.

Yazarın arşivi

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Emrah Serbes, Şenol Erdoğan’ın canlı yayın konuğu olarak Kaybedenler Kulübü Stüdyolarında Standart Fm’de!

Bu Perşembe saat 22:00’da Ruj Lekesi programında canlı yayında.


www.standart.fm

standart fm, bir kaybedenler kulübü tribidir

ÇIKTI
Tüm Kitapevleri, D&R Mağazaları ve Idefix’de
kitaptan:

Bir Ruhi Su uzunçaları dönüyor pikapta:

“yedi yaşında bir kızım

büyümez ölü çocuklar

çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsin.”

“Zaten acı içindedir çiçekler ve çocuklar. Zaten içindeydiler. Ve anam avradım olsun içindedirler hala.” Tarihi düşmemiş notun altına, tarihi uzun zaman önce unutmuş, terk etmiş ve bırakmış tarihi. Cildi parçalanmış eprik defter ihtiyar duruyor avuçlarının içinde, avuçları karda soğuk yemiş bir kedi kadar zavallı ve yoksun kendini içe doğru sıkıp kapamaktan, bir yumruk olmaktan yani, yoksun. Anneler bilirler ölmenin ne büyük bir yalan olduğunu sadece. Bir bebeğin ölüsünü sadece anneler saklar topraktan öte. Tanrı ezilendir annenin acısının altında. Anne sever Allah’ı -saçlarını okşar, yavrusudur annenin Allah da. Karanlık odalarda pis gaz yağı kokusunda bit ayıklanır. En çok yanan yakılan ormanlara benzer ölümü çocukların, ve ağaçların ölümü en çok Allah’ın ölümüne, ağaç Allah’tır. Orduların tarihleri annelere ve Allah’a karşı yazılmıştır, annelerin ve Allah’ın kanını akıtmıştır aslen yerkürenin tüm orduları. Hem vallahi de billahi de yakılan ormanları ve vurulan çocukları ayrıca sormalıydı tarih –diğerlerinin yanı sıra ayrıca! -Sormalı.

Sık sık düşündüğü sıralama yıllardır bozulmuyor hiç. Çocukları, ağaçları ve ölüleri düşünürken yakalıyor kendini. Zaten hep kendini yakalıyor yüksek bir binanın beş santimlik pervazında yağmur yağarken neredeyse çıplak ve sabah türküsüne başlamamışken müezzin, uyuyan son kuşlardan az önce bir köprü korkuluğunun çiğ düşmüş zemininde titremeden ayakları yürürken…

Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak, Emrah Serbes gibi isimler konuk oldu. 18 Nisan Çarşamba günü yapılacak programın konuğu afili dostumuz Hakan Bıçakcı. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırmak menfaatiniz gereğidir.


Efsanevi KAYBEDENLER KULÜBÜ’nün yeni karargahı Stardart FM’i, http://www.standart.fm adresinden dinleyebilirsiniz. Sürekli müzik yayını var. Radyonun özel programlarının listesi ise şöyle:
pzt.
17:12 – 18:00 Mete Avunduk
18:00 – 19:00 Hakan Tamar
22:00 – 23:00 Ruj Lekesi by Şenol Erdoğan
23:00 Kaybedenler Kulübü
salı.
17:12 – 18:00 Mete Avunduk
18:00 – 19:00 Hakan Tamar
22:00 – 23:00 Soul Funktion by Ertan Kurt
23:00 Kaybedenler Kulübü
çarş.
17:12 – 18:00 Mete Avunduk
18:00 – 19:00 Hakan Tamar
perş.
17:12 – 18:00 Mete Avunduk
18:00 – 19:00 Hakan Tamar
21:00 – 22:00 What Women Want! by Burcu Gülses
22:00 – 23:00 Ruj Lekesi by Şenol Erdoğan
23:00 Kaybedenler Kulübü
cuma.
17:12 – 18:00 Mete Avunduk
18:00 – 19:00 Hakan Tamar
22:00 Nunchakhu by Murat Menteş
pzr.
10:00 – 12:00 Sendrom by Mehmet Tez & İlke Gürsoy
20:00 Pazar Ayini by Kaan Çaydamlı & Can Gox


Milliyet gazetesindeki son durumuma ilişkin başta okuyucularım ve medya çevrelerinde olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısıyla bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.
Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir notla başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili “sıkıntılı” bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde “izne” çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak için konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna “izne” ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.
Olaylar arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti: Milliyet’teki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimiyle iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.
SUSTURMAK DEĞİL TARTIŞMAK…
Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısıyla “baskı” diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı. Sorun, yazılarımı gönderme imkanının kapatılmasıdır.
Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim. Bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedeli olarak, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye’de özgürlüklerin geriletildiği hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.
MAĞDURU İTHAM EDEN MESLEKTAŞLAR
Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun, mağdur olanı itham yoluyla mağduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.
Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana yalnız bırakmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan’ın sözleri ile bitireyim:
ESER VEREMEYENLERİN İKTİDAR ARZUSU
“Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu… İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık… İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında perende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef…”
Selam ve sevgilerimle…
Nuray Mert

Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak gibi isimler konuk oldu. Bu hafta yapılacak programın konuğu afili dostumuz Emrah Serbes. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Zira programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırabilirsiniz.

Sabitfikir dergisi afili dostlarımızdan Ferhat Uludere ve Hakan Bıçakçı’nın da aralarında bulunduğu oldukça geniş katılımlı bir jüriyle 2011 yılının en iyi 100 romanını seçti.
Listede iki de afili filinta var. Aslı Tohumcu TAŞ UYKUSU ve Şenol Erdoğan FÜG romanlarıyla 2011’in en iyi romancıları arasına girdiler. Afili Filintalar olarak gururlandık tabii ki. Yeni romanları sabırsızlıkla bekliyoruz.
Hakan Günday’ın AZ romanı en çok oyu alırken onu Murathan Mungan ŞAİRİN ROMANI’yla takip etti. 3. sıradaki Umberto Eco PRAG MEZARLIĞI’yla yılın en iyi çeviri romanı olurken, 10. sıradaki Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU 2011’in en iyi ilk romanı oldu.
AltıKırkbeş Yayınları Şenol Erdoğan’ın yanı sıra Devrim Altıkulaç’ın GREGOR romanıyla,
April Yayıncılık Kurt Vonnegut’un GECE ANA ve ÖLÜMLÜLER UYURKEN, Heather McElhatton’ın ŞAHANE HATALAR ve Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU romanlarıyla,
Domingo Yayıncılık Patti Smith’in ÇOLUK ÇOCUK romanıyla,
Kırmızı Kedi Yayınları Aslı Tohumcu’nun yanı sıra Necip Mahfuz’un MİDAK SOKAĞI, Hüsnü Arkan’ın MİNO’NUN SİYAH GÜLÜ, İnci Aral’ın ŞARKINI SÖYLEDİĞİN ZAMAN ve Jose Saramago’nun KABİL romanlarıyla,
Sel Yayıncılık Andrea Camilleri’nin KIRMIZI BALIK CİNAYETİ, Selçuk Altun’un BİZANS SULTANI, David Peace’in TOKYO SENE SIFIR, Kemal Varol’un JAR ve William Burroughs’un YUMUŞAK MAKİNE romanlarıyla,
Siren Yayınları Jonathan Safran Foer’in AŞIRI GÜRÜLTÜLÜ VE İNANILMAZ YAKIN, Joshua Ferris’in BİLİNMEYEN ve David Foster Wallace’in İĞRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER romanlarıyla listedeki yerlerini aldılar.
Tüm yazar, çevirmen, editör ve yayınevlerini gönülden tebrik ediyoruz.

Efendisi değil küçük bir parçası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir.

Gözde Akgüngör Pamuk / Radikal Kitap

Antikite’nin dev ismi Homeros, muhteşem yapıtları ‘İlyada’da insanın insanla, ‘Odysseia’da ise insanın doğayla mücadelesini ‘tatlı tatlı’ anlatıyordu. Bin yıllar geçti aradan, insanlık bu mücadelenin peşinden hala ihtirasla koşuyor. Doğayla insanlığın ilişkisi bir iktidar ilişkisinden parça-bütün ilişkisine geçemedi hala. Hep o eski hikaye; doğanın efendisi olduğumuzu düşünerek hunharca tahrip ediyoruz ve o da kendisini yenilemeye çalışıyor… Peki hikayenin yeni kısmı nedir? Şafak Altun, ‘Doğanın İnovasyonu’ adlı kitabında işte bunu anlatmış. Doğaya hükmetmekten vazgeçip doğanın üretim biçimlerini modelleyemez miyiz? Kitabın alt başlığı da bu zaten: ‘İnovasyon İçin Doğadan İlham Al’. Şirketler günü kurtarma peşinde doğayı tahrip etmenin bir süre sonra aslında bumerang etkisiyle geri dönüp, kendi üretim alanlarına ve belki ham maddelerine de zarar verdiğini yavaş yavaş görüyorlar. Bu durumda da ‘sürdürülebilir, yeni ve zararsız’ teknoloji arayışına giriyorlar. Altun’un çalışması tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü doğanın o gizemli işleyişini, bir “bilim muhabiri” hassasiyetiyle gözler önüne seriyor.

Doğa hiç çöp üretmeden 3,8 milyar yıldır kendi kendini besleyen bir ‘üretim sistemi’ni başarıyla idare ediyor. Bu öyle bir sistem ki bir işletme için aranılan bütün özelliklerin hepsi onda mevcut. Doğanın tasarımlarında en az malzeme ve enerjiyle en fazla verim alınabiliyor. Kendi kendini onarma özelliğine de sahip olan bu sistem, geri dönüşümlü ve çevreci. Üstüne üstlük, doğanın isimsiz neferleri sessiz çalışıyor; estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları nedeniyle teknolojik çalışmalara da örnek teşkil ediyorlar. Burada üstünde durulan temel kavramlar biyomimikri ve biyomimetik. Her ikisi de, doğadaki modelleri inceleyip, doğanın tasarımlarını taklit ederek çözüm üreten bilim dalları. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zeka, tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyuluyor. Başka şekilde elde edilemeyecek fikir ve araçlar gösteren doğadan devşirilen yöntemler, girişimcilerin yenilikler yaratmasına yol açıyor. Altun’un kitabı yazmaktaki amacı, örnekler üzerinden girişimcilere esinlenebilecekleri fikirler vererek, ekonominin ve toplumun işine yarayabilecek inovasyonlar yaratmalarını sağlamak. Çünkü iyi örnekleri paylaşmak “umudu besler, başkalarını yüreklendiriyor ve kendimizi sorgulamamıza neden” diyor.

 

Köpeğin tüylerindeki pıtraktan aya

Kitapta bazı bilim insanlarına göre yaşadığımız tüm sorunların çözümünün doğada mevcut olduğu örneklerle anlatılıyor. Örneğin, nilüfer çiçeğinin yaprağı köklü bir nanoteknolojik değişikliğe yol açtı, binaların dış cephelerinin kir ve leke tutmaması için üretilen dış cephe boyaları, kir ve leke tutmayan akıllı tekstil ürünleri, seramik sektörü ve şampuanlar bu yaprağın özelliklerinden esinlenerek üretildi. Yaprağın yüzeyi, suyla temas ettiği anda, suyun cıva gibi boncuk haline gelip akmasını sağlayan, kiri de beraberinde götüren mumsu mikro ve nano bir yapıya sahip.

“Cırt cırt” diye bildiğimiz yapışan ve çekince birbirinden ayrılan iki parçalı fermuar ‘velcro’ serüveni, İsviçreli bilim insanı George de Mestral’in köpeğinin tüylerine yapışmış bir pıtrağı çıkartıp incelemesiyle başladı. Pıtraktaki kancaların yapışkanlığından etkilenen Mestral, bu tasarımdan hareketle iki parçalı bir kopça yarattı. Velcro, uzay elbisesi parçalarını bir arada tutmak için en ideal fermuar olduğundan defalarca aya gitti.

Kitaptaki can alıcı birkaç örnek daha. Hızlı trenlerde, iki farklı ortam arasındaki geçişlerde yaşanan ses patlaması sorunu, yalıçapkını kuşunun burnu taklit edilerek aşılmış. Suyun içinde daha hızlı yüzmek isteyenler için köpekbalığının derisindeki sürtünmeyi azaltıp hızı artıran dişçikler, ünlü mayo firması Speedo’nun ‘Fastskin’ (Hızlı Deri) mayosunun esin kaynağı olmuş. Ağacı saniyede yirmi iki kez gagalayabilen ağaçkakanın mekanik şoku emen yapısı, otomobilden uzay mekiğine kadar birçok aracı, daha güvenli ve sağlam hâle getirmiş. Zimbabve’de 1996’da yapılan Eastgate binasının soğutma sistemi tamamen termitelrin yuvalarındaki havalandırma sistemi örnek alınarak tasarlanmış.

Altun titizlikle araştırdığı biyomimikri kavramını hem akıcı ve eğlenceli bir dille işlemiş hem de girişimci ruhlar için pek çok ilham verici iş fikirleriyle bezemiş. Kitabında öyle örnekler var ki, hayata geçirilse kesinlikle bugünkü hayatımız çok daha farklı olabilirdi. Düşünün bir kere bir torba çimentoyu üretmek için arkamızda koca bir yıkım bırakıyoruz. Ancak istiridye sert kabuk üretmenin yolunu milyonlarca yıl önce bulmuş. Altun haklı olarak soruyor: Neden ateşböcekleri gibi biz de enerji üretmeyelim? Normal bir elektrik ampulü enerjisinin yüzde 98’ini ısı olarak kaybediyor. Ama ateşböcekleri neredeyse sıfır enerji kaybıyla ‘soğuk’ ışık üretiyor. Hem de öyle kimseyi yakmadan, haşlamadan. Peki bu örneğe ne demeli? Ayağıyla su içebilen “dikenli şeytan” isimli kertenkele havadaki nemi tutarak su ihtiyacını karşılamanın bir yolunu bulmuş.

 

Tüketici Nike’ı nasıl ehlileştirdi?

Biz tüketici olarak inovasyonun neresindeyiz? Elbette inisiyatif kullanarak üreticinin stratejisini değiştirmesi konusunda baskı yaratacak güç olarak görebiliriz kendimizi. 1996 yılında Life dergisinde yayımlanan çocuk isçiler konusundaki yazı ve diktiği futbol toplarının ortasında görünen çocuk işçi fotoğrafı hepimizin hafızasında. Altun zihinlere kazınan bu fotoğrafın yarattığı toplumsal baskının, Nike’i ‘sürdürülebilirlik’ ilkesiyle hareket etmeye ittiğini söylüyor. Bizden bir örnek ise Yuvarlakçay’daki hidroelektrik santrali (HES) direnişi. Muğla Köyceğiz’e bağlı Yuvarlakcay’da köylüler ve çevrecilerin 4 ay çadır kurup nöbet tutmaları Akfen Holding’in projeden vazgeçmesini sağlamıştı.

Tüketmemek de elbette bir seçenek, çünkü kapitalizm aslında sürdürülebilirliği ‘insanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza’ gibi bir idealle değil elbette kendi ayağına sıkmamak için dikkate alıyor. Altun, şirketlerin çevreci ürünler ve çevreci üretim süreçleriyle aslında kar elde ederek bir cazibe yarattığını da aktarıyor. Örneğin General Electric’in çevreci çözümler üreten iskolu Ecomagination’in 20 milyar dolarlık ciroya ulaşması gibi. Efendisi değil küçük bir parcası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir. Tam da çocuklarına nasıl bir dünya bırakacağını ciddiye alanlarla, ekonominin geleceğinin nerede olacağını bilmek isteyenlere göre bir kitap.

4 sayfa«1234»Yukari Asagi