.

Yazarın arşivi

Başlıktaki önermenin sahibi, devletimizin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Bozkurt kitabında anlatılan bir hikaye vardır. Yazarı şaibeli bir kitabın içeriğine de güven olmayacağını düşünebilirsiniz, ama hikaye aslında Mustafa Kemal’le ilgili herkesin bildikleriyle gayet örtüşüyor. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim, ana hatlarıyla aşağı yukarı şöyle bir şey:

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa, Eskişehir’e yönelen Yunan ordusunu durdurmak ve şehri korumakla görevlidir, ama elindeki kuvvet yaklaşan orduya direnemeyecek kadar zayıftır. Askeri açıdan doğru karar, geri çekilmek ve şehrin işgaline izin vermek gibi görünmektedir. Ama İsmet Paşa, Yunan ordusunun şehirdeki müslüman nüfusa yönelik bir katliama girişeceğinden de endişe etmektedir. Onları tümüyle savunmasız bırakmak ve kaderlerine terk etmek içine sinmemektedir. Bu zorlu kararı kendi başına vermek istemez, başkomutana danışır. Mustafa Kemal karargâha gelir, orduların durumuna şöyle bir bakar ve “geri çekiliyoruz” der. Beş dakika bile tereddüt etmez. Kitapta bu, Mustafa Kemal’in askeri meseleler söz konusu olduğunda insani duyguların (zaafların da diyebiliriz) zerre kadar etkisinde kalmamasına örnek olarak anlatılır. Evet, bazı sivil vatandaşlar ölebilir, ama nihai hedef savaşı kazanmaksa eldeki askerleri ve silahları korumak gerekir, sivilleri değil. Savaşı siviller kazanmayacak. Siviller feda edilebilir. “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyen de aynı kişidir sonuçta. Yufka yürekli birinin edeceği bir laf değildir bu.

Mustafa Kemal, bu tür kararları verebildiği için büyük bir komutandır. Aynı zamanda iyi bir insan olması gerekmez. Bir kişi aynı anda hem iyi bir asker, hem iyi bir insan olamaz muhtemelen. Şefkatli bir boksör olamayacağı gibi… Bizim için fark etmez. Ulu önderin aynı zamanda pamuk gibi bir kalbi olmasına ihtiyacımız yoktur.

Bir açıdan da böyle kararları tereddütsüz şekilde alabilmek, üstün bir zekaya işaret eder. Bu tarz savaş hikayeleri, hamasi tarih kitaplarında gördüğümüz hikayelere benzemez. Orada şanlı geri çekilmeler, efsanevi sıvışmalar anlatılmaz. Gerçek bir zeka, doğru bir karar vermek için hamasi duyguları bir kenara bırakması gerektiğini bilir. Hamaset, liderin gerektiğinde kullanacağı bir şeydir, etkisinde kalacağı bir şey değil. Tek geçerli kriter vardır; hangi kararın nihai hedefe daha çok hizmet ettiği.

İlkelerinden asla taviz vermemek ve her ne şart altında olursa olsun aynı şeyleri savunmak, bir zeka fonksiyonu değildir. 1 Kasım seçimleri ertesinde, sosyal medyada Aziz Nesin’in seviyesiz özdeyişini tekrarlayan kalın kafalı ulusalcıların anlayamadığı şey bu. Türk milleti zekidir. İktidar, hukuk devletini fiilen ortadan kaldırmış, muhalefeti susturmuş, ülkeyi kan gölüne çevirmiş olabilir. Milletimiz, bunun için çok kızgındır belki. Ama öfkesine yenik düşmeyecek kadar da aklı vardır. Ölçüsüz bir Kürt düşmanlığından başka bir siyasi görüşü olmayan bir sözde muhalefet partisinin tıkadığı bir siyaset sahnesinden çözüm çıkmayacağını görmüştür. Bunlarla uğraşacak zamanı yoktur. Hayat geçip gitmektedir. İşlerin yürümesi lazımdır, piyasa bir an önce açılmalıdır. Daha ev alacaktır, kamyoneti satacaktır, oğluna iş bulacaktır ya da kızını evlendirecektir. Hukuk devleti falan şu an için acil ihtiyaç değildir, feda edilebilir.

Kürtler açısından durum daha da ağır. Başbakan meydanda açıkça “bize oy vermezseniz beyaz toroslar dolaşmaya başlar” demiştir. Kürtler bu mesajı almıştır. Kürt halkı, görülmemiş baskılara direnmiş cesur bir halktır, ama bunu göze alacak kadar değil. Kürt hareketinin mücadelesi ilkesel olarak iyidir hoştur ama canından da kıymetli değildir.

Biz, iktidara muhalif olanlar, bu sonucu beklemiyorduk. Çünkü ancak eğitimle ulaşılabilecek bir salaklıktan muzdaripiz. Herkes gibi bizim de hayatımız geçip gidiyor ama biz işi gücü bırakmış Bilal’in sıfırladığı paralarla falan uğraşıyoruz. Televizyonda tartışma programlarını izleyip sinirden dişlerimizi gıcırdatıyoruz. Zayıf olduğumuzu ve geri çekilmemiz gerektiğini idrak edemiyoruz.

Erdoğan’ı bu milleti gerçekten çok iyi tanıdığı için takdir etmek gerekir. Ağayla savaşa tutuşup sonunda muhtemelen ipe gidecek olan Kibar Feyzo bir tanedir, kalan herkes ağanın arkasında hazırolda durmaktadır. Ve çoğu da Feyzo’dan uzun yaşayacaktır.

Bu açıdan bakınca anketlerin bu kadar yanılması da anlaşılıyor. Birisi oy vereceğiniz partiyi sorduğunda, gurur duyarak, göğsünüzü gere gere söylemek istersiniz, “aman neme lazım” diyerek oy vereceğiniz partiyi söylemek istemeyebilirsiniz.

Milletin kararına saygı duyma meselesine gelince… Hayır, bence bu tarz bir zekaya saygı duymak zorunda değilsiniz.

Muhteşem bir seçim oldu.

Her şey bir yana, barajla birlikte asıl yıkılan, bu ülkenin yoksul ve mazlum halkı Kürtlere karşı yıllardır türlü yalan ve aşağılamayla beslenen ırkçılık barajıydı. Irkçılar yerinde duruyor tabii, onlara insanlıktan nasiplerini bir çırpıda verme şansımız yok, yavaş yavaş alacaklar inşallah. Ama önemli olan, şimdiye kadar Kürt siyasi hareketini dışlayan ve tehdit olarak gören bir kesimin, ülkeyi yobaz-faşist iktidarın elinden kurtarmak için, ırkçılık barajını aşarak onlarla biraraya gelebilmesi oldu. Çok büyük bir kesim değil, ama etkisi büyük. Sadece bu bile, ülkenin kavga, yalan ve nefretle değil, akıl, sağduyu ve uzlaşmayla yönetileceği bir gelecek konusunda umut veriyor.

Nasıl bir hükümet kurulacağını ve bunun hayatımızı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Aslında, hâlâ, demokrasi olduğunu iddia eden bir ülkede olması gereken temel şartları sağlamaya çalışıyoruz. Mecliste tüm partilerin aldıkları oyla orantılı temsil edilmesini sağlamak otuz beş yıl sürdü. Sıra, anayasanın ve yasaların uygulanabildiği, suç işleyenlerin, yargılanıp cezalandırılabildiği bir ülke kurmaya gelecek diye umuyoruz.

Bu konuda söylenecek çok şey var tabii. Ama şimdilik, meraklısı için, dikkatimizi seçimin kendisine ve oy oranlarıyla milletvekili sayıları arasındaki ilişkiye, daha doğrusu bu ilişkide herkesin dikkatini çeken tuhaflığa çevirelim.

Şu an itibarıyla, HDP’nin çıkardığı milletvekili sayısı farklı kaynaklarda 80 ya da 81 olarak geçiyor. Yani kendisinden yaklaşık bir buçuk milyon fazla oy alan MHP ile ya aynı sayıda ya daha fazla milletvekili çıkarmış. Burada bir haksızlık var gibi görünüyor. Peki bu nasıl oluyor?

Bu sonucu doğuran birkaç faktör var. Birincisi, seçim kanunumuza göre her il, nüfusundan bağımsız olarak, sadece il olduğu için fazladan bir mv. alıyor. Bu da küçük nüfuslu illerin nüfuslarına oranla daha çok temsil edilmesine neden oluyor. Doğu ve güneydoğuda düşük nüfuslu çok sayıda il olduğu için, bu bölgede yüksek oy alan HDP, bölgenin nüfusuna göre daha yüksek bir oranda temsil edilebiliyor. Ama bu kendi başına durumu açıklayan bir faktör değil, çünkü MHP’nin güçlü olduğu Orta Anadolu’da da düşük nüfuslu birçok il var.

İkinci ve daha önemli olan faktör, belli bir seçim bölgesindeki sandalyeleri, oylarla orantılı olarak dağıtırken kullandığımız d’Hondt yönteminin, her bir seçim bölgesinde oyu en fazla olan partilere avantaj sağlayan bir yöntem olması. Partilerin oyları aşağı yukarı dengeli ve birbirine yakın olduğunda bu avantaj ortaya çıkmıyor, ama bir parti oyların büyük kısmını aldığında daha belirgin oluyor.

Ağrı güzel bir örnek. Dört mv. çıkarıyor, HDP’nin oy oranı %76,9, ikinci gelen AKP %16,6. D’Hondt sistemine göre dört milletvekilini de HDP çıkarıyor, çünkü AKP’nin bir mv. çıkarması için, HDP’nin dörtte birininden fazla oy alması lazım. Başka bir deyişle, d’Hondt sistemi, her %19 oy için bir sandalye hak ettiğinizi söylüyor, AKP %19’un altında kaldığı için sıfır çekiyor, HDP dört sandalyeyi de alıyor.

Ama aslında %76,9 oy, oyların yaklaşık dörtte üçü demek. Oyların dörtte üçünü alıyorsanız, dört milletvekilinin de üçünü çıkarmanız beklenir. Daha doğrusu daha orantılı sonuç veren bir sistem kullanılsaydı öyle olurdu, AKP de oyların dörtte birini almadığı halde ona en çok yaklaşan parti olarak bir mv. çıkarırdı. D’Hondt sistemi, bunun gibi yerlerde, HDP’ye oy oranını aşan fazladan birer milletvekilliği kazandırıyor. MHP bu tarz bir avantajdan hiçbir yerde yararlanamıyor, çünkü Osmaniye dışında hiçbir yerde birinci parti değil.

Bununla bağlantılı bir diğer faktör, HDP’nin oylarının MHP’ye göre çok daha dengesiz dağılmış olması. Dengesiz dağılım briçte olduğu gibi seçimlerde de avantaj.

HDP’nin mv. çıkaramadığı yerlerde, oy oranı da genellikle çok düşük, çoğu yerde %5’in altında. Bu da boşa giden oyunun daha az olması anlamına geliyor. %10’un üstünde olduğu halde hiç mv. çıkaramadığı sadece bir il (Elazığ) var. MHP ise tam 18 ilde %10’un üzerinde, bunlardan yedisinde %20’nin üzerinde oy aldığı halde hiç mv. çıkaramamış. Bu da aldığı oyun kayda değer bir kısmının boşa gittiğini gösteriyor.

Seçim sistemini ideale yaklaştırmak ve kimsenin kendini haksızlığa uğramış hissetmemesini sağlamak için, bu sorunu da çözmek gerek. Daha yüzde on barajı yerinde dururken sen neden bahsediyorsun diyebilirsiniz tabii. Olsun, biz yazalım, belki bir faydası olur.

Nasıl çözeceğiz? Aslında meselelerden birinin çözümü diğer meseleyi daha beter hale getiriyor. İller ve seçim bölgeleri bu şekilde durdukça… Mesela, ilk problemi çözmek için her ile kafadan bir sandalye vermekten vazgeçip 550 sandalyeyi illerin nüfuslarıyla olabildiğince orantılı dağıtacak olursak, 10 ile sadece bir, 19 ile de sadece iki sandalye düşüyor. Bu da tabii bu illerde bir veya iki parti dışındakilerin oylarının boşa gideceği anlamına geliyor. Bir problemi çözmek isterken diğer problemi daha ciddi hale getiriyoruz.

Bir çözüm, 1961, 1965 ve 1969 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi tarzı bir şey olabilir. Ama o da belli bir aday listesi için verilen oyun başka adayları seçmek için kullanılması gibi bir anormallik doğuran bir sistem. Bir de bağımsız adaylara karşı bir haksızlığa neden olduğu söylenebilir.

Milletvekili sayısını arttırmak da bir çözüm olabilir, ama o da binlerce üyesi olan ve her toplantısı CHP kurultayı gibi geçen bir meclis anlamına gelir, oradan kolay kolay iş çıkmaz.

En akılcı çözüm, seçim bölgelerini daha büyük, her biri birden çok ili kapsayabilir hale getirmek ya da küçük illeri birleştirip daha büyük iller oluşturmaktan geçiyor. Çok düşük nüfuslu iller olmadığında, sandalyeler iller arasında orantılı olarak ve her birine yeterince sandalye düşecek şekilde dağıtılabilir. Hem iller arasındaki adaletsizlik giderilir, hem de boşa giden oy oranı makul seviyelere çekilir.

İronik bir şekilde, buna yakın bir öneri, şimdiye kadar sadece, demokratik özerklik projesi çerçevesinde, yerel yönetimleri ilk seviyede 20-25 il olacak şekilde yeniden düzenlemeyi öneren HDP’den gelmişti.

AKP’nin “onlar konuşur, Ak Parti yapar” sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP’nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya’nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı’na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu’nun bütün derelerini HES’lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Ama pek de iyi yapmıyorlar.

Stephen Hawking’in popüler bilim klasiği “Zamanın Kısa Tarihi”ni yirmi beş yıl gecikmeli olarak okumaktayım şu sıralar. Hawking’in eklemeleri ve Barış Gönülşen’in yeni çevirisi ile tekrar basılmış. Çevirmenin genel olarak iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Yalnız, neresinden bakarsam bakayım bir anlamı varmış gibi görünmeyen bazı cümleler de var kitapta. Tabii konu teorik fizik olunca emin olamıyorum, ben de anlamamış olabilirim. Ama bir ihtimal, bazı yerleri Barış da anlamamış olabilir diye düşündüm doğrusu. Olsun, zaten kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum. Özellikle kafama takılan bir iki cümleyi not ettim, bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sormayı düşünüyorum (takdir edersiniz ki Stephen Hawking’in kendisine ulaşmak çok daha zor olacaktır).

Kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum dediğim gibi, ama tam aklıma yatmadığı için içime dert olan bazı meselelerde yeni bir bakış açısı vermesini de umuyordum. Bir tanesi de zamanın başlangıcı meselesi. Zaman büyük patlama ile başladıysa büyük patlamadan önce ne vardı diye sorası gelir insanın. Bunun klasik cevabı, büyük patlamadan önce diye bir şey olamaz, çünkü büyük patlamadan önce zaman yoktu, zaman olmadığına göre “önce” diye bir şey de yoktu. Buna cevaben aklıma ilk gelen cümle de “nassı yani” oluyor. Zamanın olmaması ne demek?  Zaman olmayabilen bir şey mi?

Hawking bu soruya net anlaşılır bir cevap veriyor, herkesi tatmin etmeyebilir ama beni tatmin etti. Büyük patlamanın bir öncesinin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur çünkü “... bu zamandan daha önce gerçekleşen olaylar varsa da, bunlar bugün olanları etkileyebilecek durumda değiller, varlıkları göz ardı edilebilir, çünkü bunun gözleyebileceğimiz sonuçları olmaz.” Büyük patlama anı, evrendeki tüm varlığın sıfır boyutlu tek bir noktada toplanmış olduğu mutlak bir tekillik anıdır. O varlığa ait, var olması dışında hiçbir bilginin olmadığı bir andır. Bunun öncesinde var olup sonrasına aktarılabilecek herhangi bir bilgi olamaz. Dolayısıyla “büyük patlamadan önce ne vardı” sorusu, gramer açısından doğrudur ama herhangi bir anlam ifade etmez, çünkü bunun cevabının herhangi bir önem arz edeceği bir varlık var olmamıştır. Tuhaf bir düşünce şekli, ama fizikçilerin kafası böyle çalışıyor.

Tabii bu, ilgilisi için teolojik soruları da kışkırtan bir mevzu. Hawking de yeri geldikçe Tanrı ve yaratılış konularına tatlı tatlı değiniyor. Eğer Tanrı her şeyi yarattıysa, zamanı da yaratmış olmalı. Bu da zaman yokken Tanrı var demektir, ama biz zamanın olmamasına ancak mutlak bir hiçlikten başladığında anlam verebiliyorduk. Yani zamanın var olmasından önce var olan ve sonrasını etkileyen bir şey varsa, bunun zamanın var olmasından önce olmasının bir önemi olur. Dolayısıyla eğer “önce” varsa, zaman da var demektir. Oysa zamanın var olmadığı durumdan bahsediyorduk. Paradoksa düşüyoruz. Çözmek için şunu kabul etmek zorundayız: Bir Tanrı varsa, zamanın olmadığı bir durumda var olamaz. Eğer Tanrı hep varsa zaman da hep olmalı. Sanki büyük patlama teorisi, Tanrı’nın başlangıçsızlığı ilkesiyle çelişiyor gibi. Ama Tanrı’nın, büyük patlamadan önce varsa dahi, yapacağı pek bir şey yok, eninde sonunda “vur patlasın” demekten başka. Yani Tanrı olarak ilk etkinliğini gerçekleştirdiği anda zaman da başlamış oluyor, dolayısıyla bu çelişkinin de pek bir önemi kalmıyor.

Zamanı anlamak bir problem, tanımlamak da ayrı bir problem. Özellikle döngüsel olmayan bir tanım yapmak, yani tanımlarken kullandığımız sözcüklerden hiçbirini tanımlamak için zaman kavramını kullanmak zorunda kalmayacağımız bir tanım yapmak neredeyse imkânsız gibi. Bu yüzden, yeni bir sözlük gördüğümde, ciddiyeti ve kalitesi hakkında fikir sahibi olmak için “zaman” maddesine bakmak gibi bir alışkanlığım vardır. Aşağı yukarı diğer her şey zaman kavramı kullanılarak tanımlandığına göre, zaman nasıl tanımlanmıştır acaba? Bazıları özensizdir, mesela evdeki bir İngilizce sözlükte “zaman; saat, dakika ve saniye cinsinden ölçtüğümüz şeydir” diyor. Saat, dakika ve saniye nasıl tanımlanıyor olabilir dersiniz? Tabii ki birer zaman birimi olarak. Döngüsel tanımlama dediğim bu. TDK sözlüğünde de “bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre” diyor. Süre ise “bir olayın başı ve sonu arasında geçen zaman parçası” diye tanımlanıyor. Yani “zaman” ve “süre” sözcüklerinin ikisinin de anlamını bilmiyorsanız, bu sözlükten öğrenemezsiniz.

Bu konudaki en kaydadeğer çabayı Pars Tuğlacı’nın görkemli eseri Okyanus Ansiklopedik Sözlük’te gördüm (Türkçe’nin en değerli sözlüklerinin Ermeni yazarların elinden çıkması da ilginçtir). Şöyle diyor: “Olayların ardışıklığını görerek aklımızda yarattığımız ve olayların bundan sonra da içinde olup gideceklerini düşündüğümüz, başı ve sonu olmayan soyut kavram.

İlginç! Zaman kavramı, daha doğrudan algıladığımız ardışıklığa göre tanımlanıyor. Yani biz öncelikli olarak ardışıklığı, yani olayların birbirinden önce veya sonra olmasını algılarız. Zaman da tüm olayları birbirine göre öncelik-sonralık ilişkisi içine sokabileceğimiz bir eksen işlevi görür. Zaman bizi sıraya dizer başka bir deyişle. Askerde bizi boy sırasına dizmeleri gibi mesela. Boy sırasına girin dendiğinde, boy sırası orada öyle boş duruyor ve biz gidip ona giriyoruz gibi bir durum yoktur. Boy sırası, bizim sıraya girmemizle oluşmaktadır, hiç kimse sıraya girmezse, sıra diye bir şey olmaz. Zaman da bir şeylerin bir şeylerden önce veya sonra olmasıyla oluşmaktadır. Olayların zaman içinde bir öncelik sırası olması da ancak başka olayların nedeni veya sonucu olabildiklerinde bir anlam ifade ediyor. Neden-sonuç ilişkilerinin olmadığı, yani hiçbir olayın bir başkasının nedeni veya sonucu olmadığı bir evrende, hangisinin önce hangisinin sonra olduğunun bir önemi olmazdı. Dolayısıyla olayları sıraya dizmeye de zaman gibi bir kavrama da ihtiyacımız olmazdı.

Kitapta zamanın yönü ile ilgili de bir takım tartışmalar var. Bir bölüm, zamanın neden ileri doğru aktığı ve neden geleceği değil geçmişi hatırladığımız üzerine. Zamanın ileri doğru akması fikri, bana kebapçılarda sık sık karşı karşıya bırakıldığımız zorlu bir tercihi hatırlattı:

– Önden bir çorba alır mıydınız?

Alabilirdik, veya almazdık, alsak da az çorba alırdık, ama neden önden?

Ön, hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, hareket ettiği yönde olan anlamına gelir. Hareket etmeyen varlıklarda biraz daha karışık, ama bunlarda da bir tür kişileştirme yapılıyor gibi geliyor bana. Evin önü derken, evin asıl giriş kapısının olduğu, caddeye bakan tarafı kast ediyoruz. O tarafa ön diyor olmamız, insan yüzüyle bir özdeşlik kurmamızdan olabilir, evin ön tarafı bize bakan yüzüdür. Ağacın önü dediğimde, benim nerede bulunduğuma göre anlamı değişebilecek bir şey söylemiş oluyorum. Ağacın önü, ağaçla benim aramda kalan bölgedir, ağacın bana göre diğer tarafı da arkasıdır. Ağacın bir yüzü olsa ve bana bakıyor olsa öyle olurdu çünkü. Bu sadece bir hipotez tabii, üzerinde düşünülebilir. Ama hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, “ön” dediğimiz, tartışmasız, hareket ettiği yöndür. Hareket eden varlıklar öne doğru gider.

Bu durumda, az çorba ne açıdan Adana kebabın önünde oluyor? Çünkü zaman ileri doğru akıyorsa, Adana kebap, çorbaya göre zamanın akış yönündedir, yani öndedir, çorba ise arkadadır. Bu durumda garsonun siz sandalyenize yerleşirken “arkadan bir çorba alır mısınız” diye sorması gerekmez mi? (Garsonsanız, yine de, tatsız yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına, geleneksel tabirlerden şaşmamanızı tavsiye ederim).

“Önce” sözcüğü de “ön”den türemiştir. Üstelik bu Türkçe’ye özgü bir durum değil, başka dillerde de “önce” anlamına gelen sözcükler, “ön” anlamına gelen sözcüklerle benzeşiyorlar. Buradan aslında zamanın yönünü nasıl algıladığımız anlaşılıyor. Zaman ileri doğru akmaz, geriye doğru akar. Biz, zamanda ileri doğru gideriz. “Şimdi” dediğimiz an, zaman ekseninde ileri doğru gitmektedir. Eğer “şimdi”yi sabit kabul edersek, zaman da “şimdi”ye göre geriye doğru akıyor demektir. Yani zamanın bir akışı varsa, geriye doğrudur. O yüzden az çorba önde, Adana kebap arkadadır. Çünkü az çorba, hareket eden varlığın, yani zamanın, hareket ettiği yöndedir, yani geçmiştedir. Bizim geleceğe doğru gitmemiz, zamanın geçmişe doğru gitmesi demek oluyor. İnsanoğlu, zamanı ayrı bir kavram olarak tanımlarken, akış yönü konusunda da genel bir yanılgıya düşmüş gibi görünüyor. Stephen Hawking de kitabında, pek çok kez, zamanın ileri doğru aktığından bahsediyor. Bu itiraz karşısında ne derdi acaba? İtiraz fiziksel olmaktan ziyade dilbilimsel olduğu için pek ilgisini çekmeyebilir. Ya da “abi olay zaten karışık, bir de sen bulandırma” diyebilir. Tabii büyük bir olasılıkla kendisine sorma şansı bulamayacağım, ama bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sorabilirim belki.

Charlie Hebdo katliamı, 11 Eylül’den çok 2 Temmuz’a benziyor. Fransa’da Sivas katliamı daha bilinir olsaydı, Fransa’nın 2 Temmuz’u diyebilirlerdi. Bunu demekle, 11 Eylül’e göre daha hafif olduğunu söylemiyorum. Tersine, bence bu olay, tüm yüzyılı etkileyecek daha derin bir kırılmanın başlangıcı olabilir. Bunun etkilerini, 11 Eylül’de olduğu gibi, hemen arkasından başlayan savaşlar, işgal edilen ülkeler şeklinde görmeyeceğiz belki. Ama bu, Avrupa’nın güzel düşünülmüş barış ve hoşgörü temelli özel bir projesinin, çokkültürlülüğün sonunun başlangıcı olacak.

Bana bu düşünce konusunda ışık tutan şey, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Birol Aydın’ın sözleri oldu. Aynı minvalde şeyler söyleyen çok sayıda insandan biri… Saldırıyı, elinde herhangi bir belge veya kanıt olduğuna dair bir intiba verme zahmetine dahi girmeden, yeni emperyalist girişimlere zemin hazırlama amacındaki Fransız (derin) devletinin düzenlediğini iddia ettikten sonra, aynı gün Yemen’de de 35 kişinin öldürüldüğünü ama Fransa’da öldürülen 12 kişinin nedense daha büyük yaygara kopardığını söylüyor.

Üzerinde düşünmeye değer. 12 kişinin ölümü mü daha kötüdür, 35 kişinin ölümü mü? Bütün insanları eşit kabul ettiğimize göre ve 35 > 12 olduğuna göre 35 kişinin ölümü daha kötü olmalı. Yoksa bütün insanları eşit kabul etmiyor muyuz? Yoksa bir Fransızın hayatı bir Yemenlininkinden daha mı değerli?

Buna başka bir soruyla cevap verebiliriz. Hint Okyanusu’ndaki tsunamide 200 bin kişinin ölmesi mi daha kötüdür, yoksa kedinizin ölmesi mi? Bu olayın Fransa halkı üzerindeki etkisini anlamak için yol gösterebilir. Bir ölümden, ölen kişinin sizin hayatınızda kapladığı yer ölçüsünde acı duyarsınız. Charlie Hebdo’yu basan iki şerefsiz, 12 kişiyi değil, bir halkın çocukluk anılarını, üniversite kantinlerindeki kahkahalarını, sohbet konularını, fıkralarını, hikayelerini katlettiler. Fransa halkının algısında, bu, bazı insanların bedenlerine değil, bütün bir halkın ruhuna kurşun sıkılmasıdır.

Asıl kırılma ise, Birol Aydın ve benzerlerinin bakış açılarından kaynaklanıyor. Bizim ülkemizde son derece yaygın, muhtemelen diğer müslüman ülkelerde de durum farklı değildir. Açıkça sevinenler, alkış tutanlar bir yana, saldırıyı kınayanlarda dahi bir küçümseme hali yaygın. Hiçbir empati çabası göze çarpmıyor. “Gerçek İslam bu değil” lafının, saldırının acısını yüreğinde duyanlarda hiçbir karşılığının olmadığının farkında değiller. Fransızlar, emin olun, şu sıralar gerçek İslam’ın ne olduğunu hiç merak etmiyor. Gerçek İslam’la gerçek olmayan arasında ayrım yapma çabası, bazı müslümanların, bu saldırının müslümanlara yaşattığı utancı reddedip üste çıkma çabasından başka bir şey değil. Dünya müslümanlarına düşen, ismen de olsa sizinle aynı dine mensup bu caniler adına özür dilemek ve susmaktır. Daha fazlası değil. Ama dünya müslümanları bunu yapmıyorlar. Onun yerine, canilerin mesajını doğrudan ya da dolaylı olarak sahipleniyorlar.

Bunun karşısında İslamofobinin ve aşırı sağın yükselişe geçeceği muhtemelen doğrudur. Ama asıl endişe etmemiz gereken şey o değil. Bununla birlikte, en sağdan en sola kadar tüm siyasal görüşler ve oluşumlar pozisyonlarını yeniden tanımlamak gereği duyacaklar. Charlie Hebdo, Avrupa’nın özgürlükçü sol düşüncesinin bir yüzüydü, aşırı sağın değil. Saldırıya uğrayanlar, düne kadar, müslüman ülkelerden gelenler de dahil olmak üzere göçmenlerin, yoksulların, ezilenlerin hakları için mücadele eden, onları kucaklayacak bir çokkültürlülük projesi için kafa yoranlardı. Batı kültürünün içindeki ırkçılıkla, sömürgeci zihniyetle mücadele edenlerdi. Ama İslam dünyasına öyle bir cehalet hakim ki, kimse bunun ayrımını yapabiliyor gibi gözükmüyor.

Bugünden sonra, Avrupa’da şimdiye kadar sadece aşırı sağdan duyduğumuz bazı şeyleri artık herkesten duyacağız. Artık sosyal demokratlar arasından da ülkelerinin müslümanlardan temizlenmesi gerektiğini söyleyenler çıkmaya başlayacak, belki başka sözcüklerle ama bu anlama gelecek şekilde. Dinsel özgürlüğün anlamı değişecek, inanç özgürlüğü artık o inancın yarattığı potansiyel tehditten bağımsız görülmemeye başlanacak. Dün ırkçılığın türevi olarak kabul edilen bazı kavramlar bu kapsamdan çıkarılacak. Mesela İslamofobi, kelime anlamıyla “İslam korkusu” artık bir ırkçılık türü değil, insanın doğal bir dürtüsü kabul edilmeye başlanacak. Sonuçta ırkçılığın tanımını da Batılılar yapmıştı, biz onların yaptığı tanımları kullanıyoruz. Onlar tanımı değiştirdiğinde biz de yeni tanımına ırkçılık demeye başlarız.

Peki, bu saldırı, gerçekten de, bütün bu etkiler hesap edilerek, emperyalist hedefleri olan gizli güçler tarafından, müslümanların üzerine yıkılmak için organize edilmiş olabilir mi? İşin doğrusu, bunun pek bir önemi yok. Önemli olan, müslümanların bu vahşet karşısında saldırıya uğrayanlarla bir gönül birliği içine girmeye ne kadar istekli oldukları. Şimdiye kadar pek istekli gibi görünmüyorlar.

Çıkmaz. Eğer soru “size çıkabilir mi” diye sorulmuş olsaydı, semantik zorunluluk gereği “çıkabilir” demek zorunda kalırdım, ama sizi boş ümitlere sürüklememek için de eklemek isterdim: “… ama çıkmaz.”

Bu ikisi arasındaki fark, birinde, ne kadar az olursa olsun, sıfırdan farklı bir olasılık olup olmadığı sorulurken, diğerinin bunun gerçekçi bir olasılık olup olmadığı sorusu olmasıdır. Geniş zaman kipinin pek çok yan işlevinden biri… “Size çıkabilir” dediğinizde, elbette, birilerine çıktığına göre, bu siz de olabilirsiniz, dolayısıyla bu olasılık vardır (sıfır değildir) demektir. Ama bu olasılık o kadar küçüktür ki, her türlü pratik uygulama açısından yok kabul edilebilir. Bu, mühendislikte “ihmal edilebilir” denen bir kavrama karşılık geliyor. Sıfıra çok yakın değerleri ve olasılıkları, hesapları yok yere karıştırmaması için ihmal edersiniz (yani sıfır kabul edersiniz), kafanız rahat eder. On milyonda bir olasılık da, nereden bakarsanız bakın, ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Yani size çıkmaz.

Milli Piyango’nun tarihi reklam sloganı olan “size de çıkabilir” önermesi, olasılık algısını çarpıtma işlevi görüyor. Yani olasılığın küçüklüğünü (ihmal edilebilir olmasını) göz ardı edip, var olup olmamasını öne çıkarıyor. Eğer bunu yiyorsanız, yani tek istediğiniz sıfır olmayan bir olasılıksa, size müjdeli haberi verebilirim: Bunun için elli lira bayılıp bilet almak zorunda değilsiniz. Bilet almasanız da size de çıkabilir. Nasıl olacak? Mesela, büyük ikramiye çıkan ya da çıkacak olan bileti yerde bulabilirsiniz. Aman canım, bunun olasığı nedir ki, diyecek olursanız, doğrusu sizi yadırgarım. Çünkü siz olasılığın büyüklüğüyle değil var olup olmamasıyla ilgileniyorsunuz. Ama yine de, sizin için bu olasılığı kabaca hesaplamaya çalışayım.

Pek çok insan, hayatında en az bir kere değerli bir kağıdı (kağıt para, çek, senet, hazine bonosu ya da piyango bileti) düşürmüştür ya da kaybetmiştir. Bunu hiç yaşamamış olabilirsiniz ya da birden çok kez başınıza gelmiş olabilir. Ortalama herkesin bir kere bunu yaşayacağını varsayabiliriz. Dolayısıyla milli piyango bileti alacak yaklaşık 10 milyon kişi, hayatlarında ortalama bir kere değerli bir kağıtlarını kaybedecektir. Bunların, ceplerinde değerli kağıtlarla dolaştıkları yaşam dilimini ortalama elli yıl kabul edersek, bunlardan 200 bini bu yıl içinde değerli bir kağıdını kaybedecek demektir. Bunların da yaklaşık on bini, bu işi yılbaşı çekilişinin öncesinde veya sonrasındaki 15-20 günlük zaman dilimde yapacak. Kaybettikleri şeyin, herhangi bir kağıt para değil piyango bileti olma olasılığını da kabaca beşte bir kabul edelim. Belki bu süre içinde elinden beşten fazla değerli kağıt geçecektir, ama biletiyle, numaralarına bakarak hayal kurmak için, ya da ödül kazananlar listesinde aramak için falan daha çok meşgul olacağı için biletin kaybolma olasılığı herhangi bir kağıt paraya göre biraz daha fazladır. Yani yılbaşı çekilişine ait 2000 bilet, satın alındıktan sonra kaybedilecektir, diyebiliriz. Bu biletlerden birini bulma olasılığı olan insan sayısını da 20 milyon kabul edelim, nüfüsun dışarıda dolaşan kısmı olarak. Siz de dışarıda dolaşan biriyseniz, on binde bir olasılıkla yerde bir milli piyango bileti bulacaksınız. Bu bilete de on milyonda bir olasılıkla büyük ikramiye çıkacaktır. Yani yüz milyarda bir olasılıkla, bu yılbaşı civarı, büyük ikramiye çıkmış ya da çıkacak olan bileti yerde bulacaksınız.

Gördüğünüz gibi bu olasılık vardır, sıfır değildir. Üstelik bilet satın alarak bu olasılığı sadece % 0,000009999 arttırıyorsunuz. Sadece bu kadarcık bir fark yaratmak için, muhtemelen sonunda bir dalkavuk-bakan-ahbabı-yalaka-müteahhite hediyeli-iltimaslı ihaleyle verilecek elli liranızı harcamaya değer mi?

Bence değmez. Bırakın alınterinizle kazandığınız (ya da kiracınızın alınteriyle kazanıp size uçlandığı) elli liranız cebinizde kalsın. Yalnız, bu aralar yolda yürürken yerlere biraz daha dikkatli bakın. Belli olmaz, size de çıkabilir.

CHP Yalova milletvekili Muharrem İnce genel başkanlığa talip oldu, bildiğiniz gibi. Çok donanımlı olmamasına rağmen son derece hırslı bir politikacı, bu girişimin sinyallerini önceden de vermişti. Böyle bir çıkışta bulunmasının gerekçesi olarak da “Kılıçdaroğlu yapamadı, ben yaparım” şeklinde özetlenebilecek bir argümanı var. Bu konuda güvendiği özellikleri ise kavgacı, polemikçi ve biraz da bol keseden atıcı olmasından başka bir şey değil anladığım kadarıyla.

Burada alfa erkeği meselesine kısa bir dönüş yapmak istiyorum. İki önceki yazıda, yazıyı fazla uzatmama gayesiyle, potansiyel yanlış anlaşılmalara zemin hazırlamışım farkında olmadan. Hem ona biraz açıklık getirmek için, hem de oradaki mesele, bu yeni gelişmeyle son derece örtüştüğü için…

Güce ve güçlüye tapınma hamurumuzda var demiştim. Bunun nedeni, bir tartışılmaz lider ve ona itaat eden kitleden oluşan hiyerarşik organizasyonun son derece etkili bir yapı olmasıdır. Öyle ki, şimdiye kadar daha etkilisi keşfedilmiş değil. Herkesin yararına çalışmasını istediğimiz devlet, sendika ya da apartman yönetimi gibi örgütlenmelerde dahi, pratik nedenlerden ötürü, bir başkan seçip işleri onun yürütmesini bekliyoruz. O başkanın, temsil ettiği kitleye hesap vermek durumunda olması, ya da tekrar seçilmek için kitleyi ikna etmek zorunda olması, salt organizasyonun etkinliği açısından baktığımızda, aslında bir zaaftan başka bir şey değildir. Şartlar sertleştiğinde, örgütün etkinliği bir ölüm-kalım meselesi haline geldiğinde, sorgulanmayan lider, hesap veren lidere ağır basar. Daha doğrusu, liderini sorgulamayan, liderine tapınan örgüt; liderin konumunu tartışma konusu yapan örgüte ağır basar. O yüzden tapınılan büyük lider, başlıbaşına çekici bir şeydir, güzel bir kadının (ya da erkeğin), lezzetli bir yemeğin çekici oluşundan farksız bir şekilde.

Öte yandan, lider sorgulanamaz olduğunda, başlangıçta o pozisyonda olmasının gerekçesinden, yani herkesin ortak çıkarını temsil etme ilkesinden sapması an meselesidir. Aynı zamanda, sorgulanamaz konumunu sürdürebilmek için, kendisini sorgulamaya kalkanları imha etmeye yönelmesi de öyle. O yüzden modern demokrasiler, hem işlerin etkin bir şekilde yürümesini, hem de ortak çıkarların temsil edilebilmesini sağlamak için çok karmaşık yapılara yönelmişlerdir. Problem karmaşık olduğu için çözüm de karmaşıktır. Karmaşık olduğu için naziktir. Ama diğerinin çözmek için hiç uğraşmadığı meseleleri çözdüğü için vazgeçilmezdir.

Tayyip Erdoğan’ın kitlesinin önemli bir kısmının, temsil ettiği dünya görüşü veya partisinin ilkelerinden tamamen bağımsız olarak, sadece onun şahsına yönelik bir bağlılıkla davrandığı çok açık. Oysa liderin kendisinde, onun bu derece tapınılacak bir insan olmasını haklı çıkaracak özellikler yok. Ne çok zeki, ne de çok bilgili olduğu söylenebilir. Siyasete yeni bir bakış getirmişliği, yeni bir ideoloji kurmuşluğu da yok. Müzmin popülist sağcı politikanın yeni bir örneğini temsil ediyor sadece. Tek özelliği bir güç sembolü olması. Alfa erkeği yakıştırması bu yüzden.

Tabii ki bu durumun, Erdoğan’ın ve partisinin yıllardır iktidarda olmasının açıklaması olduğunu iddia etmiyorum. Çok daha karmaşık nedenleri vardır büyük ihtimal ve o konularda çok da ahkâm kesecek durumda değilim. Şu kadarını söyleyebiliriz sanırım; temel nedenlerden biri, çağımızın şartları bakımından, AKP’nin siyasi yelpazenin ortasını temsil etmesidir. Özellikle Kürt sorunu açısından belirgin bir pozisyon bu. Karşısında, toplamda sayıca aynı düzeyde, hatta çoğu zaman daha fazla da olsa, asla aynı çatı altında toplanamayacak bir muhalefet var. AKP ortada duruyor, muhalefet iki yanına dağılmış.

Muharrem İnce’nin şiddetle karşı çıktığı; cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adayı projesi, aslında muhalefetin, bu orta pozisyona talip olmasıydı. Gösterdikleri aday, başka şartlar altında rahatlıkla AKP’nin adayı da olabilirdi, kimliği ve kişiliğiyle o tabana daha yakın biriydi. CHP’nin ve MHP’nin, toplumun üzerinde uzlaşabileceği aday olarak aklına gelen en iyi fikrin, ikisinden de daha çok AKP tabanına yakın birisi olması ilginç. Ama Türkiye’nin gerçeklerini kavramış olmaları açısından olumlu bir şey. Çünkü Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, dolayısıyla iktidarın otoriterleşme eğilimini engellemek için daha iyi bir fikir yoktu. Eğer daha düzgün işletilebilseydi belki başarılı olabilirdi. Dini veya geleneksel pozisyonu gereği AKP kitlesinin içinde yer alan, ama Erdoğan’ın nobranlığından rahatsız olan bir kesim olduğunu varsaydılar ve onları kendi taraflarına çekmek istediler. Ama alfa erkeği dinamikleri baskın çıktı, proje işlemedi.

Muharrem İnce’nin ise daha iyi bir fikri var. O siyasi yelpazenin ortasındaki pozisyona değil, doğrudan alfa erkeği pozisyonuna talip. Siyasi görüşü belirsiz, ulusalcı gibi, ama tam da değil. Zaten o konulardan bahsetmekten de pek hoşlanmıyor, kendisinden bahsetmekten hoşlanıyor. Ben yaparım, diyor. Kendisinin umut vaat ettiğini söylüyor (bu lafı birinin kendisi için kullandığını da ilk kez duydum bu arada). Erdoğan’ın üslubunu aynen benimsiyor. Erdoğan’a aynı şekilde cevap vermek gerek, diyor. Her an kavga edecek gibi, sürekli sinirli, iddialı, hırslı. Partiyi tek başına iktidara taşıyacağına dair atıp tutuyor.

Ama gözden kaçırdığı bir şey var. İktidar yolundaki rakibine karşı her ne kadar yaş avantajı olsa da, rakibinin de 1,90’a yakın boyu var ve en son halı saha maçında da gösterdiği üzere, gücü kuvveti de gayet yerinde. Yani teke tekte onu her koşulda haşat eder. Bunu da dikkate almasında fayda var.

Böyle ciddi siyasi içerikli bir yazıyı böyle ebleh bir yorumla bağlamak da bir tuhaf oldu tabii, ama derdimin anlaşıldığını tahmin ediyorum. Siteyi de son zamanlarda fazla meşgul ettim. Şimdilik bu kadar… Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin dizlerinden öperim.

Çiçeği burnunda Ateizm Derneği, Nihat Hatipoğlu’nu mahkemeye vermeye hazırlanıyormuş, ateistlerin en büyük babasının Şeytan olduğuna dair sözleri nedeniyle. Söz konusu konuşmayı dinledim. Bence davalık bir durum yok. Bunlar çok tehlikeli sözler ve dışarıdan bakınca nefret söylemi gibi duruyor, orası doğru. Ama konuşmayı dinleyince Hatipoğlu’nun bu sözleri öfke ve nefretle değil adeta şefkatle söylüyor olduğunu görüyorsunuz. Sizi hor görmüyoruz, sizi ciddiye alıyoruz, iyi insanlarsınız, diyor. O da iyi bir insan belli ki. Ateistlere karşı nefreti körüklemek gibi bir kastı yok. Ama her nasılsa, Allah’a inanmayanların, aynı kitabın daha silik bir karakteri olan Şeytan’ın varlığına inanabileceği gibi bir fikre kapılmış. Burada ciddi bir sorunumuz var, ama nefret sorunundan çok, idrak sorunu gibi görünüyor.

Aynı konuşmadaki başka bir söz ayrıca dikkatimi çekti, o bizi bir yere götürebilir belki. Her şey Allah’ın varlığının delilidir, diyor. Her şey… Bu söze karşı şu sorunun sorulması doğaldır: Bu her şeyden bazıları, şimdi olduğundan farklı olarak, nasıl olsaydı, Allah’ın varlığının delili sayılamazlardı? Bu soru bir anlam ifade ediyor mu, bilmiyorum. Bir örnekle renklendirelim. Bir keresinde, dini içerikli bir konuşmada, şöyle bir şey duymuştum: Milyarlarca kar tanesi var ve her biri birbirinden farklı. Bu bile tek başına onları yaratan bir Tanrı olduğunun kanıtıdır. Peki, acaba bütün kar taneleri birbirinin aynısı olsaydı ne olacaktı? Hiç şüphe yok ki yine Tanrı’nın varlığının kanıtı olacaklardı.

Sayın Hatipoğlu’ndan bu sözü açıklamasını istesek şöyle diyeceğini tahmin ediyorum: Şu ağaçlara, kuşlara, böceklere, gezegenlere, yıldızlara bakın. Bütün bunlar kendi kendine oluşmuş olabilir mi? Olamaz. Demek ki bütün bunları yaratan, her şeye kadir, her şeyi bilen büyük bir güç vardır. Tamam da giriş bölümünden doğrudan sonuca atlamış olmuyor muyuz? Bunun bir de gelişme bölümü olmalıydı, bir mantık zinciri, bir neden-sonuç ilişkileri silsilesi… İnancını kendine bu şekilde doğrulayan kişiler, burada gelişme bölümünün eksik olduğunu göremiyorlar. Çünkü Allah’ın varlığının kanıtı olarak gördükleri şey, kendi inançlarından başka bir şey değil. Allah vardır, çünkü olmaması düşünülemez. Neden düşünülemez? Çünkü vardır. Burada bir döngüye giriyoruz.

IMG_3240sYanda resmi olan kitabı geçen yıl sahaflar festivalinde görmüştüm. İçeriğini az çok tahmin etsem de başlık o kadar çekiciydi ki almadan edemedim. Giriş bölümünden aşağıdaki paragrafı aktarmak istiyorum:

“Allah’ı isbat edebilecek bir yol varsa, o da Kelâm ilmidir. Zira ilmi Kelâm, ilmin ve felsefenin bir neticeye bağlıyamadığı Allah ve Ruh gibi meselelerle meşgul olur. Filozoflar gibi aklî melekelere değil, İslamî esaslara uymak mecburiyetindedir. Çünkü aklın durduğu yerde felsefe de durur, dini bilgiler başlar. Aklımızın ermediği mevzuları bize din öğretir.”

Yani, Allah’ın varlığını ispatlamak için başvuracağımız kaynak, Allah’ın varlığına inanç üzerine kurulmuş İslam dininin esaslarıdır. Kendisi de bir tıp doktoru, yani bir bilim insanı olan Halim Bilsel, başka herhangi bir konuda bir öğrencisi böyle bir ispatla karşısına çıksaydı, ispatlamaya çalıştığı şeyi veri olarak kabul ettiği için bu ispatın geçersiz olduğunu söylerdi. Ama söz konusu olan Allah inancı olunca mantık ekseni kaymış. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, tümüyle Allah’ın varlığını kanıtlamak için yazılmış ve yazar kitap boyunca tekrar tekrar kendi inancını kanıt olarak sunuyor.

Allah’a inanan bir kişi için Allah’ın varlığının kesin bir gerçek olmasında yadırganacak bir şey yok. Zaten inancın anlamı budur. Ama herkes, kendisinin bir şeye inanıyor olmasının, o şeyin gerçek olduğunun kanıtı sayılamayacağının farkına varmalıdır. Çünkü kanıt dediğimiz şey nesnel olmalıdır, kişisel bir inanç kanıt olamaz. Kişi, bunu anlamadığı sürece, kendi inancını paylaşmayan kişilerin de var olabileceğini ve onların inancının veya inançsızlığının da aynı derecede saygıdeğer olduğunu kabul etmesi de mümkün olmayacak. Nihat Hatipoğlu’nun pozisyonunun bu olduğunu aynı konuşmadan anlıyoruz. Ateistlerin aslında ateist olmadığını, içten içe hepsinin Allah’ın var olduğunu bildiğini söylüyor. Dr. Halim Bilsel de aynı kafada, ateistlerin de Allah’ın varlığını hissettikleri ama Allah’ın nasıl bir şey olduğunu tasavvur edemedikleri için inkâr yoluna saptıkları gibi bir iddia da var kitabının bir yerinde.

Kendi inancını kanıt olarak görmekle, ateistlerin var olduğunu ve gerçekten ateist olduğunu idrak edememek arasında net bir bağlantı var bana göre. İnanç ile kimsenin inkâr edemeyeceği bariz gerçek arasındaki ayrımı kaybetmekle ilgili bir durum. Bu ikisi sizin bakış açınızdan aynı şey olabilir, ama buna inanç demeye devam ediyorsanız, başka birisi için öyle olmayabileceğini de kavrayabiliyor olmanız gerekir.

Dr. Halim Bilsel kitabında Allah’ın varlığının kanıtlarını maddeler halinde sıralıyor. O maddelerden birisi de şöyle:

“Hazreti Âdem’den beri dünya yüzüne ne kadar peygamber gelmiş ise hepsi de eshabına ve etbaına Allah’ın varlığını ve birliğini söylemişler. Peygamberlerin sözlerine hiç şüphe etmeden inanmak lâzımdır. Çünkü onlar, Allah’ın emrine uymaya mecburdurlar, yalan söyliyemezler.”

Anlatmaya çalıştığım mantık hatasının mükemmel bir örneği… Eğer bu size mantıklı ve geçerli bir kanıt gibi görünüyorsa, hiçbir zaman anlaşamayacağız demektir.

Ne mutlu ki, başka hiçbir konuda anlaşamasak bile, en sonunda hangi noktada buluşabileceğimiz Kuran’da yazıyor; müslümanların kâfirlere karşı nasıl bir tutum takınması gerektiğini anlatan Kâfirun suresinde: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda “millet” ve “milli” gibi kavramlara dört elle sarılmış olması epeydir dikkatimi çekiyordu. Tabii ki her sağcı politikacı, anlamının muğlaklığından ötürü millet lafını sever, onun üzerine inşa etmeye çalıştıkları hayaller alemine iyi bir zemin hazırladığı için olsa gerek. “Millet”in kimi kapsadığı kimi dışarıda bıraktığı belli değildir. O sözü kullanan kişiler çoğu zaman herkesi kapsarmış gibi bir hava vermeye çalışırlar, ama konuya hakim bilimadamları, bu kavramın kapsamaktan ziyade dışlamak amacıyla icat edildiğini söyleyeceklerdir.

Erdoğan’ın ise bu sözü kullanışında bir abartı sezmiştim, başka bir şeyi kast ediyor gibiydi. “Bu milleti Facebook’a Youtube’e yedirmeyeceğiz” sözüyle aydınlandım. Millet derken kendisinden bahsediyor (hatta “bu milleti” kısmında kendisine dönük bir işaret parmağı hayal edebilirsiniz). Böyle düşününce diğer bütün sloganlar da anlam kazanmaya başlıyor. Milli güç, milli irade (kendi gücü, kendi iradesi); daima millet, daima hizmet (daima kendisi ve muhtemelen kendisine yapılacak olan hizmetler)… Ya da yerel seçimlerden sonra bir AKP’linin söylediği, “paralel yapı”ya karşı “millet”in artık intikam istediği lafı. Bu bağlamda “milletin adamı” sloganı da “millet adam” diye anlaşılabilir. Bir nevi süper kahraman, örümcek adam gibi, ama biraz daha sofistike (sofistike derken süper kahramanlar dünyası içinde sofistike tabii, yoksa sofistike sözcüğünün de kalbini kırmayalım).

Bu kendisiyle milleti birbirinden ayırt edememe hali, anneyle bebeği arasındaki ilişkiye benziyor. Milletin ayrı bir şey olduğunun farkında olamama, milleti kendi vücudunun bir uzantısı sanma… Ama tam bir analoji kurmak da mümkün değil çünkü buradaki iki yönlü bir ilişki. Yani o millet de kendini Tayyip Erdoğan’dan ayırt edemiyor gibi görünüyor, kendini onun vücudunun bir uzantısı olarak görüyor (burada tekrarlamak istemiyorum ama örnek olarak malum teyze akla geliyor ister istemez).

Şimdi burada millet kavramı birleştirici mi ayrıştırıcı mı? Şimdiye kadar ülkenin vatandaşı olduğu halde peşine takılmamış olanları kapsamadığı aşikar. Onlar umurunda değil. Zaten bu millet lafının bu derece öne çıkarılması 2011 genel seçimlerinde %50’yi gördükten sonra başladı. Daha fazlasına ihtiyacı kalmadı. Ama kapsadığı kısım açısından öyle birleştirici ki insanlar neredeyse kendilerinin Erdoğan’dan farklı bir şey oldukları bilincini kaybetmişler. Birlik beraberliğin böylesi görülmedi desem yeridir. Başka bir ülkede olsa, bir daha insan içine çıkamayacağı ses kayıtları ortalığa dökülüyor. Ama “hepsi yalan” diyor. Neresinin nasıl yalan olduğunu açıklaması bile gerekmiyor, o kadarı yetiyor, inanıyorlar. Zaten birini lider olarak benimsemek, temelde, sadece onun söylediğine inanmak demek.

Böyle bir şey nasıl oluyor? Burada sağlıklı bir bakış açısı kazanmak için sanırım yine hayvanlar alemine bakmak gerekiyor. Mesela şempanzeler… Bildiğiniz gibi şempanzeler küçük topluluklar halinde yaşarlar. Her topluluk kendi arasından en görgülü, bilgili, hepsinin sorunlarına tercüman olabilecek bir temsilciyi, tüm şempanzelerin temsil edildiği yüksek şempanze konseyine gönderir. Burada her biri başka küçük şempanze topluluklarını temsilen gelmiş delegeler, kendi aralarında müzakere ederler ve şempanze toplumunun ortak yararı ve geleceği için bir takım kararlar alırlar… deeermişim.

Tabii ki öyle olmaz. Bir tane iri yarı, güçlü kuvvetli, kodu mu oturtan erkek şempanze vardır. Onun dediği olur. Diğer şempanzeler ona itaat ederler. Kendisi nispeten çelimsiz olan bir şempanze, hayatta kalma şansını arttırmak istiyorsa, en güçlü gördüğü liderin peşine takılır. O da peşine şimdiye dek en çok kişi takılmış olandır. Yani süreç bir kere başladı mı güçlenerek sürer. O liderin başlangıçta çok üstün özellikleri olmasını gerektirmez. Sadece diğer adaylara göre hasbelkader biraz öne çıkması yeterlidir. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Liderin peşine takılmayanlar heba olurlar. Yeni nesiller, itaatkârların torunlarıdır.

Daha güçlü olana hayranlık, güce tapma, hamurumuzda vardır. Faşizm gücünü buradan alır. O yüzden, sola göre her zaman avantajlıdır. Sol siyaset, bilgilenmeyi gerektirir, gelişmiş bir ahlak anlayışını gerektirir (burada Bülent Arınç’la aynı şeyden bahsetmediğimize emin olabilirsiniz). Kendine ve soyuna doğrudan bir çıkar sağlamadığı halde başkalarını sayma, herkesin temel haklarına saygılı olma, dünya görüşünü ve yaşayışını buna göre oluşturma; bu konuda üretilen düşüncelerden, insanlığın şimdiye kadar yaşadığı felaketlerden ve bunlardan öğrenilenlerden haberdar olmadan nasıl mümkün olabilir? İnsanın bir yandan bilgilenmeye doğal bir açlığı vardır ama cehalet hep daha kolay olandır. Bilgili olmak için bir şeyler yapmanız gerekir, hiçbir şey yapmazsanız cahil olursunuz. Bütün bu bilgi ortadan kalktığında, geriye hamurumuzda olan şey kalır. En güçlü alfa erkeğin peşine takılır gideriz.

Soma faciası sonrası, televizyonda çokça görülen konuyla birinci derecede ilgili, daha doğrusu bizim adımıza bu konuyla ilgilenmekle görevli bakan, eğer bir ihmal varsa kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağını falan söylüyor. Eğer bir ihmal varsa… Bu memlekette yeterince uzun süre yaşamışsanız; cümleye böyle başlanıyorsa, bu sürecin sonunda, bir ihmal olmadığına karar verileceğini de baştan bilirsiniz. Zaten aynı kişinin bu madenin sahibiyle can-ciğer-kuzu-sarması görüntüleri de görülmüştür. Böyle bir olayla karşılaşınca, bunun artık sistemin çöktüğü nokta olduğunu düşünürsünüz. Bu andan itibaren köklü değişikliklere gidilmesini beklersiniz. Mesela, madenlerin özel şirketlere kiralanması uygulamasına son verilecek midir? Taşeronluk müessesesinin kökü kazınacak mıdır? En azından, Türkiye’nin onaylamamakta direndiğini öğrendiğimiz ILO sözleşmesi onaylanacak mıdır? Hayır. Padişah efendimiz “olur böyle vakalar” buyurmuştur, meselenin ne yöne gideceği anlaşılmıştır. Saçınızı başınızı yolmak isteyebilirsiniz. Sakin olun. Mark Knopfler’ın son albümü Privateering‘i dinleyin, huzur bulmaya çalışın.

Bu arada, sözü geçen bakanı görünce “ben bu sakallıyı bir yerden tanıyorum” dedim kendi kendime. Sonra hatırladım. Birkaç sene önce, çok yakınımız olan birinin yanında, büyük bir devlet hastanesindeydik. Hastamızın durumu ağırdı. Oradan oraya koşuşturma halindeydik. Yine hastane içinde bir yerden bir yere giderken yolumuz bir takım yarmalar tarafından kesildi. “Ne var, ne oluyor” dedik. “Durun, bekleyin” dediler. Sayın bakanımız hastaneye bir yakınını ziyarete gelmiş. Kazara koridorlarda falan sıradan vatandaşlarla burun buruna gelmesi tehlikesine karşı, korumaları onun geçeceği yolları boşaltıyorlar. Çok işlek ve kalabalık bir hastane, bir yerde yol kesilince o noktada insanlar birikmeye başlıyor. Arkada toplaşanlar “ne oldu, niye geçemiyoruz” diye birbirlerine soruyorlar. Derken bakan göründü, artık bayağı bir kalabalık haline gelmiş olan bizlere döndü eliyle bir işaret yaptı. Ne demek istediğini anlamadık ama korumalardan biri tercüme etti: “Size selam veriyor.”

Şu işe bakın… Orada kendi gorillerinin yolu kesmesi yüzünden oluşan kalabalığa, onu görmeye gelmiş hayranları muamelesi yapıyor. Her biri kendi hastasının derdinde, canı burnunda bir sürü insan, devlet büyüğümüzün kıllı yüzünü görmek için oraya toplanmışız sanki. Bize selam veriyormuş. Biz de onun lütfedip verdiği selama karşı aval aval bakmaya devam eden öküzler oluyoruz. Ağzımdan, gayri ihtiyari, normalde ağzımdan çıkmayan cinsten birkaç kelime çıktı. Bayağı alçak sesle söylediğimi sanıyordum ama sesimi tam kontrol edememişim ki, tam önümdeki homo izbandutus duydu, irkilmesinden anladım (ne yalan söyleyeyim, bir an için yüreğim ağzıma geldi). Neyse ki herif duymazlıktan gelmeye karar verdi de birkaç dakika sonra yolumuza devam edebildik.

Bunu neden anlatıyorum? Vallahi ben de bilmiyorum. Biraz, içimde kaldığı için… Biraz da şunun için: Biz, yani mümkün olduğunca doğruları söylemeye ve insanlara iyi davranmaya çalışan normal ve sıradan insanlar; bu yönetici, siyasetçi, sermayedar, falan filan güç sahiplerini, kendimiz gibi sanabiliriz. Bir vicdanları olduğu ve başka insanların acılarını yüreklerinde hissettikleri yanılgısına kapılabiliriz. Onlardan umarsızca anlayış ve insaf beklememiz de bu yüzdendir. Boşuna beklemeyin. Onlar böyle şeylerden anlamaz, sadece güçten anlarlar. Gücünüzü gösteremiyorsanız, başka da gösterebileceğiniz bir şeyiniz yoktur. Sakin olun. Mark Knopfler dinleyin. Privateering albümünden “Haul Away“, çok güzel…