.

Yazarın arşivi

Taksinin radyosunda, Fikret Kızılok’un “Bir Harmanım Bu Akşam” şarkısının, sanırım, yeni yapılmış pop-rock tarzı bir düzenlemesine denk geldim. Kime ait olduğunu bilmiyorum, nefis şarkıyı sıradanlaştırmak dışında pek bir şeye hizmet etmeyen bir yorum… Ama daha önce de dikkatimi çeken şu dizelere takıldım tekrar:

her gecenin sabahı
her kışın bir baharı
her şeyin bir zamanı
benim dermanım yok

Ortak bir yükleme bağlanan dört ifadeden oluşan bir sıralı cümle. Ortak yüklem “yok”. Türkçe bilen ve anlayan kişiler olarak, ilk üç dizenin, dördüncü dizenin yüklemine, yani “yok”a bağlandığını kolayca anlıyor olmamız gerekir. Ama, ilk üç dize klişe ifadeler olduğu için midir, yoksa müziğin marş-melodik denilen, kolayca tahmin edilen bir seyri olmasından etkilendiğimiz için mi, bu dizelerin sonunda “var” denmediği halde, hatta hepsi “yok” yüklemine bağlandığı halde, “var” gibi algılama eğilimindeyiz. Böylece buradaki inceliği fark etmeden geçebiliyoruz. Biz hepsinin bağlanacağı bir “var” beklerken, hepsi “yok”a bağlanıyor. Siz bunların hepsini var diye bilirsiniz, ama benim dermanım olmadıktan sonra, ne her gecenin sabahı vardır, ne her kışın bir baharı, ne de her şeyin bir zamanı… Böyle güçlü ve şiirsel bir ifadenin bu kadar zor algılanıyor olması tuhaf. Ya da belki bu kadar zor algılandığı için bu kadar güzel.

Bundan 15-20 yıl önce Ortaköy Entel Pazarı’ndan bir takım 45’lik plaklar almıştım. İçlerinde bol miktarda Cem Karaca plağı da vardı. İlk gözüme çarpanlar, doğal olarak, yayınlandıkları dönemde de hit olmuş “Parka / İhtarname” ve “Mutlaka Yavrum / Kavga” plaklarıydı. Daha sonraları Cem Karaca’nın Dervişan’la birlikte yaptığı “Beyaz Atlı” plağının arkasındaki “Yiğitler” şarkısını keşfettim. Sözü ve müziği Aşık Mahsuni Şerif’e ait olan bu şarkıyı, her gün kafa sallayarak dinlediğim bir dönem olmuştu. Son derece gelişkin bir düzenlemesi olan dört dörtlük bir hard-rock parçası… Eş-dosttan, bu maşist-militarist-hamasi şeyde ne bulduğum yönünde eleştiriler de almıştım.

O dönemde Cem Karaca’nın temsil ettiği solculuk anlayışının bir miktar hamasi olduğunu kabul etsek de, bu şarkının içeriğinde bir ironi görüyordum. Şöyle ki; kahramanlık, gözüpeklik, cesaret gibi bize Türk’ün karakteri diye öğretilen değerler, neden faşist bir yönetime karşı bir başkaldırıya dönüşmüyor? Türklerin bütün cesareti ve gözüpekliğine rağmen, neden halktan gelen bir ayaklanma hareketi yaşanmıyor? Türkiye halkının, özellikle yoksullarının hayat kaynaklarının para babaları tarafından gasp edildiği 2001 krizini soğukkanlılıkla karşılaması dünyada şaşkınlık yaratmıştı mesela. Bir anda, var olan birikimleri üçte birine inen, işsiz, parasız kalan bir halkın, bu büyük soygunun hesabını sorması beklenmez mi? Üstelik, kendi milli karakterini “hımbıl, sünepe, itaatkar” diye değil, “cesur, kahraman, gözüpek” diye ilan etmiş bir millet, nasıl oluyor da, tepedekilerin saraylarını başlarına yıkmak şöyle dursun, başbakanın önünde yazarkasa parçalamak gibi pasifist eylemler dışında sesini bile çıkarmıyor? Kimilerine göre bunun açıklamasını müslümanlıkta aramak gerek. Ama Arap Baharı’nı gördükten sonra bu açıklamaya itibar etmek de pek mümkün değil.

Türkü “bizim yiğitlerde büyük ümitler” sözüne bağlanıyor. “Yiğitler yiğitler diye başımızın etini yediniz, hadi bakalım o kadar yiğitseniz gösterin yiğitliğinizi” demek istiyor sanki. En azından bana öyle gibi geliyor.

Tabii türkünün Aşık Mahsuni Şerif tarafından seslendirilmiş halini de merak etmiştim, ama o dönemde eliminizin altında yutüp falan olmadığı için, bir müziğe ulaşmak kolay değildi. Yakın zamanda mesele tekrar aklıma geldiğimde, bulup dinledim. Ve gördüm ki, sadece sözleriyle değil, müziği ve sazından çıkardığı tuhaf seslerle de, kendi türü içindeki en sapkın eserlerden birine imza atmış büyük usta. Türk Saykodelik Halk Müziği’nin eşsiz bir örneği…

Hem Mahsuni Şerif, hem de Cem Karaca-Dervişan yorumları internette bulunabiliyor. Buraya yerleştirmek yerine birer linklerini vermeyi tercih ediyorum, çünkü kliplerde fazla yoruma kaçılmış. Mahsuni Şerif versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=ZQH1O2ihg9A, Cem Karaca-Dervişan versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=Hzz_7vIG-R4 … Cem Karaca-Dervişan versiyonunun sonunda, Mahsuni Şerif’inkinde olmayan, “Harp ola ki zafer gele” diye başlayan bir bölüm var, sanırım bu Cem Karaca’nın eklemesi.

Bu arada, bu kliplere ya da aynı şarkıya kurgulanmış başka kliplere bakınca, bu “yiğitler” lafından herkesin başka şey anladığı anlaşılıyor. Kimi Deniz Gezmiş-İbrahim Kaypakkaya fotoğraflarıyla süslemiş, kimi Atatürk-Kuvayi Milliye temasını işlemiş, kimi de asıl yiğitler olarak Doğu Perinçek ve arkadaşlarını öne çıkarmış. Acaba Mahsuni Şerif, benim anladığım şekilde bir ironi peşinde miydi, yoksa gerçekten birilerinin yiğitliğine methiye mi düzüyordu?

Her durumda şunu akılda tutmakta yarar var: “Fazla ironik olma, gerçek sanırlar.”

İlkokulda Altı Parmak Ali dediğimiz bir çocuk vardı. Sağ elinde iki tane başparmağı vardı. Daha doğrusu başparmak, bir noktadan sonra ikiye ayrılıyordu. Çok iyi voleybol oynardı Ali, herkesten daha iyi smaç vurur, kurtarılmayacak topları kurtarırdı. Bu başparmak arızası, eminim hayatta ona pek çok zorluk çıkarmıştır, özellikle kalem tutmakta bayağı zorlandığını hatırlıyorum. Ama, tuhaftır, voleybolda işe yarıyordu.

Altı parmak durumu Ali’ye özgü olmasa gerek. Soyadı Altıparmak olan insanlar var, eski futbolcu Ogün Altıparmak mesela. Ogün’de olmasa da, babasında ya da atalarından birinde gerçekten altı parmak vardı büyük ihtimal.

Neyse, bir gün eve dönerken Altı Parmak Ali’yle birlikte yürüyorduk, ilkokulun son yılıydı galiba. Uzun ve dik bir merdivenin önüne geldik. Alternatif olarak daha yumuşak yokuşlu bir yol da vardı. Ama ben merdivene yöneldim. “Sen kendini zorlamasan iyi olur” dedi Ali. “Neden?” dedim. “Sende kalp pili var ya!” dedi.

Kalp pili mi? Yok, daha neler.

Sonradan aklıma geldi, ben daha birinci ya da ikinci sınıftayken öyle bir palavra atmıştım. Önceki gün televizyonda görmüştüm, kalp pili takılan bir adam vardı. Acayip ilgimi çekmişti. Sonraki gün de, “bende kalp pili var” diye sallamıştım bir grup çocuğa. Ali de aralarındaydı demek.

Ali’ye de söyledim o gün palavra attığımı. Yüzünde derin bir hayalkırıklığı ifadesi oluştu. Bana ihtimam gösterirdi Ali, başkalarıyla ileri geri konuşur, dalaşır, ama bana hep saygılı ve nazik davranırdı. Belki bana karşı bütün davranışını bu kalp pili palavrası belirlemişti. Bunca yıldır bana her baktığında, kalp pili taşıyan cılız ve hasta bir çocuk görmüştü. Belki o yüzden hep beni kollama gereği duymuştu. Kendi çift başparmağıyla benim kalp pilim arasında bir özdeşlik kurmuş olması, bu yüzden beni kendine özellikle yakın hissetmiş olması da mümkün. İşte o hayalkırıklığı dolu bakışın içinde, bir şeylerin yıkılışı da vardı. O günden sonra pek samimi değildik artık.

Ben ise öyle bir yalan attığımı unutmuştum bile. Ama bu yalan belki Ali’nin gözünde olduğu gibi başka çocuklarının gözünde de beni başka bir yere yerleştirmişti. Belki benim arkamdan kendi aralarında “biliyor musun onda kalp pili varmış” diye konuşmuşlardı. Hatta bu durum benim topluluk içindeki konumumu değiştirmiş, kişiliğimi belli bir yönde etkilemiş bile olabilir. Ne tuhaf!

Buradan, bir şekilde, “nasıl bir CHP” sorunsalına bağlarım diye düşünüyordum ama bir ağırlık çöktü, korkarım yapamayacağım. Başka bir sefere artık.

Karşınızdakinin gözlerine baktığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama aslında gözlerinden birine bakıyorsunuz. Bunu küçükken fark etmiştim ve bende bir çeşit takıntı halini almıştı. Biriyle göz göze geldiğimde hangi gözüne baktığımı düşünürdüm, ama düşündüğüm anda durum kontrollü bir hâl alırdı. Hangi gözü neden tercih ettiğimi anlamak istiyordum. Neye göre seçiyordum bakacağım gözü? Daha güzel olana mı bakıyordum, daha büyük olana mı? Ama durum bilinç düzeyine geldiği anda, yapılan tercih de mantıklı bir tercih haline geliyor. Hangi göze bakacağınızı bilerek seçmeye başlıyorsunuz. Tabii karşıdakinden de “sen beni dinlemiyor musun, aklın başka yerde sanki” gibi tepkiler alabiliyorsunuz.

Aynı zamanda karşımdakinin de hangi gözüme baktığını anlamaya çalışırdım. Ama bu daha da zor. Karşımdakinin bir bir gözüne, bir öbür gözüne bakardım ve hep karşımdaki gözün bana baktığını görürdüm. Beyin garip bir şekilde çalışıyor, iki ayrı göz var ama ikisinin arkasında bir tane “ben” var. Karşıdaki hangi gözünüze bakarsa baksın, “bana bakıyor” diye düşünüyorsunuz.

Aslında ortamdaki dört göz içinde (ikisi benim, ikisi senin diyelim), yalnızca iki tanesi gerçekten birbirine bakıyor. Mesela yukarıdaki şemada, benim sağ gözüm ile senin sol gözün birbirine bakıyor. Diğer iki göz ise (benim sol gözüm ve senin sağ gözün), karşılıksız biçimde kendilerine bakmayan göze bakıyorlar. İki erkekle iki kızın biraraya geldiği, kızların ikisinin de aynı erkekten hoşlandığı, ve erkeklerin ikisinin de aynı kızdan hoşlandığı durumlar gibi… Sonuç genelde birbirinden hoşlanan gözde çiftin geceyi birlikte geçirmesi olur, hoşlanılmayanlar ise hüsrana uğramış bir şekilde evlerine dönerler ve sabaha kadar bira içip televizyon seyrederler (başıma gelmiş gibi anlattığıma bakmayın, farazi konuşuyorum).

Gözler için ise hüsran yoktur, bir göz, kendisine bakmayan göze ne kadar baksa da onun kendisine bakmadığını fark etmez. Salak bir aşık gibidir, ama salak aşıklar gibi rahatsız edici de değildir. Bir “ben” değildir çünkü.

Asıl sorun “ben” olmakta galiba.

Markalardan, logolardan, rekabetten, pazarlama stratejilerinden, cafcaflı frenkçe ünvanlardan muaf, iki komşu Tatavla esnafı… Günaydın…  Hayırlı işler…

Serengeti ve Masai Mara’da geçen belgesellerden o kadar çok seyrettim ki, sanki biri beni Serengeti’nin ortasına bıraksa yolumu bulabilirmişim gibi geliyor. Hâlâ da televizyonda denk gelince, büyülenmiş gibi izliyorum bunları. Son zamanlarda Samanyolu ve Mehtap TV’de sık sık karşıma çıkıyor. Görüntüler tanıdık, ama metin biraz tuhaf. İki cümlede bir, şu veya bu hayvanın nasıl da “yaratılmış” olduğundan dem vuruyor, birkaç paragrafta bir de, tabiatın büyük ahenginden falan bahsediyor.

Başta sadece evrimden bahseden yerlerin değiştirilip, yaratılış yapıldığını düşünmüştüm, ama o kadar sık geçiyor ki bu yaratılış lafı, biraz daha zorlanmış olmalı. Mesela, normal şartlarda “şu hayvanın böyle bir özelliği var” şeklinde olması gereken cümleyi, “şu hayvan böyle bir özellikle yaratılmış” şeklinde duyuyorsunuz. Çeviri böyle süslenmiş olmasına rağmen, abartılı özensizlikler de eksik değil. “Zürafalar için su içmenin gerçek bir meydan okuma” olduğunu duyabiliyorsunuz mesela. Nasıl yani? Kime? Neyse, alışığız bunlara.

İnsan, her ne kadar, çeviride hile yapıldığını adı gibi bilse de, ister istemez bir kanıt bulmak istiyor. Derken şöyle bir sahne geliyor: Bir hayvan, çamura saplanmış başka bir türe ait yavrunun çamurdan kurtulmasına yardım ediyor. Anlatıcı ses olayı şöyle yorumluyor: “Bu manzara, bizi bildiklerimizi gözden geçirmek zorunda bırakıyor“.

İşte şimdi yakayı ele verdiniz. Ne biliyorsunuz da gözden geçireceksiniz? O hayvan da başka türlerin yavrularına yardım edecek şekilde yaratılmış işte, bunda gözden geçirilecek ne var? Canla başla inkâr ettikleri şeyden o kadar habersizler ki, metnin neden bahsettiğini bile fark edecek durumda değiller. Fark etseler, metni tahrif ettikleri anlaşılmasın diye o cümleyi çıkarmayı ya da değiştirmeyi akıl edebilirlerdi.

Aslında ne kadar güzel göllük bir pas atılmış önlerine. Gaza gelip, “sizi gidi inatçı evrimciler, hani her şey doğal seçilimle şekillenmişti, bu hayvancağızın başka bir türün yavrusuna yardım etmesi, ona nasıl bir seçilim avantajı getirebilir?” bile diyebilirlerdi. Ama dedikleri şey bu: “Bu manzara, bizi bildiklerimizi gözden geçirmek zorunda bırakıyor“.

Telaşlanmayın, hiçbir şeyi gözden geçirmenize gerek yok, siz böyle dümdüz devam edin.

 

Aile ve evlilik danışmanı olduğunu öğrendiğimiz Sibel Üresin, çokeşliliğin yasallaşması çağrısı yaparak, tartışacak konu bulamadığı için sıkıntıdan patlayan fikir dünyamıza güzel bir katkıda bulunmuş. Ben de kendisine, en sevdiğim mevzu olan hayvanlık konusunda bir kaç laf etme fırsatı verdiği için teşekkür ediyorum.

Sibel Hanım’ın söz ettiği tarzda ilişkilere hayvanlar aleminde sık sık rastlanır, bilirsiniz. Deniz ayıları böyledir mesela. Çiftleşme zamanı geldiğinde, adlarını hak eder boyuttaki erkekler ölümüne bir kavgaya tutuşurlar, kan gövdeyi götürür. Bu kavgadan galip çıkan deniz ayısı, tüm dişilerin sahibidir. Sibel Hanım’ın, çokeşliliğin özellikle kadının yararına olduğu yönündeki akıllıca tespiti, bana bu hayvani durumu hatırlattı. Üstün erkek stratejisi denir. Strateji derken evrimsel strateji kast ediliyor tabii, yani evrim sürecinin bir hayvan türünü, getirip içine bıraktığı işlevsel bir denge hali… Üstün erkek derken de, erkeğin dişiye üstünlüğü değil, diğer erkeklere üstünlüğü kast ediliyor. En üstün erkeğin üstün genlerinden sadece bir şanslı dişi değil, tüm dişiler ortaklaşa yararlanırlar. Sibel Hanım “üstün erkek” meselesini yanlış anlamış olabilir, zira onun hayali daha çok, evdeki kalantor deniz ayısına hizmet ve itaat eden maltipıl kadın şeklinde bir sado-mazo fantezi havasında… Bu fanteziyi dillendirdikten sonra, çokeşliliğin çarpık ilişkileri önleyeceği iddiasında bulunması da ironik olmuş. Neyse, biz soğukkanlı ve bilimsel bir şekilde, çokeşlilik neler getirir, neler götürür, bir bakalım.

Kadına karşı şiddeti azaltacağı iddiasında haklılık payı var. İki nedenle… Kadına karşı şiddet uygulayan erkek profilini az çok biliyoruz. Toplumun erkeğe yüklediği iktidar pozisyonunun gereğini, ekonomik ya da cinsel anlamda, layığıyla yerine getirememe sonucu oluşan derin aşağılık kompleksi, evdeki kadına yönelik kaba güce dayalı bir iktidar mastürbasyonuna dönüşüyor. Sibel Hanım modelinde, bu tarz erkekler yalnız kalacaklar, çünkü popülasyondaki tüm kadınlar, zengin ve muktedir erkekler tarafından üçer beşer eve kapatılmış olacak. Dolayısıyla en yüksek şiddet potansiyeline sahip işsiz, parasız, çelimsiz erkekler, şiddet uygulayacak kadın bulamayacaklar.

Diğer gruba, yani ev içi orji modelinde yaşayan kesime baktığımızda da şöyle bir durum görüyor olacağız. Erkeğin iktidarının (deniz ayısından pek de farklı olmayan şekilde) elle tutulur tek kaynağı olan fiziksel güç, teke tekte bir kadına karşı üstünlük kurmasını sağlayabilir, ama evdeki kadın sayısı artınca, fiziksel güç dengeleri de kadınlar lehine değişir. Harem sahibi deniz ayısı, karılarından birini tartaklamadan önce, arkadan kafasına bir tava inebileceği ihtimalini değerlendirmek zorunda kalacaktır.

Ayrıca, çokeşlilik toplumdaki kardeşliği arttırır. Hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda. Herkesin daha çok kardeşi olacağı için (en azından baba tarafından), ortalama olarak kardeşliğin artacağı kesindir.

Çarpık ilişkileri önleme konusunda ise çekincelerim var. Malum, bazı erkeklerin dört karısının olması, kadınlarla erkeklerin sayıları aşağı yukarı eşit olduğuna göre, birçok erkeğin de hiç karısının olmaması anlamına gelir. Bu yalnız kalan erkekler, ya bileğe kuvvet diyecekler, ya da artık ortalıkta olmayan kadınlardan bulamadıkları şefkati birbirlerinde arayacaklar, ki bu tarz yakınlaşmaları Sibel Hanım’ın çarpık diye nitelendireceğinden kuşkum yok. Yok, Sibel Hanım diyorsa ki yalnız kalan erkeklerin de birbirlerini sevmesinde bir sorun yoktur, o zaman bu mesele de kendiliğinden hallolmuş olur.

Babamla İstiklal caddesinde yürüyoruz. Babamın birkaç arkadaşıyla buluşacağız. Onlar Asmalımescit’te oturmuşlar şimdiden, bizi bekliyorlar. “Asmalımescit’te nerede” diye soruyorum babama, orada bir sürü meyhane var, hepsine bakmayalım tek tek. Bilmiyoruz. Babam telefon ediyor, Beyoğlu’na geldiğimizi bildiriyor, onlar da oturdukları yerin adını söylüyorlar. Babam anlayamıyor bir türlü. “Neresi” diye tekrar tekrar soruyor. “Bana versene telefonu” diyorum, “bilirim oraları”. Duymazlıktan geliyor, “bir daha söyle” diyor telefona. Sonunda “tamam, tamam” diyor, kapıyor telefonu. “Neresiymiş” diyorum. Bana dönüyor ve şaşkın gözlerle diyor ki: “Fasıl-ı Kaos”.

Olur mu olur, diyorum kendi kendime. “Kaos Faslı” anlamında Osmanlıca tamlama. Bir nevi Osmanlı-Klingon ittifakı. Fasl-ı Kaos olmalıydı aslında, ama belki “Fas’lı” diye anlaşılmasın istemişlerdir. Mazur görüyorum. Kafamda canlandırmaya çalışıyorum. Bir müzik çalıyor, elektronik ritmler üstüne reverbi yüksek, glissandosu bol bir keman taksimi, hicaz makamında… Yok yok, sabâ makamında… Loş bir ortam… Duvarlarda şeytani figürler… Rakının yanında menemen getiriyorlar. Şimdiden sevdim mekanı.

Asmalımescit kalabalığına dalıyoruz. Ben meşum meyhaneyi bulmak için tabelalara bakmaya çalışıyorum. Üst katlarda da olabilir, böyle bir yer düzayak olacak değil ya! İleri geri bir tur yürüyoruz, bulamıyoruz. O sırada babam arkadaşlarını görüyor, Pasific House adlı bir barda oturuyorlar. Pasific House…

Emperyalizm belasının, açtığı dertlerle karşılaştırılmaz ama, belki tek olumlu sonucu, dünyanın dört bir yanından insanların, imparatorluk başkentlerine gelip yerleşmeleri ve buraların kültürel ortamını kalıcı şekilde değiştirmeleri olsa gerek. Buralarda oluşan melez ve çok renkli kültür, tüm dünyadaki özgürlükçü hareketlerinin itici güçlerinden biri.

Hindistan’dan Britanya’ya gelip yerleşen Singh ailesinin çocuklarının, adını Britanya’daki Asyalıların tipik faaliyetlerinden biri olan, köşebaşında bakkal dükkanı işletmelerinden alan Cornershop grubuna kulak verelim. 1995 tarihli Woman’s Gotta Have It albümünden “6 A.M. Jullandar Shere“…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

İnternette epeydir dolaşan bir yazı. Kimin yazdığı belli değil sanırım. Biraz kısaltılmış bir çevirisini yapmaya çalıştım. Bayağı eğlenceli, film yapma niyeti olanlara da yararlı olacaktır tahminimce. Yani, hem güldürüyor, hem düşündürüyor.

Kaydırma + Zum
Yani, zum yaparken kamerayı geri kaydırmak… Ya da tersi… Ortadaki nesne aynı boyutta kalırken arka plan değişir. En yaratıcılıktan uzak ve kabak tadı vermiş numaralardan biri. Filminizin “ben bir öğrenci filmiyim” diye bağırmasından başka bir işe yaramaz. Hitchcock, Vertigo’da kullandı, Spielberg Jaws’ta kullandı ama artık yeter.

Acı Çeken Sanatçı Filmi
Hikaye şöyledir: Bunalımlı bir sanatçı (yazar, sanatçı, heykeltraş veya müzisyen; ama %90’ında yazar), bir tür iç çatışma halindedir (bir akrabası ölmüştür, kitap yetişirmeye çalışıyordur falan). Bu rencide ruh, bir ilham kaynağı ile karşılaşır (güzel bir kadın, yaşlı bir bilge, büyülü bir zamazingo falan), bu da kahramana bir tür aydınlanma yaşatır ve yaratıcı bunalımını aşar (kitabını veya resmini bitirir, ilham perisinin heykelini yapar falan). Acı Çeken Sanatçı filmi, genellikle “kendiyle boğuşan adam” hikayesidir, ki izleyeni ilk iki dakikada uyutacağı garantidir. Bu filmlerin bir ayırt edici özelliği de, kahramanın en az bir dakika boyunca (genelde sigara içerekten) boşluğa baktığı sahnedir.

Aşırı Yavaş Diyalog
Bir öğretmenim bir keresinde bana, “bir saniyelik gerçek zaman, üç saniyelik film zamanına denktir” demişti. Akılda tutmak lazım. Öğrenci filmlerinde dikkatinizi çekmiştir, iki cümle arasında hep gereğinden uzun bir boşluk vardır. Neden böyle yaparlar, bilinmez. Ortalama bir “gerçek” filme baktığınızda, genelde diyalogların çok hızlı olduğunu görürüz. Çünkü insanlar, konuştuklarından daha hızlı anlayabilirler. Ayrıca bu yavaş diyalog, senaryodaki kötü bir repliğin etkisini arttırır. Bir sonraki replik gelene kadar geçen sürede, kötü replik, bir osuruk gibi havada asılı kalır.

Yazının devamını okuyun. »