.

“Bu kapı” dedi, “geleceğe açılan bir kapıdır. Ben de onun bekçisiyim” “Hadi oradan” dedim. Bekçiymiş, “Peki o zaman” dedim, “Çekil, kapıdan geçmek istiyorum” Dedi ki: “Hayır! Asla! Bunun olmasına izin veremem!” “Neden?” dedim, o da bana: “Bir zaman gezgini değilsin sen” dedi. “Ben zaman gezginiyim çekil” dedim üsteleyerek. “Hani, alnında zaman gezginleri odası mührü yok” dedi. Ben de ona çabucak, süreli-zaman değişiminden dolayı tenimin alerjik tepki verdiğini ve mührün derimle birlikte pul pul döküldüğünü söyledim. Bana şöyle bir baktı. “Doğru mu söylüyorsun” dedi. “Böyle saçma bir yalanı kim uydurabilir çekil de geçeyim!” dedim sinirli bir şekilde. “Dur bir dakika! Hangi zamandan geldin?” demesi üzerine; “Iaaa tabii ki beşbinaltıyüzotuzüç” dedim kapının kenarındaki küçük rakamı okuyarak. Birden bakışları değişti ve karşımda sanki büyük bir kusur işlemiş gibi tir tir titremeye başladı. “Affedin beni!” diye ayaklarıma kapandı. “Affetmiyorum, çekil!” dedim. Kımıldayamıyordum, adam ayaklarıma kapanmış bırakmıyordu. “Ya bırak, tamam affettim hadi çekil” dedim. “Siz ne kadar iyi bir insansınız efendim! Ne kadar iyi birisiniz!” Yahu yürü git. “Bak bırakmazsan affetmem ona göre” dedim. Birden gözlerini fal taşı gibi açıp, “Buyurun!” dedi, “Buyurun! Lütfen üzerimden beni çiğneyerek geçin!” Ben de üzerinden çiğneyerek geçip kapının içinden çıktım.

Hiçbir şey olmadı. Arkamı döndüm baktım adam orada bıraktığım gibi duruyordu. “Akılsızlık bende ki bir deliyle uğraşıyorum sabahtan beri” diye düşündüm. Birden başım dönmeye başladı. Mideme bir ağrı saplandı.  Karnımda bir rakun çaça yapıyordu sanki. Daha fazla tutamadım kendimi ve kusmaya başladım. İçimdeki lokmalar hem ağzımdan hem de burnumdan fışkırarak löp löp yere dökülüyordu. Elimi sallıyordum ama sanki suyun içindeymişim gibi olması gerekenden daha yavaş hareket ediyordu. Sonra her şey daha da yavaşladı ve durdu. Sonra hızlandı. Daha sonra daha da hızlanarak hızlandı. Nihayetinde tekrar yavaşlayarak normale döndü.

Daha önce hiç görmediğim bir yere gelmiştim. Her yerde kapılar vardı ama her yerde. Bazı insanlar kapılardan geçiyorlardı. Bazı kapılar havada duruyordu. Bunlardan dışarı çıkanlar aşağı düşüp bir yerlerini incitirlerdi muhtemelen. Bazı kapılar büyüktü, bazı kapılar küçüktü. Bazı kapılar çok görkemliydi. Bazı kapıların ise kapısı bile yoktu.

Ayağa kalktım. Üstümü silkeleyip yürümeye başladım. Uzun dümdüz bir yoldu burası ne biçim bir yerse yürümeye devam ettim, o sırada kapıların birinden çıkan birisi bana çarptı. “Önüne baksana be!” dedi. “Asıl sen önüne bak!” dedim. “Sen kimsin?! Sen kimsin?!” dedi. “Asıl sen kimsin?!” dedim yakasından çekip yumruğumu uzatarak. “Hayır, öyle değil. Seni tanımıyorum sen kimsin? Buraya nasıl geldin?” dedi “Asıl ben seni tanımıyorum” dedim. “Mühür nerede?” dedi alnını göstererek. O sırada başka bir kapıdan birisi çıktı. “Hey!” dedi kapıdan çıkan adama adıyla seslenerek “Gel buraya!” Adam geldi yanımıza. “Bu adamı tanıyor musun?” dedi. Adam, “Hayır” dedi. “Ben de tanımıyorum” dedi öteki. Diğeri, “Sen kimsin?” dedi bana. “Asıl sen kimsin?” dedim; “Ben siz ikinizi de tanımıyorum” İlk adam: “Sana alnındaki mührü sordum. Nerede mühür?” dedi. Diğeri de, “Sahi alnında mühür yok” dedi. “Alnımdaki mührü kuşlar yedi” dedim. “Kuşlar mı?” dedi sonraki. “Nası kuşl-ku- Bak!” dedi önceki parmağını bana doğru uzatarak, “Eğer kaçak bir zaman gezginiysen işte o zaman hapı yuttun!” “Çek o elini” dedim sonra da adamı ittim. O da beni itti. Sonra ben onu, o da tekrar beni. Diğer adam araya girdi: “Durun yapmayın!” Beni de iterek; “Tamam sen de uzatma git işine!” dedi. Uzaklaşmaya başladım. Adam hala konuşuyordu arkamdan, “Daha işimiz bitmedi seninle!” diye. “Gel” dedim, “Gel” Koşmaya başladı. Ben de koşmaya başladım. Ama diğer yöne…

Hiç durmadan koştum, uzun yolun sonuna geldiğimde karşıma dev gibi, kocaman bir bina çıktı. Ne binası olduğunu merak edip bu binaya doğru yürümeye devam ettim. Kapısında şu herkesin alnının ortasında taşıdığı işaretin aynısı vardı. İçine girdim, baktım içerisi hayli kalabalık, insanlar sürekli bir yerden bir yerlere koşturuyorlar; kapıda durup bir süre insanları izledim. Sonra yanıma bir hatun sokuldu ve: “Ben, seni tanımıyorum” dedi. Ona baktım, “Ben de seni tanımıyorum” dedim. Bana elini uzattı, “Benim adım Cimcime” dedi. “Ben de Fuat” dedim. “Elbette” dedi elimi sıkarak. Sonra alnımdaki mühre ne olduğunu sordu. “Mührümü çaldılar” dedim. “Aa öyle mi? Gel benimle” Arkasından gitmeye başladım. Her yer camdı sanki ya da su üzerinde yürüyor gibiydik. Sonunda bir kapıdan geçtik ve bir odanın içine girdik. Upuzun bir odaydı. Ta uzakta bir masa vardı. Kadın “Bu beyefendinin mührünü çalmışlar” dedi. Ses yankılandı. “Gelsin” dedi uzaktaki adam. Ben de adama doğru yürümeye başladım. Ne biçim bir yerdi burası beş dakikada adamın yanına geldim.

“Demek mührünü çaldılar” dedi. “Evet, aynen öyle oldu” dedim. “Peki, nasıl oldu?” dedi adam.  “Ben şöyle oldu efendim” dedim, “Ben zamanda geziyordum bilirsiniz işte her zamanki gibi. Birden bir adam geldi ve alnıma löp diye bir şey sapladı ve sapladığı şeyi çekip çıkarmasıyla gözden kaybolması bir oldu. Alnıma dokundum, bir de baktım ki mührüm yok! Sonra zaman kapısına geldim. Kapıcı da az kaldı beni içeri sokmuyordu” “Demek öyle, buyurun oturun” dedi. Etrafıma baktım sandalye falan yok. “Oturun çekinmeyin” dedi. Ben şaşırmış halde çömeliyordum ki birden altımda bir şey hissettim. Kendimi tamamen bıraktığımda ise boşlukta oturuyordum. “Oda kayıt numaranızı hatırlıyor musunuz?” dedi adam birden boşlukta beliren yarı şeffaf görüntüye bakarak. “Ben…” dedim, “Oda numaramı hatırlamıyorum” “Peki, bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ben adımı da hatırlamıyorum” dedim. Baktı bana bir şöyle. “Ben, sanki” dedim; “alnımdaki mührü söktüklerinde bana ait bilgileri de söküp götürdüler. Yani ben şimdi ne adımı ne kimlik numaramı hiçbir şeyimi hatırlamıyorum” dedim. “Vah vah geçmiş olsun” dedi. “Yani ne yapacağım bilmiyorum” dedim, “çok zor durumdayım” “Vah vah” dedi. “Yani hep böyle şeyler de beni bulur, küçüklüğümden beri başıma gelmedik kalmadı” dedim. “Sizi anlıyorum” dedi adam; “Benim de başıma böyle bir şey gelmişti” “Siz de mi hafızanızı kaybetmiştiniz?” “Bırakın hafızayı, ben zaman mesafesi kopmalarında takılı kaldım beş yıl. Korkunçtu” dedi “Haa” dedim anlamış gibi. “Sizi beşinci kata gönderiyorum. Orada size retina testi uygulayacaklar. Mührünüz en geç yirmi bir dakika içinde hazır olur. Eğer bekleyemem acelem var diyorsanız sizi yirmi bir dakika sonrasına da gönderebiliriz. Maalesef işler burada çok yavaş yürüyor” dedi.  “Yok, sağ olun gerek yok, ben beklerim, iyi günler” dedim ve tekrar geldiğim uzun yoldan geri yürüyerek odadan dışarı çıktım.

Kapıyı açınca Cimcime karşıma çıktı: “Ne oldu? Mühür verecekler mi? Ne konuştunuz içerde?” “Verecekler verecekler” dedim. Bu kadının hiç işi gücü yok mu orada burada dolanıp duruyordu. “Sen ne iş yapıyorsun burada?” diye sordum “Ben gerekli düzenlemeleri yaparım” diye cevapladı. “Yaa? Ne gibi düzenlemeler?” dedim merakla. “Gerekli olan her düzenleme” dedi. “Senden bir şey düzenlemeni istesem yapar mısın?” dedim. “Gerekliyse yaparım” dedi. “Bak” dedim  “Manyağın teki kafama bir şey sapladı ve mührümü söküp kayıplara karıştı. Bunu içerdeki adama da anlattım o da mühür almam için senin gerekli düz”enlemeleri yapabileceğini söyledi diyecektim ki o anda bir ses duydum: “İşte orada!” Az önce dışarda karşılaştığım adama aitti bu ses. Yanına bir de güvenlik görevlisi midir ne olduğunu anlayamadığım birini takmıştı. Yanıma geldiler ve “Bu adam mı?” dedi yanındaki güvenlik görevlisi midir nedir beni elbisemden çekiştirerek. “Evet” dedi bana hain hain bakarak, “Bu adam bir kaçak!” Yürü gidiyoruz dedi görevli kolumdan tutarak. O sırada Cimcime “Bırakın, o kaçak falan değil” dedi görevliye. Görevli de “Peki bu niye öyle diyor?” dedi adamı göstererek. “O manyak” dedim ben elimle adamı göstererek, “Manyağın lafına ne bakıyorsun?”  Adama baktı “Yürü gidiyoruz. Benimle dalga mı geçiyorsun sen?!” dedi bu sefer onun kolundan tutup çekiştirerek. Adam “Bırak beni ya! Sana beni bırak diyorum!” deyip görevlinin elinden kurtularak kaçtı. Giderken “Seninle daha işimiz bitmedi!” diyordu. “Seninle ne işim olacak benim be!” manyak. Cimcime bana; “Kim bu adam?” dedi, ben de onun bir manyak olduğunu açıkladım. “Ee az önce bana ne anlatıyordun?” dedi. Ben de az önce tamamlayamadığım cümleyi tamamladım. “Peki” dedi “Gel benimle.”

Yine upuzun, öncekinden de uzun başka bir odaya geldik. Cimcime uzun boşluğa seslendi: “Beyefendiye mühür basılacak!” Ses yankılandı. Az sonra uzakta bir adam belirdi ve yaklaşmaya başladı, yaklaştıkça elinde bir aletin olduğu fark ediliyordu. “Burada işler çok yavaş yürüyor maalesef”  dedi Cimcime. Bunun üzerine “Belki de bu odaları bu kadar uzun yapmasalar daha kısa sürer” deyince herhalde şaka yapıyorsun der gibi baktı bana. Adam birkaç dakika sonra geldi, elindeki aleti havaya kaldırdı, alnıma tam saplarken burnum çok feci şekilde kaşınmaya başladı ve hızla kaşıdım. O esnada alnımda herkesin kafasındaki o acayip şekilden biraz daha farklı bir şeklin oluştuğunu hissettim. Adam geldiği yoldan geri dönmek üzere yola koyuldu.  “Bakayım nasıl olmuş” dedi Cimcime gülümseyerek. Kadının bakışları birden değişti. Rengi bembeyaz oldu. Olduğu yere yığıldı kaldı. Trans halinde boşluğa bakarak bir şeyler sayıklamaya başladı…

Bu tuhaf kadınla artık bir işim kalmadığına göre onu orada öylece bıraktım ve binanın dışındaki uzun yolda, etrafımdaki kapılara bakarak yürümeye başladım. Hangi yıla gitseydim acaba? Gitmek istediğim her yıla gidip gelmiş geçmiş her şeyi görebilirdim. Önemli olaylarda orada bulunabilirdim. Fransız İhtilali, İstanbul’un Fethi, Kavimler göçü… Sonra düşününce tarih dersi gibi, çok sıkıcı geldi hepsi de. Bıkkınlıkla oturdum bir taşın üzerine. Öfledim, püfledim.

Birden aklıma çok süper bir fikir geldi! Heyecanla uygulamaya koyuldum. Şöyleydi, şimdi eğer ben hiçbir zamana gitmek istemiyorsam; zamanlar birbirine gitse nasıl olurdu? Hemen ortalıkta duran kapılardan birini alıp bir diğerinin içine fırlattım. Sonra bekledim ne olacak diye. Hiç bir şey olmadı. Sonra başka bir kapı daha aldım ve onu diğer bir zaman kapısından içeri fırlattım. Gene bir şey olmadı. Ama bu ikincide bir şey hissettim sanki. Tam üçüncü kapıyı da atıyordum ki uzaktan bir sesin: “Hey sen ne yapıyorsun orada!” diye haykırdığını işittim. Dönüp baktığımda bizim manyağı gördüm uzaktaki küçük bir nokta olarak. “Seni tanıyorum!” dedi ve koşmaya başladı. “Nereden, nasıl gördü beni o kadar uzaktan?” diye düşünüp hemen elimdeki kapıyı atıp kaçmaya başladım. Sonra yavaşladım ve durdum. Niye kaçıyordum ki. Alnımda kapı gibi kapı mühürüm vardı. Gelmesini bekledim. “Ne yapıyordun sen az önce?” dedi. “Deney yapıyordum” dedim kelimeleri sertçe vurgulayarak. “Deney mi? Ne de- O tuhaf mührü nerden aldın?” dedi. Alnıma elini sürdü. “Bu şekil…” dedi. “Çek elini alnımdan” dedim. “Sen az önce zaman kapılarından birini diğer bir zaman kapısına mı attın yanlış mı gördüm?” dedi. “Evet” dedim saklayacak bir şeyim yoktu. “Bu deneyin bir parçasıydı” dedim. Bakışları birden değişti ve “Sen `O`sun!” dedi. Yüzünde korkmuş gibi bir ifade vardı. Geri geri yürümeye başladı. “O burada! Kıyamet geldi! Sonumuz geldi!” diye bağırıyordu.

Derken uzaklarda bir yerden derin ve tok bir ses geldi. Sonra bir dinozor gördüm. Deneyim başarılıydı. Tam düşündüğüm gibi. Zamanları zamanlara göndermek! Bu sayede zaman katmanları birbirleriyle bütünleşmişti. Fakat planımda hesaba katmadığım bir sorun vardı. Gökyüzünde dinozorların yok olmasına neden olan göktaşı tüm ihtişamıyla parıldıyordu. Ben en iyisi ufak ufak uzaklaşmak diyerek geldiğim kapıdan bizim zamanımıza döndüm.
Geldiğimde kapıyı bekleyen kapıcı hala kapının önünde, eli de burnundaydı. “Sen ne yapıyorsun!?” dedim “Aa!” dedi elini indirip gözlerini fal taşı gibi açarak “Çabuk geldiniz efendim!” dedi elini elbisesine sürterek. “Seni içerden çağırıyorlar” dedim. Kapıcının burada olmaması gerekirdi. “Beni mi çağırıyorlar?” Bu zamana ait değildi çünkü. “Ama kapıyı bırakıp gidemem” dedi. “Kapıya ben bakarım merak etme geç içeri” dedim. “Çok sağ olun! Çok iyisiniz efendim” dedi. “Tamam, uzatma hadi geç” dedim ve içeri girmesiyle birlikte kapıyı arkasından kilitledim. Az sonra kapının aralıklarından parlak bir ışık sızmaya başladı. Geri çekildim. Ve Flop! Kapı yok oldu.

O tuhaf yerden ve insanlardan sonunda kurtulmuştum. Acaba alnımdaki mühür nasıldı? Bunu çok merak ediyordum. Hemen bir ayna aramaya koyuldum…

, 3 Mart
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi