.

1. Yılmaz Öner, İstanbul müftüsünün oğluydu.
2. Öğrenim gördüğü Göttingen üniversitesinde Alman atom fizikçileri
      onun hocasıydı.
3. Prodeterministik Teori, onundur.
4. Akademik hayatla ilgili takıntılarımdan onun eserleri sayesinde genç
    yaşımda şifa buldum.
5.  Kalamış’taki bir pastanede onunla buluştuğumuz
    zamanlar çoktu.
6. Büyük bir düşünürdü. (Yanılıyor olabilirim.)
7. Filozof, fizikçi, yazar, çevirmen ve devasa bir entelektüeldi. (Yanılıyor olabilirim.
       Bu düşünce taşralı salak ruhumun bir yanılsaması olabilir.)
8. Karakter olarak –zannımca- iyi bir adam değildi.
    Kırıcı ve acımasız bir adamdı. (Yanılıyor olabilirim.)
9. Ancak herhangi bir iktidarın sofrasına oturmuşluğunu, yavşakça bir yalakalığını, esen rüzgardan nemalanmasını,     küpünü doldurmuşluğunu, kıçını başını oynatmışlığını, buna benzer şerefsizliğini ve haysiyetsizliğini görmüşlüğüm yoktur. (Yanılmıyorum.)
10. Öldüğünde medyada hakkında tek satır yazı çıkmadı.(Yanılmıyorum.)
11. Dolayısıyla külliyatı kallavidir.
12. Yazılarını (zamanında) yayınladığım dergiye şerefle koydum.
13. Şöyle derdi:
14. Yılmaz Öner şöyle derdi: “Çünkü anketçinin, yani deneyci sosyologun kavram biçiminde
yönelttiği sorular, toplum denen canlılığın kendini yeniden-üretim mekanizmasına(tıpkı dalga biçiminde kendini, müdahale edilmedikçe aynen yeniden üreten maddesel taneciğe dışardan, bilgilenme amacıyla yapıldığı gibi) yapılan birer müdahaledir ve bu soru sorulduğunda, aynen yeniden üretmenin ilişkileri sorgulanmış, yani üretimin ardında neler olup bittiği veya ardındaki mantık ya da ratio (mantıkçı akıl) sorgulanmış, bu ilişkiler kuşkuya
düşürülmüş olmaktadır. Her sorgu, üreticinin kendini yeniden üretme faaliyetine yönelir ve kendini aynen yeniden üretmeye karşı bir tehdittir. Bu tehdidin yarattığı Risk, üreticinin üretim ilişkilerini ‘aynen yeniden üretme’ mutlaklığı ya da kesinliğini bir olasılık haline
getirir. Edinilecek bilginin kesinliğini sarsar. İşte pozitivistlerin edindikleri bilgi (modern Kuantum kuramcılarının, kendisine deney amacıyla müdahale edip kimliğini bozdukları dalga tanecikten edindikleri bilgi gibi) böyle sarsak bir bilgidir.
15. Şu dakka herhangi bir fakültenin kapısından girseniz ve önünüze çıkan ilk doçent ya da profesöre : “Acaba bilgi-bilim sosyolojisi ya da olmadı bilim felsefesi-epistemoloji hadi o da olmadı metodoloji-istatistik değil yalnız, metodoloji- sizi ilgilendiriyor mu? İlgilendiriyorsa nerenizden?” diye bir soru yönlendirseniz, alacağınız cevap yüzde doksan küsur ihtimalle şöyle olacaktır; “Kardeşim o bölümler bu binada değil.”
16. Yaptığı işlerin abc sine bile kafa yormayan  bilim adam/kadınlarının ülkesindeyiz/dünyasındayız.
17. Yılmaz Öner kafa yormuştu. Başta kendi kafasını sonra da bizimkileri. Helal olsun.Bu topraklarda doğa bilimlerine yönelmiş hala birileri kaldıysa onların okuması gereken bir adamdır, zaten de
18. Ayrıca sosyal bilimcilerin, özellikle alan araştırmacılarının da kendisinden öğrenecekleri çok şey vardır kanaatimce.
19. KAŞ yapanlar için ise bu önerim geçerli değil.
20. Çünkü kamuoyu araştırma şirketleri gerçeği arayamaz. Bünyeleri müsait değildir. Varoluşları itibarıyla bu mümkün değildir.
21. Zaten mümkün olsa sayıları bu kadar çoğalmazdı. Ayrıca da aynı konularda birbirinden çok  farklı sonuçlar elde etmezlerdi.
22. Toplum denen kımıltı içinde gezinen mahluklar olarak ne tip bir kımıltıda gezindiğimizi bize bildirdikleri söyleniyor bu KAŞ ların.
23. Bu bilgilerin elde ediliş süreçlerindeki bilgibilimsel hatalarla, gittiğiniz bir lokantada yediğiniz yemeğin mutfaktaki oluşum süreci hataları birbirine benzerdir.
24. Ancak yemeği yediğinizde “Beğendim.” ya da “Beğenmedim” dersiniz. “Vay be! Demek ki yediğim yemek gerçek bir  yemekmiş.” demezsiniz.
25. Alan araştırmalarıyla az önce Yılmaz Öner’in de söylediği gibi gerçek bulunamaz.
26. Çünkü araştırdığınız nesne akvaryumdaki balık değildir. Büyüteçle, duyu mikroskobu(bu da ne demekse?)  ile
şununla ve bununla onu gözlemleyemezsiniz. Balığın gözlemlenmesinden gelen bilgi de balığa içkin bir bilgi midir? Bu da tartışılır.
27. KAŞlar konusunda toplumu örneklem düzeyinde belli bir niceliğe küçültmekteki zorluklardan, bu noktadaki nesnellikle ilgili sorunlardan söz etmiyorum. İşin en başında sorun var. Şöyle;
28. İnsan denen mahluka uygulanan alan araştırmaları soru ile başlar.
29. Soru ise içeriği ne olursa olsun yöneldiği kişideki ‘denge’ durumunu değişime uğratır. Soruyu takip eden cevap bu nedenle soruyla oluşan arızadan süzülerek gelen yeni bir durumdur. 

30. Sahada yani insanlararasılıkta elinde anket formu ile gezinen kişilerin derdi gerçek değildir. Onların derdi ekmek parasıdır.
31. Onları orada gezdirenlerin derdi de gerçek değildir. Patronlar anketçilerini kovup
işlerinin başına bizatihi kendileri geçseler bile gerçeği bulmaları metodolojik olarak mümkün değildir. Birisinin evine çat kapı girdiğinizde ya da o evi telefonla aradığınızda tuttuğunuz  nabız o evin nabzı değil kendi nabzınızdır.
32. O halde KAŞların derdi nedir?
33. Kamuoyu araştırma şirketleri bu çağın yeni ideolojik aygıtlarıdır.
34. Onların ölçtüğü şey toplum denen kımıltının o anki hali pür melali değildir.
35. Örneğin seçim öncesi günlerde ölçülerek medyadan bize duyurulan şey aslında sandıklarda sayım tamamlandıktan
sonra seçim gecesi televizyon ekranlarında göreceğimiz şeydir.
36. En iyi KAŞ en doğruyu bilen değildir.
37. En iyi KAŞ en uygunu belirlemeye en muktedir olandır.
38. Bunları yazayım dedim.
39. Bitirirken Yılmaz Öner’i saygıyla anıyorum.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi