisi başka ülkelere kaçar kimisi öldürülür.

Hani George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde bir ‘Boxer’ vardır. At. İsyanı başlatanlardan… Mert, sözünün eri… Dik kafalı. Güya o hikayede domuz Stalin’i, Boxer da Troçki’yi temsil edermiş. Laf… Bence Boxer olsa olsa Kronstadt’tır. Bazılarımız Troçki’nin iyi bir adam olduğunu düşünür; ama aslında iktidar kavgasında Stalin’e yenilmesi dışında bunu kanıtlayan hiçbir veri yoktur. Kötülüğe yenilmek insanı iyi adam kılmaz.

E. o zaman şöyle demişti: “Bu Kronstadt meselesini okuyunca kalbim kırıldı.” Kalbim kırıldı. Bir arkadaşım bana “Kalbimi kırdın” dese, “S.ktir lan!” derim. Adamın adama diyeceği laf değil. Pembe dizi yavşaklığında, en fazla yılışık şakalarda dile gelecek bir şey gibi… E.’nin söyleyişinde inancın kırılması, aldatılmanın ağır hüznü vardı. Adamın kalbi Kronstadt meselesine kırılmıştı.

Dört yıl kadar önce E.’nin adına Türkiye’de reklam sektörü için önemli sayılabilecek yarışmalardan birinde rastladım. Bir yerlere gelmiş. Amiyane tabirle. Bugün, gazetede gözüme ilişen isim onunsa, Datça’da bir pansiyon odasında ölü bulunmuş. Bir yerlere gitmiş. Kalp hastalarına verilen bir ilacı kullanarak. Gazeteler ilaç isimlerini yazmıyor ama artık E.’nin ilaçlar konusunda daha kararlı bir araştırma yapmış olduğunu anlıyorum.

Unutmadan: Raskolnikov, Kronstadt’taki Bolşevik denizcilerin önderidir. Ne tesadüf değil mi?

Hesabı istedim. 16 lira geldi. 20 lira verdim, üstünü bekledim. Kendi kendime planımı kurdum bu arada, dört tane demir birlik getirirler, ikisini alırım, ikisini bırakırım. Normalde %10′u mümkün olduğunda yukarı yuvarlayacak şekilde bahşiş bırakıyorum.  Aşırı kazık bir yer olmadığı sürece… Bazı hesapların %10′u bile canınızı acıtacak düzeyde olabiliyor. Tabii 16 gıcık bir sayı, aşağı yuvarlanmak istiyor. Neyse, para üstü geldi, iki tane demir birlik, üç tane de elli kuruş… Toplamda 3,50 lira… Para üstünü eksik getirmişler.

Beni şöyle bir düşünce aldı: Zaten sonunda bırakacağım bir parayı talep etmeli miyim? Para üstünü eksik getimişsiniz, deyip, sonrasında iki lirayı bıraktığımda nasıl bir etki yaratırım. Lütufta bulunuyormuş gibi bir hava yaratmak istemem, herhangi bir müşterinin yapması gerekeni yapıyorum. Para üstünü tam istesem, hepsini cebe atacağımı düşünürler doğal olarak. Arkasından iki lirayı bırakmak, hiç parçası olmak istemediğim bir dramanın içinde bırakabilir beni. Öte yandan, bana gelen 3,50 içinden başta planladığım gibi 2 lirayı alsam, geriye 1,50 lira kalacak, yani bu hesaptan bahşiş kutusuna 1,50 lira gidecek. Kalan 50 kuruş ise mekanın kasasında kalacak. Allah bilir, kasada bir tosuncuk oturuyordur (oturduğum yerden kasa görünmüyor) ve kasaya daha fazla para gitmesi için elinden geleni yapıyordur. Oysa ben 2 liradan vazgeçerken, onun hepsinin bahşiş olarak değerlendirilmesini isteyerek vazgeçiyorum.

Tabii sosyal becerileri kuvvetli bir insan, garsonu çağırıp durumu açıklayabilir (nasıl yapacaksa artık, ben söze nereden başlayacağımı bile kestiremiyorum) ve bahşiş kutusuna gerektiği gibi iki liranın gitmesini sağlayabilir. Ama ben bu tarz durumlarda iletişimi minimumda tutmak için özel bir çaba sarf ederim. Yoksulluk icabı kibar olmak zorunda olan insanlarla iletişim konusunda bir problemim var. Bu problem aslında buradaki çarpıklıktan kaynaklanıyor. Normalde zenginler kibar olur, yoksullar kaba olur. Tabii islami/kapitalist perversiyonun etkisindeki ülkemizde aksi durumlara sık sık rastlanabiliyor. Ama bizim beklediğimiz budur, böyle olmasını isteriz, böyle olunca rahat ederiz. O yüzden, garsonlar, güvenlik görevlileri, mağaza çalışanları gibi asgari ücret karşılığı kibar olması gereken biriyle karşı karşıya geldiğimde, bu sahte ilişkiyi minimumda tutmak için bir zorunluluk hissediyorum. Bence bu durumda bana düşen, gerçekten gerekli olmadıkça garsonu çağırmamaktır. Sipariş vermek gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz. Hesabı istemek de gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz (onlar açısından). Onun dışındaki her durumda, bu gayri tabii kibarlığı suistimal eder duruma düşmemek için iki kere düşünürüm, gerçekten gerekli midir diye.

Neyse, sonuçta iki lirayı cebe attım, iyi akşamlar, dedim, çıktım.

• Romanın sonu konusunun özüne göre doğallığını yitirmemelidir. Final, göbek deliğine benzer. Gereksiz biçimde şişmanlayan bir vücutta göbek deliğine ulaşmak zordur.

• Sabahleyin havuzdaki sönük balonlar şu anlama gelir; dün gece bir sosyete düğünü vardı ve gelin yüzme bilmiyordu.

• Bir gün bütün balkonlar kapatılacak. Büyük bir buzdolabı kutusuna delikler açmak suretiyle çok güzel konutlar yapılabilir.

• Traktörün arka tekerleği büyük ve kaslı iken ön tekerleği neden bodur ve cılızdır? Çünkü arka tekerleğin akrabaları yüksek yerlerdedir ve önünde kendine rakip olabilecek bir şey görmeye tahammülü yoktur.

• Mağazada tezgâhtar sanılınca ‘ben de müşteriyim’ dediğimizde çok sert bir gerçeğe dokunmuş oluyoruz.

• Bebekler daha anne karnındayken rüya görmeye başlar. Yıllar sonra mikrofondaki müdür yardımcısı onlara ‘sırana geç serseri evladım’ diye bağırdığında o rüyadan uyanırlar.

• İnegöl’ün girişinde çatalıyla köfte tutan bir el anıtı var. Kavun, karpuz ve horoz heykellerinden sonra nihayet ‘eyleme’ geçmeye karar vermiş yetkilileri içtenlikle kutluyorum.

• İnsanların dört tip olduğunu çok geç öğrendim. ‘Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’cılar, kızımlar, gelinimler ve o sırada ağzı açık televizyon seyreden evin en küçük oğlu. Anneee çayın yanında ne var?

• Bir gün gelişmiş bilim ve sanatıyla müreffeh, çukura filan düşünce belediyeden aldıkları tazminatla gül gibi geçinen insanların yaşadığı bir ülke olacağız. O gün benim kaderimde ise orkestra çukuru olacak. Kırık bir keman, kayıp bir yay. Vay bendenize vaylar şahsıma.

• Çerez tabağında beyaz leblebi ile sarı leblebi kavga etmiş. Beyaz leblebi sarıyla ‘yanık puantiyeli’ diye dalga geçmiş, öbürsü de kızmış ‘pudra mı sürdün yoksa badana mı yaptırdın şıllık’ demiş beyaza. Hak etmişler hak etmesine de fıstık çok ağır konuşmuş: ‘Antep, ben ve fındık gidince sabaha kadar doya doya ötün. Ama şimdi keyfimizi bozmayın yırtmayayım ağızlarınızı’

• Rüyamda nişanlımla evde otururken pantolonuma kahve dökülüyordu. O ‘şimdi hallederim’ diyerek sabunlanmış bir bulaşık süngeriyle gelip lekeyi üzerimde siliyordu. Rüyamı uzmanına sordum. Kumaştan geçen soğuk köpüğü uyandığımda bile sanki bacağımda hissettiğimi anlattım. ‘Çocuğun olmayacak senin’ dedi.

• Şehrin kırpışıp duran ışıklarına bakıp ‘ne çok elektrik parası’ derdim. Kızlar ateşin başında şarkı söylüyordu. Orada değildim.

• Klasik yapıtların reprodüksiyonunu yapmak suç mu? Neden korsan kitapçılıkla itham ediliyorum?

• Berbere giderken ondan tam olarak nasıl bir şey isteyeceğini düşüneceğim diye dünyanın döndüğünü, arabaların kaç tane farı var, kornalar kaç desibele çıkabilir hep unutuyorsun. Gel kardeşim bi kucaklaşalım.

• Patateslerin filizlenmesini önlemek için torbasına bir tane elma koyun. Çünkü elma biraz asabi yaradılışlıdır.

• Milyarderler kolejinde okurken öyle tembeldim ki bazı sınavlarda boş kâğıt verirdim. Öğretmen üzerine ‘Yüz bin TL’ yazıp sevinçle bankaya koşardı.

• Bir akşam Ferhat, Mecnun, ben oturuyoruz böyle. ‘Kız mesajıma cevap vermedi, depresyonlardayım’ dedim. Sonra hep beraber sustuk.

• ‘Otobandan git’ dedi ihtiyar. ‘Hızlı ve yalnızsın. Yakışır.’

***

Selam.

İlkokul üçüncü sınıfta çocuklardan birinin defterine yapıştırdığı duvar yazısı çıkartmasında “Üzüntümden çorapsız yattım” diye bir espri vardı. Hiç anlamamıştım. Yıllardır arada aklıma gelir, “ne demek istiyor ulan acaba” diye düşünürüm. O dönemden beri bu tip cümleleri okur, güler, kafamı kaşırım. Bütün bu şakalar filanlar belki de hep o çorapsız yatan adam yüzünden.

Asker arkadaşım, dostum, şair Serkan Gezmen’e 15 ay kadar önce bir telefon görüşmesinde “böyle böyle bir şeyler yazacağım adını sen koy” diye rica ettiğimde tereddüt etmeden “Kuş Lokumu olsun” demişti. Duyduğum anda içime öyle sindi ki başka bir isim önermeyi aklımdan geçirmedim. Tamam işte; küçük, tatlı ve renkliydi.

Yukarıdakilerle birlikte 50 bölüm oldu. 15 ay boyunca teveccüh ettiniz, beraber güldük ve “hımm” dedik. Buna çok önceden karar vermiştim, 50 olunca biraz ara verecektim. O gün geldi. Kuş Lokumu en az 3 ay sahalardan uzak kalacak. Biraz birikelim, biraz dinlenelim, biraz özleyelim. İnşallah döndüğünde çok daha derli toplu ve daha güldürüklü olur.

Bu molaya Feridun Düzağaç’ın karanlık gibi görünen ama tıkabasa umut dolu olduğuna inandığım muhteşem, komik şarkısıyla başlamak istedim: Tesadüfler. Biz okurlara, dinleyenlere, sanatseverlere umut veren eserler olmasa ne yapardık, amanın düşünmek bile istemem.

Bırakın terk ettiğiniz şerit boşalsın be, tek size bir şey olmasın. Herkese hayırlı Ramazanlar…

http://fizy.com/#s/1ajf3t

2 sayfa12»Yukari Asagi