.

Yazarın arşivi

Babaannem, insanoğlunun Ay’a ayak basmasından sonra yirmi yıl daha yaşadı, öldüğü güne kadar Ay’a ayak basıldığına inanmamıştı. İnanmaması belli bir nedene dayanmıyordu, herhalde şöyle göz kararı bir ölçüp biçmişti ve bunun gerçek olamayacağına kanaat getirmişti. Tabii, hayatının büyük kısmı boyunca çevresinde anlayamadığı bir teknolojinin ürünü aletler yoktu. Onun zamanından beri, teknoloji konusundaki ortalama bilginin çok fazla ilerlediğini söyleyemeyiz, ama artık çoğu insan, nasıl çalıştığını anlayamadığı gereçlerle çevrili durumda. Neyin teknolojik olarak mümkün olduğu konusunda dayanacağı hiçbir kaynak yok. Kendi bilgisi onu anlamaya zaten yetmiyor, televizyonda izlediğinin de, film, reality show ya da haber programı olması fark etmiyor, gerçek mi, kurmaca mı olduğu konusunda hiçbir fikri yok. Günümüzün insanı, babaannemden çok daha kötü durumda aslında. Babaannem, en azından kendi gözüne ve izanına güvenip, insanın Ay’a gidemeyeceği konusunda fikir yürütebilecek kadar akıl sahibiydi. Şimdinin insanlarının kendilerine ait akılları yok, başkalarının onlar adına yürüttüğü akılla idare ediyorlar.

Amerika’da, özellikle hukuk sisteminde etkisini hissettiren CSI etkisi diye bir problemden bahsedilir olmuş son zamanlarda. Makbul (ama bilgili olması gerekmeyen) vatandaşlardan seçilen jüriler, CSI dizisinde gördükleri teknolojinin gerçekten var olduğunu düşündükleri için, gerçek hayatta elde edilmesi mümkün olmayan kanıtları bekler olmuşlar. O yüzden normalde mahkum olacak şüphelileri delil yetersizliğinden beraat ettiriyorlarmış.

Babaannem gerçekte olan teknolojilere inanmıyordu. Şimdinin insanları ise, gerçekte olmayan teknolojileri, televizyonda gördükleri için var sanıyorlar. Bilim ile bilimkurgu birbirine karışmış.

Böylece, yenilir yutulur cinste olmayan ses kayıtlarının bilgisayarla “kolaylıkla” üretilebildiği söylendiğinde, buna inanan hatırı sayılır bir kitle olabiliyor. Çünkü aynı şeyi “Görevimiz Tehlike”de izlemişlerdi. Orada oluyorsa, burada da oluyordur.

Bilgisayarla bunlar yapılabiliyor olsa, mesela, reklamcılar seslendirme için neden Okan Bayülgen’e çuvalla para versinler, diye düşünmez mi insan, Okan Bayülgen’in sesini bilgisayarda “kolaylıkla” üretebilmek varken? Dahası, bu yapıldığında, Okan Bayülgen buna haklı olarak itiraz ederdi, “ses tonu mülkiyeti” diye bir şey, kavram dünyamıza girmiş olurdu.

Hükümet medyasında hep bir ağızdan “paralel yapının en büyük oyunu deşifre oldu” başlığıyla çıkan haberleri görünce, bu konuda son noktaya vardığımızı düşündüm. Bu habere göre, silikondan yapılma maskeler kullanılarak kurmaca videolar yapılabiliyormuş ve paralel yapı da bu teknolojiye sahipmiş. Yani biz, önümüzdeki günlerde, gayet iyi tanıdığımız kişilerin, ayan beyan, olmaması gereken hallerde bulundukları videoları izleyeceğiz ve bu kişiler de bu videoların silikon maskelerle yapıldığını iddia edecekler. Şu anda şaka gibi geliyor ama birkaç gün içinde büyük ihtimal hepimiz bunu konuşuyor olacağız.

Bunun bir sonraki aşaması, paralel yapının uzaylılarla ittifak içinde olduğunu iddia etmek olur diyeceğim, ama onun bir sonraki aşama olduğundan emin değilim. O aşama atlandı galiba.

Haksızlık etmeyelim, Türkiye daha kötü dönemlerden de geçti. Ama insan aklının bu kadar aşağılandığı bir dönem yaşanmamıştı herhalde.

Memleketinin içinde bulunduğu siyasi çalkantı ortamının en can sıkıcı yanlarından biri, ilgilenmeme özgürlüğünüzün elinizden alınmış olması. Olan biteni sinirleriniz kaldırmıyor olabilir, ya da o kadar ilginç bulmuyor olabilirsiniz, ama bunu yüksek sesle söyleyemezsiniz, ayıplanırsınız. Dahası, halihazırda başlamış olan ekonomik kriz yüzünden, şu anda ilgilenmiyorsanız bile onlar sizinle ilgilenecek yakında. Komplo teorisi kuracak kadar bu meselelere kafa yoracak değilim, ama bir yandan da eninde sonunda bizim cebimize el atacaklar ve her şey de bunun için tezgahlanıyor gibi bir hissim de yok değil.

Bu arada yaklaşan yerel seçimler için “illa ki oy ver” kampanyası yapan meşhur simalar gözüme çarptı. Bunun üzerine; çokça bilinen, bilinmese bile hissedilen “oy verme paradoksu”ndan bahsetmenin tam zamanıdır, diye düşündüm.

Eğer, “tek bir oy neyi değiştirebilir ki” diyorsanız, söyleyeyim, evet haklısınız. Hiçbir şeyi değiştirmez. Sizin vereceğiniz tek bir oyun seçimin sonucunu değiştirmesi için (özellikle belediye başkanlığı gibi en çok oy alanın kazandığı, diğer herkesin kaybettiği seçimlerde) sizin oy verdiğiniz adayın, en yakın rakibinden sadece bir fazla oy alması gerekir. Diğer her durumda, siz oy vermeseniz de aynı kişi kazanırdı. Sizin seçimi istediğiniz adayın kazanmasından elde edeceğiniz maddi-manevi kazanç çarpı seçim sonucunun tek bir oyla belli olması ihtimali, sizin oy vermek için kıçınızı kaldırıp mahalle ilkokuluna gitmekle girdiğiniz külfetin, yaktığınız kalorinin yanında ihmal edilebilecek kadar küçüktür.

Tam burada sazan okuyucunun (ya da okuyucu sazanın) itirazı gelecektir: Ama ya herkes böyle düşünürse ne olacak? Herkes böyle düşünürse hiç kimse oy vermeye gitmeyecek demektir. Böyle bir durumda seçim sonucu ne olur, yasada bunun yeri var mıdır, bilemiyorum. Ama en azından aday olanların kendilerine oy vermesini beklemek gerekir. Kendi oyuyla hiçbir şey değişmeyeceğini biliyor olsa da, kendine oy vermeye bile üşeniyor görünmesi siyasi geleceği açısından hayırlı olmayacaktır. Ya hiç kimse aday da olmamışsa? Orası olsa olsa cennet olmalıdır. Gerçekten, cennette böyle olmasını beklersiniz, orada da iktidar mücadelesi yapacak değilsiniz. Düşünün, cennete gitmişsiniz, yetmemiş, bir de oranın belediye başkanı olmak istiyorsunuz. “Pardon, bir yanlışlık olmuş, sizi alt kata alalım” derler adama.

Neyse, asıl demek istediğim, seçim sonucunu etkileyebilecek kadar çok insan böyle düşünürse dahi, tek bir oyun anlamı açısından bu durum ortadan kalkmayacaktır. Yani çok sayıda insan, bir oyun bir şey değiştirmeyeceği inancıyla (ki bu inanç doğru olduğu için buna inançtan ziyade tespit demek gerekir) sandığa gitmezse, sizin sorumluluk sahibi demokrasi aşığı bir seçmen olarak sandığa gitmeniz, yine seçimin sonucunu değiştirmeyecektir, oy verdiğiniz kişi sadece tek bir oy farkla seçimi kazanmadığı sürece.

Buna paradoks denmesinin nedeni, düpedüz ortada olan bu duruma rağmen insanların oy vermeye gitmesi, hatta bir çoğunun sabahın köründe gidip kuyruğa falan girerek ekstra külfete katlanması. Aslına bakarsanız, ben de defalarca oy verdim, çoğunlukla da barajın altında kalacağını kesin olarak bildiğim partilere verdim. Oy vermenin seçimi kazanmaktan başka anlamları, bundan alınan başka tarz bir tatmin duygusu vardır. Çok ayrıntısına girmeye gerek yok. İnsanlar daha çok böyle bir şey için oy verirler. Eğer kendi oylarıyla seçimin sonucunun değişeceğini düşünseler, daha çok kendi çıkarları doğrultusunda oy vermelerini beklerdik. Ama çoğu insan öyle yapmıyor, kendi çıkarından bağımsız olarak, siyasi görüşüne göre oy veriyor.

Doğrusu, kimse oy vermek zorunda değildir. Oy vermemek, olan bitene duyarsız olmak anlamına gelmez. Ayrıca, siyasi sistemin pratikte çökmüş durumda olduğu şu günlerde oy vererek demokrasiyi kurtaracağına inanmak için fazla naif olmak gerekiyor. Oy vermemek de bir tepkidir. Yaşar Kurt “oyunu verme anneeeee” derken böyle bir şeyden bahsediyordu (herhalde). Sizin tepkinizden kimsenin haberi olmaz, orası ayrı. Ama oy verseniz de kimsenin haberi olmayacağına göre, tepki açısından da pek bir şey fark etmiyor.

Bence, bu “oy ver” kampanyasını yapanların, yanlış hesapladıkları bir şey daha var. Bu kişiler, az çok hükümet karşıtı olarak bilinen kişiler olduklarına göre, oy vermeye niyeti olmayanları ikna ederek, AKP dışı partilerin yüzdesini arttıracaklarını düşünüyor olmalılar. Yoksa, niye böyle bir kampanya yapsınlar? Türkiye’de zaten seçimlere katılım dünya ortalamalarına göre bayağı yüksektir. Daha da fazla çıkmasının kime ne yararı var? Bundan çıkarılabilecek siyası bir anlam da yoktur. Halkın olan bitene tepki duyduğu da iddia edilebilir, olanlardan hiç etkilenmediği de.

Öyleyse, dediğim gibi, bu kampanyanın yüzdeleri değiştireceğini düşünüyor olmalılar. AKP seçmeninin her şart altında oy verdiği, CHP’lilerinse akşamdan kalma oldukları için oy vermeye gitmeyeceği yönünde yaygın bir inanış var, ondan etkilenmiş olabilirler. Ama bence, şu şartlar altında, içinden hiç oy vermek gelmeyenler, asıl, önceki seçimlerde AKP’ye oy vermiş olanlardır. Onlardan, birden dönüp başka bir partinin taraftarı olmasını bekleyemezsiniz. Öyleyse, bırakın evlerinde otursunlar, niye kurcalıyorsunuz?

Meşhur Gattaca filminden bir sahne: Polis, bir cinayetin işlendiği uzay araştırmaları şirketinde soruşturma yürütüyor, şirketin görevlisi de polise bilgi veriyor; çalışanların potansiyellerini tespit edip ona uygun işlerde görevlendirdiklerini söylüyor. Polis soruyor:

– Peki ya biri potansiyelini aşarsa?

– Hiç kimse potansiyelini aşamaz.

– Ama ya aşarsa?

– O zaman en başta potansiyelini yanlış belirlemişiz demektir.

Filmin hikâyesi ve ana fikri, polisi haklı çıkarır nitelikte, müdür, filmin salağı pozisyonunda. Hikâye, genlerden her şeyin okunabildiği bir çağda, genetik olarak çok zayıf karakterin kendini aşması falan üzerine. Göz yaşartıcı başarı hikâyelerini herkes sever; hayatın ona çıkardığı bütün engellere karşı azimle, hiç vazgeçmeden, hiç tereddüt etmeden, koyduğu hedefe ulaşmak için her şeyi yapan ve sonunda başaran kahramanın hikâyesi… Halbuki bu aynı zamanda bir ruh hastasının profilidir. Hayatı sağlıklı ve huzurlu yaşamak isteyen birinin ilk öğrenmesi gereken şey şudur: Fazla kasmayacaksın. Olmuyorsa olmuyordur.

Neyse, asıl değinmek istediğim şey; bu tür hikâyelerde, sözcüklerin anlamını çarpıtarak oradan bir edebi sanat üretmek alışkanlığı. Şirketin müdürü haklıdır. Kimse potansiyelini aşamaz, çünkü potansiyelin tanımı budur. Eğer size potansiyelini aşıyor gibi görünüyorsa, potansiyelini yanlış tahmin etmişsiniz demektir. Böyle düşünmeyi severim. Sözcüklerin doğru kullanılmasını isterim, anlamları çarpıtıldığında kızarım (cidden).

Reklamcılar da aynı anlam çarpıtmasına sık sık başvururlar. Yakın zamanda oynayan Hülya Avşar’lı bir reklam vardı, herkese ayrıcalıklı hizmet verdiğini iddia eden bir bankanın reklamı. Herkese ayrıcalık mı? Pardon, ayrıcalık ne demekti acaba? Herkes ayrıcalıklıysa hiç kimse ayrıcalıklı değildir. Hülya Avşar da tuhaf bir şekilde, özetle, kendisine, diğer bankaların muhtemelen yaptığı özel muameleyi yapmayacağını açıkça söyleyen bu bankayı çok seviyordu. Neden? Salak mı? Ana fikri Hülya Avşar’a özel muamele yapılmayacağı olan bir reklamda, Hülya Avşar’ın bu duruma çok sevinmesi değil biraz bozuk atması daha iyi bir hikaye olmaz mıydı? Mesela Hülya Avşar bankada gördüğü ilgiden çok memnundur ve bir arkadaşına anlatıyordur, bu ilginin ona özel olduğunu düşünerek. Arkadaşı da der ki “ooo, onlar herkese öyle davranıyorlar”, Hülya Avşar da bozulur. Daha güzel değil mi?

Neyse, konumuza dönelim. Konumuzun ne olduğu da tam belli değil galiba. Şöyle diyebiliriz; bazı eserlerde dramatik etki yaratma amacıyla sözcüklerin anlamının çarpıtılması ve bunun beni ne kadar sinirlendirdiği… Uzay Yolu dizisine saygım sonsuzdur, ilk iki nesilden sonrasını pek takip edememiş olsam da. Hikâye dönüp dolaşıp mantık-duygu çelişkisine gelir. Kaptan Kirk ve Mister Spock arasındaki tartışma da, Kaptan Picard ile Teğmen Data arasındaki tartışma da hep buna yol alır: Mantık mı, duygular mı? Oysa hikâyelerin çoğunda, duygular diye sunulan şey düpedüz mantıksızlıktan başka bir şey değildir.

Mesela çok tipik bir Kirk-Spock çelişkisi şöyle bir şeyden çıkar: Birileri büyük tehlikededir, Kirk çok riskli bir hareket yaparak onları kurtarmayı düşünür, bu arada gemiyi ve diğer herkesin hayatını tehlikeye atacaktır. Spock da bunun çok “mantıksız” olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ama Kirk yine de bildiğini okur. Bu arada şunu da söylemek gerek, söz konusu riski azaltmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur, tamamen şansına güvenmektedir. Sonunda ne olur? Kirk “cesareti” sayesinde herkesi kurtarır. Ve sonunda Spock ile mantık-duygu çelişkisi üzerine kapanış konuşmasını yaparlar. Peki Kirk’i başarıya ulaştıran şey duygular mıdır? Hayır. Senaristlerdir. Kirk bilmemkaç sezon boyunca hep bu riskleri alır ve hep kazanır. Birisi tavlada bu kadar şanslı olsa zarların hileli olduğunu düşünürdünüz. Ama televizyonda görünce inanmayı tercih edebiliyoruz.

Neyse, tabii ki bu, Uzay Yolu’nun güzelliğinden bir şey götürmez, yine de bizi bazı meseleler hakkında düşündürmeyi başarır.

Acaba mantık ile duygular arasında gerçekten bir çelişki var mıdır? İkisinin farklı şeyler söylediği ve bizi zorlayan durumlar oluşturdukları bir gerçektir. Benim hayatımda genellikle şu şekilde zuhur ediyor: Şu hayatı mümkün olduğunca nezih bir şekilde yaşamak ve yakın veya uzak bir gelecekte sefalete düşmemek için yapılması gereken şeyleri yapmak (mantık) ya da hiçbir şey yapmamak (duygular)…

Duygu dediğimiz şey nedir? Hormonlar tarafından düzenlendiğini az çok biliyoruz, onlar da genler tarafından düzenlenir, onları da evrimsel süreç belirler. Yani evrimin mantığını yansıtırlar, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek açısından anlamlı olmasalar orada olmazlar.

Yani o da bir mantıktır aslında, genlere kazınmış ve çok net bir hedef için sınanmış stratejiler içeren sağlam bir mantığa dayanmaktadır.

Bizim mantık dediğimiz şey ise, fani ömrümüzde öğrendiğimiz şeyler ve onun üzerinde yaptığımız hesap-kitaptır.

Peki hangisi üstündür? Bu ikisi arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceğiz?

İkisinin de güçlü ve zayıf noktaları vardır. İnsan türünün yaşadığı çevrenin ve yaşam şeklinin, herhangi bir evrimsel adaptasyonun mümkün olamayacağı kadar kısa bir süre içinde köklü değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Duygularımız bize son yüz bin yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor olsalar gerektir, halbuki yüz bin yıl öncesinden çok farklı bir ortamda yaşıyoruz. Mantık ise, yaşadığımız çağa ait en güncel bilgileri içerir ve değişen ortama çok çabuk uyum sağlar.

Öte yandan, duygular güncel olmasalar da, çok sıkı test edilmişlerdir ve kadim durumlar için çok etkilidirler. Oysa hesap-kitapta hata çok olur ve öğrendiğimizi sandığımız şeylerin, yani üzerine mantık yürüttüğümüz verilerin, kayda değer bir kısmı yalan veya yanlıştır (bir çoğunu okulda öğrendiğimizi düşünürsek).

Bu arada, inanın, başlarken, yazının başlığının neden “Aşk ve Gurur” olduğu konusunda çok net bir fikrim vardı, ama şu anda tamamen uçmuş durumda. Neyse, orada kalsın, belki bir ara hatırlarım.

Başbakan Tayyip Erdoğan, en az üç çocuk yapmak gerektiğinden ilk kez bahsettiğinde (sanırım beş yıl kadar önceydi), bir insanın bunu arzulamasının nasıl bir düşünce zinciri sonucu olabileceğini kafamda canlandırmaya çalışmıştım ve bunu diyen insanın olsa olsa bir sağcı olması gerektiği sonucuna varmıştım. Tabii bu karmaşık bir denklemi çözmeye çalışıp sonuçta 1=1 bulmaya benziyor, “gözün aydın” diyebilirsiniz yani. Şöyle demek daha doğru, çok çocuk yapılmasını istemek, sağcılıkla ilişkilendirilen bir çok görüşün o kadar kesin belirtisi ki, neredeyse sağcılığın kısa bir tanımı olarak verilebilir: Sağcı, çok çocuk yapılmasını isteyen kişiye denir.

Nüfusun artmasını isteyen kişi nasıl bir kişidir? Büyük bir ihtimalle metrobüsle pek yolculuk etmeyen bir kişidir, yazın hafta sonu Adalar’a gitme gibi bir merakı da yoktur herhalde. Ama hangi mantık, kişiyi bu düşünceye sürükler?

Nüfusun artması, ilkel toplumlar düşünüldüğünde avantajlı sayılabilir, savaşta üstünlük sağlar, daha büyük ve etkin organizasyonlar kurulabilmesini sağlar. Ama ülkelerin sınırlarının çok seyrek değiştiği ve zaten doğada zaptedilecek bir köşenin kalmadığı, organizasyonların dünya çapında olduğu ve savaşlarda asker sayısının öneminin iyice azaldığı günümüzde, aynı sınırlar içinde ve aynı kaynakları paylaşmak zorunda kalacak olan daha fazla insan olmasının, her bir kişiye düşen alanı ve kaynağı düşüreceği ve halkın yaşam kalitesini kötü yönde etkileyeceği o kadar bariz ki, bunun taraftarı olmak için bambaşka bir bakış açısı olmalı. Kapitalist ekonomi için yararlı olduğu hikayesini yemiyorum müsaadenizle, eğer dünyada nüfusu en hızlı artan ülkeler Nijer, Zimbabve, Uganda, hiç artmayanlar Japonya, Almanya gibi ülkeler olmasaydı, buna daha fazla kafa yorabilirdim. Nüfüsun yaşlanması gerçekten anlatıldığı kadar büyük bir sorun olsaydı, nüfusu yaşlı ülkelerin diğerlerinden daha kötü durumda olmasını beklerdik, değil mi? Oysa durum tam tersi. O yüzden bunu geçelim.

Nüfusun artmasını isteyen bu kişi (bundan sonra kısaca sağcı diyelim), bu nüfusun büyük bir ihtimalle aynı sınırlarda kalmaya devam edeceğine ikna olmamış olabilir mesela, başka ülkelere saldırıp, oranın halkını öldürüp oralara yerleşmek istiyordur belki. Bu sağcı (ki sağcı olduğuna göre herhalde milliyetçidir de), kendi milletinin başlarını bütün başlardan üstün görmektedir ve diğer başları koparıp onların ülkelerinde yeni yaşam alanları (meşhur sağcı Hitler’in tabiriyle lebensraum) açıp milletimizi oralara yaymayı planlıyor olabilir. Süreç çok sayıda şehit de gerektireceğinden, bunları şimdiden hazır etmek istiyordur. Bunları ağzına almıyordur ama aklının bir köşesinde vardır herhalde.

Ortalama herkese daha az alan ve kaynak düşmesi bu sağcıyı şahsen pek rahatsız etmiyor da olabilir, çünkü ortalama önemli değildir, önemli olan kaymak tabakanın kaymağını almasıdır. Çünkü kendisi ve yedi kuşak sülalesine düşecek kaynak garanti altındadır. Dahası, dışarıda az kaynak için boğuşan daha çok insan olması, bu yedi kuşağın sömüreceği daha çok insan olması da demektir. Daha çok işsiz, daha ucuza çalışacak daha çok insan demektir. Bu sağcı, sağcı olduğu için, eşitsizlik, yoksulluk onun için önemli değildir, o toplam zenginlikle ilgilenir. O zenginleri sever.

Bu sağcı dindardır da büyük ihtimal. Tüm sağcılar dindar ve tüm dindarlar sağcı değildir tabii, ama bu ikisi arasında bayağı yüksek korelasyon vardır. Sözkonusu sağcımızı dindar kabul edersek büyük hata yapmış olmayız. İnandığı din de ona çoğalmayı, daha çok olmayı öğütlüyor olmalıdır. Çünkü bu dinler yüzlerce yıl öncesinden beri vardır, ve hâlâ var olmalarını; baştan beri çoğalmayı öğütlüyor olmalarına borçlu olabilirler. Tipik bir doğal seçilim örneği. Çoğalma şansını artıran özellik seçilir. Tarihin herhangi bir döneminde aynı inanan sayısına sahip iki din olsa, ve bunlardan biri çoğalmayı, diğeri aynı nüfusta kalmayı öğütlüyor olsa, birkaç nesil sonra birinci dine inananlar daha çok olacaktır. Dahası, bu iki din kapıştığında, daha kalabalık olanın diğerini ezmesi daha olası olacak ve nüfusun artmasını öğütlemeyen dinler, öğütleyenler karşısında nesiller içinde silinip gidecektir. O yüzden, bugün bildiğimiz bütün büyük dinler çok çocuk yapıp çoğalmayı öğütler. Doğal seçilim bu dinleri çok sever (ama tersi pek doğru değil tabii).

Bu sağcı aynı zamanda eşcinsellerden de nefret eder (malumunuz, eşcinsel ilişkiden yavru çıkmaz), kadın hakları, kadınların ekonomik özgürlüğü gibi kavramlardan tiksinir (çünkü kadın evde kalıp yavrulara bakmalıdır), kürtaj karşıtıdır (herıld yani) ve büyük olasılıkla dar pantolon giymekten hiç hoşlanmaz.

Hepsi bütün dünyayı muazzam miktarda insan dışkısına maruz bırakma ülküsüyle uyum içinde.

Tek anlamadığım, insan neden sağcı olur ki! Kardeş kardeş yaşamak varken…

20 yıl oldu, ama hatırlıyorum.

En çok da televizyonda mavi zemin üzerinde, büyük harflerle yazan “hayatını kaybeden vatandaşlarımız” listesini… Bazısının adları yalan yanlış yazılmış… Oysa aynı saatlerde başbakan “oteli saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır” diye içimize su serpmeye çalışıyordu; zamanın medyası, köşe yazarları söz birliği etmişler, katledilenleri suçlu ilan etmekteydi; televizyonlar, aynı akşam, vur patlasın çal oynasın eğlence programlarına devam ediyordu. Ama en çok, mavi zemin üzerindeki bu ölüler listesi dokunmuştu.

TRT’nin, genelde minibüslerin kafa kafaya çarpıştığı trafik kazalarından sonra (o günlerde çok olurdu) verdiği ölenler listeleri de bu formattaydı, mavi zemin üzerine büyük harflerle… O listelerde, arka arkaya, soyadları aynı, adları farklı insanlar olurdu; Ahmet Solmaz, Ali Solmaz, Osman Solmaz, Hüsniye Solmaz, Nuriye Solmaz… Aynı minibüse tıkışmış, hayatın değerinin olmadığı ülkenin yoksul insanları. O gün format aynıydı, ama isimler farklıydı; Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Hasret Gültekin… Her biri aynı TRT ekranında daha önce görünmüştür, hakkında konuşulmuştur, sesi, şiiri, türküsü duyulmuştur. Ama o gün sadece bir isme indirgenmişlerdi, hayatını kaybeden vatandaşlarımızdan biri… O liste her çıktığında, “neden bunların kim olduğunu söylemiyorsunuz” diye sinirden içim içimi yiyordu. Ama devletin televizyonunda birisi böyle karar vermişti belli ki. Böyle yaparsak daha kolay yuttururuz demişlerdi herhalde. Zaten ülkede her gün bir sürü insan ölüyordu, savaştan, kazadan, işkenceden… Bunlar da ölmüştü işte, ölümlü dünya…

Herkesin hayatı aynı derecede değerlidir elbette. Ama bu ülkenin kültürünün, bilgisinin, tarihinin bir parçası olan bu insanların bu kadar kolayca ve utanmazca harcandığına, aklın ve bilginin hep bir ağızdan aşağılanıp, insanlık düşmanlığının alkışlandığına tanık olmamıştım o güne kadar. Bende o gün kırılan şey hâlâ kırık. Ve emin olun, hiç unutmayacağım.

Sanırım, Fransız televizyonu tarafından yetmişli yıllarda yapılmış bir kayıt, Necdet Yaşar’ın uzunca bir taksimi…

http://www.youtube.com/watch?v=giaTxmbL0YU

Dönüp dönüp tekrar izlediğim bir şey… Bilenler bilir, Necdet Yaşar, Tanburi Cemil Bey ve Mesut Cemil’le gelen tanbur geleneğinin çağımızdaki en büyük üstadı olarak bilinir. Taksimleri klasik türk müziği dersi gibidir. Bunu izlemek, her şeyi bırakıp sadece müzikle uğraşma isteği uyandırır.

Bu taksimin filminin çekilme şekli de ayrıca etkileyici. Kameramanın müziğe ilgisi ve merakı görüntülerden anlaşılıyor. TRT’nin müzik programlarında, dikkat ettiniz mi bilmiyorum, bir saz taksimi verildiği zaman (telli sazlar için söylüyorum), kamera nedense sürekli sağ ele zum yapar. Evet, sağ el, tellere vuran eldir (solaklar için sol el tabii), ses oradan çıkar, ama nameleri döktüren sol eldir. Ben, müziğe ilgili birisi olarak, öncelikle sol eli izlemek isterim. Kamera arkasındakiler çektikleri şeye o kadar ilgisiz ki, “ses buradan çıkıyor galiba” deyip sağ ele zumluyorlar. Hatta belki, Nasrettin Hoca misali, üstadın sol elini neden durmadan ileri geri oynattığına, bir de parmaklarını gıpraştırdığına anlam veremiyorlardır. Bu da yetmezmiş gibi, zırt pırt görüntü flulaşır, üzerine bindirme girer, arkadan, yandan, tepeden çekim girer. Bir sazı icra eden usta bir çalgıcıda hiçbir ilginçlik görmüyor olmalılar ki, akıllarınca görüntüyü ilginç hale getirmek için altından girip üstünden çıkıyorlar. Sadece bu tarz konser filmleri için değil, tüm filmler için geçerli, eğer ilginç bir fikriniz, hikayeniz, görüntünüz yoksa, görüntüyü flulaştırıp, envai çeşit görüntü efekti ekleyip, ekranı ikiye, üçe, beşe bölüp ulaşacağınız şey, ancak festival açılışında konuşma yapan beden terbiyesi il müdürü kadar ilginç olur. Önünüzde zaten son derece ilginç bir şey varken bu tarz numaralarla onu mahvetmek iyice affedilmez bir şey.

Uwe Künzel, Wim Wenders üzerine kitabında, Wim Wenders’in bir zaman çektiği bir konser filminden bahseder. Wenders, kamerayı sahnenin tam karşısına koymuştur, çalıştırmıştır ve konser boyunca hiç dokunmamıştır. Bahsettiğim tarzda görgüsüzlüklere bir tavır olarak yapmış olmalı. Öte yandan, ekranı bölme de dahil çeşitli numaraların yerinde kullanıldığı bir Woodstock filmi vardır ki, çok güzeldir (split-screen olayı bir noktaya kadar çok “cool” bir şeydi, ama sonra, sanırım Oliver Stone’un eline pelesenk olduktan sonra, tadı kaçtı). Konser filmlerinin şahı ise bana göre Adrian Maben’in “Pink Floyd Live At Pompeii” filmidir. Pink Floyd, Roger Waters’ın ipleri ele almasından önceki çatlak dönemine ait müziğini, Pompeii’nin boş antik tiyatrosunda, ruhlara çalar. Atraksiyonları da boldur filmin, ama her şey olması gerektiği gibidir sanki.

Bu arada dipnot; önceden yutüp videoları burada bir pencere içinde eklenebiliyordu, ama şimdi nedense olmuyor (ya da ben göremiyorum). O yüzden Necdet Yaşar videosunun linkini verdim.

Mustafa Sandal’ın pop müzik tarihine sınırlı katkısı içinde, bence öne çıkan şarkılardan biridir.

Onun arabası var, güzel mi güzel
Şoförü de var, özel mi özel
Bastı mı gaza gider mi gider
Maalesef ruhu yok
Onun için hiç mi hiç şansı yok

Çok derinlikli sayılmasa da bir şeyler anlatıyor. İnsana eski Türk filmlerini hatırlatan bir tarafı var. Zengin ve şımarık oğlanla rekabet etmek zorunda kalan fakir ve gururlu esas oğlanın hikayesi…

Şimdi Sandal kardeşimiz şarkının sözlerini değiştirip reklama uyarlamış. Olabilir. Şöhretlerin reklama çıkmasını bol keseden eleştirmekte biraz şımarık bir taraf olduğunu düşünmüşümdür. Mazhar Alanson’un hatıralarımızda yer eden şarkılarını başka sözlerle reklamlarda görmek içimizi burkabilir. Ya da Şener Şen gibi efsane diyebileceğimiz bir oyuncuyu zırt pırt reklamlarda görmek de öyle. Ama bu iş para karşılığı yapılıyor. Bu ünlü şahsiyetlerin, hayranlarının gönlünü hoş tutmak için maddi refahtan feragat etmesini beklemek, şımarıkça bir tavır. Kimin ne kadar parayla yetinmesi gerektiğine karar vermek bize düşmez. Sonuçta çocukların organlarını çalıp satmıyorlar, kendi çabalarıyla elde ettikleri şöhreti, ya da kendilerine ait eserleri satıyorlar. Bunun “ruhunu satmak” diye nitelenmesi de ayrıca yersiz. Bir yerden bir şekilde para kazanırsın, insanlığa, kültüre yapacağın bir katkı varsa onu da ayrıca yaparsın.

Ama Sandal kardeş öyle bir yerden ortalamış ki, boş kaleye yuvarlamak kaçınılmaz oluyor.

Sözler “onun telefonu var, interneti de var, feysbuka da girebiliyor” falan diye devam edip şuraya bağlanıyor:

Maalesef bende yok
Onun için hiç mi hiç şansım yok

Ama sen hikayeyi tersyüz etmişsin kardeş. Tükürdüğünü yalamışsın.

Onun pahalı zımbırtıları vardı ama ruhu yoktu hani. Sende para yoktu ama ruhun vardı. O yüzden bütün şans senindi.

Ama bu arada şartlar değişmiş, şarkının fakir ama ruh sahibi esas oğlanı, ruhunu bozdurup harcamış. Ruh elden çıkınca, “onunla” aynı koşullara geliyorsun tabii, skindrik bir telefona bel bağlar oluyorsun. Nereden nereye…

“Projemiz kapsamında, sizlerle konuştuğumuz gibi X şirketine site visit yapıyor olacağız. Katılmasını gerekli gördüğünüz kişiler varsa lütfen iletiyor olunuz.”

Yukarıdaki gibi bir cümleyi okuduğunuzda, yazan kişinin Türkçe’yi yeni öğreniyor olduğunu düşünebilirsiniz. Belki eylemlerin sonuna ekleri eklemekte zorluk çekiyor, bir “olmak” eylemini ezberlemiş, yerli yersiz onu kullanıyor. Ama emin olun öyle değil. Hatta ülkemiz standartlarına göre çok yüksek düzeyde eğitim almış, inci gibi dişleri ve bembeyaz teni olan bir birey olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki ne demek istiyor? Neden, delikanlı gibi,  “yapacağız” ve “iletiniz” demek yerine “yapıyor olacağız” ve “iletiyor olunuz” diyor?

İş ortamlarını ve oralarda gelişen tuhaf Türkçeyi bilenler, benim şimdiki zamanın kehaneti dediğim bu kullanıma rastlamışlardır. Aslında bu kullanımın çok uygun düşeceği durumlar vardır. Şimdiki zaman denen ve eylemin olup biten değil süren (başı-sonu belli olmayan) bir eylem olduğunu anlatan bu kip, nasıl, geçmiş zaman içindeki süreğen bir eylemi anlattığında şimdiki zamanın hikayesi oluyorsa, gelecek zamandaki süreğen bir eylemi de anlatabilir, o zaman da bu şekilde kullanılır. Mesela “Sen geldiğinde ben uyuyor olacağım.

Ama buradaki durum başka. Öyle süreğen bir eylemi anlatma gibi bir dert yok. X şirketine yapılacak site visit (ne menem bir şeyse), elbette birkaç saat sürecektir, ama başı-sonu bellidir. Biz süreğenliğiyle ilgilenmiyoruz. Olup olmamasıyla ilgileniyoruz.

Tahminimce bu kullanım, bambaşka bir motivasyonla ortaya çıktı ve giderek iş ortamı kibarlığının bir parçası halini aldı.

Diyelim ki bir müşteri için bir iş yapıyorsunuz ve müşteriniz, doğal olarak, her iş yaptıran kişinin soracağı, ama sizin hiç duymak istemediğiniz soruyu soruyor:

– Ne zaman biter?

Siz de en inci dişli gülümsemenizi takınıp diyorsunuz ki:

– Efendim, biz bu işi üç ay içinde bitiriyor olacağız.

Müşteriniz, bu söyleme pek aşina değil, emin olmak istiyor:

– Yani, üç ay içinde bitireceksiniz, değil mi?

– Hayır efendim, bitireceğiz, demedim. Bitiriyor olacağız, dedim.

– Kardeşim, bu iş, üç ay içinde bitecek mi, bitmeyecek mi?

– Efendim, dediğim gibi… Bitiyor olacak.

Siz belki umutsuz bir çabayla, müşteriniz üç ay sonra gelip “bitti mi” dediğinde, “bitiyor” diyebilmek ve kendinizi haklı bulmak istiyorsunuz (Ben size bitecek demedim, bitiyor olacak dedim, bakın, şu anda da bitiyor). Ya da, şanslıysanız, müşteriniz sizi baştan anlıyor, ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü (ya da yürümediğini) de az çok biliyor, sizin yüzünüze gülümseyip, aklından “bu danalar üç ay diyor ama altı aya anca biter” diye geçiriyordur. Egelilerin “du bakalım” demesi gibi bir şey. Bir işi yapıp bitirme konusundaki isteksizliğin dilbilimsel ifadesi. Gönülsüzlük kipi…

Hesabı istedim. 16 lira geldi. 20 lira verdim, üstünü bekledim. Kendi kendime planımı kurdum bu arada, dört tane demir birlik getirirler, ikisini alırım, ikisini bırakırım. Normalde %10’u mümkün olduğunda yukarı yuvarlayacak şekilde bahşiş bırakıyorum.  Aşırı kazık bir yer olmadığı sürece… Bazı hesapların %10’u bile canınızı acıtacak düzeyde olabiliyor. Tabii 16 gıcık bir sayı, aşağı yuvarlanmak istiyor. Neyse, para üstü geldi, iki tane demir birlik, üç tane de elli kuruş… Toplamda 3,50 lira… Para üstünü eksik getirmişler.

Beni şöyle bir düşünce aldı: Zaten sonunda bırakacağım bir parayı talep etmeli miyim? Para üstünü eksik getimişsiniz, deyip, sonrasında iki lirayı bıraktığımda nasıl bir etki yaratırım. Lütufta bulunuyormuş gibi bir hava yaratmak istemem, herhangi bir müşterinin yapması gerekeni yapıyorum. Para üstünü tam istesem, hepsini cebe atacağımı düşünürler doğal olarak. Arkasından iki lirayı bırakmak, hiç parçası olmak istemediğim bir dramanın içinde bırakabilir beni. Öte yandan, bana gelen 3,50 içinden başta planladığım gibi 2 lirayı alsam, geriye 1,50 lira kalacak, yani bu hesaptan bahşiş kutusuna 1,50 lira gidecek. Kalan 50 kuruş ise mekanın kasasında kalacak. Allah bilir, kasada bir tosuncuk oturuyordur (oturduğum yerden kasa görünmüyor) ve kasaya daha fazla para gitmesi için elinden geleni yapıyordur. Oysa ben 2 liradan vazgeçerken, onun hepsinin bahşiş olarak değerlendirilmesini isteyerek vazgeçiyorum.

Tabii sosyal becerileri kuvvetli bir insan, garsonu çağırıp durumu açıklayabilir (nasıl yapacaksa artık, ben söze nereden başlayacağımı bile kestiremiyorum) ve bahşiş kutusuna gerektiği gibi iki liranın gitmesini sağlayabilir. Ama ben bu tarz durumlarda iletişimi minimumda tutmak için özel bir çaba sarf ederim. Yoksulluk icabı kibar olmak zorunda olan insanlarla iletişim konusunda bir problemim var. Bu problem aslında buradaki çarpıklıktan kaynaklanıyor. Normalde zenginler kibar olur, yoksullar kaba olur. Tabii islami/kapitalist perversiyonun etkisindeki ülkemizde aksi durumlara sık sık rastlanabiliyor. Ama bizim beklediğimiz budur, böyle olmasını isteriz, böyle olunca rahat ederiz. O yüzden, garsonlar, güvenlik görevlileri, mağaza çalışanları gibi asgari ücret karşılığı kibar olması gereken biriyle karşı karşıya geldiğimde, bu sahte ilişkiyi minimumda tutmak için bir zorunluluk hissediyorum. Bence bu durumda bana düşen, gerçekten gerekli olmadıkça garsonu çağırmamaktır. Sipariş vermek gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz. Hesabı istemek de gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz (onlar açısından). Onun dışındaki her durumda, bu gayri tabii kibarlığı suistimal eder duruma düşmemek için iki kere düşünürüm, gerçekten gerekli midir diye.

Neyse, sonuçta iki lirayı cebe attım, iyi akşamlar, dedim, çıktım.

Post-express dergisinde birkaç yıl önce yayınlanan bir röportaj vardı. Çalışma psikodinamiği uzmanı Christoph  Dejours, France Telecom’da arka arkaya yaşanan işyerinde intihar vakaları üzerinden sürdürdüğü çalışmasında, modern çalışma biçimlerinin, yeni dominasyon yöntemleri ürettiğinden bahsediyordu. Bunlardan en önemlisi ve araştırdığı vaka üzerinde en çok etkili olduğunu saptadığı yöntem ise bireysel performans değerlendirme sistemleri.

Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir seminere katıldım. Bozgunculuk yapmamak, sadece oturup dinlemek niyetindeydim. Ama bir yerde, anlamadığım bir nokta olduğunu söyleyerek söz aldım. Konu, çalışanın işine ait her bir sorumluluk alanı için, gelecek döneme dair bir hedef belirlemesiydi. Anlayamadığım nokta şuydu: Söz konusu sorumluluk alanları, işverenin çalışana, aldığı maaş karşılığında verdiği işler olduğuna göre, çalışanından ne iş yapmasını beklediği bilgisi de aslen ve özellikle işverende olduğuna  göre, neden çalışandan kendisi için hedef belirlemesi isteniyor? Belirlenecek hedef ne olursa olsun, yapılmakta olan işle ilgilidir, ve aslen çalışana değil şirkete aittir. Bu hedefleri belirleme işini (sözde) çalışana yaptırmak, bir tür kandırmacadan başka bir şey olamaz. Para karşılığı emek vermekle yükümlü çalışana, bazı sözler verdirmek, bu sözleri de kendi ağzından almak, çalışanın buradaki profesyonel ilişkiyi bir şeref meselesi haline getirmesini sağlamak için yapılmıyorsa, başka ne için yapılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. Konuşmacı biraz telaşlandı, ilk cevabı şu oldu: “Ama istatistiksel olarak, kişilerin kendi koyduğu hedeflere ulaşmak için daha çok çabaladıkları tespit edilmiş.” Bunun, benim argümanımı tümüyle destekleyen bir şey olduğunu söyledim. Konuşmacı o noktadan sonra konuyu değiştirdi, ben de bu kadar bozgunculuğun yeteceğine karar verip sustum.

Yukarıda parantez içinde yazdığım “sözde”nin anlamını da açıklayayım. Sistem şu şekilde işliyor: Çalışan kendi iş alanları için birtakım hedefler koyuyor. Daha sonra bu hedefleri  yöneticisiyle müzakere ediyor, hedefler gözden geçiriliyor, sonunda bir orta noktada buluşuluyor. Çalışanla yöneticisi arasında nasıl bir orta nokta bulunur? Bu iki seçmeni olan ve birinin 2 oy hakkı olan bir demokrasiye benziyor. İşin doğrusu şudur: Siz ne derseniz deyin, sonunda yöneticinin dediği olur. Zaten ona bu yüzden yönetici denir. Ama siz bu tatsız yola koşulursunuz ve hedeflerinizi kendiniz, yöneticinin kabul edebileceği şekilde yazarsınız. Eğer sistem gerçekten ciddiye alınıyor olsa (neyse ki çoğu yerde alınmıyor), daha sonra bu hedeflere ulaşamadığınız için sorumlu tutulmanız, kendinizi yetersiz hissetmeniz için bu ve benzeri psikolojik baskı araçlarının devreye sokulması, sonunda günün birinde işten çıkarıldığınızda, bunu çoktandır hak etmiş olduğunuza inanmış olmanız da mümkündür. Aynı sistemin başka araçları içinde, çalışanların birbirlerinin performansını değerlendirmeleri gibi şeyler de vardır. Sistemin tasarımcılarına göre; bu, arkadaşların birbirlerine, eksiklerini söyleyerek kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmasını sağlar. Christoph Dejours ise, bunu iş arkadaşları arasındaki dayanışmanın ve dostluğun sabote edilmesi olarak yorumluyor. Özellikle performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanların, maaş artışı ve prim üzerinde etkisi oluyorsa, ya da işten çıkarılma sırasının belirlenmesinde kullanılıyorsa… Ki hiçbir çalışan bu şekilde kullanılmayacağından emin olamaz.

Belki bu teorileri üretenler, “insan kaynakları” denen uydurma bilimin akıl hocaları, bu sistemleri dostluğu ve dayanışmayı ortadan kaldırma amacıyla tasarlamadılar. Ama bu, ulaşılmaya çalışılan başka bir amacın yan etkisi oldu. Asıl amaç, bana göre, çalışanın yaptığı işte kendini her zaman yetersiz hissetmesini sağlamaktır. Bunu tersten ifade ederek olumlu bir şey gibi göstermek mümkün: Asıl amaç, çalışanların kendilerini her zaman geliştirmelerini sağlamaktır. Ama insan kendini ne kadar geliştirebilir ki! Hele pek çoğumuz gibi rutin bir işte ömür tüketirken… Bana bir keresinde akıcı konuşma becerimi geliştirmem gerektiği söylenmişti. Akıcı konuşma konusunda hiçbir zaman iddialı değildim. Belki konuşma konusunda çok becerikli olsaydım, kâtip değil stendapçı falan olurdum (bazen Cem Yılmaz kadar komik şeyler bulabiliyorum). Aslında, pek kimseyle konuşmadan işimi yapabileceğimi sandığım için bu mesleği seçmiştim. Bana bunun hatırlatılmasının bana ne faydası var? “Hep daha iyi olabilirsin” demek, gayet düz mantıkla, “hiçbir zaman yeterince iyi olamazsın” demek değil midir?

Kapitalistlerin, ödedikleri ücret karşısında mümkün olan en yüksek emeği (insan kaynakçılarının sevdiği tabirle “performansı”) elde etmeye çalışmalarını anlayabilirim. Anlayamadığım, mazur göremediğim şey, kendi açılarından bakınca profesyonel bir alışveriş olan bu ilişkiyi; çalışanın, kendi açısından, bir tür şeref meselesi olarak görmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmaları… Amerikalıların sevdiği tabirle söyleyeyim: “Bu hiç adil değil.”