Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Ağustos, 2012 için arşiv

Dorian Gray yarım ekmek sebzeli dönerini yemiş Bodrum’un çarşısında geziniyordu. Sıra sıra dizilmiş birbirinden frapan karikatür sanatçıları dikkatini çekti. Teşhir edilen örneklerdeki politikacılara, oyunculara, şarkıcılara baktı. Karikatürü yapılan bu ünlü figürlerin hemen hepsi ölmüştü. Dorian Gray’in içi karardı. “Ne fena, keşke tersi olsaydı” diye düşündü.

Sonra kendisi de bir karikatürünü yaptırmaya karar verdi. Pazarlıkla yirmi kâğıda anlaştı. Tabureye çöktü. Karikatür sanatçısı Dorian’a bakıp “bana en iyi eserimi yaratmam için ilham veriyorsun” dedi. Dorian güvenle gülümsedi. Gerçi karikatürist bunu her müşterisine söylüyordu. Nükteli karikatürist işini yaparken bir yandan da Dorian’a bakıp bakıp gençliği ve güzelliği uzun uzun övdü. Ve eserini tamamladı.

Dorian Gray koca burunlu şaşı karikatürüne bakıp hayıflandı: “Keşke her zaman karikatürleşen ben olsaydım da karikatürüm düzelseydi! Bunun için her şeyi verirdim!” dedi. Ve Dorian Gray’in bu tuhaf dileği gerçekleşti. O günden sonra genç adam tipik bir Bodrum işi karikatüre dönmeye başladı. Burnu uzadı, yanakları yuvarlak yuvarlak kızardı, gözleri şaşılaştı, dişleri beyazlaşarak abartılı bir biçimde büyüdü. Klimasız pansiyon odasındaki havasız valizinde sakladığı karikatürse yavaş yavaş düzelerek her geçen gün biraz daha adama benzedi.

 

“Yakın gelecekte diş fırçaları nefesimizi analiz edebilecek ve eğer akciğer kanseri kokusu alırsa doktorumuzdan randevu alabilecek.”

Richard Watson / Gelecek Dosyaları

—Öz Hekimler Tıp Merkezi…

—Selamün aleyküm, kerata ben.­­

—Vay kerata, ne haber?

—İyilik be ne olsun, gözlerimi kapatıyorum vazifemi yapıyorum işte.

—Hep öyle, hep öyle. Hayırdır neyin var?

—Benim bir şeyim yok hamdolsun. Bizim patron… Topuğunu hiç beğenmiyorum.

—Ne var? Sertleşme? Döküntü?

—Döküntü var. Bir de son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıkfleksler gibi kokuyor.

—Demek ki son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıflekslerde geziyor.

—Yok, öyle bir şey yok. Kokuyu tarif etmek için söyledim sadece.

—Peki. Çarşamba akşamı uygun mu?

—Valla bilemem. Ben ajandasına yollarım. Beğenmezse kendi değiştirsin.

—Tamam.

—Ya soramadım, sen nasılsın?

—Valla iyi diyelim iyi olsun. Geçen tonerim bitti, mesaj geçtim. Acemi birini göndermişler. Açarken çok acıttı. Bir de artık nasıl bir dolum yaptıysa iki gündür midem feci ağrıyor.

—Korsandır.

—Sanmam. Yani teoride korsan ama bir de korsanın korsanı var. Bunun öyle olmadığını biliyorum, çünkü yazılar parlak, dolgun ve liberal. Anlayacağın bendeki düz korsan.

—Sevindim. Senin durumun da zor ama çektiğimi bir ben bilirim. Adam bazen parmağını kullanıyor, olduğum yerde tepiniyorum, “ben ne işe yararım hödük herif, sizin köyde kerata yok muydu?” diyorum. Duymuyor. Çojuğa da öğretemediler. Almanya’daki dayıoğlum arıyor bazen, “kendini kullandırma elaleme” diyor. “Kullandırmayıp ne yapıcam” diyorum. O da bi manyak. Bilmiyor ki bazılarımızın kaderi saksıda çubuk olmak. Ne ajıdır.

—Doğru be sağdıç. Ama benim daha komplike bir yapım var takdir edersin. Senin gibi bir basit makine değilim.

—Ayıp oluyor!

—Ya onu demek istemedim. Yani basit makinesin. Bilimsel adın bu, yanılıyor muyum? Sen Arşimed’in kaldıracının torunu değil misin? Basit deyince aşağılıyorum sandın. Asla. Akrabaların tahterevalli sektöründeler. Sen de böyle bir misyon yüklenmişsin. Beline kuvvet o ayrı. Yanlış mıyım?

—Evet. Yani anladım.

—Ha işte, telefonuydu, faksıydı hepsiyle aynı anda uğraşıyorum. Bir de varoş kırtasiyesi var.

—O nedir?

—Fotokopi canım. Eski moda, alt sınıf.

—Jakoben misin sen?

—Ja, ich bin jan jak jakoben.

—Uuvv, çabuk jandarmayı arayın, Jamaikalılar plajlara hujüm etti, Jan Jak’lar denije giremiyor!

—Neyse konu dağıldı. Ahije diyecektim. Ahize yani. Ulan kerata, beni de kendine benzettin.

—Aslımı yaşatıyorum. Sen anlat.

—Bu insanlar beni hasta ediyor. Geçen biri geldi. Doktorun arkadaşıymış galiba. Te bilmemnereyi aradı. Bağıra bağıra konuşuyor. Öyle çok tükürdü ki sekreter fark etsin de ahizeye kolonyalı mendil filan sürsün diye ne dualar okudum. Leş gibi kaldım. Faksta kâğıt biter, gelip yumruklarlar. Telefon çok çalar, üstüme bi şeyler fırlatırlar. Yani anlayacağın çile benimkisi. Çile.

—Bunları kime anlattığını unutuyorsun. Bütün işim toynaklarla be koçum. Hani derler ya; ayak işlerine bakıyorum. Eve gelip gidenin haddi hesabı yok. Bazı ince çoraplı, kumru babetli kızlar da gelmese gün göremeyeceğim. Varsa yoksa çocuk mezarı, teyze mantarı.

—Kızlar ha?

—Evet ya, ne biçim baş döndürücü çoraplar var görme. Böyle varı yoğu belli değil. Geçen biri geldi, inan olsun muz kokuyordu o minicik ayak.

—Seninki de iş, kafanı kaldırdığın an boğaz manzarası.

—Terbiyesizlik yapma… Bak terbiyesizlik deyince aklıma ne geldi; Fahrettin’i duydun mu?

—Don Fahrettin mi?

—Evet.

—Ne olmuş, duymadım?

—Ya çocuk idealist. Adamda basur var diye ortalığı ayağa kaldırmış.

—Yok muymuş?

—Yokmuş. Sabun alerjisiymiş. Anlaşılınca çamaşır makinesi ile kapışmış bu Fahrettin. Vay efendim senin bakım zamanın geçti, vay efendim deterjan artığı bırakıyorsun sana kaç kere söylemiştim de servise haber ver dedim de, vay sen bana düşman mısın, adamın g.tü yanınca benden bilecek de, oysa en güzelinden pamukluydum ben, gençliğimi bitirdin filan feşmekan.

—O da çok yaşlı. Altına kaçırıyor diye duymuştum.

—Kim? Ha evet makine. Evet. Gider hortumlarını yenilediler fayda etmedi. Rezistans filan hep cennetlik. Tabii Alzheimer da başlamış.

—Deme?

—“Kapağı açın, sıktım bitti” bile diyemiyormuş.

—Yazık ya. Pardon, diğer hat çalıyor. Kaçtım ben, hadi sen de topukla.

—Espri yapan çiplerini yerim senin silik silikon!

—E sen de odunsun.

—Odun denmez ona jühela, abanozum ben! Darbelerim sert ve temiz olur.

—Senle uğraşılmaz, hadi lafa tutma beni. Kapat!

—Hayır, sen kapat.

—Önce sen, çünkü önce ben dedim.

—Hakkın zamanla ölçüldüğü biricik yer; pide kuyruğu.

—Su küçüğün söz büyüğün. Kapat hadi!

—Atasözleriyle taammüden adam yaralamak!

—Dilin pabuç kadar, ahahaha! Yakıştı bu laf sana. Kapat!

—Tamam, aynı anda?

—Üç deyince?

—Şu an yaptığımız şeyi kimseye anlatmak yok tamam mı?

—Söz.

—Ki… Üç.

—Bıt.

—Jıt.

(Serin bir terasta üç vaiz oturmaktadır.)

Birinci Vaiz: Bir saniye, şimdi bizim iktidarda olduğumuzu söylüyorlar. Halbuki beni ciddiye alan hiç kimse kalmamış! 15-20 yıl önce bu iktidarı hayal bile edemezken ağzımdan çıkanı can kulağıyla dinlerlerdi. Tabi ama, şair , öykücü, romancı takımı yüzünden bu meseleleri orta malı sanmaya başladılar.  Benim ilmimi de aynı sıradan sayıp sözüme kulak vermiyorlar.

İkinci Vaiz: Rüya aleminde yaşıyorsun mirim! Adam almış yürümüş… Sana neyi danışacak? Kendi ağzınla söylüyorsun, beni dinledikleri zamanlarda bu iktidarı hayal bile edemezlerdi diye. Seni dinlemeyince iktidara geldiler, bu kadar basit! Bu madeni  işletmeye başladılar, şimdi ona buna akıl vermeye kalkıp pişmiş aşa su katacaksın.

Birinci Vaiz: Düşündükçe ağlayasım geliyor.  Benim sözümü dinlemeyecekse bu iktidarın başka iktidarlardan ne farkı kalıyor?

Üçüncü Vaiz: Tartıştığınız şeye bak. Kabul edin artık… Yorgan gitti kavga bitti. Bir zaman daha böyle din, diyanet, dindar, islamcı serzenişleri sürer… Ama herkes payını aldığına göre en sonunda bütün gömlekler ve örtüler de çıkarılır.

Birinci Vaiz: İyi diyorsun da o zaman bize ne gerek var?

İkinci Vaiz: Ya aslında bütün bu  meselenin kökünde şu Doğu’dak üç beş…

Birinci ve Üçüncü Vaiz: Aman Hocam! Sakın oraya girme… Gözünü seveyim. Teğet geçelim. O bizi aşar…

İkinci Vaiz: Tamam tamam sustum! Neyse size doyum olmaz, benim gitmem gereken 80-90 kadar cenaze var daha.

Önümdeki masada iki sarışın kadın oturuyordu. İkisi de ellili yaşlarda. İkisinin de bana sırtı dönük. Soldaki daha uzun boylu, daha kilolu. Zincirli bir gözlük takıyordu. Sağdakinin saçları herhalde yeni boyanmış. Bu kadın daha esmer ve daha zayıf.  Kahverengi sedef karışımı alacalı eski model bir tokası vardı. Bir kısım saç tokadan kurtulmuş özgür kalmış. Kolaylık olsun diye soldakine Muazzez, sağdakine Nuray diyeceğim.

Önlerinde Muazzez’in kullandığı bir dizüstü bilgisayar duruyordu. Görebildiğim kadarıyla renkli topların istiflendiği bir oyun. Nereye bastığını anlamadım ama o renkli toplar zaman zaman eriyor. İstif küçülüyor. Benden önce gelmişler. Vücutları hafifçe birbirlerine dönük. Muazzez oyunla meşgul görünüyordu ama sırtından bile aklı başka yerdeymiş izlenimini alıyordum. Nuray da ayıp olmasın diye ilgileniyordu sanki. Konuşmuyorlardı. İkisi de şort giymişti. Üstlerinde ise penye anne tişörtleri. Muazzez’in ayağında erkek terlikleri. Nuray’da sandaletler vardı.

Yarı açık bir çay bahçesindeydik. Tavanları hasır kaplı, iskelet ise griye boyanmış demir. Sigara içiyorlardı bir taraftan. Çayları bitmişti. Nuray yeni birer çay almak için arada sırada garsonu gözlüyordu. Olduğu yerde dönüyor, etrafı süzüyor, sonra eski pozisyonunu alıyordu. Sigaraların markalarını anlayamadım. Birininki standart, diğeri ince. Küllük dolu değildi. Ama benimkine nazaran çok daha kirliydi. Aslında buralar rüzgârlı olur ama küllüğün içindekiler aynen duruyordu. Normal şartlarda o küllerin küçük bir hortuma kapılmış gibi kendi etraflarında dönüp dışarıya savrulması gerek.

Muazzez gözlüğünün zincirini düzeltti. O sırada ensesindeki bir tüyü çekmiş olmalı, çok küçük bir iniltiyle zinciri şöyle bir elden geçirdi. Nuray garsona bir daha baktı. Muazzez sigarasından bir nefes çekti. Gözlerini göremiyordum ama duman kaçınca kırpıştırmış gibi geldi. Nuray tavana bakarak, bacağını kaşıdı. PAŞ! Bir sinek öldürdü. Sonra durdu, bu sefer yere eğilip bacağını kontrol ederek tekrar kaşıdı. Anladığım kadarıyla bileğinin üst kısmını ısırmıştı sinek. Kafasını kaldırırken:

“Gözlüğünü mü değiştirdin?” dedi.

“İki tane almıştım yanıma” dedi Muazzez.

Üç buçuk dakika boyunca hiç bir şey olmadı. Garson gelmedi. Sinek ısırmadı. Gözlük zinciri sorun çıkarmadı. Muazzez’in ayaklarının tuhaf bir biçimde kıpırdadığını gördüm sonra. Terliğinin sağ tekini çıkarmış ayak parmaklarıyla sol ayağının üstünü kaşıyordu. Nuray garsona el salladı. İki çay daha geldiğinde Muazzez’in terliğinin teki hâlâ ayağında değildi. Betona mı basıyordu? Evet.

Nuray çayını daha çabuk bitirdi. İstiflenmiş renkli toplar hareketsizdi. Oyuna ara mı vermişti? Zaten çok yavaş oynuyordu. Durdurma tuşuna basmış olabilirdi. Muazzez başını arkaya doğru atarak saçlarını avuçladı, toplarmış gibi yaptı ama geri bıraktı. Bunun esnemekte olduğu gibi bir etkisi var mı acaba? Nuray da yaptı aynı şeyi çünkü. Tokasını çıkardı önce, çekerken takılmış telleri incitmemek için dikkat etti. Sonra Muazzez’den daha uzun olan saçlarını kavradı. Burgu yapıyormuş gibi bükerek ensesi üzerinde birkaç kere salladı, bıraktı. Tokasını yerine taktı. Bu sefer toka düzgün durmuştu. Nuray’dan sonra Muazzez gene saçlarına dokundu. Bu sefer başını daha da geriye uzattı. Bir an göz göze geleceğiz diye korktum. Soluk renk saçlarını topuz yaparcasına yukarıda birleştirip saldı. Bir şeyler yapmak istiyor ama vazgeçiyor gibiydi kadınlar.

Nuray çay kaşığında tırnağıyla bir şey kazıdı. Üç dört masa öteye yeni oturan bir aileye bakarak:

“Bugün pazar çok kalabalıktı” dedi.

“Evet” dedi Muazzez.

Kalkıp lavaboya gittim. Dönerken kasanın olduğu tarafta bir kitaplık gördüm. Yanındaki camda “Okuma Köşesi” yazıyordu. Etrafında bir oturma grubu.  Koltuklarda gri kırışık birer örtü. Kitapları da koltukları da hayırsever birileri bağışlamıştı herhalde. Eğilip kitaplara baktım. Birkaç sıra ansiklopedi. Bir Almanca test kitabı. Birkaç KPSS hazırlık kitabı. Bir Can Dündar. Birkaç dergi. Halikarnas Balıkçısı, İngilizce sözlük, yırtık bir ehliyet kursu kitabı. Panait İstrati’nin aynı romanından birkaç tane. Rıfat Ilgaz. Gani Müjde. Bir sıra Harlequin. Orta sırada iki cilt “İnsanlık Suçu”. Yaklaşıp eğilerek birincisini elime aldım. Belim çok acıdı. Dizlerimi yere bıraktım. Kahverengi cildi açtım. Theodore Dreiser. Altmışlı yıllarda basılmış. Karıştırdım biraz. Çok güzel kokuyordu. Otursam da okusam mı burada diye düşündüm. Üşendim.

Masama geçtim. Muazzez’in renkli topları duruyordu. Nuray beni fark etti. Sol kulağıma doğru baktı. Sanki bakışlarını isabet ettirememişti. Bir daha denemedi. Muazzez birden elini kürek kemiğine attı. PAŞ! Önce sarı ve hemen kırmızıya dönen parmak izleri. Kızıllık kaldı orada.

Gazozum bitti. Gazoz doluyken bittiği anı düşünmekten kaçarım. Bitince de yeni bir şişeye en uzak olduğum yerdir. Aslında lüzumsuz. Gazoz içerken düşünmeye ne gerek var.

Nuray kıpırdandı. Boynunu ovaladı. Kadınlar boyunlarını ovalar bazen. PAŞ! Muazzez önünde bir yerine vurdu ama göremedim. Kucağına belki.

Saate baktım. Sıcak yüzünden kayışından gevşettiğim saatim yamuk duruyordu. Bileğimi sallayarak kalktım. Hesabı ödedim. Dreiser’le vedalaştım. Nuray’la Muazzez hâlâ oturuyordu. Renkli toplar yığılmıştı. Oynamayacaksan kapatsan ya. PAŞ!

Yaptığı işi seven insanlarla karşılaşmanın giderek zorlaştığı bir çağda, mesleğini tutkuyla seven bir insan bulmak ne kadar da sevindiriciymiş. İkinci el alışveriş sitelerinin en ünlüsünde karşılaştığım bu kitap satıcısı, sattığı şeyi bir meta olarak görmeyip onunla eleştirel bir ilişki de kuruyor. Aynı zamanda sattığı malı kötüleyebilecek kadar dürüst bir satıcıyla karşı karşıyayız; hatta okuyucuyu, sattığı kitabın üstüne kusmaya davet edecek kadar. Mezkur satıcı işte bu çağrısıyla, artık bir satıcı olmaktan çıkıp yepyeni bir eleştiri teorisinin de kurucusu oluveriyor: Kusturucu eleştiri!

Bu yeni eleştirinin edebiyat alanıyla sınırlı kalmamasını, daha verimli ve “performative” olabileceği plastik sanat sergilerine, konserlere ve tiyatro oyunlarına doğru yayılmasını umuyorum.

Orijinali için tıklayabilirsiniz.


Gece oturmuş bugün bu sütunda bulunması gereken yazıyı yazıyordum ki Metin Erksan’ın ölüm haberi geldi. Lütfi Akad’dan sonra Metin Erksan… Türk sinemasının iki temel direği… Onlarsız bir Türk sineması tarihi de, tarifi de yapılamaz kesinlikle…

Zamanının ve imkanlarının çok ötesinde filmlere imza atmış huzursuz bir sinema tutkunundan, özel bir sanatçıdan bahsediyoruz Metin Erksan deyince… Ömrünün neredeyse bütün ikinci yarısını küskün geçiren, ancak içindeki sinemacının habire fikirler üretmesine engel olamayan bir adam. Tarihle, sosyolojiyle, kültürle. felsefeyle, hayatla, hemen her şeyle derinden ilgili ama sinemaya tutkun bir büyük kırgın sanatçı… Öyle ki, içindeki yanardağları bile bastırıyordu kırgınlığı…

Kırgındı, çünkü eserlerinin yeterince anlaşılamadığını, çekildiği topraklarda değerini bulamadığını düşünüyordu. Kariyerinin başında bir idealist sinemacı olarak üst üste birbirinden önemli siyah beyaz filmler çektiği dönemde yakasını devletin aptalca sansür darbelerinden bir türlü kurtaramamıştı. 1964′te yangından mal kaçırır gibi katılabildiği Berlin Film Festivali’nden “Susuz Yaz” ile bu ülkeye ilk uluslararası ödülü getiren yönetmen kendisiydi halbuki. Yurt dışında baş tacı edilen, ülkesinde ilgi görmek bir yana istenmeyen adamdı. Bugün bir efsane olarak sıkça hatırladığımız “Sevmek Zamanı” çekildiği yıl ilgisizlik yüzünden apar topar gösterimden kaldırılmış bir filmdi.

“Gecelerin Ötesi”, “Acı Hayat”, “Yılanların Öcü”, “Suçlular Aramızda” ve “Kuyu” gibi kendi filmografisinin ve sinema anlayışının baş eserlerini ortaya koyarken, Türk sinemasının melodramatik klişeleriyle ters düşüyordu aslında. Ne Berlin’de aldığı o ilk “Altın Ayı”, ne de o dönem sayıları çok daha az olan üç beş sinema eleştirmeninin desteği Erksan sinemasının özgürce filmlerini yapmasına daha fazla yetmedi. Yeşilçam gerçekleri devredeydi artık. Direnmeye çalıştı, kavga etti ve sonunda yoruldu. Sonrasında Yeşilçam normlarına çok daha uygun müzikal melodramlar çekti art arda. Bunlardan belli bir gişe başarısı da elde etti. Ancak Metin Erksan’ın istediği bu değildi. Yetmişlerin ortalarında “Şeytan” ve “Kadın Hamlet İntikam Meleği” ile kurallarını kendi koyduğu iki uç deneme daha yaptı. Ancak bu sıradışı denemeler Metin Erksan sinemasının başlangıç dönemindeki çizgisinin altında kaldı. Sonraki birkaç denemenin ardından sinema defterini kapadı. Ancak 1974 yılında TRT adına çektiği yılında daha rahat şartlarda çektiği “Beş Türk Hikayesi” ile filmografisinin asıl parlak kapanış sayfasını yazmış oldu. Dönemin TV seyircisini şoka uğratan ve çok eleştirilen bu hikayeler Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren”i, Kenan Hulusi’nin “Sazlık”ı, Samet Ağaoğlu’nun “Bir İntihar”ı, Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek”i ve Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ydi. TRT’nin sinemamıza bir hizmet olarak hem bu beş hikayeyi, hem de hemen sonrasında çektiği “Preveze Öncesi” isimli tarihi dramayı arşivlerden çıkararak DVD haline getirmesini umuyorum.

Metin Erksan sineması bu ülke için elbette çok önemli… Ancak bu bütün içinde bizim için “Sevmek Zamanı” çok ayrı bir yerde duruyor. Farklı bir zaman içine kurgulanmış bu “Leyla ile Mecnun” hikayesi Türk sinemasının bu toprakların özgün hamurundan yoğrulmuş filmlerin ilkidir ve hep öyle kalacaktır. Metin Erksan, Türk sinemasının yeni kuşağının da adı konmamış ustası ve ilham kaynağıdır.

Senaryoları, kurgusu, olağanüstü görsel kalitesi ve sınırları zorlayan arayışlarıyla gelecekte çok daha iyi değerlendirilecek çok önemli bir sinemacıyı kaybettik. Türk sinemasının seyri içinde adeta kendi tarihini yazan özel bir yönetmendi. Allah rahmet eylesin.
[6 Ağustos 2012, Yeni Şafak]

Çamurlu sokağın sonundaki kuru temizlemecinin kapısından girdim. Moral bozucu bir buhar kokusu yüzüme çarptı. Yan yana asılmış şeffaf kılıf içindeki takım elbiselerin önünde duran kılıksız görevliye yaklaştım. “Baykuş Ku” ile görüşecektim. Yüzüme dikkatle bakıp asma kata çıkan yamuk yumuk basamakları gösterdi.

Her basamağı ayrı oynayan merdivenin sonunda masasında oturan şişman bir adam vardı. Masanın üzeri bomboştu. Göz göze geldik. Yusyuvarlak gözlerinin rengi tuhaf bir sarıya çalıyordu.
“Baykuş Ku?”
“Benim buyurun. Buyurun oturun.”

Masasının karşısında sadece bir tane koltuk vardı. Oturdum. Oturduğum yerden dükkânın kapısı kuşbakışı görünüyordu.
“Fotoğraf getirdiniz mi?”
“Evet, dört tane… Dört ayrı pozunu getirdim.”

Baykuş Ku gözlerini kısıp fotoğraflara sırayla baktı. İçlerinden birini aldı. Diğer üçünü iade etti.
“Şurada da ev ve iş adresi yazıyor. Bir de sık gittiği restoran var. Bu da ücret efendim.”
“Tamamdır, bunlar yeterli.”
“Şey… Temiz olur değil mi? Sizi özellikle bu yüzden tercih ettim.”
“Merak etmeyin. Kuru ve tertemiz. Kansız, kırık çıkıksız, sessiz… Birden uyumaya başlayacak ve bir daha uyanmayacak öyle düşünün. Haftaya bugün bu saatte gelip fotoğrafın siyah beyaz versiyonunu benden alacaksınız. Bu, işlemin tamamlandığının belgesidir. Renkli fotoğraf alınır, sahibi temizlenir, kansız ve kuru, rahmetlinin siyah beyaz fotoğrafı teslim edilir.”
“Teşekkür ederim. Haftaya görüşürüz.”
“Görüşürüz. Basamaklara dikkat edin.”

Yukari Asagi