.

Ne olduysa iki yıl önce oldu. Daha önce bir şeyler olmuyor muydu? Oluyordu elbette, ama iki yıldır olanları düşününce daha öncekilere gülüp geçiyorum. İki yıl önce reklam sektöründe –ne demekse- üst düzey yöneticiydim, değerli eşim de benimle aynı işyerindeydi. Patronla da iyiydi aramız, ailece görüşürdük. (Ailece görüşme: Erişkinlerin yemek masası başında dolaylı, çocukların televizyon başında dolaysız bir şekilde birbirlerine laf sokmasıyla gelişen bir görüşme biçimi.)

İki yıl önce, biz patronla ailece görüşürken memlekette kriz çıktı, ekonomi bunalıma girdi. Ekonomi bunalıma girince patronların aile görüşmeleri azalmaya, soluk alış verişleri artmaya, gözleri kanlanmaya başlar. Benimkinde ayrıyeten homurdanma da başladı ve takiben kafesin kapısını açıp dışarı maymun salmaya başladı her gün. Ben dışarı salınan beşinci maymunum, bana kısaca “Bekir” diyebilirsiniz. “Peki Bekir sen maymun musun?” diye sorarsanız, “E maymunuz biyerde…” diye cevap veririm size . “Peki Bekir sen havadar bir ortama salıverildiğin saatlerde değerli eşin neredeydi söyler misin bize?” diye sorarsanız, “O salınmadı, içerde kaldı.” derim size.

Patrona kafa atmadım. Hiç olmazsa eve bir maaş girmeye devam edecekti, ben de bir süre ense yapacaktım. Bekir’in Ensesi’nde, Bekir sabah geç kalkar, kahvaltıyı uzun yapar (Uzun kahvaltı- yapılışı: İçinde tost, simit, sade ya da peynirli poğaça, patatesli ya da kıymalı börek barındırmayan, ayakta değil oturularak yapılan değişik bir kahvaltı türü!), gazeteleri okur, icabında çıkar dışarı pis hava alır, deniz kenarında bulanık suda balık avlayanları seyreder, eve döner film seyreder, film seyrederken de tuzlu fıstıkla beraber mutlaka bir iki bira içer.

Başlangıçta epey bir ense yaptım, solo. Bekir olarak yıllardır dur durak bilmeksizin eşekler gibi daha doğrusu insanlar gibi çalışmıştım, artık değerli eşim Semiha çalışıyor; ben önce biraz dolaşıyor, sonra da eve dönüp film seyrediyordum. Ne kadar seyretmediğim film varsa ilk altı ayda hepsini, ikinci altı ayda da klasiklerden eksikleri hallettim, sonraki altı ay da beğendiğim filmleri bir daha izlemekle geçti. Semiha sağ olsun fazla üstüme gelmiyordu, iş bulayım diye.

Herkes onu kaybetmiş, ben nereden bulayım?

İşsizliğimin ikinci yılının son altı aylık diliminde, bir gün dolaşmak için çıktım evden gene.

Nasıl diyeceksiniz? Ağzımın kenarında sigara, eller cepte, yüzümde üç günlük sakalla filan değil. Tıraşlıyım, takım elbise kravatlıyım, öz geçmişim cebimde, telefonla gelebilecek ani bir iş teklifinde yanımdan geçen ilk taksiye el ederek, “Çek kardeşim iş teklifine!” demeye hazırım. Hazırım. Hazırım. Yürüyorum. Yol bildiğim yol. Hiçbir yere sapmadan gidersem geri döndüğümde evimi bulabildiğim bir yol.

Haftada iki kez bu güzergahı yürüyorum. Böylelikle hem spor yapmış oluyorum, hem stres benden uzakta duruyor, hem de adalelerim açılıyor. Böyle bir sürü yararı var bunun işte, bir yürüyorsun bunlar oluyor. Boğaz’ın kenarında püfür püfür bir hava var. Büyük petrol tankerlerinden biri geçiyor. Bu tankeri tanıyorum. Rus bandıralı. Bizim Boğaz’ın müdavimi bu, hep gelir geçer, güvertesinde illa bir iki kişi bulunur İstanbul’u seyreden. Sahildeki yalılarda güneşlenen karıları da dikizliyor olabilirler. Emin değilim.

Bir hapşırık geliyor birden. Hapşırıyorum.

Deniz kenarındaki çocuklar ikişerli üçerli denize atlıyorlar uzun siyah donlarıyla.

Bazıları göbek üstü düşüyor.

Deniz kırlangıçları var, az ileride tek sıra. Karşı sahilde, Kanlıca tarafında giden bir araba var.

Kanlıca tarafında giden arabalara bayılırım. ‘Kanlıca tarafında giden arabaların’ başka bambaşka bir gidişleri vardır.

Herifin biri mayoyu çekmiş, koca göbeğiyle yatmış güneşleniyor.

Göbek tuhaf bir göbek, koy tepsiyi üstüne yemek ye.

İnsanlarda bir hareketlilik var. İnsanoğlu hareket eden, oraya buraya giden bir varlık. Yeni doğan bir çocuğu bile al koy yere hemen ilerlemeye başlıyor.

Adımlarımı sayarken etrafa baktım bir yandan..

Bu hareketlerin anlamı ne? Bu sürücülü arabalar, bu yürütücülü ayakkabılar nereye gidiyor?

Çok saçma geldi her şey birden. En iyisi eve gideyim bir iki salatalık, domates, brokoli filan yiyeyim de kendime geleyim diye düşündüm.

Eve geldim, anahtarla kapıyı açtım. Daha eşikte içerden gelen sesi duydum.

Evdeki ses. Değerli eşimin sesi. Ses demesek daha doğru olur.

Baştan kesik kesik, sonra uzun upuzunnn bir çığlık.

İçerde bir adam var ve o adam benim değerli eşime kısaca ‘orospu’ diyor ki, adam haklı, değerli eşim de ona kısaca ‘hayvan’ diyor. Eşim de haklı. İkisi de haklıysa benim durumum ne o zaman?

“Takmışın boynuzu. Sen nelerden bahsediyorsun kardeşim?” diyorsunuz.

Siz de haklısınız. Ancak engel olamıyorum bu düşüncelere? Ben de haklıyım.

Yığıldığım yerde ayakkabılarıma bakıyorum haklı bir şekilde. Ayaklara kap geçirmek, yetmezmiş gibi onları kerata ile iteleye iteleye zorla ayaklara sokmak, sonra yollara çıkmak, mesela lostra salonları! Bunlar çok çok yanlış şeyler.

Bu arada içerdeki iki hayvan bağrışıyorlar!

Olaya belgesel gözüyle bakmayı deniyorum. Bakılamıyor. Kapının önüne yığılmışım, bayılmak istemişim; bayılamamışım. Tansiyonum çıksın, beynim önüme aksın, kalp krizi filan geçireyim istemişim, ama turp gibiyim, az önce yürüyüşten dönmüşüm.

Saatime bakmışım bir an, ne işime yarayacaksa? Saat 10.32.

Birkaç şık var, ya kendiliğimden ölücem-ölemiyorum, ‘intihar edeyim’ desem -kendime yediremiyorum, “Keriz boynuzu yedi, gitti kendini astı diyecekler”. Gideyim ikisini de öldüreyim? Boynuz ye, cinayet işle, sonra da git hapislerde çürü? Üç felaket üst üste çok fazla. Halbuki az önce sadece yürüyordum. Hapşırayım bari. Öyle birden geldi. İster misiniz hapşırayım, onlar da yattıkları yerden doğrulup bana “Çok yaşa “ desinler?

Hapşırmıyorum. Zaman hapşırma zamanı değil. Saat 10.40.

Yer benim ev. Yatak benim yatak. Kadın benim karım. Erkek benim eski patron.

Hayatta en olmamasını istemediğin şey ne diye sorsalar ilk ona bile sokmam.

Aklıma gelmez. Aklıma sıçayım.

Ben bu içerdeki kadına on yıldır değerli eşim diyordum halbuki.

-Değerli eşim şuradan tuzu uzatır mısın?

-Değerli eşim uyandın mı, kahvaltını yatağına ister misin?

Ne şiirler yazdım buna ben, ne çiçekler aldım.

Ayakkabılarıma bakıyorum. Ayaklara giyilen kapları ortadan ikiye yarıp delikler açıyoruz, açtığımız deliklerin içinden ip geçiriyoruz, sonra da bu iplere marifetmiş gibi bağcık adını verip

birbirine doluyoruz, bazen düğümcük oluyorlar çözmek için helak oluyoruz ondan sonra da gelsin lostra salonları!

Saat 10.47

Duyduklarımdan anladığım kadarıyla bunlar artık iyice yüz göz olmuşlar, belli ki olayın evveliyatı, boynuzumun antik değeri var.

Bittim ben! Evi yakayım ya da tüpü açayım? Nasıl olsa bunlar bu haldeyken hiçbir şeyi duymazlar. Çıkayım karşılarına, çok sakin ve soğukkanlı davranayım ikisi de vicdan azabından azar azar gebersinler? Ya umursamazlarsa? Ya da daha beteri, içerde bir adam daha olabilir, açıp kapıyı içeri giriyorsun ve değerli eşini iki adamla beraber görüyorsun? Bir o eksikti! Neyse buna da şükür o zaman! İnsanın neye şükredeceğini hiç belli olmuyor hakikaten!

İntihar etmem lazım. Lazım diye intihar mı edilir be kardeşim? Hazmedeceksin mecbursun, kirayı o ödüyor yoksa sokaktasın. Aslında tam mazlum oluyorum bu durumda, düşünsene karısı ve patronu tarafından aldatılan masum adam? Patron adamı önce işten atıyor, sonra karısına nokta nokta nokta. Uff! Amma güzel acırlar bana! Bazı kadınlar hiç dayanamaz böyle acı çeken adamlara.

Saat 11.20.

Kalk bari dışarı çık, bitmeyecek bu çile belli oldu. Nereye gideyim?

Bir hapşırık sesi geldi uykumun arasında. Kanepeden fırlamışım “Çok yaşa” diyerek,

“Sen de gör sevgilim.” diyen bir ses, “Kanepede niye uyudun öyle üzerinde elbiselerinle?” diye de ekliyor. Konuştuğu yetmezmiş gibi bir de üstüne ekleme yapıyor utanmadan.

Evdeki ses, çiftken teke inmiş.

Hava kararmış. Orospu salondaki perdeleri kapatmış, ışığı yakıyor. “Bugün çok yoruldum. Patronla üst üste üç dört toplantıya girdik. Yıkanırsam anca kendime gelirim. Yemeği dışardan söyleriz artık.” diyor.

Saate bakıyorum 20.30. Üzerimde sabahki elbiseler. Kanepedeyim.

O girmiş banyoda, yıkanıyor. Yatak odasına dalıyorum deli gibi. Yatak çarşafı, yastık kılıfları, nevresimler

artık ne varsa maden tetkik arama. Hepsi pürüzsüz, hiçbirinde en ufak bir kırışıklık yok, en ufak bir ıslaklık, leke, kıl yok.

-Üç mü, dört mü?

Banyodan “Ne diyorsun duymuyorum?” diye sesleniyor.

“Toplantı üst üste kaç taneydi? Üç mü, dört mü?” diye soruyu yineliyorum, sinir içinde.

Yanıt gelmiyor. Yatak odasında dört dönüyorum. İpucu yok. “Niye soruyorsun? Çok mu önemli kaç toplantı olduğu?”diye sesleniyor. Düşündü en uygun yanıtı aradı tabii.

-Yok. Merak ettim.

– Hayret hiç merak etmezdin.

Cevap hiç bekletmeden. Anında. Çetin ceviz. Suçlu psikolojisinde davransa durumu hemen çakacağımın farkında. Açık vermiyor, heyecanlanmıyor, kekelemiyor.

Ben kapıda kalp spazmı geçirdim ya da bir şey oldu kendimden geçtim. Bunlar geldi beni taşıdı. Aralarında konuştular. Şimdi de bir şey olmamış süsü veriyorlar. “Rüya görmüş olmayasın!”, diyorsunuz? Rüyayı niye takım elbiseyle göreyim kardeşim? Ayrıca rüyaysa bu ne biçim rüya?

-Oh! Duş çok iyi geldi valla.

-Duş di mi? İyi gelmiştir mutlaka. Onca toplantıdan sonra ne de olsa…

-Yemek için ne söyledin?

-Ben tokum.

-Bana söyleseydin bişeyler.

-Ne yiyeceksen söyle kendin.

-Neyin var senin?

-Yok bişeyim.

-Ne oldu bugün kötü bişey mi oldu?

-Bana mı soruyorsun?

-Kime sorucam? Sana soruyorum tabii… Bana bak iyi misin sen? Ne o gözler öyle dik dik!

-Dik di mi?

-Çok karnım aç. Sen bişey istemediğine emin misin? Bekir! Bekircim bakma bana öyle melül melül. Aç televizyonu. Bi maç filan vardır. Hadi benim kocacım… Alo… Bi sebzeli pizza, yanında da…

Bu gece ben buna biraz sokulayım. Ufaktan kulak memelerini emmeye başlayayım bunun. İğrenme gelecek eminim, ama iş gibi bakayım, bir suç araştırması gibi. Eğer isteksiz davranırsa durum kesinleşir, doydu tabii bütün gün üç dört toplantı! Gerçi açık vermemek için çok istekli de davranabilir. O zaman da bu haltı yediği zaten belli olur. E nasıl davranacak bu kadın? O bunları düşünmeyecek mi? Uyumuşum oğlum ben. Uyandırıp bak bu senin patronun, bu sallanan da onun şeyi mi diyecekti. Aldılar yatırdılar beni. Hiçbir şey olmamışa getiriyorlar işi. Nevresimler, çarşaf, yastık kılıfları tertemiz? Kirli kutusunda da yok bir şey! Nerdeyse sekiz saat uyumuşum gidip hepsinin aynısından almadığı ne belli?

-Bugün bi seks filmine gittim.

(Buluşum harika. Çaktırmamaya kararlı, ama ben çok ters bir top attım. Beklemiyor tabi. Afallayacak. Ezberi bozulacak. Bu açılış bir torpido gibi gidecek ve onun sinir sistemini laçka edecek. Tepkisini kontrol etmeye kalkarken histerik bir kahkaha atması lazım.)

-Seks filmine mi?

-Evet. Acayip bir şeydi.

-Nasıl acayip?

(Buraya bir şey bulmak lazım. “Kadın patronuyla yatarken kocası eve geldi.” desem çok bariz olacak. Biraz acı çektireyim.)

-Kadın alçaklık ediyor, adam iş ararken dışarıda, kadın kocasının en yakın arkadaşı ile evde… anlarsın… (Bu da bariz oldu, ama neyse.)

-Ee?

-Ne esi? Koca gider gitmez, sevgili eve geliyor işte.

-Bütün film bundan mı ibaret?

-Neden ibaret olacak? Seks filmi bu!

Oralı bile değil. Asetonla ojesini çıkarırken bir yandan da pizzasını kemiriyor adi karı.

O geceden sonra tam üç ay hiç uyumadım? Detektif gibi takipte kaldım sürekli. Rüya mıydı, değil miydi? Takip ettim onu günlerce. Bilgisayarı, cep telefonu, çantası, şusu busu, hepsine derin daldım. Birlikte alışveriş yaparken, yemek yerken ilk kadehten sonra, tatile gittiğimizde güneşin batışına bakarken, yatakta “Seni seviyorum” diyerek beni öpmeye başladığında, televizyonda alakasız bir şey seyrederken, tanımadığım birisiyle telefonda konuştuktan sonra tek bir soru sordum: “Aldattın mı beni?”

Tek bir cevap aldım: “Saçmalama!”

Üç ay sonra bir gece uykudan uyandırıp onu, sordum yine aniden. “Aldattın mı lan beni söyle?”

Bıkmış benden, patron da kimmiş, ondan iğreniyormuş, nasıl olur da onunla olduğunu düşünebilirmişim, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ha başkasıyla olabilirsin yani?” dedim, bıkmış benden, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ne yani patrona , … beni hayvan demedin mi mı hiç?” diye sordum, bıkmış benden, üzerime atladı deli gibi, nefret ediyormuş benden, iğrençmişim, ne demekmiş bu, ne aşağılık bir adammışım, yetmişim artık canına, defolup gitmeliymişim evden, hemen şimdi.

Söz dinledim. O gece gittim evden. Gün ağarıyordu. Şehir üzerini açmış esneyerek yataktan kalkmak üzereydi.

Beşiktaş’ta bir sabahçı kahvesine girdim.

Girerken hapşırdım önce, sonra bir çay içtim, simitle.

Ardından “Bir çay daha içeyim, bakalım bir faydası olacak mı?” dedim kendi kendime ve bir çay daha içtim. Ayakkabılarıma baktım bir süre, “Bir çay daha içeyim” dedim.

İnsanlar hareketlenmeye başladı dışarıda. Çok insan var. Epey bir süre onlara bakmışım.Tek tek bakınca zaman alıyor. Hava ısınmış öğlen olmuş bu arada. Birden aklıma bir fikir düştü.

Yıllar evvel ilginç bir adamla tanışmıştım Altınşehir’de, onu bulup ona sormalıydım, başıma gelenleri. Bazen olur, özellikle annemle olurdu, kırk yılda bir eve uğrarım kadın beni karşısına oturtur bir araba laf eder, ben öyle dışarı bakarım pencerenin tülü arasından, kadın fark eder en sonunda ve dayanamayarak, “Oğlum ben duvara mı konuşuyorum bi saattir?” der, ben de ona gene dışarı öylece bakarken “Vay be! Demek eniştem de öyle dedi he! Ona hiç yakıştıramadım.” derim, kadının ağzı açık kalır, sen beni dinliyor muydun gibilerden ben de şaşırırım demek ki ben seni dinliyormuşum gibilerden.

Gene öyle oldu. Saatlerce oturup başıma gelenleri düşünüp bir çare bulmuşum farkında olmadan. Altınşehir çaresi. Çok enteresan bir çare. Yok başka bir çare!

Yıllar evvel gitmiştim Altınşehir’e. Şehrin merkezinden iki vesayitle iki buçuk saatte gidiliyordu.

O vesayit dediğiniz de özel araba değil, içinde inip binen iki yüz elli çeşit insan barındıran toplu taşıma araçları. Dolayısıyla düzeltmek gerek; Altınşehir’e iki vesayit ve iki yüz elli çeşit insanla gitmiştim. Şimdi burada yeri gelmişken yıllardır yapılan bir hataya da dikkat çekmek isterim; mesela denmektedir ki: “Filan yere uçakla gittim.” Nasıl uçakla? Giderken uçağı da yanına mı alıp gittin? Uçağın içine binip gittin. Bir sürü yol, bir sürü insan, bir sürü hatıra. Bütün bunlar es geçilerek yanlış yapılmaktadır. Bir yerden bir yere araç kullanılarak gerçekleştirilen her türlü yolculuk bir nevi uzay macerasıdır. Yolculuklar insanı değiştirir, tabii insanlar buna izin verirse. Ben de İstanbul’un merkezi sayılan Taksim Meydanından otobüse binip yola çıktıktan sonra Altınşehir’e iki buçuk saat sonra indiğimde artık o eski ben değildim.

Altınşehir, beyaz badanalı, iki minareli büyük bir cami, toprak yollar, yerlerde sigara izmaritleri, kıvrılmış sigara paketleri, teneke bira kutuları, tahta parçaları, kırık kornişler, kirli kağıt mendiller, çamur asfalt kenarları, kimsesiz sokak köpekleri, kahvede oturup sade, orta ya da şekerli Türk kahvesi içerek ölümü bekleyen ihtiyarlar, bir iki bakkal, bir otobüs durağı, bir halk ekmek kabini ve yıkık dökük evlerden ibaret bir yerdi .

Bir sokağın bir ucundan girmiştim, öbür ucundan çıktığımda İstanbul yoktu, bitmişti.

İstanbul gelmiş gelmiş orada kalmıştı sanki . Altınşehir İstanbul’un bittiği yerdi, berbat bir gecekondu mahallesiydi, yoksulluk adam boyuydu, dükkan olsun diye yapılmış tek odalı yerlerde yedi sekiz kişilik aileler kalıyordu. Odanın ortasına televizyon koymuşlar orası oturma odası olmuş, arkadaki lavabonun yanına bir kutu koymuşlar, üzerinde bir tahta orası mutfak, hemen lavabonun yanında bir kanepe orası da oturma ve yatak odasıydı, tuvalet bu ‘home design’ a uygun bulunmamıştı herhalde. Evlerde tuvalet yoktu. Bir adamla tanışmıştım orada, sol ayağı kemik veremi. Parası olmadığı için doktora gidemiyordu, “Artık sakat kalıcam” diyordu, “Artık emekli olup balık tutucam.” dercesine. Bir çürük dişi vardı, bir de küçük oğlu. Küçük oğlunun da dişi çürüktü, onun dişini çektirmişti, “Bir eve bir diş yeter. Benimkini de ilerde param olunca çektiririm artık.” diyordu, gülümseyerek.

İstanbul’un göbeğindeki kafe ve barlardaki pek çok benzerim gibi gerçek insanı arıyordum ben de o sıralar. Bu adam aradığım gerçek insan olabilirdi. “Bir eve bir diş yeter.” cümlesi beni çok etkilemişti, çok derin bir cümle olarak nitelemiştim kendisini. Şimdi diyeceksiniz ki: “Ne demek oğlum gerçek insan?”. Bu sorunuza tatminkar bir yanıt veremem, ama gerçek insan diye bir şey vardı, biliyordum. Belki de sadece bir his. “Peki bir çürük dişten mi aldın o hissi?” derseniz, “Olabilir. Hislerimle oynamayın.” derim size.

Altınşehir’de o adamı bulup ona şu soruyu sormalıydım: “Ben de bir boynuz görüyor musun?” .

Değerli eşim Semiha “Evet seni çatır çatır boynuzladım.” dese bile bende bir rahatlama olacak mıydı bu saatten sonra? Sanmıyorum. Canımı acıtmak için uydurmadığı, yalan söylemediği ne malum?

Belki böyle bir olay hiç olmadı, ama benim karım hiç olmamış bir olayı hem de böyle bir olayı olmuş gibi bana yutturmaya kalkacak kadar benden nefret ediyor olamaz mı?

Belki de patronla beraber sırf benimle kafa bulmak için bu tür bir yol buldular, belki aralarında henüz cinselliğe varmayan bir muhabbet var ve ben de onların muhabbet mezesiyim, olamaz mı?

En yakın arkadaşlarım “Evet anlattığın olay olmuş olabilir gibi geldi bana!” dediklerinde, onların da karımla yatmayı hayal etmedikleri ve içlerinde gizledikleri büyük bir şehvetle “Bunlar bu gidişle boşanır bir vakte kadar, bakarsın hatun ilerde bize de kısmet olur.” demedikleri ne malum?

“Böyle bişeyi senin karın katiyen yapmaz.” diyenlerin ise aslında kendi karılarının böyle bir şey yapmasına katlanamayacakları için, benim derdimi zerre kadar umursamadıkları halde sadece

kendileri için bir temenni olarak belki de sadece uğur olsun diye böyle söylemedikleri ne malum?

Durumum vahimdi anlayacağınız.

Artık daha fazla ip ucu arayamazdım, başka kimseye de soramazdım, Altınşehir’e gidip o dişi çürük, kemik veremli adamı bulmalıydım. O adamı bulup ona sormalıydım.

“Başının iki yanından uzanan iki boynuz görüyorum.” derse oradaki gerçek insan, bunu itirazsız, gönül rızasıyla kabul edecektim. İnsanın gönül rızasıyla kabul ettiği şey onun gerçeğidir.

Cebimde az bir para kalmıştı. Çıktım Beşiktaş’taki sabahçı kahvesinden öğlen vakti.

Düştüm yola. Yol uzun bir yol. Akşama doğru Altınşehire geldim. Daha doğrusu minibüs şoförü “Evet Altınşehir, var mı inen?” deyince geldiğim yerin Altınşehir olduğunu fark ettim.

Minibüsten indim. Güneş, battığı yeri ateşe vermiş gidiyordu. Rüzgar vardı havada, yani hava zaten vardı içinde de ayrıyeten rüzgar vardı. Göz gözü görmüyordu. Güneşin batışından değil, rüzgardan da değil, bir dizi dev blok apartıman vardı indiğim yerde, gözümün önünde.

Bloklar ‘Altınşehir bir, Altınşehir iki, Altınşehir üç…’ diye sıralanıyordu.

Kapılarında güvenlik görevlilerinin bekleştiği, her tarafı güvenlik kameralarıyla donanmış sekiz-on katlı blokların yükseldiği apartmanlarla dolu bir yerdeydim.

Evlerde beyaz ya da sarı ışıklar yanmaya başlamıştı birer birer.

Arabalar dönüp duruyorlardı sarı ışıklarıyla bloklar arasında, park edecek yer bulmak için.

Altınşehir bir, iki, üç yürüyordum bu sırada, gerçek insanı bulmak için.

“Madem yürüyorum hazır, bari etrafa bakayım.” dedim, bloklar arasındaki boşluklara çimenler, güller, fıstık çamları dikilmiş; fıskiyeler, çocuk parkları, alışveriş merkezleri, ilköğretim okulları yapılmıştı. Ortalıkta bir miktar insan da vardı, köpek gezdiren kapıcılar, bebek gezdiren bakıcılar kılığında.

Büyük beyaz camiyi gördüm blokların arasında. Evet, burası Altınşehir’di.

İstanbul burada bitmiyordu demek artık.

Bloklardan birinin giriş kapısındaki güvenlik görevlisi küçük ekranlı televizyonundan başını kaldırıp yabani bir hayvana yanaşır gibi yanıma yanaştı.

Herif bana yanaşırken, sıkıntıyla büyük bloklarda yanan cılız ışıklara bakıyordum. Onu şüpheli biri olmadığıma ikna etmem, ona bu saatte burada niye bulunduğumu, niye gerçek insanı aradığımı izah etmem lazımdı.

-Merhaba! Ben ee! Ben şey için gelmiştim. Bir adam vardı buralarda üç dört sene evvel, dişi çürük!

– Dişi mi çürük?.. Tek dişi mi?

-Tek dişi… evet tek dişi

– Tek dişi çürük bir adam? Acaba hangi dişi?

-Hangisi mi? Hangisinin çürük olduğunu söylemedi ki bana!

-Söylemediğine emin misin?

-Söylemedi valla!

– Söylemişse yalnız işler değişir bak, tekrar soruyorum?

-Söylemedi. Sizi temin ederim.

-Beni sen mi temin edeceksin? Nereden temin edeceksin? Sıkar biraz.

-Af edersiniz…

-Çürük dişli bir adam? Kim acaba? Üç dört sene evvel? Çürük dişli, tek dişli?.. İyileşmiştir kardeşim o şimdiye! Çektirmiştir dişini.

-Haklısınız… Sakattı da aynı zamanda, ama belki o da iyileşmiştir şimdi?

-Sakat mı? Ayağı mı sakat? Hangi ayağı?

-Soldu galiba.

-Sol ayağı sakat! Niye sakat?

– Kemik veremli. Ameliyat olacaktı parası olunca!

-Söylesene be kardeşim… bi saattir bi dişe takmışın… Üç dört yıl evvel dişi çürüktü ve sol ayağı sakattı diyosun. Kemik veremli? Üç dört yıl önce mi dedin?

-Evet. Üç buçuk yıldan biraz fazla oldu.

-Şu üçüncü blokta oturan kalantor adam olmasın? Burada üç buçuk yıl önce ayağı sakat olan tek adam o. O da buraların en fazla daire sahibi adamı? Niye arıyosun onu kardeşim?

-Vazgeçtim, aramıyorum.

-Nasıl aramıyosun? Demin arıyodun ya?

-Vazgeçtim dedik ya kardeşim…

-Bi dakka! Ne biçim konuşuyosun sen?

-Ya tamam ya! Gidiyoruz tamam!

Bir taksiye biniyorum.

-Çek kardeşim karşı tarafa.

-Neresine abi?

-Hele yürü uzaklaş buradan!

Taksi yola çıkıyor. Şoför muhabbet açmaya çalışıyor.

Ayaklara sadece kap, bağcık takmıyoruz, öncesi de var, kumaş sarıyoruz bileklerin biraz üzerine ya da kasıklara kadar. Arada bir onları çekiyoruz sırayla ya da topak yapıp çekmecelerde tutuyoruz.

Boğaz Köprüsü’nden geçerken şoföre “Yavaşla, inicem. İstanbul’dan gidiyorum” diyorum.

Şoför öyle bir frene basıyor ki, camdan çıkacakmış gibi oluyorum.

Şoför bana öfkeli bir şekilde, “Ücreti öde bak, yoksa fena olur.” diyor.

Ayakkabılarımı, bağcıklar ve çoraplarla beraber veriyorum ona ücrete karşılık olarak.

Kapıyı açıyorum, içeriye Boğaz’ın sert rüzgarı doluyor birden. Yüzüme vuran serinlik burnumun direğini sızlatıyor. Hapşırıyorum. Şoför arabayı yeniden hareketlendirirken, “Çok yaşa!.” diyor.

Köprüdeyim, demir korkulukların üstündeyim yalınayak.

Gülerek aşağıya bakıyorum.

Aşağıdan Rus bandıralı malum gemi geçiyor. Güvertedeki adam bana el sallıyor.

Altınşehir çok yaşa!

Fatih Altınöz

Ne olduysa iki yıl önce oldu. Daha önce bir şeyler olmuyor muydu? Oluyordu elbette, ama iki yıldır olanları düşününce daha öncekilere gülüp geçiyorum. İki yıl önce reklam sektöründe –ne demekse- üst düzey yöneticiydim, değerli eşim de benimle aynı işyerindeydi. Patronla da iyiydi aramız, ailece görüşürdük. (Ailece görüşme: Erişkinlerin yemek masası başında dolaylı, çocukların televizyon başında dolaysız bir şekilde birbirlerine laf sokmasıyla gelişen bir görüşme biçimi.)

İki yıl önce, biz patronla ailece görüşürken memlekette kriz çıktı, ekonomi bunalıma girdi. Ekonomi bunalıma girince patronların aile görüşmeleri azalmaya, soluk alış verişleri artmaya, gözleri kanlanmaya başlar. Benimkinde ayrıyeten homurdanma da başladı ve takiben kafesin kapı açıp dışarı maymun salmaya başladı her gün. Ben dışarı salınan beşinci maymunum, bana kısaca “Bekir” diyebilirsiniz. “Peki Bekir sen maymun musun?” diye sorarsanız, “E maymunuz biyerde…” diye cevap veririm size . “Peki Bekir sen havadar bir ortama salıverildiğin saatlerde değerli eşin neredeydi söyler misin bize?” diye sorarsanız, “O salınmadı, içerde kaldı.” derim size.

Patrona kafa atmadım. Hiç olmazsa eve bir maaş girmeye devam edecekti, ben de bir süre ense yapacaktım. Bekir’in Ensesi’nde, Bekir sabah geç kalkar, kahvaltıyı uzun yapar (Uzun kahvaltı- yapılışı: İçinde tost, simit, sade ya da peynirli poğaça, patatesli ya da kıymalı börek barındırmayan, ayakta değil oturularak yapılan değişik bir kahvaltı türü!), gazeteleri okur, icabında çıkar dışarı pis hava alır, deniz kenarında bulanık suda balık avlayanları seyreder, eve döner film seyreder, film seyrederken de tuzlu fıstıkla beraber mutlaka bir iki bira içer.

Başlangıçta epey bir ense yaptım, solo. Bekir olarak yıllardır dur durak bilmeksizin eşekler gibi daha doğrusu insanlar gibi çalışmıştım, artık derli eşim Semiha çalışıyor; ben önce biraz dolaşıyor, sonra da eve dönüp film seyrediyordum. Ne kadar seyretmediğim film varsa ilk altı ayda hepsini, ikinci altı ayda da klasiklerden eksikleri hallettim, sonraki altı ay da beğendiğim filmleri bir daha izlemekle geçti. Semiha sağ olsun fazla üstüme gelmiyordu, iş bulayım diye.

Herkes onu kaybetmiş, ben nereden bulayım?

İşsizliğimin ikinci yılının son altı aylık diliminde, bir gün dolaşmak için çıktım evden gene.

Nasıl diyeceksiniz? Ağzımın kenarında sigara, eller cepte, yüzümde üç günlük sakalla filan değil. Tıraşlıyım, takım elbise kravatlıyım, öz geçmişim cebimde, telefonla gelebilecek ani bir iş teklifinde yanımdan geçen ilk taksiye el ederek, “Çek kardeşim iş teklifine!” demeye hazırım. Hazırım. Hazırım. Yürüyorum. Yol bildiğim yol. Hiçbir yere sapmadan gidersem geri döndüğümde evimi bulabildiğim bir yol.

Haftada iki kez bu güzergahı yürüyorum. Böylelikle hem spor yapmış oluyorum, hem stres benden uzakta duruyor, hem de adalelerim açılıyor. Böyle bir sürü yararı var bunun işte, bir yürüyorsun bunlar oluyor. Boğaz’ın kenarında püfür püfür bir hava var. Büyük petrol tankerlerinden biri geçiyor. Bu tankeri tanıyorum. Rus bandıralı. Bizim Boğaz’ın müdavimi bu, hep gelir geçer, güvertesinde illa bir iki kişi bulunur İstanbul’u seyreden. Sahildeki yalılarda güneşlenen karıları da dikizliyor olabilirler. Emin değilim.

Bir hapşırık geliyor birden. Hapşırıyorum.

Deniz kenarındaki çocuklar ikişerli üçerli denize atlıyorlar uzun siyah donlarıyla.

Bazıları göbek üstü düşüyor.

Deniz kırlangıçları var, az ileride tek sıra. Karşı sahilde, Kanlıca tarafında giden bir araba var.

Kanlıca tarafında giden arabalara bayılırım. ‘Kanlıca tarafında giden arabaların’ başka bambaşka bir gidişleri vardır.

Herifin biri mayoyu çekmiş, koca göbeğiyle yatmış güneşleniyor.

Göbek tuhaf bir göbek, koy tepsiyi üstüne yemek ye.

İnsanlarda bir hareketlilik var. İnsanoğlu hareket eden, oraya buraya giden bir varlık. Yeni doğan bir çocuğu bile al koy yere hemen ilerlemeye başlıyor.

Adımlarımı sayarken etrafa baktım bir yandan..

Bu hareketlerin anlamı ne? Bu sürücülü arabalar, bu yürütücülü ayakkabılar nereye gidiyor?

Çok saçma geldi her şey birden. En iyisi eve gideyim bir iki salatalık, domates, brokoli filan yiyeyim de kendime geleyim diye düşündüm.

Eve geldim, anahtarla kapıyı açtım. Daha eşikte içerden gelen sesi duydum.

Evdeki ses. Değerli eşimin sesi. Ses demesek daha doğru olur.

Baştan kesik kesik, sonra uzun upuzunnn bir çığlık.

İçerde bir adam var ve o adam benim değerli eşime kısaca ‘orospu’ diyor ki, adam haklı, değerli eşim de ona saca ‘hayvan’ diyor. Eşim de haklı. İkisi de haklıysa benim durumum ne o zaman?

“Takmışın boynuzu. Sen nelerden bahsediyorsun kardeşim?” diyorsunuz.

Siz de haklısınız. Ancak engel olamıyorum bu düşüncelere? Ben de haklıyım.

Yığıldığım yerde ayakkabılarıma bakıyorum haklı bir şekilde. Ayaklara kap geçirmek, yetmezmiş gibi onları kerata ile iteleye iteleye zorla ayaklara sokmak, sonra yollara çıkmak, mesela lostra salonları! Bunlar çok çok yanlış şeyler.

Bu arada içerdeki iki hayvan bağrışıyorlar!

Olaya belgesel gözüyle bakmayı deniyorum. Bakılamıyor. Kapının önüne yığılmışım, bayılmak istemişim; bayılamamışım. Tansiyonum çıksın, beynim önüme aksın, kalp krizi filan geçireyim istemişim, ama turp gibiyim, az önce yürüyüşten dönmüşüm.

Saatime bakmışım bir an, ne işime yarayacaksa? Saat 10.32.

Birkaç şık var, ya kendiliğimden ölücem-ölemiyorum, ‘intihar edeyim’ desem -kendime yediremiyorum, “Keriz boynuzu yedi, gitti kendini astı diyecekler”. Gideyim ikisini de öldüreyim? Boynuz ye, cinayet işle, sonra da git hapislerde çürü? Üç felaket üst üste çok fazla. Halbuki az önce sadece yürüyordum. Hapşırayım bari. Öyle birden geldi. İster misiniz hapşırayım, onlar da yattıkları yerden doğrulup bana “Çok yaşa “ desinler?

Hapşırmıyorum. Zaman hapşırma zamanı değil. Saat 10.40.

Yer benim ev. Yatak benim yatak. Kadın benim karım. Erkek benim eski patron.

Hayatta en olmamasını istemediğin şey ne diye sorsalar ilk ona bile sokmam.

Aklıma gelmez. Aklıma sıçayım.

Ben bu içerdeki kadına on yıldır değerli eşim diyordum halbuki.

-Değerli eşim şuradan tuzu uzatır mısın?

-Değerli eşim uyann mı, kahvaltını yatağına ister misin?

Ne şiirler yazdım buna ben, ne çiçekler aldım.

Ayakkabılarıma bakıyorum. Ayaklara giyilen kapları ortadan ikiye yarıp delikler açıyoruz, açtığımız deliklerin içinden ip geçiriyoruz, sonra da bu iplere marifetmiş gibi bağcık adını verip

birbirine doluyoruz, bazen düğümcük oluyorlar çözmek için helak oluyoruz ondan sonra da gelsin lostra salonları!

Saat 10.47

Duyduklarımdan anladığım kadarıyla bunlar artık iyice yüz göz olmuşlar, belli ki olayın evveliyatı, boynuzumun antik değeri var.

Bittim ben! Evi yakayım ya da tüpü açayım? Nasıl olsa bunlar bu haldeyken hiçbir şeyi duymazlar. Çıkayım karşılarına, çok sakin ve soğukkanlı davranayım ikisi de vicdan azabından azar azar gebersinler? Ya umursamazlarsa? Ya da daha beteri, içerde bir adam daha olabilir, açıp kapıyı içeri giriyorsun ve değerli eşini iki adamla beraber görüyorsun? Bir o eksikti! Neyse buna da şükür o zaman! İnsanın neye şükredeceğini hiç belli olmuyor hakikaten!

İntihar etmem lazım. Lazım diye intihar mı edilir be kardeşim? Hazmedeceksin mecbursun, kirayı o ödüyor yoksa sokaktasın. Aslında tam mazlum oluyorum bu durumda, düşünsene karısı ve patronu tarafından aldatılan masum adam? Patron adamı önce işten atıyor, sonra karısına nokta nokta nokta. Uff! Amma güzel acırlar bana! Bazı kadınlar hiç dayanamaz böyle acı çeken adamlara.

Saat 11.20.

Kalk bari dışarı çık, bitmeyecek bu çile belli oldu. Nereye gideyim?

Bir hapşırık sesi geldi uykumun arasında. Kanepeden fırlamışım “Çok yaşa” diyerek,

“Sen de gör sevgilim.” diyen bir ses, “Kanepede niye uyudun öyle üzerinde elbiselerinle?” diye de ekliyor. Konuştuğu yetmezmiş gibi bir de üstüne ekleme yapıyor utanmadan.

Evdeki ses, çiftken teke inmiş.

Hava kararmış. Orospu salondaki perdeleri kapatmış, ışığı yakıyor. “Bugün çok yoruldum. Patronla üst üste üç dört toplantıya girdik. Yıkanırsam anca kendime gelirim. Yemeği dışardan söyleriz artık.” diyor.

Saate bakıyorum 20.30. Üzerimde sabahki elbiseler. Kanepedeyim.

O girmiş banyoda, yıkanıyor. Yatak odasına dalıyorum deli gibi. Yatak çarşafı, yastık kılıfları, nevresimler

artık ne varsa maden tetkik arama. Hepsi pürüzsüz, hiçbirinde en ufak bir kırışıklık yok, en ufak bir ıslaklık, leke, kıl yok.

-Üç mü, dört mü?

Banyodan “Ne diyorsun duymuyorum?” diye sesleniyor.

“Toplantı üst üste kaç taneydi? Üç mü, dört mü?” diye soruyu yineliyorum, sinir içinde.

Yanıt gelmiyor. Yatak odasında dört dönüyorum. İpucu yok. “Niye soruyorsun? Çok mu önemli kaç toplantı olduğu?”diye sesleniyor. şündü en uygun yanıtı aradı tabii.

-Yok. Merak ettim.

– Hayret hiç merak etmezdin.

Cevap hiç bekletmeden. Anında. Çetin ceviz. Suçlu psikolojisinde davransa durumu hemen çakacağımın farkında. Açık vermiyor, heyecanlanmıyor, kekelemiyor.

Ben kapıda kalp spazmı geçirdim ya da bir şey oldu kendimden geçtim. Bunlar geldi beni taşıdı. Aralarında konuştular. Şimdi de bir şey olmamış süsü veriyorlar. “Rüya görmüş olmayasın!”, diyorsunuz? Rüyayı niye takım elbiseyle göreyim kardeşim? Ayrıca rüyaysa bu ne biçim rüya?

-Oh! Duş çok iyi geldi valla.

-Duş di mi? İyi gelmiştir mutlaka. Onca toplantıdan sonra ne de olsa…

-Yemek için ne söyledin?

-Ben tokum.

-Bana söyleseydin bişeyler.

-Ne yiyeceksen söyle kendin.

-Neyin var senin?

-Yok bişeyim.

-Ne oldu bugün kötü bişey mi oldu?

-Bana mı soruyorsun?

-Kime sorucam? Sana soruyorum tabii… Bana bak iyi misin sen? Ne o gözler öyle dik dik!

-Dik di mi?

-Çok karnım aç. Sen bişey istemediğine emin misin? Bekir! Bekircim bakma bana öyle melül melül. Aç televizyonu. Bi maç filan vardır. Hadi benim kocacım… Alo… Bi sebzeli pizza, yanında da…

Bu gece ben buna biraz sokulayım. Ufaktan kulak memelerini emmeye başlayayım bunun. İğrenme gelecek eminim, ama iş gibi bakayım, bir suç araştırması gibi. Eğer isteksiz davranırsa durum kesinleşir, doydu tabii bütün gün üç dört toplantı! Gerçi açık vermemek için çok istekli de davranabilir. O zaman da bu haltı yediği zaten belli olur. E nasıl davranacak bu kadın? O bunları düşünmeyecek mi? Uyumuşum oğlum ben. Uyandırıp bak bu senin patronun, bu sallanan da onun şeyi mi diyecekti. Aldılar yatırdılar beni. Hiçbir şey olmamışa getiriyorlar işi. Nevresimler, çarşaf, yastık kılıfları tertemiz? Kirli kutusunda da yok bir şey! Nerdeyse sekiz saat uyumuşum gidip hepsinin aynısından almadığı ne belli?

-Bugün bi seks filmine gittim.

(Buluşum harika. Çaktırmamaya kararlı, ama ben çok ters bir top attım. Beklemiyor tabi. Afallayacak. Ezberi bozulacak. Bu açılış bir torpido gibi gidecek ve onun sinir sistemini laçka edecek. Tepkisini kontrol etmeye kalkarken histerik bir kahkaha atması lazım.)

-Seks filmine mi?

-Evet. Acayip bir şeydi.

-Nasıl acayip?

(Buraya bir şey bulmak lazım. “Kadın patronuyla yatarken kocası eve geldi.” desem çok bariz olacak. Biraz acı çektireyim.)

-Kadın alçaklık ediyor, adam iş ararken dışarıda, kadın kocasının en yakın arkadaşı ile evde…

anlarsın…

(Bu da bariz oldu, ama neyse.)

-Ee?

-Ne esi? Koca gider gitmez, sevgili eve geliyor işte.

-Bütün film bundan mı ibaret?

-Neden ibaret olacak? Seks filmi bu!

Oralı bile değil. Asetonla ojesini çıkarırken bir yandan da pizzasını kemiriyor adi karı.

O geceden sonra tam üç ay hiç uyumadım? Detektif gibi takipte kaldım sürekli. Rüya mıydı, değil miydi? Takip ettim onu günlerce. Bilgisayarı, cep telefonu, çantası, şusu busu, hepsine derin daldım. Birlikte alışveriş yaparken, yemek yerken ilk kadehten sonra, tatile gittiğimizde güneşin batışına bakarken, yatakta “Seni seviyorum” diyerek beni öpmeye başladığında, televizyonda alakasız bir şey seyrederken, tanımadığım birisiyle telefonda konuştuktan sonra tek bir soru sordum: “Aldattın mı beni?”

Tek bir cevap aldım: “Saçmalama!”

Üç ay sonra bir gece uykudan uyandırıp onu, sordum yine aniden. “Aldattın mı lan beni söyle?”

Bıkmış benden, patron da kimmiş, ondan iğreniyormuş, nasıl olur da onunla olduğunu düşünebilirmişim, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ha başkasıyla olabilirsin yani?” dedim, bıkmış benden, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ne yani patrona , … beni hayvan demedin mi mı hiç?” diye sordum, bıkmış benden, üzerime atladı deli gibi, nefret ediyormuş benden, iğrençmişim, ne demekmiş bu, ne aşağılık bir adammışım, yetmişim artık canına, defolup gitmeliymişim evden, hemen şimdi.

Söz dinledim. O gece gittim evden. Gün ağarıyordu. Şehir üzerini açmış esneyerek yataktan kalkmak üzereydi.

Beşiktaş’ta bir sabahçı kahvesine girdim.

Girerken hapşırdım önce, sonra bir çay içtim, simitle.

Ardından “Bir çay daha içeyim, bakalım bir faydası olacak mı?” dedim kendi kendime ve bir çay daha içtim. Ayakkabılarıma baktım bir süre, “Bir çay daha içeyim” dedim.

İnsanlar hareketlenmeye başladı dışarıda. Çok insan var. Epey bir süre onlara bakmışım.Tek tek bakınca zaman alıyor. Hava ısınmış öğlen olmuş bu arada. Birden aklıma bir fikir düştü.

Yıllar evvel ilginç bir adamla tanışmıştım Altınşehir’de, onu bulup ona sormalıydım, başıma gelenleri. Bazen olur, özellikle annemle olurdu, kırk yılda bir eve uğrarım kadın beni karşısına oturtur bir araba laf eder, ben öyle dışarı bakarım pencerenin tülü arasından, kadın fark eder en sonunda ve dayanamayarak, “Oğlum ben duvara mı konuşuyorum bi saattir?” der, ben de ona gene dışarı öylece bakarken “Vay be! Demek eniştem de öyle dedi he! Ona hiç yakıştıramadım.” derim, kadının ağzı açık kalır, sen beni dinliyor muydun gibilerden ben de şaşırırım demek ki ben seni dinliyormuşum gibilerden.

Gene öyle oldu. Saatlerce oturup başıma gelenleri düşünüp bir çare bulmuşum farkında olmadan. Altınşehir çaresi. Çok enteresan bir çare. Yok başka bir çare!

Yıllar evvel gitmiştim Altınşehir’e. Şehrin merkezinden iki vesayitle iki buçuk saatte gidiliyordu.

O vesayit dediğiniz de özel araba değil, içinde inip binen iki yüz elli çeşit insan barındıran toplu taşıma araçları. Dolayısıyla düzeltmek gerek; Altınşehir’e iki vesayit ve iki yüz elli çeşit insanla gitmiştim. Şimdi burada yeri gelmişken yıllardır yapılan bir hataya da dikkat çekmek isterim; mesela denmektedir ki: “Filan yere uçakla gittim.” Nasıl uçakla? Giderken uçağı da yanına mı alıp gittin? Uçağın içine binip gittin. Bir sürü yol, bir sürü insan, bir sürü hatıra. Bütün bunlar es geçilerek yanlış yapılmaktadır. Bir yerden bir yere araç kullanılarak gerçekleştirilen her türlü yolculuk bir nevi uzay macerasıdır. Yolculuklar insanı değiştirir, tabii insanlar buna izin verirse. Ben de İstanbul’un merkezi sayılan Taksim Meydanından otobüse binip yola çıktıktan sonra Altınşehir’e iki buçuk saat sonra indiğimde artık o eski ben değildim.

Altınşehir, beyaz badanalı, iki minareli büyük bir cami, toprak yollar, yerlerde sigara izmaritleri, kıvrılmış sigara paketleri, teneke bira kutuları, tahta parçaları, kırık kornişler, kirli kağıt mendiller, çamur asfalt kenarları, kimsesiz sokak köpekleri, kahvede oturup sade, orta ya da şekerli Türk kahvesi içerek ölümü bekleyen ihtiyarlar, bir iki bakkal, bir otobüs durağı, bir halk ekmek kabini ve yıkık dökük evlerden ibaret bir yerdi .

Bir sokağın bir ucundan girmiştim, öbür ucundan çıktığımda İstanbul yoktu, bitmişti.

İstanbul gelmiş gelmiş orada kalmıştı sanki . Altınşehir İstanbul’un bittiği yerdi, berbat bir gecekondu mahallesiydi, yoksulluk adam boyuydu, dükkan olsun diye yapılmış tek odalı yerlerde yedi sekiz kişilik aileler kalıyordu. Odanın ortasına televizyon koymuşlar orası oturma odası olmuş, arkadaki lavabonun yanına bir kutu koymuşlar, üzerinde bir tahta orası mutfak, hemen lavabonun yanında bir kanepe orası da oturma ve yatak odasıydı, tuvalet bu ‘home design’ a uygun bulunmamıştı herhalde. Evlerde tuvalet yoktu. Bir adamla tanışmıştım orada, sol ayağı kemik veremi. Parası olmadığı için doktora gidemiyordu, “Artık sakat kalıcam” diyordu, “Artık emekli olup balık tutucam.” dercesine. Bir çürük dişi vardı, bir de küçük oğlu. Küçük oğlunun da dişi çürüktü, onun dişini çektirmişti, “Bir eve bir diş yeter. Benimkini de ilerde param olunca çektiririm artık.” diyordu, gülümseyerek.

İstanbul’un göbeğindeki kafe ve barlardaki pek çok benzerim gibi gerçek insanı arıyordum ben de o sıralar. Bu adam aradığım gerçek insan olabilirdi. “Bir eve bir diş yeter.” cümlesi beni çok etkilemişti, çok derin bir cümle olarak nitelemiştim kendisini. Şimdi diyeceksiniz ki: “Ne demek oğlum gerçek insan?”. Bu sorunuza tatminkar bir yanıt veremem, ama gerçek insan diye bir şey vardı, biliyordum. Belki de sadece bir his. “Peki bir çürük dişten mi aldın o hissi?” derseniz, “Olabilir. Hislerimle oynamayın.” derim size.

Altınşehir’de o adamı bulup ona şu soruyu sormalıydım: “Ben de bir boynuz görüyor musun?” .

Değerli eşim Semiha “Evet seni çatır çatır boynuzladım.” dese bile bende bir rahatlama olacak mıydı bu saatten sonra? Sanmıyorum. Canımı acıtmak için uydurmadığı, yalan söylemediği ne malum?

Belki böyle bir olay hiç olmadı, ama benim karım hiç olmamış bir olayı hem de böyle bir olayı olmuş gibi bana yutturmaya kalkacak kadar benden nefret ediyor olamaz mı?

Belki de patronla beraber sırf benimle kafa bulmak için bu tür bir yol buldular, belki aralarında henüz cinselliğe varmayan bir muhabbet var ve ben de onların muhabbet mezesiyim, olamaz mı?

En yakın arkadaşlarım “Evet anlattığın olay olmuş olabilir gibi geldi bana!” dediklerinde, onların da karımla yatmayı hayal etmedikleri ve içlerinde gizledikleri büyük bir şehvetle “Bunlar bu gidişle boşanır bir vakte kadar, bakarsın hatun ilerde bize de kısmet olur.” demedikleri ne malum?

“Böyle bişeyi senin karın katiyen yapmaz.” diyenlerin ise aslında kendi karılarının böyle bir şey yapmasına katlanamayacakları için, benim derdimi zerre kadar umursamadıkları halde sadece

kendileri için bir temenni olarak belki de sadece uğur olsun diye böyle söylemedikleri ne malum?

Durumum vahimdi anlayacağınız.

Artık daha fazla ip ucu arayamazdım, başka kimseye de soramazdım, Altınşehir’e gidip o dişi çürük, kemik veremli adamı bulmalıydım. O adamı bulup ona sormalıydım.

“Başının iki yanından uzanan iki boynuz görüyorum.” derse oradaki gerçek insan, bunu itirazsız, gönül rızasıyla kabul edecektim. İnsanın gönül rızasıyla kabul ettiği şey onun gerçeğidir.

Cebimde az bir para kalmıştı. Çıktım Beşiktaş’taki sabahçı kahvesinden öğlen vakti.

Düştüm yola. Yol uzun bir yol. Akşama doğru Altınşehire geldim. Daha doğrusu minibüs şoförü “Evet Altınşehir, var mı inen?” deyince geldiğim yerin Altınşehir olduğunu fark ettim.

Minibüsten indim. Güneş, battığı yeri ateşe vermiş gidiyordu. Rüzgar vardı havada, yani hava zaten vardı içinde de ayrıyeten rüzgar vardı. Göz gözü görmüyordu. Güneşin batışından değil, rüzgardan da değil, bir dizi dev blok apartıman vardı indiğim yerde, gözümün önünde.

Bloklar ‘Altınşehir bir, Altınşehir iki, Altınşehir üç…’ diye sıralanıyordu.

Kapılarında güvenlik görevlilerinin bekleştiği, her tarafı güvenlik kameralarıyla donanmış

sekiz-on katlı blokların yükseldiği apartmanlarla dolu bir yerdeydim.

Evlerde beyaz ya da sarı ışıklar yanmaya başlamıştı birer birer.

Arabalar dönüp duruyorlardı sarı ışıklarıyla bloklar arasında, park edecek yer bulmak için.

Altınşehir bir, iki, üç yürüyordum bu sırada, gerçek insanı bulmak için.

“Madem yürüyorum hazır, bari etrafa bakayım.” dedim, bloklar arasındaki boşluklara çimenler, güller, fıstık çamları dikilmiş; fıskiyeler, çocuk parkları, alışveriş merkezleri, ilköğretim okulları yapılmıştı. Ortalıkta bir miktar insan da vardı, köpek gezdiren kapıcılar, bebek gezdiren bakıcılar kılığında.

Büyük beyaz camiyi gördüm blokların arasında. Evet, burası Altınşehir’di.

İstanbul burada bitmiyordu demek artık.

Bloklardan birinin giriş kapısındaki güvenlik görevlisi küçük ekranlı televizyonundan başını kaldırıp yabani bir hayvana yanaşır gibi yanıma yanaştı.

Herif bana yanaşırken, sıkıntıyla büyük bloklarda yanan cılız ışıklara bakıyordum. Onu şüpheli biri olmadığıma ikna etmem, ona bu saatte burada niye bulunduğumu, niye gerçek insanı aradığımı izah etmem lazımdı.

-Merhaba! Ben ee! Ben şey için gelmiştim. Bir adam vardı buralarda üç dört sene evvel, dişi çürük!

– Dişi mi çürük?.. Tek dişi mi?

-Tek dişi… evet tek dişi

– Tek dişi çürük bir adam? Acaba hangi dişi?

-Hangisi mi? Hangisinin çürük olduğunu söylemedi ki bana!

-Söylemediğine emin misin?

-Söylemedi valla!

– Söylemişse yalnız işler değişir bak, tekrar soruyorum?

-Söylemedi. Sizi temin ederim.

-Beni sen mi temin edeceksin? Nereden temin edeceksin? Sıkar biraz.

-Af edersiniz…

-Çürük dişli bir adam? Kim acaba? Üç dört sene evvel? Çürük dişli, tek dişli?.. İyileşmiştir kardeşim o şimdiye! Çektirmiştir dişini.

-Haklısınız… Sakattı da aynı zamanda, ama belki o da iyileşmiştir şimdi?

-Sakat mı? Ayağı mı sakat? Hangi ayağı?

-Soldu galiba.

-Sol ayağı sakat! Niye sakat?

– Kemik veremli. Ameliyat olacaktı parası olunca!

-Söylesene be kardeşim… bi saattir bi dişe takmışın… Üç dört yıl evvel dişi çürüktü ve sol ayağı sakattı diyosun. Kemik veremli? Üç dört yıl önce mi dedin?

-Evet. Üç buçuk yıldan biraz fazla oldu.

-Şu üçüncü blokta oturan kalantor adam olmasın? Burada üç buçuk yıl önce ayağı sakat olan tek adam o. O da buraların en fazla daire sahibi adamı? Niye arıyosun onu kardeşim?

-Vazgeçtim, aramıyorum.

-Nasıl aramıyosun? Demin arıyodun ya?

-Vazgeçtim dedik ya kardeşim…

-Bi dakka! Ne biçim konuşuyosun sen?

-Ya tamam ya! Gidiyoruz tamam!

Bir taksiye biniyorum.

-Çek kardeşim karşı tarafa.

-Neresine abi?

-Hele yürü uzaklaş buradan!

Taksi yola çıkıyor. Şoför muhabbet açmaya çalışıyor.

Ayaklara sadece kap, bağcık takmıyoruz, öncesi de var, kumaş sarıyoruz bileklerin biraz üzerine ya da kasıklara kadar. Arada bir onları çekiyoruzrayla ya da topak yapıp çekmecelerde tutuyoruz.

Boğaz Köprüsü’nden geçerken şoföre “Yavaşla, inicem. İstanbul’dan gidiyorum” diyorum.

Şoför öyle bir frene basıyor ki, camdan çıkacakmış gibi oluyorum.

Şoför bana öfkeli bir şekilde, “Ücreti öde bak, yoksa fena olur.” diyor.

Ayakkabılarımı, bağcıklar ve çoraplarla beraber veriyorum ona ücrete karşılık olarak.

Kapıyı açıyorum, içeriye Boğaz’ın sert rüzgarı doluyor birden. Yüzüme vuran serinlik burnumun direğini sızlatıyor. Hapşırıyorum. Şoför arabayı yeniden hareketlendirirken, “Çok yaşa!.” diyor.

Köprüdeyim, demir korkulukların üstündeyim yalınayak.

Gülerek aşağıya bakıyorum.

Aşağıdan Rus bandıralı malum gemi geçiyor. Güvertedeki adam bana el sallıyorAltınşehir çok yaşa!

Ne olduysa iki yıl önce oldu. Daha önce bir şeyler olmuyor muydu? Oluyordu elbette, ama iki yıldır olanları düşününce daha öncekilere gülüp geçiyorum. İki yıl önce reklam sektöründe –ne demekse- üst düzey yöneticiydim, değerli eşim de benimle aynı işyerindeydi. Patronla da iyiydi aramız, ailece görüşürdük. (Ailece görüşme: Erişkinlerin yemek masası başında dolaylı, çocukların televizyon başında dolaysız bir şekilde birbirlerine laf sokmasıyla gelişen bir görüşme biçimi.)

İki yıl önce, biz patronla ailece görüşürken memlekette kriz çıktı, ekonomi bunalıma girdi. Ekonomi bunalıma girince patronların aile görüşmeleri azalmaya, soluk alış verişleri artmaya, gözleri kanlanmaya başlar. Benimkinde ayrıyeten homurdanma da başladı ve takiben kafesin kapısını açıp dışarı maymun salmaya başladı her gün. Ben dışarı salınan beşinci maymunum, bana kısaca “Bekir” diyebilirsiniz. “Peki Bekir sen maymun musun?” diye sorarsanız, “E maymunuz biyerde…” diye cevap veririm size . “Peki Bekir sen havadar bir ortama salıverildiğin saatlerde değerli eşin neredeydi söyler misin bize?” diye sorarsanız, “O salınmadı, içerde kaldı.” derim size.

Patrona kafa atmadım. Hiç olmazsa eve bir maaş girmeye devam edecekti, ben de bir süre ense yapacaktım. Bekir’in Ensesi’nde, Bekir sabah geç kalkar, kahvaltıyı uzun yapar (Uzun kahvaltı- yapılışı: İçinde tost, simit, sade ya da peynirli poğaça, patatesli ya da kıymalı börek barındırmayan, ayakta değil oturularak yapılan değişik bir kahvaltı türü!), gazeteleri okur, icabında çıkar dışarı pis hava alır, deniz kenarında bulanık suda balık avlayanları seyreder, eve döner film seyreder, film seyrederken de tuzlu fıstıkla beraber mutlaka bir iki bira içer.

Başlangıçta epey bir ense yaptım, solo. Bekir olarak yıllardır dur durak bilmeksizin eşekler gibi daha doğrusu insanlar gibi çalışmıştım, artık değerli eşim Semiha çalışıyor; ben önce biraz dolaşıyor, sonra da eve dönüp film seyrediyordum. Ne kadar seyretmediğim film varsa ilk altı ayda hepsini, ikinci altı ayda da klasiklerden eksikleri hallettim, sonraki altı ay da beğendiğim filmleri bir daha izlemekle geçti. Semiha sağ olsun fazla üstüme gelmiyordu, iş bulayım diye.

Herkes onu kaybetmiş, ben nereden bulayım?

İşsizliğimin ikinci yılının son altı aylık diliminde, bir gün dolaşmak için çıktım evden gene.

Nasıl diyeceksiniz? Ağzımın kenarında sigara, eller cepte, yüzümde üç günlük sakalla filan değil. Tıraşlıyım, takım elbise kravatlıyım, öz geçmişim cebimde, telefonla gelebilecek ani bir iş teklifinde yanımdan geçen ilk taksiye el ederek, “Çek kardeşim iş teklifine!” demeye hazırım. Hazırım. Hazırım. Yürüyorum. Yol bildiğim yol. Hiçbir yere sapmadan gidersem geri döndüğümde evimi bulabildiğim bir yol.

Haftada iki kez bu güzergahı yürüyorum. Böylelikle hem spor yapmış oluyorum, hem stres benden uzakta duruyor, hem de adalelerim açılıyor. Böyle bir sürü yararı var bunun işte, bir yürüyorsun bunlar oluyor. Boğaz’ın kenarında püfür püfür bir hava var. Büyük petrol tankerlerinden biri geçiyor. Bu tankeri tanıyorum. Rus bandıralı. Bizim Boğaz’ın müdavimi bu, hep gelir geçer, güvertesinde illa bir iki kişi bulunur İstanbul’u seyreden. Sahildeki yalılarda güneşlenen karıları da dikizliyor olabilirler. Emin değilim.

Bir hapşırık geliyor birden. Hapşırıyorum.

Deniz kenarındaki çocuklar ikişerli üçerli denize atlıyorlar uzun siyah donlarıyla.

Bazıları göbek üstü düşüyor.

Deniz kırlangıçları var, az ileride tek sıra. Karşı sahilde, Kanlıca tarafında giden bir araba var.

Kanlıca tarafında giden arabalara bayılırım. ‘Kanlıca tarafında giden arabaların’ başka bambaşka bir gidişleri vardır.

Herifin biri mayoyu çekmiş, koca göbeğiyle yatmış güneşleniyor.

Göbek tuhaf bir göbek, koy tepsiyi üstüne yemek ye.

İnsanlarda bir hareketlilik var. İnsanoğlu hareket eden, oraya buraya giden bir varlık. Yeni doğan bir çocuğu bile al koy yere hemen ilerlemeye başlıyor.

Adımlarımı sayarken etrafa baktım bir yandan..

Bu hareketlerin anlamı ne? Bu sürücülü arabalar, bu yürütücülü ayakkabılar nereye gidiyor?

Çok saçma geldi her şey birden. En iyisi eve gideyim bir iki salatalık, domates, brokoli filan yiyeyim de kendime geleyim diye düşündüm.

Eve geldim, anahtarla kapıyı açtım. Daha eşikte içerden gelen sesi duydum.

Evdeki ses. Değerli eşimin sesi. Ses demesek daha doğru olur.

Baştan kesik kesik, sonra uzun upuzunnn bir çığlık.

İçerde bir adam var ve o adam benim değerli eşime kısaca ‘orospu’ diyor ki, adam haklı, değerli eşim de ona kısaca ‘hayvan’ diyor. Eşim de haklı. İkisi de haklıysa benim durumum ne o zaman?

“Takmışın boynuzu. Sen nelerden bahsediyorsun kardeşim?” diyorsunuz.

Siz de haklısınız. Ancak engel olamıyorum bu düşüncelere? Ben de haklıyım.

Yığıldığım yerde ayakkabılarıma bakıyorum haklı bir şekilde. Ayaklara kap geçirmek, yetmezmiş gibi onları kerata ile iteleye iteleye zorla ayaklara sokmak, sonra yollara çıkmak, mesela lostra salonları! Bunlar çok çok yanlış şeyler.

Bu arada içerdeki iki hayvan bağrışıyorlar!

Olaya belgesel gözüyle bakmayı deniyorum. Bakılamıyor. Kapının önüne yığılmışım, bayılmak istemişim; bayılamamışım. Tansiyonum çıksın, beynim önüme aksın, kalp krizi filan geçireyim istemişim, ama turp gibiyim, az önce yürüyüşten dönmüşüm.

Saatime bakmışım bir an, ne işime yarayacaksa? Saat 10.32.

Birkaç şık var, ya kendiliğimden ölücem-ölemiyorum, ‘intihar edeyim’ desem -kendime yediremiyorum, “Keriz boynuzu yedi, gitti kendini astı diyecekler”. Gideyim ikisini de öldüreyim? Boynuz ye, cinayet işle, sonra da git hapislerde çürü? Üç felaket üst üste çok fazla. Halbuki az önce sadece yürüyordum. Hapşırayım bari. Öyle birden geldi. İster misiniz hapşırayım, onlar da yattıkları yerden doğrulup bana “Çok yaşa “ desinler?

Hapşırmıyorum. Zaman hapşırma zamanı değil. Saat 10.40.

Yer benim ev. Yatak benim yatak. Kadın benim karım. Erkek benim eski patron.

Hayatta en olmamasını istemediğin şey ne diye sorsalar ilk ona bile sokmam.

Aklıma gelmez. Aklıma sıçayım.

Ben bu içerdeki kadına on yıldır değerli eşim diyordum halbuki.

-Değerli eşim şuradan tuzu uzatır mısın?

-Değerli eşim uyandın mı, kahvaltını yatağına ister misin?

Ne şiirler yazdım buna ben, ne çiçekler aldım.

Ayakkabılarıma bakıyorum. Ayaklara giyilen kapları ortadan ikiye yarıp delikler açıyoruz, açtığımız deliklerin içinden ip geçiriyoruz, sonra da bu iplere marifetmiş gibi bağcık adını verip

birbirine doluyoruz, bazen düğümcük oluyorlar çözmek için helak oluyoruz ondan sonra da gelsin lostra salonları!

Saat 10.47

Duyduklarımdan anladığım kadarıyla bunlar artık iyice yüz göz olmuşlar, belli ki olayın evveliyatı, boynuzumun antik değeri var.

Bittim ben! Evi yakayım ya da tüpü açayım? Nasıl olsa bunlar bu haldeyken hiçbir şeyi duymazlar. Çıkayım karşılarına, çok sakin ve soğukkanlı davranayım ikisi de vicdan azabından azar azar gebersinler? Ya umursamazlarsa? Ya da daha beteri, içerde bir adam daha olabilir, açıp kapıyı içeri giriyorsun ve değerli eşini iki adamla beraber görüyorsun? Bir o eksikti! Neyse buna da şükür o zaman! İnsanın neye şükredeceğini hiç belli olmuyor hakikaten!

İntihar etmem lazım. Lazım diye intihar mı edilir be kardeşim? Hazmedeceksin mecbursun, kirayı o ödüyor yoksa sokaktasın. Aslında tam mazlum oluyorum bu durumda, düşünsene karısı ve patronu tarafından aldatılan masum adam? Patron adamı önce işten atıyor, sonra karısına nokta nokta nokta. Uff! Amma güzel acırlar bana! Bazı kadınlar hiç dayanamaz böyle acı çeken adamlara.

Saat 11.20.

Kalk bari dışarı çık, bitmeyecek bu çile belli oldu. Nereye gideyim?

Bir hapşırık sesi geldi uykumun arasında. Kanepeden fırlamışım “Çok yaşa” diyerek,

“Sen de gör sevgilim.” diyen bir ses, “Kanepede niye uyudun öyle üzerinde elbiselerinle?” diye de ekliyor. Konuştuğu yetmezmiş gibi bir de üstüne ekleme yapıyor utanmadan.

Evdeki ses, çiftken teke inmiş.

Hava kararmış. Orospu salondaki perdeleri kapatmış, ışığı yakıyor. “Bugün çok yoruldum. Patronla üst üste üç dört toplantıya girdik. Yıkanırsam anca kendime gelirim. Yemeği dışardan söyleriz artık.” diyor.

Saate bakıyorum 20.30. Üzerimde sabahki elbiseler. Kanepedeyim.

O girmiş banyoda, yıkanıyor. Yatak odasına dalıyorum deli gibi. Yatak çarşafı, yastık kılıfları, nevresimler

artık ne varsa maden tetkik arama. Hepsi pürüzsüz, hiçbirinde en ufak bir kırışıklık yok, en ufak bir ıslaklık, leke, kıl yok.

-Üç mü, dört mü?

Banyodan “Ne diyorsun duymuyorum?” diye sesleniyor.

“Toplantı üst üste kaç taneydi? Üç mü, dört mü?” diye soruyu yineliyorum, sinir içinde.

Yanıt gelmiyor. Yatak odasında dört dönüyorum. İpucu yok. “Niye soruyorsun? Çok mu önemli kaç toplantı olduğu?”diye sesleniyor. Düşündü en uygun yanıtı aradı tabii.

-Yok. Merak ettim.

– Hayret hiç merak etmezdin.

Cevap hiç bekletmeden. Anında. Çetin ceviz. Suçlu psikolojisinde davransa durumu hemen çakacağımın farkında. Açık vermiyor, heyecanlanmıyor, kekelemiyor.

Ben kapıda kalp spazmı geçirdim ya da bir şey oldu kendimden geçtim. Bunlar geldi beni taşıdı. Aralarında konuştular. Şimdi de bir şey olmamış süsü veriyorlar. “Rüya görmüş olmayasın!”, diyorsunuz? Rüyayı niye takım elbiseyle göreyim kardeşim? Ayrıca rüyaysa bu ne biçim rüya?

-Oh! Duş çok iyi geldi valla.

-Duş di mi? İyi gelmiştir mutlaka. Onca toplantıdan sonra ne de olsa…

-Yemek için ne söyledin?

-Ben tokum.

-Bana söyleseydin bişeyler.

-Ne yiyeceksen söyle kendin.

-Neyin var senin?

-Yok bişeyim.

-Ne oldu bugün kötü bişey mi oldu?

-Bana mı soruyorsun?

-Kime sorucam? Sana soruyorum tabii… Bana bak iyi misin sen? Ne o gözler öyle dik dik!

-Dik di mi?

-Çok karnım aç. Sen bişey istemediğine emin misin? Bekir! Bekircim bakma bana öyle melül melül. Aç televizyonu. Bi maç filan vardır. Hadi benim kocacım… Alo… Bi sebzeli pizza, yanında da…

Bu gece ben buna biraz sokulayım. Ufaktan kulak memelerini emmeye başlayayım bunun. İğrenme gelecek eminim, ama iş gibi bakayım, bir suç araştırması gibi. Eğer isteksiz davranırsa durum kesinleşir, doydu tabii bütün gün üç dört toplantı! Gerçi açık vermemek için çok istekli de davranabilir. O zaman da bu haltı yediği zaten belli olur. E nasıl davranacak bu kadın? O bunları düşünmeyecek mi? Uyumuşum oğlum ben. Uyandırıp bak bu senin patronun, bu sallanan da onun şeyi mi diyecekti. Aldılar yatırdılar beni. Hiçbir şey olmamışa getiriyorlar işi. Nevresimler, çarşaf, yastık kılıfları tertemiz? Kirli kutusunda da yok bir şey! Nerdeyse sekiz saat uyumuşum gidip hepsinin aynısından almadığı ne belli?

-Bugün bi seks filmine gittim.

(Buluşum harika. Çaktırmamaya kararlı, ama ben çok ters bir top attım. Beklemiyor tabi. Afallayacak. Ezberi bozulacak. Bu açılış bir torpido gibi gidecek ve onun sinir sistemini laçka edecek. Tepkisini kontrol etmeye kalkarken histerik bir kahkaha atması lazım.)

-Seks filmine mi?

-Evet. Acayip bir şeydi.

-Nasıl acayip?

(Buraya bir şey bulmak lazım. “Kadın patronuyla yatarken kocası eve geldi.” desem çok bariz olacak. Biraz acı çektireyim.)

-Kadın alçaklık ediyor, adam iş ararken dışarıda, kadın kocasının en yakın arkadaşı ile evde…

anlarsın…

(Bu da bariz oldu, ama neyse.)

-Ee?

-Ne esi? Koca gider gitmez, sevgili eve geliyor işte.

-Bütün film bundan mı ibaret?

-Neden ibaret olacak? Seks filmi bu!

Oralı bile değil. Asetonla ojesini çıkarırken bir yandan da pizzasını kemiriyor adi karı.

O geceden sonra tam üç ay hiç uyumadım? Detektif gibi takipte kaldım sürekli. Rüya mıydı, değil miydi? Takip ettim onu günlerce. Bilgisayarı, cep telefonu, çantası, şusu busu, hepsine derin daldım. Birlikte alışveriş yaparken, yemek yerken ilk kadehten sonra, tatile gittiğimizde güneşin batışına bakarken, yatakta “Seni seviyorum” diyerek beni öpmeye başladığında, televizyonda alakasız bir şey seyrederken, tanımadığım birisiyle telefonda konuştuktan sonra tek bir soru sordum: “Aldattın mı beni?”

Tek bir cevap aldım: “Saçmalama!”

Üç ay sonra bir gece uykudan uyandırıp onu, sordum yine aniden. “Aldattın mı lan beni söyle?”

Bıkmış benden, patron da kimmiş, ondan iğreniyormuş, nasıl olur da onunla olduğunu düşünebilirmişim, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ha başkasıyla olabilirsin yani?” dedim, bıkmış benden, manyakmışım, paranoyakmışım, ruh hastasıymışım, “Ne yani patrona , … beni hayvan demedin mi mı hiç?” diye sordum, bıkmış benden, üzerime atladı deli gibi, nefret ediyormuş benden, iğrençmişim, ne demekmiş bu, ne aşağılık bir adammışım, yetmişim artık canına, defolup gitmeliymişim evden, hemen şimdi.

Söz dinledim. O gece gittim evden. Gün ağarıyordu. Şehir üzerini açmış esneyerek yataktan kalkmak üzereydi.

Beşiktaş’ta bir sabahçı kahvesine girdim.

Girerken hapşırdım önce, sonra bir çay içtim, simitle.

Ardından “Bir çay daha içeyim, bakalım bir faydası olacak mı?” dedim kendi kendime ve bir çay daha içtim. Ayakkabılarıma baktım bir süre, “Bir çay daha içeyim” dedim.

İnsanlar hareketlenmeye başladı dışarıda. Çok insan var. Epey bir süre onlara bakmışım.Tek tek bakınca zaman alıyor. Hava ısınmış öğlen olmuş bu arada. Birden aklıma bir fikir düştü.

Yıllar evvel ilginç bir adamla tanışmıştım Altınşehir’de, onu bulup ona sormalıydım, başıma gelenleri. Bazen olur, özellikle annemle olurdu, kırk yılda bir eve uğrarım kadın beni karşısına oturtur bir araba laf eder, ben öyle dışarı bakarım pencerenin tülü arasından, kadın fark eder en sonunda ve dayanamayarak, “Oğlum ben duvara mı konuşuyorum bi saattir?” der, ben de ona gene dışarı öylece bakarken “Vay be! Demek eniştem de öyle dedi he! Ona hiç yakıştıramadım.” derim, kadının ağzı açık kalır, sen beni dinliyor muydun gibilerden ben de şaşırırım demek ki ben seni dinliyormuşum gibilerden.

Gene öyle oldu. Saatlerce oturup başıma gelenleri düşünüp bir çare bulmuşum farkında olmadan. Altınşehir çaresi. Çok enteresan bir çare. Yok başka bir çare!

Yıllar evvel gitmiştim Altınşehir’e. Şehrin merkezinden iki vesayitle iki buçuk saatte gidiliyordu.

O vesayit dediğiniz de özel araba değil, içinde inip binen iki yüz elli çeşit insan barındıran toplu taşıma araçları. Dolayısıyla düzeltmek gerek; Altınşehir’e iki vesayit ve iki yüz elli çeşit insanla gitmiştim. Şimdi burada yeri gelmişken yıllardır yapılan bir hataya da dikkat çekmek isterim; mesela denmektedir ki: “Filan yere uçakla gittim.” Nasıl uçakla? Giderken uçağı da yanına mı alıp gittin? Uçağın içine binip gittin. Bir sürü yol, bir sürü insan, bir sürü hatıra. Bütün bunlar es geçilerek yanlış yapılmaktadır. Bir yerden bir yere araç kullanılarak gerçekleştirilen her türlü yolculuk bir nevi uzay macerasıdır. Yolculuklar insanı değiştirir, tabii insanlar buna izin verirse. Ben de İstanbul’un merkezi sayılan Taksim Meydanından otobüse binip yola çıktıktan sonra Altınşehir’e iki buçuk saat sonra indiğimde artık o eski ben değildim.

Altınşehir, beyaz badanalı, iki minareli büyük bir cami, toprak yollar, yerlerde sigara izmaritleri, kıvrılmış sigara paketleri, teneke bira kutuları, tahta parçaları, kırık kornişler, kirli kağıt mendiller, çamur asfalt kenarları, kimsesiz sokak köpekleri, kahvede oturup sade, orta ya da şekerli Türk kahvesi içerek ölümü bekleyen ihtiyarlar, bir iki bakkal, bir otobüs durağı, bir halk ekmek kabini ve yıkık dökük evlerden ibaret bir yerdi .

Bir sokağın bir ucundan girmiştim, öbür ucundan çıktığımda İstanbul yoktu, bitmişti.

İstanbul gelmiş gelmiş orada kalmıştı sanki . Altınşehir İstanbul’un bittiği yerdi, berbat bir gecekondu mahallesiydi, yoksulluk adam boyuydu, dükkan olsun diye yapılmış tek odalı yerlerde yedi sekiz kişilik aileler kalıyordu. Odanın ortasına televizyon koymuşlar orası oturma odası olmuş, arkadaki lavabonun yanına bir kutu koymuşlar, üzerinde bir tahta orası mutfak, hemen lavabonun yanında bir kanepe orası da oturma ve yatak odasıydı, tuvalet bu ‘home design’ a uygun bulunmamıştı herhalde. Evlerde tuvalet yoktu. Bir adamla tanışmıştım orada, sol ayağı kemik veremi. Parası olmadığı için doktora gidemiyordu, “Artık sakat kalıcam” diyordu, “Artık emekli olup balık tutucam.” dercesine. Bir çürük dişi vardı, bir de küçük oğlu. Küçük oğlunun da dişi çürüktü, onun dişini çektirmişti, “Bir eve bir diş yeter. Benimkini de ilerde param olunca çektiririm artık.” diyordu, gülümseyerek.

İstanbul’un göbeğindeki kafe ve barlardaki pek çok benzerim gibi gerçek insanı arıyordum ben de o sıralar. Bu adam aradığım gerçek insan olabilirdi. “Bir eve bir diş yeter.” cümlesi beni çok etkilemişti, çok derin bir cümle olarak nitelemiştim kendisini. Şimdi diyeceksiniz ki: “Ne demek oğlum gerçek insan?”. Bu sorunuza tatminkar bir yanıt veremem, ama gerçek insan diye bir şey vardı, biliyordum. Belki de sadece bir his. “Peki bir çürük dişten mi aldın o hissi?” derseniz, “Olabilir. Hislerimle oynamayın.” derim size.

Altınşehir’de o adamı bulup ona şu soruyu sormalıydım: “Ben de bir boynuz görüyor musun?” .

Değerli eşim Semiha “Evet seni çatır çatır boynuzladım.” dese bile bende bir rahatlama olacak mıydı bu saatten sonra? Sanmıyorum. Canımı acıtmak için uydurmadığı, yalan söylemediği ne malum?

Belki böyle bir olay hiç olmadı, ama benim karım hiç olmamış bir olayı hem de böyle bir olayı olmuş gibi bana yutturmaya kalkacak kadar benden nefret ediyor olamaz mı?

Belki de patronla beraber sırf benimle kafa bulmak için bu tür bir yol buldular, belki aralarında henüz cinselliğe varmayan bir muhabbet var ve ben de onların muhabbet mezesiyim, olamaz mı?

En yakın arkadaşlarım “Evet anlattığın olay olmuş olabilir gibi geldi bana!” dediklerinde, onların da karımla yatmayı hayal etmedikleri ve içlerinde gizledikleri büyük bir şehvetle “Bunlar bu gidişle boşanır bir vakte kadar, bakarsın hatun ilerde bize de kısmet olur.” demedikleri ne malum?

“Böyle bişeyi senin karın katiyen yapmaz.” diyenlerin ise aslında kendi karılarının böyle bir şey yapmasına katlanamayacakları için, benim derdimi zerre kadar umursamadıkları halde sadece

kendileri için bir temenni olarak belki de sadece uğur olsun diye böyle söylemedikleri ne malum?

Durumum vahimdi anlayacağınız.

Artık daha fazla ip ucu arayamazdım, başka kimseye de soramazdım, Altınşehir’e gidip o dişi çürük, kemik veremli adamı bulmalıydım. O adamı bulup ona sormalıydım.

“Başının iki yanından uzanan iki boynuz görüyorum.” derse oradaki gerçek insan, bunu itirazsız, gönül rızasıyla kabul edecektim. İnsanın gönül rızasıyla kabul ettiği şey onun gerçeğidir.

Cebimde az bir para kalmıştı. Çıktım Beşiktaş’taki sabahçı kahvesinden öğlen vakti.

Düştüm yola. Yol uzun bir yol. Akşama doğru Altınşehire geldim. Daha doğrusu minibüs şoförü “Evet Altınşehir, var mı inen?” deyince geldiğim yerin Altınşehir olduğunu fark ettim.

Minibüsten indim. Güneş, battığı yeri ateşe vermiş gidiyordu. Rüzgar vardı havada, yani hava zaten vardı içinde de ayrıyeten rüzgar vardı. Göz gözü görmüyordu. Güneşin batışından değil, rüzgardan da değil, bir dizi dev blok apartıman vardı indiğim yerde, gözümün önünde.

Bloklar ‘Altınşehir bir, Altınşehir iki, Altınşehir üç…’ diye sıralanıyordu.

Kapılarında güvenlik görevlilerinin bekleştiği, her tarafı güvenlik kameralarıyla donanmış

sekiz-on katlı blokların yükseldiği apartmanlarla dolu bir yerdeydim.

Evlerde beyaz ya da sarı ışıklar yanmaya başlamıştı birer birer.

Arabalar dönüp duruyorlardı sarı ışıklarıyla bloklar arasında, park edecek yer bulmak için.

Altınşehir bir, iki, üç yürüyordum bu sırada, gerçek insanı bulmak için.

“Madem yürüyorum hazır, bari etrafa bakayım.” dedim, bloklar arasındaki boşluklara çimenler, güller, fıstık çamları dikilmiş; fıskiyeler, çocuk parkları, alışveriş merkezleri, ilköğretim okulları yapılmıştı. Ortalıkta bir miktar insan da vardı, köpek gezdiren kapıcılar, bebek gezdiren bakıcılar kılığında.

Büyük beyaz camiyi gördüm blokların arasında. Evet, burası Altınşehir’di.

İstanbul burada bitmiyordu demek artık.

Bloklardan birinin giriş kapısındaki güvenlik görevlisi küçük ekranlı televizyonundan başını kaldırıp yabani bir hayvana yanaşır gibi yanıma yanaştı.

Herif bana yanaşırken, sıkıntıyla büyük bloklarda yanan cılız ışıklara bakıyordum. Onu şüpheli biri olmadığıma ikna etmem, ona bu saatte burada niye bulunduğumu, niye gerçek insanı aradığımı izah etmem lazımdı.

-Merhaba! Ben ee! Ben şey için gelmiştim. Bir adam vardı buralarda üç dört sene evvel, dişi çürük!

– Dişi mi çürük?.. Tek dişi mi?

-Tek dişi… evet tek dişi

– Tek dişi çürük bir adam? Acaba hangi dişi?

-Hangisi mi? Hangisinin çürük olduğunu söylemedi ki bana!

-Söylemediğine emin misin?

-Söylemedi valla!

– Söylemişse yalnız işler değişir bak, tekrar soruyorum?

-Söylemedi. Sizi temin ederim.

-Beni sen mi temin edeceksin? Nereden temin edeceksin? Sıkar biraz.

-Af edersiniz…

-Çürük dişli bir adam? Kim acaba? Üç dört sene evvel? Çürük dişli, tek dişli?.. İyileşmiştir kardeşim o şimdiye! Çektirmiştir dişini.

-Haklısınız… Sakattı da aynı zamanda, ama belki o da iyileşmiştir şimdi?

-Sakat mı? Ayağı mı sakat? Hangi ayağı?

-Soldu galiba.

-Sol ayağı sakat! Niye sakat?

– Kemik veremli. Ameliyat olacaktı parası olunca!

-Söylesene be kardeşim… bi saattir bi dişe takmışın… Üç dört yıl evvel dişi çürüktü ve sol ayağı sakattı diyosun. Kemik veremli? Üç dört yıl önce mi dedin?

-Evet. Üç buçuk yıldan biraz fazla oldu.

-Şu üçüncü blokta oturan kalantor adam olmasın? Burada üç buçuk yıl önce ayağı sakat olan tek adam o. O da buraların en fazla daire sahibi adamı? Niye arıyosun onu kardeşim?

-Vazgeçtim, aramıyorum.

-Nasıl aramıyosun? Demin arıyodun ya?

-Vazgeçtim dedik ya kardeşim…

-Bi dakka! Ne biçim konuşuyosun sen?

-Ya tamam ya! Gidiyoruz tamam!

Bir taksiye biniyorum.

-Çek kardeşim karşı tarafa.

-Neresine abi?

-Hele yürü uzaklaş buradan!

Taksi yola çıkıyor. Şoför muhabbet açmaya çalışıyor.

Ayaklara sadece kap, bağcık takmıyoruz, öncesi de var, kumaş sarıyoruz bileklerin biraz üzerine ya da kasıklara kadar. Arada bir onları çekiyoruz sırayla ya da topak yapıp çekmecelerde tutuyoruz.

Boğaz Köprüsü’nden geçerken şoföre “Yavaşla, inicem. İstanbul’dan gidiyorum” diyorum.

Şoför öyle bir frene basıyor ki, camdan çıkacakmış gibi oluyorum.

Şoför bana öfkeli bir şekilde, “Ücreti öde bak, yoksa fena olur.” diyor.

Ayakkabılarımı, bağcıklar ve çoraplarla beraber veriyorum ona ücrete karşılık olarak.

Kapıyı açıyorum, içeriye Boğaz’ın sert rüzgarı doluyor birden. Yüzüme vuran serinlik burnumun direğini sızlatıyor. Hapşırıyorum. Şoför arabayı yeniden hareketlendirirken, “Çok yaşa!.” diyor.

Köprüdeyim, demir korkulukların üstündeyim yalınayak.

Gülerek aşağıya bakıyorum.

Aşağıdan Rus bandıralı malum gemi geçiyor. Güvertedeki adam bana el sallıyor.

.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi