.

Yazarın arşivi

Doğru düzgün derken içerikten bahsetmediğimi peşinen belirteyim. İş icabı, günün önemli bir bölümü (genelde doğru düzgün yazamayan kişilerin yazdığı) bir şeyler okumakla geçtiğinden ve doğru düzgün yazılmamış yazılar sinirlerimi oynattığından, günlük yaşantıma yayılmış bir gerginlik içindeyim. Bu sorunu çözmek için küçük bir girişimde bulunmak zorundaydım ve şimdi bulunuyorum.

Eğer yirmi yıl okula gidip gelmiş olmanıza rağmen, bulunma durum eki -de/-da ile ilgeç olan (“dahi” anlamındaki) de/da’yı birbirbirinden ayırt edemiyorsanız (aynı şey “mi” ve “ki” için de geçerli), vurguya bakarak ayırt etmeyi deneyebilirsiniz.

Türkçe’nin vurgu yapısı, başka pek çok özelliği gibi, az dilde rastlanan bir tutarlılığa sahiptir. Kişi ve yer adları dışında, bir de birkaç istisna dışında (soru sözcükleri, ekeylem), vurgu hep son hecededir.

Vurgu son hecededir demek, vurgulu heceyi yazdıktan sonra orada o sözcüğü bitirmeniz ve bir boşluk bırakmanız gerekiyor demek.

Baştan söyleyeyim, “aman canım, ne demek istediğim anlaşılıyor zaten” diyorsanız, üzülerek belirteyim: Hayır, anlaşılmıyor. Elbette cümlenin sonuna geldiğinizde bir anlam çıkmayınca, “ha, demek neyi ayrı neyi bitişik yazacağını bilmiyor” deyip, başa dönüp, bu kez ne demek istediğinizi tahmin etmeye çalışarak okuyunca iyi kötü anlaşılıyor. Ama yazdığınızı okumaya çalışan birine bunu çektirmeye hakkınız yok. Hele gün içinde onlarca böyle yazı okumak zorundaysa… Bu konuda hiç müsamaham yok, anlaşılmıştır sanırım.

Vurgu meselesine dönecek olursak, basit kural olarak şunu bellerseniz, benim gibilerin sizi diplomalı eşek olarak yaftalamasını engelleyebilirsiniz: Okurken vurgu yaptığınız heceden sonra boşluk bırakın.

Gerçi bunun da pek çok kişi için zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Türkçe’nin vurgusu, tutarlıdır ama hafiftir. Özellikle anadili İngilizce ya da Fransızca olanlara bakılırsa, Türkler vurguyu bir karıncayı okşarcasına yapıyorlar. O yüzden, anadili Türkçe olan herkes, aynı kurala uygun olarak vurgu yaptığı halde, nerede vurgu yaptığını fark etmiyor olabilir.

Vurgulu heceleri biraz daha tiz ya da biraz daha yüksek bir sesle söyleriz. Hatta kadınlar biraz daha tiz, erkekler biraz daha yüksek sesle vurgu yaparmış, ve kadın sesi ile erkek sesini ayırt etmemizi sağlayan şeylerden biri buymuş.

“Komşuda delirmiş” ve  “komşu da delirmiş” birbirinden farklı vurguladığımız (ve inşallah kullanmak zorunda kalmayacağımız) cümleler ama ortak noktaları vurgunun son hecede olması.

Umarım faydası olur.

12 Eylül rejiminin en civcivli günlerinde, hapishanelerde solculara her türlü eziyet çektirilirken, devlet televizyonundan günde bir saat komünizm propagandası şirinlenmesi, ülkedeki en şirin şeylerden biriydi herhalde. Sakalı ve kırmızı beresiyle fena halde Marx’ı hatırlatan Şirin Baba’nın ruhani önderliğindeki şirinler, onların huzurundan ve mutluluğundan nefret eden ve onları birer metaya dönüştürmek için fırsat kollayan Gargamel (kapitalizm) karşısında ortaklaşa hareket ederek kendilerini korurlar, yüzyıllara yayılan hayatlarını sürdürürler, biz de izlerdik.

Şirinlerin, en şirininden bir komünist ütopya olduğuna dair tespitler defalarca yapılmış. Hayatlarında paranın ve dinin olmaması, gönüllü iş bölümüne dayanan hayat tarzları, durmadan çalışan Becerikli Şirin’in de, işi gücü dalga olan Şakacı Şirin’in de şirin kaynaklarından aynı derecede şirinlenmeleri gibi komünizmi çağrıştıran pek çok şey var. Şirin Baba’nın Marx’ı, Akıllı Şirin’in Troçki’yi, Süslü Şirin’in eşcinselleri vb. simgelediği yazılmış (Bu mantıkla, Terzi Şirin de Terzi Fikri’yi simgeliyor olabilir mesela). Girişindeki “iyi çocuk olursanız belki şirinleri siz de görebilirsiniz” cümlesi dahi, komünizm ile ahlak arasındaki ilişkinin metaforu olarak şirinlenebilir.

Şirin Baba’nın bir otorite figürü olup olmadığı konusunda bir tartışmada bulunmuştum bir zaman. Adının sonunda “baba” olmasının getirdiği ağırlık yadsınamaz. Görünürde herhangi bir yaptırım gücü olmasa da, şirinlerin en çok korktuğu şeyin Şirin Baba tarafından kınanmak olması, gizli bir otoriteye işaret ediyor. Tabii bir de diğer şirinlerden farklı olarak sihirbazlık becerisi var. Ama bunu şirinleri cezalandırmak için değil, genelde akıllarının başlarına gelmesini sağlayacak bir takım durumlar şirinlemek için kullanıyor.

Şirin Baba’dan daha problemli olan vaka ise Şirine. Görünüşte cinsellikle ve cinsiyetle hiçbir alakaları olmayan şirinlerin köyünde bir kadının ne işi var? Şirine’nin varlığı, diğer şirinlerin erkek olduğunu düşünmemize neden oluyor, ama aslında erkekliklerine dair bir emare yok, dişiliklerine dair emarelerin eksikliğinin dışında. Tabii ki beyaz taytlarının önünde bir kabarıklık olmasını beklemiyorum (ne de olsa çocuklara gösterilen bir dizi, durup dururken çocukları korkutmaya gerek yok). Ama Şirine’nin ilk göründüğü bölümü hatırlarsanız, şirinlerin onunla karşılaştıklarında, hiç de şehvetli duygular şirinlemediklerini görürsünüz.  Şirinlerin bize benzer şekilde üremediğini de biliyoruz. Bir yerlerden geliyorlar; ya da belki, Brave New World misali, bir yerlerde yapılıyorlar.

Şirinlerde cinsellik, dolayısıyla cinsiyet olmadığını kabul edersek, Şirin Baba’nın sakallarını bir nevi hürmet nesnesi, Şirine’yi de travesti olarak kabul etmemiz lazım. Mantıklı… Ama bir yandan da Donnie Darko’nun dediği gibi “Çükün olmadan yaşamanın ne anlamı var!”

Konuyu, çocukluğumuzun bu şirin kahramanlarının çüklerine getirerek pek çok kişiyi tiksindirdiğimin farkındayım, ama bunu komünist ütopya bağlamında düşünmek durumu ilginçleştiriyor.

Mülkiyetin olmadığı bir toplum yaratabilirsiniz, ama cinsiyet varsa, daha doğrusu eşeyli üreme varsa, eş bulmak için bir yarış ve rekabet de olacaktır. Denklemin içine cinsel rekabet girdiğinde komünal ahengi korumak zorlaşabilir. Çünkü cinsellik varsa, hayattaki en önemli şeydir, hayatta kalmak bile ikinci plana düşer. Doğru dişiyi dölleyebilmek için hayatını tehlikeye atan kahramanlar, pek çok unutulmaz aşk hikayesine konu olmuştur (aşkın  tanımı bundan daha iğrenç şirinlenemezdi herhalde).

Şirinlerin cinsiyetsizliği, çocuksu bir şirinlik olmaktan ziyade, komünist ütopyanın önemli bir unsuru olarak değerlendirilebilir. Belki de mülkiyetsiz, sınıfsız ve çüksüz bir toplum peşinde koşmalıyız. 

Yine de varım, diyorsanız çok esaslı bir komünistsiniz. Donnie Darko’nun yorumu malum…

Hrant Dink’in doğumgünü kutlu olsun. AİHM kararı da kutlu olsun. Şarkımız da Bob Dylan’dan gelsin.

1963′te ırkçılar tarafından öldürülen Amerikalı insan hakları savunucusu Medgar Evers için yazılmış, ama isteğe bağlı olarak “Medgar Evers” yerine “Hrant Dink”, “beyaz” yerine “Türk” koyarak dinleyebilirsiniz.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

çalılıkların arasından bir mermi
Medgar Evers’in canını aldı
bir parmak çekti tetiği onun ismine
bir tüfek gizlendi karanlıkta
bir el kurdu tüfeği
iki göz nişan aldı
arkasında bir insanın beyni
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

güneyli bir siyasetçi
yoksul beyazlara vaaz veriyor
“şikayet etmeyin, siz siyahlardan daha iyisiniz
beyaz bir tenle doğdunuz” diyor
ve siyah adamın adı anılıyor
siyasetçinin yararına
ve siyasetçi yükselirken
yoksul beyazlar döküntülerde kalıyor
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

şerifler, askerler, valiler para alırlar
polisler ve muhafızlar da öyle
ama yoksul beyaz adam
onların elinde oyuncak olur
okulda ona öğretirler
en baştan itibaren
yasalar onun yanındadır
beyaz tenini korumak için
nefretini canlı tutmak için
doğru düzgün düşünemesin diye
içinde bulunduğu durum üstüne
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

sefil barakaların duvarlarındaki yarıklardan
tren raylarına bakıyor
sesler beyninde zonkluyor
ona öğretmişler sürü halinde yürümeyi
ve yumruğunu sıkıp
arkadan vurmayı
asmayı ve linç etmeyi
acı çekmeden öldürmeyi
zincirli bir köpek gibi
bir adı yok onun
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

bugün Medgar Evers gömülüyor
onu vuran kurşun yüzünden
onu bir kral gibi taşıyorlar
ama güneş batınca
tetiği çekenin üstüne
ondan kalan taşta
adının yanına kazınmış
mezar yazısını bulacağız:
oyunda bir piyondu sadece

Anayasa değişikliklerinin halk tarafından onaylanmasıyla birlikte, 12 Eylül’ün sorumluları hakkında suç duyuruları başladı. AKP’lilerin bu eliçabukluk karşısında hafiften telaşa kapıldıklarını hissediyorum, hatta parti çevrelerinden bir kısmında “acaba bu arada biz de okka altına gider miyiz” endişesi başlamıştır tahminimce, “sen ne yaptın Tayyibim” sızlanışlarını duyar gibiyim.

Madem Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı geldi, ben de işgüzar ve vaktibol vatandaşlarımızı, seçim kanununu Anayasa Mahkemesi’ne götürmeye çağırıyorum.

Evet, açıklıyorum: Seçim kanunu, anayasanın 67. maddesine aykırıdır ve iptal edilmesi gerekir. Gerçi anayasada kanun iptali için başvuruda 60 günlük süre veriliyor ama bireysel başvuru hakkının yeni alınması dolayısıyla 60 günlük sürenin şimdi başladığına hükmedilmesi de hukuken mümkün olabilir, bilmiyorum. Ben her ihtimale karşı yazayım.

Anayasanın 67. maddesinde şöyle bir hüküm vardır: Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir.

Buradan şunu anlıyoruz, seçim kanunu, temsilde adalet ilkesini, yönetimin istikrarlı olması ihtimalini arttıracak şekilde kısmen ihlal edebilir. %10 baraj, bu maddedeki “yönetimde istikrar” ifadesine dayandırılarak uygulanıyor.

Barajı şimdilik bir kenara bırakalım, milletvekilliklerinin illere dağılım yöntemi bu maddeye aykırıdır. Şu andaki kanuna göre, önce her ile nüfusuna bakılmaksızın birer sandalye veriliyor. Daha sonra kalan sandalye sayısı, illerin nüfuslarıyla orantılı bir şekilde dağıtılıyor. Başlangıçta verilen birer sandalyenin temsilde adaletle bağdaşır bir tarafı yok. Üstelik en son nüfus sayımı sonucu, nüfusu en az il olan Bayburt tek sandalyede kalınca, bu kanunda bir değişiklik daha yapılarak her ilin en az iki sandalyesi olması zorunluluğu getirildi. Şu andaki dağılıma göre Bayburt’ta yaklaşık her 38.000 kişiye bir sandalye düşüyor, İstanbul’da ise her 150.000 kişiye bir sandalye düşüyor. Yani Bayburt’taki vatandaş, İstanbul’daki vatandaşa göre dört kat fazla temsil ediliyor. Nerede temsilde adalet?

Peki bu adaletsizlik, yönetimde istikrar ilkesine bir yarar sağlıyor mu? Tam tersi, birçok il, nüfusları yeterli düzeyde olmadığı halde 1 yerine 2 kişiyle temsil edildiği için, en çok oy alan partinin, yani muhtemel iktidar partisinin yanı sıra, muhalefet partilerinden birinden de bir temsilci seçmesi ihtimali artıyor. Yönetimde istikrar ilkesini, basitçe tek parti iktidarı ihtimalinin arttırılması şeklinde anlarsak, bu adaletsizlik, tek parti iktidarı ihtimalini arttırmıyor, aksine azaltıyor. Anayasanın 67. maddesinde, bazı bölgelere, hasbelkader il yapıldıkları için fazladan hak etmedikleri bir sandalye vermeyi haklı çıkaracak bir şey yok. Yani bu uygulama, anayasada bağdaştırılması istenen iki ilkeye de aykırı.

Kanunun bu şekilde olmasının nedeni her ilin en az bir sandalye almasını garantilemek olmalı, ama bunun başka ve çok daha adaletli yöntemleri var. İlgililerin, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki sandalyelerin eyaletlere dağıtılma yöntemine bakmalarını öneririm (afedersiniz her bokta ABD’yi örnek gösterenlere de gıcık olurum ama bazı şeyleri de akıllıca yapıyorlar, haklarını vermek lazım). Orada da önce her eyalete bir sandalye dağıtılıyor. Sonra her eyalet için bir kota hesaplanıyor, temsilci başına düşen nüfus ile, eyalete bir sandalye daha verilse temsilci başına düşecek olan nüfusun geometrik ortası şeklinde (yani çarpımlarının karekökü). Her bir aşamada, kotası en yüksek olan eyalete bir sandalye daha verilerek kalan sandalyeler dağıtılıyor. Sonuç bizimkinden çok daha orantılı ve her eyaletin en az bir sandalye alacağı garantili.

Gelelim baraja.

Yazının devamını okuyun. »

Bir arkadaşım anlattı, sanırım televizyonda bir belgeselde görmüş. Bir parazit var ve asıl yerleşmek istediği yer, kedinin bağırsakları. Ama kedinin bedenine doğrudan giremiyor. Lakin fare bedenine girebiliyor. Farenin içine yerleştikten sonra, farenin sinir sistemini etkileyerek, kediden korkmasını engelliyor. Parazitin etkisindeki hasta fare zihni, artık kediden korkmuyor, aksine kediye muhabbetle yaklaşıyor. Kedinin bu muhabbete nasıl karşılık vereceği malum. Kedi fareyi midesine indirdiğinde parazitimiz hedefine ulaşmış oluyor.

Yaşamın çoğunda parazit tarzı davranış var tabii, aslında biz de bitkilerin ve hayvanların parazitiyiz. Ama terim olarak, yabancı bir bedenin içine yerleşen ve onu içten kemiren yaşam formlarına deniyor. Eğer ortada hazır yenecek bir şeyler varsa ve onları ele geçirmek için gerekli silahları geliştirmek mümkünse, o boşluğu dolduran bir yaratık eninde sonunda ortaya çıkıyor. Canlı organizmaların davranışlarına dair gözlemleri toplumsal durumlara uyarlamak biraz problemlidir genel olarak ama düşünme alıştırması olarak fena değildir.

İnsan toplumlarının hazır yiyecek üretmeye başlamasıyla; devletin, askerlerin, ve köleliğin ortaya çıkmasının paralelliği rastlantı olmasa gerek. Silahları doğrultarak ve başkaca işe yarar bir şey yapmadan hazır yiyecekten otlanmak mümkünse, bu boşluğu dolduran bir organizmanın ortaya çıkması beklenmelidir.

Parazit, içine yerleştiği bedenin kanını emerek yaşar, ama o beden o kanı üretmeye devam etmelidir. Buna “parazitin dilemması” diyebiliriz (Menteş’in kulakları çınlasın). Parazit, ya içine yerleştiği bedeni hayatta tutmalıdır, ya da yerleştiği beden ölmeden önce başka bir bedene atlayabilmelidir. Yoksa yiyecek kaynağı kesilecektir.

İçine yerleştiği bedeni hayatta tutacak kadar insaflı olmaya karar veren parazit, buna hiç aldırmayan parazite göre biraz daha az yemek durumundadır haliyle, ama buna karşı yerleşilen bedenin rızasını alarak avantaj sağlayabilir. Beden kendini bu parazitten kurtarmanın o kadar iyi bir fikir olmadığına ikna olabilir, çünkü paraziti def ettiğinizde, bu sefer başka bir parazitin gelip içinize yerleşmesi, üstelik bu parazitin sizi hayatta tutmakla fazla ilgilenmeyen, onun yerine bedenden bedene atlamayı seven bir parazit olması mümkündür. O yüzden kendi parazitinizi başka parazitlere karşı beslersiniz.

Diyelim ikna olmadınız ve parazitinizi def etmek için bir tür savunma geliştirdiniz. Bu savunma her neyse, aslında bedenin özünden kaynaklanmış olsa da, sonunda kendisinin başka bir parazite dönüşmesi kaçınılmaz olur. Çünkü ortada hazır yemek ve ona el koymayı mümkün kılacak (aslen eski paraziti kovmak için geliştirilmiş) silahlar vardır. Artık kendi yiyeceğini üretmenin mantıklı bir tarafı kalmamıştır. Nur topu gibi yeni bir parazitiniz olmuştur, eskisini arar hale gelebilirsiniz.

Parazitin ikna yeteneği şaşırtıcıdır ve aslında yerleştiği bedenin algısını ne kadar bulandırabilirse o derece başarılıdır. Parazitiniz, ölümcül yabancı parazit tehdidini olduğundan fazla algılamanızı sağlarsa, sizin kanınızdan daha büyük bir pay almasına razı olursunuz.

Yerleşilen beden açısından en acısı, siz parazitinizi sonuna kadar beslemeye ikna olduğunuz halde, parazitin artık sizi hayatta tutmakla ilgilenmemesi olur. Parazit, kanınızı kurutmuştur ve artık başka bedene atlama niyetindedir. Ama algınızı o derece bulandırmıştır ki, siz artık kediye muhabbetle bakar olmuşsunuzdur. Sonuçta siz kedinin midesini boylarsınız, parazitiniz bu işten kârlı çıkar.

Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider.

Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0” işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada.

Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2’yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2’nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10’la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi olmaması ilginç.  Bütün kolonlar sağa dayalıdır, problem yoktur.

İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizce’de bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

Bayram tatiliyle birleştirerek yurtdışı turlarına katılak. Dubrovnik çok güzel diyorlar mesela, hem de vizesiz. Normalde bayram zamanı yer bulmak sorun olur ama bu sefer duyduğuma rezervasyonlar yavaş gidiyormuş.

9-10 Eylül’de Olimpos’ta rock festivali var, Duman falan çalacak. Oraya gidip, tatili pazar gününe uzatak.

Yaz boyu çok kalabalıktır diye gitmeye çekindiğimiz, civardaki sayfiye yerlere gidek. O gün çok kalabalık olmayacak gibi geliyor bana. İstanbullular için Adalar, Polonezköy falan güzel seçenekler. Alkol tedarikini önceki günden yapmak lazım, o gün zorluk çekilebilir.

Ailecek pikniğe gidek. Ama dans kareografisini önceden hazırlamakta yarar var, doğaçlama zor olur.

Bütün gün uyuyak.

Dalgalanak da durulak.

Bono, “God Part II” adlı şarkısında, John Lennon’un “God” şarkısının devamını yazmaya yelteniyor. Nakaratı “I believe in love” diye dönüp duruyor. Evet, John Lennon bunu nasıl da atlamış, keşke önce Bono’ya sorsaydı mı diyeceğiz?

Lennon’un Beatles’ı bitirme manifestosu niteliğindeki “God”, aynı zamanda Beatles’ın görkeminden vazgeçip sonraki hayatını siyasi ve insani mücadelesi çevresinde şekillendireceğinin de ilanıdır. Tuhaf olan, Bono’nun eksik gördüğü şeyin, şarkıda kısacık ama son derece güçlü bir ifadeyle var olması; “I just believe in me” (sadece kendime inanıyorum) dedikten sonra fısıltıyla “Yoko an me” (Yoko’ya ve kendime) demesi “aşka inanıyorum” diye yırtınmaktan çok daha güçlü bir aşk ifadesi değil midir? Sevdiğini kendinin bir parçası olarak görmek, onsuz kendini eksik hissetmek… Ayrıca öznesi-nesnesi belirsiz bir şekilde söylenip duran bu aşka inanma/inanmama meselesi de nedir? Aşka inananın inanmayandan ne farkı var? Bana “aşka inanıyor musun” diye sorulacak olsa “hangi aşka” diye cevap veririm ister istemez. Aşık olandan, olunandan bağımsız bir şekilde aşk diye bir şey mi var? Göremediğime göre inanmıyorum belki de. Doğrusu, “ben” dedikten sonra, eksik kaldığını hissederek “Yoko ve ben” diyen Lennon’un aşkına inanıyorum, ama, kusura bakmasın, Bono’nun aşkına inanmıyorum.

Lennon gibi, belki dünya üzerinde hiç kimsenin sahip olmadığı bir şöhreti ve görkemi geride bırakıp, doğru bildiği şeyler uğruna yürümeyi seçmiş birinin, kendi profesyonel hayatında tam tersini yapmış, bir yandan savaş karşıtı görünüp, bir yandan savaş ilan eden devlet başkanlarıyla her fırsatta öpüşüp koklaşan Bono’dan alacağı bir tavsiye olduğunu sanmıyorum.

Aslında, kompozisyon duygusu olan becerikli müzisyenler ve sağlam bir vokal biraraya geldiğinde yeterlidir çoğu zaman, çok derinlikli sözler ve tutarlı bir siyasi duruş aramaz insan. Hiçbir zaman albümlerini almayacağım ama bir yerde kulağıma çalındığında da rahatsız olmayacağım gruplardan olurdu, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirme gereği duymazdım. Ama kendilerini gördükleri yer ve yakıştırıldıkları dünyanın sorunlarına duyarlı süper yıldız pozisyonuna bakınca, insan “dur bakalım, o kadar da değil” demekten alamıyor kendini.

Yıllardır, Türkiye’de insan haklarının ihlal edildiğini söyleyerek Türkiye’den gelen konser tekliflerini geri çeviren U2’nun, sonunda gelmeye ikna olmasını sevinçle karşılıyoruz şimdi. Doksanlarda Selanik konserlerine otobüs turları falan düzenlendiğini hatırlıyorum, “buraya gelmiyorlar ama çok yakına geldiler, hadi gidelim” diye. Sonuçta Bono’nun kararlı mücadelesi sonucunu verdi, Türkiye’de işkence tümden ortadan kalkmadıysa da eskisine göre epey azaldı ve Bono da bunun üzerine sonunda bizi şereflendirmeye karar verdi, haydi hep birlikte gidelim mi diyeceğiz? Bazıları da kimi gazetecilerin Bono’ya sorularından rahatsız olmuş, “inşallah Bono bütün Türkleri böyle sanmaz” diye sızlanıyorlar. Ülkece kendimizi Bono’ya beğendirme derdindeymişiz de haberim yokmuş.

Siyasi duruş sahibi bir müzisyen (hadi öyle olduğunu varsayalım), eylemlerini onaylamadığı bir devlete karşı nasıl tavır almalı, o ülkede konser vermeyi reddederek mi? Bu konuda ilginç bir örneği yakın zamanda okudum.

İsrailli sinemacı ve barış eylemcisi Udi Aloni, Türkiye’de Bağışlanmak filminin dvd’siyle birlikte satılan ve Slavoj Zizek’in derlediği “Bir Yahudi Ne İster?” kitabındaki yazılarından birinde (Leonard Cohen’e açık mektubunda), Leonard Cohen’den Tel Aviv’de konser vermemesini istiyor. Yazıdan, Tel Aviv konserinden sonra gerçekleşmesi planlanan Ramallah konserinin Filistin yönetimi tarafından iptal edildiğini anlıyoruz. Aloni, Cohen’den Filistinlileri anlamasını da istiyor. Cohen’in Tel Aviv ve Ramallah’ta birer konser verecek olması görünüşte barışçı bir çaba gibi görünse de, işgal altındaki Filistinliler, işgalcilerle aynı kefeye konulmayı bir barış mesajı olarak kabul etmiyorlar. Aloni, kendi sözleriyle, Filistinlilerin ondan iletmesini istediği mesajı iletiyor (bu kitap, özellikle Aloni’nin “ikiulusluluk manifestosu” oldukça ilginç, ona da ayrıca değinmek lazım).

Aloni, İsrailli bir Yahudi olarak, İsrail politikasına vargücüyle muhalefet eden bir sanatçı, İsrail devletinin bu şekliyle ortadan kalkması ve Filistin toprakları üzerinde yaşayan bütün halkların eşit katılımıyla laik ve eşitlikçi bir birlikteliğin onun yerini alması için uğraşan bir eylemci. Cohen’e mektubunda, Tel Aviv’de konser vermeme çağrısını ne kadar tereddütlü bir şekilde yaptığı da anlaşılıyor, haddini aştığını kabul ediyor bir yandan. Ama davasının heyecanı, Filistinlilerin derdine tercüman olurken kurduğu cümledeki çarpıklığı görmesini engelliyor: “(Filistinliler, sana) gidip önce işgalcilerimizi eğlendirip, sonra bize teselli ödülü verir gibi gelme, diyorlar”. Çarpıklık dediğim, Tel Aviv konserine gidecek olanları işgalciler olarak görmek. Başka bir deyişle, devletleri halklarla karıştırmak. Bu aslında tam da devletlerin istediği bir şey, kendilerinin halktan ayrı bir şey olmadığını kanıtlayabildikleri ölçüde meşruiyet kazanıyorlar.

Ama Aloni’nin isteği, Bono’nun aşağılayıcı tavrına göre daha insaflı. Cohen tabii ki müziğini dinlemek isteyen herkesle buluşacaktır, fırsat verilseydi Ramallah’ta da buluşurdu, kendini devletlerin düzeyine indirmeye tenezzül edeceğini sanmam. Oysa Bono kendini devletlerle muhatap görüyor, ve bundan da büyük gurur duyuyor, belli. Onun devletlerle muhabbeti de devletlerin birbirleriyle muhabbetinden farklı değil, güçlü ve zengin olanın karşısında hazırola geçiyor, yoksul olana burun kıvırıyor. Dünya Ekonomik Forumu’na katılıp duyarlılık şovları yapmayı, Live Aid tarzı şarlatanlıklar düzenlemeyi ve tabii ki Türkiye’de konser vermeyi reddetmeyi en güzel eylem biçimi olarak görmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan, biz neden aşağılanmaktan bu kadar hoşlanıyoruz?

Bir zaman bir mahallede, bütün çocuklar, okul çıkışı misket oynarlarmış. Pek çok mahallede aynı şey olur, bizim mahallede meşe derlerdi, bazıları da bilye der, ama misket daha genel bir isim galiba. Neyse, bu mahallede, nedendir bilinmez, bu durum giderek bir iptila halini almış. Çocuklar, oyunda ustalaştıkça daha çok oynamak istiyorlar, birbirlerine kaptırdıkları misketleri geri almak için hırslanıyorlar, hırslandıkça kendilerini geliştiriyorlar, ustalaştıkça daha çok oynamak istiyorlarmış. Anne-babalar, başlangıçta, çocukların masum eğlencesidir, hatta beyin fonksiyonlarını geliştirir diyerek ses çıkarmıyorlarmış. Ama olay, misket oynamak için okulu asma boyutuna varınca müdahale etmeye karar vermişler.

Ne var ki müdahale girişimleri başlangıçta pek başarılı olmamış. Çocuklardaki tutku o kadar güçlüymüş ki, nasihat, azarlanma, dayak, hatta misketlerine el konulması fayda etmiyormuş. Sonunda, mahallelinin Ruşen Amca dediği ve itibar ettiği, karayollarından emekli mahalle sakini, geç yaşta sahip olduğu oğlunun misket yüzünden serseri olması korkusuyla uzun vadeli bir plan hazırlamış. Mahalleliyi, bu beladan kurtulmak için kesenin ağzını açmak gerektiğine ikna etmiş. Öncelikle, mahalledeki bakkalları dolaşarak, çocuklara artık misket satmamaları konusunda para teklif etmişler. Bakkallar sevinerek kabul etmişler, çünkü zaten aslında fazla misket satışı yokmuş, çocuklar zamanında aldıkları misketleri elden ele geçirerek idare ediyorlarmış. Dolayısıyla ilk aşama çocukların fazla dikkatini çekmemiş.

İkinci aşamada, mahalle mahalle dolaşarak en usta oyuncuyu aramışlar. Sonunda uzak ve yoksul mahallede, Sihirbaz diye bilinen bir çocuk bulmuşlar. Çocuğa ve ailesine para teklif etmişler. Tek şart, çocuk her gün onların mahalleye gelerek misket oynayacak ve üttüğü misketleri gizlice Ruşen Amca’ya verecekmiş. Ve tabii ki bu durumdan asla diğer çocuklara bahsetmeyecekmiş. Sihirbaz, misket konusundaki yeteneğini değerlendirmek için hayat boyu daha iyi bir fırsat yakalayamayacağını fark etmiş.

Böylece Sihirbaz mahallenin misket ortamına girmiş. Olağanüstü tekniğiyle her girdiği oyunu kazanarak mahallenin çocuklarını tek tek ütmeye başlamış. Çocuklar, sürekli ütülmekten sıkılarak Sihirbazı oyunlarına almaz olmuşlar. En azından belli dönemler için… Ama diğerleri karşısında galip gelen de Sihirbaz’a kafa tutmak için cesaretleniyormuş. Ama yine ve hep yeniliyorlarmış. Kendi aralarında, Sihirbaz’ın çocuk değil, hayatı boyunca misket oynamış elli yaşında bir cüce olduğuna dair söylentiler çıkarmışlar. Sonuçta ortalıkta misket kalmamış, mahalledeki bakkalların artık misket satmadığını o zaman fark etmişler. Ama gidip başka yerlerden misket almaya da istekleri kalmamış, çünkü Sihirbaz varken, artık misket oynamak eskisi kadar eğlenceli değilmiş. Sürekli yenilmekten bıkmışlar. Birer ikişer misketten soğumuşlar. Artık mahallede kimse misket oynamaz olmuş.

Ruşen Amca, planın üçüncü aşamasını kendi başına gerçekleştirmiş. Sihirbazın üttüğü misketleri bir çuvala doldurmuş, bir şafak vakti arabasına yüklemiş, uzak kırlık bir yere gitmiş. Çuvalı orada boşaltmış. Çuvaldan dökülen misketlerden bir tepe oluşmuş.

Gel zaman, git zaman, bu misketlerden oluşan tepenin içinde, misketlerin arasındaki boşuklarda bir takım canlılar yaşar olmuş. Bunlar çok küçük, bildiğimiz hiçbir canlıya benzemeyen, çok çok zeki canlılarmış. Misketlerin arasına, örümcek ağı benzeri, ama çok daha karmaşık yapılar inşa etmişler. Misket tepesinin içinde bir uygarlık kurmuşlar. Biz kendilerini henüz fark etmediğimiz için bir isim vermiş değiliz ama hikayenin selameti açısından şimdilik bir isim verebiliriz, mesela potur diyelim.

Poturlar, bilgileri ve uygarlıkları geliştikçe içinde yaşadıkları evrenin de farkına varmaya başlamışlar. Önceleri sonsuz bir koridorda yaşadıklarını düşünüyorlarmış, sonradan küre şekilli ve birbirinden bağımsız kütlelerin arasında yaşadıkları anlamışlar. Ve bu kütlelerin birbirinin üstünde çok hassas bir dengede durduğunu fark etmişler. Öyle hassas bir dengeymiş ki bu, misketlerden biri yerinden azıcık oynatılsa bile, bütün dünya başlarına yıkılacakmış. Bu devasa tasarım karşısında hayrete düşmüşler ve birbirlerine hep aynı şeyi söyler olmuşlar: “Böyle bir şey RASTGELE oluşmuş olamaz.”

Her bir misketi başka misketlerin taşıdığı ve onları da başka misketlerin taşıdığı, her bir misketin birbirine tam da olması gereken yerden temas ettiği ve başka türlü olsa bütün evrenin yıkılacağı bu tasarımın bir tasarımcısı olmalı, demiş poturlar. Bu tasarımcıyı göremiyor olsalar da, çevrelerinde gördükleri su götürmez gerçeklerden dolayı onun varlığından artık eminlermiş. Bazen misketlerden birinin bozunması ya da bir rüzgar esmesi sonucu bazı misketler aşağı yuvarlanır, ve bu, poturların evreninde büyük felaketlere yol açar, şehirler yıkılır, dünya tersine dönermiş. Onlar bu hassas dengeyi kim kurduysa ancak onun bozabileceğini düşünür ve tasarımcının dışarıdan bir yerden kendilerini izleyip hatalarını cezalandırdığına inanırlarmış.

Oysa Ruşen Amca, o sırada üniversite giriş sınavlarına hazırlanan oğlunun dershane parasını denkleştirme derdindeymiş.

Poturlar, hataları için cezalandırıldıklarını fark etmişler etmesine de, neyin hata olduğu konusunda bir görüş birliği yokmuş. Zaman zaman Ruşen Amca’yla telepatik ilişki kurmayı başaran bazı poturlar, ondan aldıkları mesajı diğerlerine iletmişler. Ama farklı mesajlar alıp iletenler ve onlara inananlar arasında kavgaların önü kesilmez olmuş. Akıl ve sağduyu sahibi poturlar araya girmeye çalışmışlar, bu farklı mesajları uzlaştırmaya, aslında çok da farklı olmadıklarını anlatmaya çalışmışlar. Böyle bir düzen RASTGELE oluşmuş olamayacağına göre aslında hepsinin mesajları aynı tasarımcıdan aldıklarını, dolayısıyla arada pek de fark olmaması gerektiğini söylemişler. Bazen başarılı olmuşlar, bazen olamamışlar.

Tabii arada çıkıp “Yahu bu misketler buraya RASTGELE boşaltılmış ve hasbelkader böyle bir denge oluşmuş olamaz mı? Yani bizim tarih boyu içinde yaşadığımız için başka türlüsünü düşünemediğimiz bu denge, teorik olarak oluşması mümkün milyarlarca dengeden sadece biri olamaz mı?” demeye cüret eden bazı kendinibilmezler olmuş ama hemen susturulmuşlar: “Nasıl bu kadar geri zekalı olabiliyorsun?. Bizim en karmaşık statik hesaplarımızla dahi çözemediğimiz bu muhteşem yapının RASTGELE oluşmuş olabileceğini nasıl düşünürsün?”

Ruşen Amca, tıp fakültesini başarıyla bitiren oğlunun ilk çocuğunu görme şansına erişmiş, ama kalbi daha fazlasına elvermemiş. Poturların tek tanrısı olduğunu öğrenemeden, 78 yaşında vefat etmiş. Cenazesine ona büyük saygı duyan mahallelinin neredeyse tamamı katılmış. Ama poturların haberi olmamış.

Anayasamızın halen yürürlükte olan ve yakında halkoyuna sunulacak değişiklik paketinde de yer almayan 66. maddesi şöyle diyor:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Gayet güzel. Aslında bu yöntemi neden sadece etnik meseleleri çözmek için kullanmışız ki? Kendimizi sınırlandırmayalım. Bu dahiyane mantığı daha pek çok meseleye uygulayabiliriz. Örneğin, anayasamıza aşağıdaki gibi maddeler eklenmesi kanımca çok yararlı olacaktır:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hali vakti yerindedir.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, elma yanaklı, gül dudaklıdır.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan hiç kimsede bir gram fazla yağ bulunmaz.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes dilini burnuna değdirebilir.”