.
Dünyayı kurtaracak tek şey affetmenin erdemidir. Özellikle de kolay kolay affedilemeyecek şeyleri affetmek. Çocuklarımızın, gençlerimizin gün aşırı toprağa verildiği, kardeşlik bağlarımızın git gide ateşe verilmek istendiği korkunç günlerden geçiyoruz. Hemen, derhal, acilen barışmak dışında da hiçbir şey çare olamayacak gibi. Bunun da tek yolu haklıya haksıza bakmadan affetmenin erdemine sığınmak. Unutmak demiyorum, unutulmayacak elbet kolay kolay. Suçluların cezalandırılmamasından da bahsetmiyorum masumların kanına kim girdiyse elbet ödeyecek cezasını. Ama tüm bunlar olurken fütursuzca kırıyoruz ya birbirimizi. Kürt diye, Alevi diye, yobaz diye, faşist diye, diye diye diye… Canımız korkunç yansa bile bir sitemden gayrısını layık görmeyip hasım bildiklerimize, sığınabilsek affetmenin erdemine, keşke…
 
Peygamberimizin en sevdiği amcası, koruyucusu, tüm ezilenlerin hamisi Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi hepimiz biliriz. Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in talimatıyla Hz. Hamza’yı öldüren ve peşinden iç organlarını çıkartıp Hind’e sunan Vahşi, hadiseden hayli zaman geçtikten sonra müslüman olmaya karar vermişti. Vermişti vermesine de nasıl gidecek? Gidecek çünkü çaresi yok başka. Gidecek, onu yiyip bitiren derdini anlatacak ve yüz sürüp af isteyecek Peygamberden… Koyuldu Medine yoluna Vahşi… Vardı… Peygamber efendimizin camide olduğunu öğrenince oraya doğru yürümeye başladı.. Yürümüyor sürünüyordu sanki, kanı çekilmiş gibiydi. Ne yüzle karşısına çıkacaktı onun? Ve ne diyecek, nasıl anlatacaktı? “Hamza’yı kalleşçe öldürüp sonra da göğsünü yarıp vücudunu parçalayıp iç organları ile Hind’e kolye yaptık” mı diyecekti? Diyecekti. Hepsini bir bir diyecek ve yüz sürecekti, başka çaresi yoktu.
 
Seslendiler; “Vahşi geldi Ya Resulullah. Pişman. Af dilemek ve tövbe edip müslüman olmak ister…”
 
“Gelsin”, der mübarek, tek kelimeyle. Gelsin…
 
Girer içeri Vahşi. Başını kaldıramadan öylece durur. “Anlat” der Resulullah, “Amcamı nasıl öldürdüğünü bir de bana anlat!”
 
Yerin dibindedir artık Vahşi. Hıçkırıklarla anlatır. Vahşi’yi dinleyen Peygamberimizin gözyaşları sakallarını ıslatır. Kendisine bakmasını ister Vahşi’den ve ona anlamlı ve yaşlı gözlerle bakarak;
 
“Ey Vahşi! Seni gördükçe sevgili amcamın parçalanmış hali gözümün önüne geliyor. Eğer mümkünse, seninle yüz yüze gelmeyelim. Kendini bana gösterme! Bir daha yüzüme bakma!
 
İki gözü iki çeşme Vahşi’nin boynu kırılmış gibi başı önüne düşer, birden hıçkırıklara boğulurken zoraki konuşur;
 
“Emrin olur ey Allah’ın Resulü. Gül yüzünüze bakamam artık!”
 
 
Peygamber Vahşi’yi affetmiş midir? Elbette affetmiştir, aksi nasıl mümkün olabilir? Ama bir taraftan da insandır o. O an bir peygamber olmakla beraber aynı zamanda amcasının kol kanat gerdiği küçük yetim Muhammed’dir. Üzgün bir ruh, acılı bir evlat, yüreği yanan bir insandır. Elbette affeder ama benden uzak ol der. Bizden uzak ol demez, müslüman olma, git buradan hiç diyemez. Sadece yüzünü gördüğünde hep amcasının parçalanmış bedenini aklına getireceğini bilir, yüreğinin bunu kaldıramayacağını da bilir. O yüzden der benden uzak ol diye. Ama affeder, kalpten, yürekten affeder…
 
Dost olanı, kendinden olanı, arkadaş olanı affetmek kolay. Marifet kendinden görmediğini de affedebilmek. Ancak bunu becerebilirsek yeniden inşa edebiliriz yıkılmaya yüz tutan kardeşlik binamızı. Ve ancak bu şekilde af dileyebiliriz günahlarımız için Allah’tan. Yoksa… Yoksası yok kardeşlerim. Yoksa acı, yoksa kan, yoksa gözyaşı, yoksa zulüm…
, 14 Eylül
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi