.

Meşhur Gattaca filminden bir sahne: Polis, bir cinayetin işlendiği uzay araştırmaları şirketinde soruşturma yürütüyor, şirketin görevlisi de polise bilgi veriyor; çalışanların potansiyellerini tespit edip ona uygun işlerde görevlendirdiklerini söylüyor. Polis soruyor:

– Peki ya biri potansiyelini aşarsa?

– Hiç kimse potansiyelini aşamaz.

– Ama ya aşarsa?

– O zaman en başta potansiyelini yanlış belirlemişiz demektir.

Filmin hikâyesi ve ana fikri, polisi haklı çıkarır nitelikte, müdür, filmin salağı pozisyonunda. Hikâye, genlerden her şeyin okunabildiği bir çağda, genetik olarak çok zayıf karakterin kendini aşması falan üzerine. Göz yaşartıcı başarı hikâyelerini herkes sever; hayatın ona çıkardığı bütün engellere karşı azimle, hiç vazgeçmeden, hiç tereddüt etmeden, koyduğu hedefe ulaşmak için her şeyi yapan ve sonunda başaran kahramanın hikâyesi… Halbuki bu aynı zamanda bir ruh hastasının profilidir. Hayatı sağlıklı ve huzurlu yaşamak isteyen birinin ilk öğrenmesi gereken şey şudur: Fazla kasmayacaksın. Olmuyorsa olmuyordur.

Neyse, asıl değinmek istediğim şey; bu tür hikâyelerde, sözcüklerin anlamını çarpıtarak oradan bir edebi sanat üretmek alışkanlığı. Şirketin müdürü haklıdır. Kimse potansiyelini aşamaz, çünkü potansiyelin tanımı budur. Eğer size potansiyelini aşıyor gibi görünüyorsa, potansiyelini yanlış tahmin etmişsiniz demektir. Böyle düşünmeyi severim. Sözcüklerin doğru kullanılmasını isterim, anlamları çarpıtıldığında kızarım (cidden).

Reklamcılar da aynı anlam çarpıtmasına sık sık başvururlar. Yakın zamanda oynayan Hülya Avşar’lı bir reklam vardı, herkese ayrıcalıklı hizmet verdiğini iddia eden bir bankanın reklamı. Herkese ayrıcalık mı? Pardon, ayrıcalık ne demekti acaba? Herkes ayrıcalıklıysa hiç kimse ayrıcalıklı değildir. Hülya Avşar da tuhaf bir şekilde, özetle, kendisine, diğer bankaların muhtemelen yaptığı özel muameleyi yapmayacağını açıkça söyleyen bu bankayı çok seviyordu. Neden? Salak mı? Ana fikri Hülya Avşar’a özel muamele yapılmayacağı olan bir reklamda, Hülya Avşar’ın bu duruma çok sevinmesi değil biraz bozuk atması daha iyi bir hikaye olmaz mıydı? Mesela Hülya Avşar bankada gördüğü ilgiden çok memnundur ve bir arkadaşına anlatıyordur, bu ilginin ona özel olduğunu düşünerek. Arkadaşı da der ki “ooo, onlar herkese öyle davranıyorlar”, Hülya Avşar da bozulur. Daha güzel değil mi?

Neyse, konumuza dönelim. Konumuzun ne olduğu da tam belli değil galiba. Şöyle diyebiliriz; bazı eserlerde dramatik etki yaratma amacıyla sözcüklerin anlamının çarpıtılması ve bunun beni ne kadar sinirlendirdiği… Uzay Yolu dizisine saygım sonsuzdur, ilk iki nesilden sonrasını pek takip edememiş olsam da. Hikâye dönüp dolaşıp mantık-duygu çelişkisine gelir. Kaptan Kirk ve Mister Spock arasındaki tartışma da, Kaptan Picard ile Teğmen Data arasındaki tartışma da hep buna yol alır: Mantık mı, duygular mı? Oysa hikâyelerin çoğunda, duygular diye sunulan şey düpedüz mantıksızlıktan başka bir şey değildir.

Mesela çok tipik bir Kirk-Spock çelişkisi şöyle bir şeyden çıkar: Birileri büyük tehlikededir, Kirk çok riskli bir hareket yaparak onları kurtarmayı düşünür, bu arada gemiyi ve diğer herkesin hayatını tehlikeye atacaktır. Spock da bunun çok “mantıksız” olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ama Kirk yine de bildiğini okur. Bu arada şunu da söylemek gerek, söz konusu riski azaltmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur, tamamen şansına güvenmektedir. Sonunda ne olur? Kirk “cesareti” sayesinde herkesi kurtarır. Ve sonunda Spock ile mantık-duygu çelişkisi üzerine kapanış konuşmasını yaparlar. Peki Kirk’i başarıya ulaştıran şey duygular mıdır? Hayır. Senaristlerdir. Kirk bilmemkaç sezon boyunca hep bu riskleri alır ve hep kazanır. Birisi tavlada bu kadar şanslı olsa zarların hileli olduğunu düşünürdünüz. Ama televizyonda görünce inanmayı tercih edebiliyoruz.

Neyse, tabii ki bu, Uzay Yolu’nun güzelliğinden bir şey götürmez, yine de bizi bazı meseleler hakkında düşündürmeyi başarır.

Acaba mantık ile duygular arasında gerçekten bir çelişki var mıdır? İkisinin farklı şeyler söylediği ve bizi zorlayan durumlar oluşturdukları bir gerçektir. Benim hayatımda genellikle şu şekilde zuhur ediyor: Şu hayatı mümkün olduğunca nezih bir şekilde yaşamak ve yakın veya uzak bir gelecekte sefalete düşmemek için yapılması gereken şeyleri yapmak (mantık) ya da hiçbir şey yapmamak (duygular)…

Duygu dediğimiz şey nedir? Hormonlar tarafından düzenlendiğini az çok biliyoruz, onlar da genler tarafından düzenlenir, onları da evrimsel süreç belirler. Yani evrimin mantığını yansıtırlar, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek açısından anlamlı olmasalar orada olmazlar.

Yani o da bir mantıktır aslında, genlere kazınmış ve çok net bir hedef için sınanmış stratejiler içeren sağlam bir mantığa dayanmaktadır.

Bizim mantık dediğimiz şey ise, fani ömrümüzde öğrendiğimiz şeyler ve onun üzerinde yaptığımız hesap-kitaptır.

Peki hangisi üstündür? Bu ikisi arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceğiz?

İkisinin de güçlü ve zayıf noktaları vardır. İnsan türünün yaşadığı çevrenin ve yaşam şeklinin, herhangi bir evrimsel adaptasyonun mümkün olamayacağı kadar kısa bir süre içinde köklü değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Duygularımız bize son yüz bin yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor olsalar gerektir, halbuki yüz bin yıl öncesinden çok farklı bir ortamda yaşıyoruz. Mantık ise, yaşadığımız çağa ait en güncel bilgileri içerir ve değişen ortama çok çabuk uyum sağlar.

Öte yandan, duygular güncel olmasalar da, çok sıkı test edilmişlerdir ve kadim durumlar için çok etkilidirler. Oysa hesap-kitapta hata çok olur ve öğrendiğimizi sandığımız şeylerin, yani üzerine mantık yürüttüğümüz verilerin, kayda değer bir kısmı yalan veya yanlıştır (bir çoğunu okulda öğrendiğimizi düşünürsek).

Bu arada, inanın, başlarken, yazının başlığının neden “Aşk ve Gurur” olduğu konusunda çok net bir fikrim vardı, ama şu anda tamamen uçmuş durumda. Neyse, orada kalsın, belki bir ara hatırlarım.

, 6 Ağustos
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi