.

Yazarın arşivi

Aşağıdaki yazı, bilgisayar tarafından yazıldı. Türkçe’nin fonetik özelliklerine uygun olarak (büyük ve küçük ünlü uyumları, ünsüz benzeşmesi, vb.) bir bilgisayar programı tarafından rastgele üretilen sözcükler arka arkaya dizilerek oluşturuldu. Algoritma aynı zamanda Türkçe’deki harf sıklığını ve bazı biçimbilim özelliklerini de dikkate alıyor, ama hiçbir şekilde önden verili anlamlı bir sözcük ya da hece, ya da programın ürettiği metin üzerinde herhangi bir müdahale yok.

Bu işe girişirkenki amacım, Türkçe bilmiyor olsam, Türkçe’nin ses olarak kulağa nasıl geleceği hakkında fikir sahibi olmaktı. Ama yazılar ortaya çıktıktan sonra fark ettim ki bayağı bir mizah unsuru da barındırıyor. Bu şekilde günde bin tane kitap yazabilirim, ama kim okur bilmiyorum.

Zöltkür sürderci çökkeptekte üğsende yakta önmeklep saksavavarar. Üngel dırttan yede atakavığı zamsaş. Eseştirik tecillere çatkında kipsek sırmışamsa talaş istet eben çısacaktı yoncudası sanda ballasırsıva sin ayda çite çıllattansar voka dandınlar ip bömsem ebeye dayarı anıp almacaksa köğdün. Gandaşaba eşkedi kazlaza suçkuyaç büğe debe getken. Enlerle yene geç ireşen ezir. Abır kırak böyür kidebi soca inerlimdi dağıptatıklaş. Sirlepet arığam dağa unlaştal sotlasıp çaralgı sapsıp çiyinlivel danımı seştekedemmir.

Sutumduşkaşar venektetin kaskamat dağcıştapızdaş seke gangasır. Baktı yakıradırdıt biki gatırlı sağ. Kuyana dot katla kene daçkıçta dıdın yıtansı gubarda sakkanınga takağanma akırdalığan osam. Çınsamca vön kukat dav kas. Keni sün çene çektel dana kibişle teniteleksen. Kanı seğicen tağat ıya kizen vuskakat çetep ıran sorağık eyim an anmın. Çukkatar kasınanıbı kutlarlakat karsalgın. Kal alaş bıma tıpakar. Çasandı telekik onursu yapıva yete gar zebin. Öte ıpsapa ınap kınlarlan abangığansı vona zıbakaz. İn ıtkın zenmin. Belete açsa çöke ıma sabat arda garar. Alakkın urk üküte çığıcın. Astada alıtalır kuğat aşkakaç yedircin. Kağanı tuta yirlebi küt tanaşak sutatta irdeyet baldar dişe an.

İllen kazmaçsınma ülenget kaya goğda siber. Arççan döle kaltsı isitme sarıbın sekke bardapa sakı get bekli kinete izdeçte asmada çaşlandı eğe kirdekezin tirde çeciş dunalat yolu datka dayda dırdırla avağa ala kımla aşan. Akığı gavsırlan köştergensik yeviş asıç kenmik tulabakta çılsan. Töpüngüncen akaç siğe tavandı zes. Gaca urç tez. Ayansak sülkle sermeken. Sileğeşen sanga tes gazdargı çidem eli azallal ıs. Bamar irpleğe tandanla irlenli çek öken sanıp bunamangal kidir. Takkat irse apsar eser. Takka totağı tanı dazı ılır. San aç yincelerlireş tistinse ice satlın.

Yazının devamını okuyun. »

Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang                        

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i  nerede bulur? Kim Kim’i
Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi.

Bizde soyadı kanunu 1934’te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Dengenin bozulması ise korunmasından daha beklenir bir durumdur. İnsan belirgin şekilde monogamik bir canlı olsa da, üstün erkek stratejisine sapılan durumlar her zaman olmuştur. Geçmiş dönemlerde harem kuran ağalar ya da hükümdarlar, yakın dönemde de Mick Jagger gibiler, soylarını ve soyadlarını diğerlerinden daha çok yayarlar. Bu, bir açıdan kadınların işine gelen bir durumdur aslında. “Oh, oh, şeriat gelsin, dört karı alalım” fantezisi kuranlar, düşünüyorlar mıdır ki, kadın-erkek sayıları aşağı yukarı eşit olduğuna göre, bir kişinin dört karı alması, üç kişinin elleri ceplerinde dolaşması demektir. Kadınlar için ise, en üstün erkeğin kapılmış olması sorun olmaktan çıkar, olanakları geniş bir erkekten birden çok kadın faydalanabilir.

Soyadlarının tükenmesi için poligami de şart değildir aslında. Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama bu süreçte mutasyonun karşılığı yoktur, ortama yeni soyadları girmesi pek beklenmez. Mahkeme kararıyla soyadını değiştirenler, ya da başka bir ülkeden göç edenler vardır, ama tükenme eğilimi, yeni soyadlarının eklenmesi eğiliminden her zaman çok daha güçlüdür.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor.

Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

Küçük bir ekleme: Kuzey Kore maçını izleyenler, Lee yerine Ri, Park yerine Pak isimlerini görmüşlerdir. Bunlar aslında aynı isimler. Kuzey Koreliler, Latin harflerine farklı şekilde çeviriyorlar. Ya da belki Kuzey Koreliler doğru yapıyor, Güneyliler daha bir İngilizce’ye benzetmeye çalışıyorlar, bilmiyorum. Güney Kore takımı daha çok bilindiği için, onların yazım şeklini kullandım.

Nazım Hikmet’in yazdığı en güzel dizelerden biridir, ben özellikle “bir ağaç gibi tek ve hür” kısmını anlamlı bulurum. Onu takip eden komünist kuşağın söyleminde ve pratiğinde biraz ihmal ettiği bir söz olduğu için belki. Komünizm “tek ve hür” olmakla ilgilidir en az “kardeşçesine” olmak kadar, bunu anlamamız neden bu kadar uzun sürdü, hatta anlamakta geç kaldık bilmiyorum.

Başka bir yönden “bir orman gibi kardeşçesine” lafına baltayla dalacağım şimdi izniniz olursa. İmge çok güzel ama biraz problemli maalesef. Ormandaki ağaçların kardeşliği, tıpkı vahşi hayvan saldırılarına karşı ilk hedef olmak istemedikleri için sürünün ortasına ilerlemeye çalışan sığırların kardeşliği gibidir. Hepsi ortaya doğru hareket ettikleri için, dışarıdan bakınca sıkış tepiş, bir orji halinde ilerleyen mutlu ve kardeş bir sürü gibi görünür. Ama hepsi, en zayıfları dışa doğru, yani tehlikeli bölgelere itme eylemindedir aslında.

Ormandaki ağaçlar yüksek olurlar (üç hürel şarkı sözü gibi oldu ama doğru). Bu kadar büyümek, daha doğrusu büyümek zorunda olmak hem maliyetli hem risklidir. Daha büyük gövdeyi beslemek de ayakta tutmak da daha zordur. Eğer gerçekten aralarında bir kardeşlik olsa “gelin hepimiz aynı boyda kalalım, fazla kendimizi kasmayalım, güneşin nimetlerinden eşit olarak faydalanalım” derlerdi ve bu delice yarışa girmezlerdi. Ama böyle bir anlaşma yapılmış olsaydı bile, anlaşmayı bozmanın yaptırımı yoktur. Sonuçta hepsi köklerinden toprağa bağlı, kalkıp öbürünü dövecek halleri yok. Şans eseri biraz daha aşağıda, dolayısıyla gölgede kalıp ölmektense, biraz daha yukarıda olmaktan zarar gelmez. Ama bir tanesinin yukarıda olması, onun çevresindekilerin gölgede kalması demektir. Gölgede kalmaktansa uzamaya çalışmak doğru tercihtir. Sonuçta oyun teorisi dinamikleri işler; Nash dengesi, hepsinin var gücüyle uzamaya çalıştığı yüksek mi yüksek ağaçlarla dolu ormanlar yaratır.

Ormanda değil açık alanlarda yaşayan ağaçlar için böyle bir rekabet olmadığı için, onlar kısa ve yayvan olmayı tercih ederler. Fırsat varsa enine büyümek, boyuna büyümekten iyidir (sadece ağaçlar için tabii, kesinlikle benim için değil). Enine büyümek, dünya üzerine düşen güneş ışığından daha çok faydalanmak demektir. Bu yüzden, yayıla yayıla genişlerler ve bozkırın ortasında tek başlarına keyif çatarlar. Ormandakiler, birkaç metre aşağıda kalmanın ölüm getireceği canhıraş bir yarıştadırlar oysa.

Ne diyelim, görünüşe aldanmamak lazım. Aynı zamanda birbirimize karşı anlayışlı ve saygılı olmak, boş şeyler için kendimizi üzmemek, karşıdan karşıya geçerken dikkat etmek, ve kesinlikle ve hiçbir şart altında çocuk taklidi yaparak konuşmaya yeltenmemek…

Alan Turing’in 1937’de yayınladığı ve kendisinin “otomatik makina” adını verdiği, ama bilim dünyasının bundan böyle “Turing makinası” diye anacağı soyut makina ile ilgili çalışması, basitçe, bir bilgisayar yapılacak olursa nasıl yapılması gerektiğini anlatır. Turing makinası, bir algoritmayı işleyebilen bir makinanın formal matematiksel dille ifadesini verir. Bilgisayar donanımları ve bilgisayar dilleri, eğer onlar kullanılarak bir Turing makinası inşa edilebiliyorsa, Turing makinası tarafından çözülebildiği kanıtlanan tüm problemleri de çözebilirler demektir.

Bu çalışmanın bilgisayar bilimine katkısı, belki tekerleğin icadının araba yapılmasına katkısı ile kıyaslanabilir. Bilgisayarın tek bir mucidi yoktur tabii, ama eğer tek bir isim söylenecekse bunun Alan Turing olacağı şüphesizdir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Turing, Almanların Enigma diye bilinen deniz haberleşmesi şifrelerini çözmekle görevli bir ekibe katılır. Ekip, Turing’in öncülüğünde şifreyi çözecek bir makina yapmayı başarır. Bunun sudoku çözmek gibi bir şey olmadığını anlamak için, şifrenin her gün değiştiğini ve makinadan beklenenin şifreyi her gün yeniden ve çok geç saate kalmadan çözmek olduğunu bilmek gerek. Bu çalışma Atlantik’teki üstünlüğü müttefiklere kazandırmada, Normandiya çıkarmasının yapılabilmesinde ve dolayısıyla savaşın sonucunun belirlenmesinde kilit öneme sahiptir.

1952 yılında evinde gerçekleşen bir soygun olayı sonunda eşcinsel olduğunu itiraf etmek zorunda kalır Turing. Kahraman ve gayretkeş İngiliz polisi, soygunu bir kenara bırakıp Turing’i tutuklar. Yüzyıl başında Oscar Wilde’ın mahvına sebep olan kanun hâlâ geçerlidir İngiltere’de, eşcinsellik suçtur. Turing’den hapse girmekle, tedavi olmak arasında tercih yapması istenir. Tedavi ise kadınlık hormonları vererek kimyasal olarak hadım etmek şeklindedir, cinsellik kalmayınca eşcinsellik de kalmayacaktır haliyle. (Bizim memlekette eşcinselliği tedavi etmeye niyetli hükümet erbabı bunu nasıl yapmayı düşünüyorlar acaba?)

Turing hapse girmektense hadım edilmeyi seçer. Yalnız erkekliğini değil, üniversitedeki mevkisini de kaybeder. Aynı zamanda yetenekli bir uzun mesafe koşucusudur Turing. Kadınlık hormonları memelerinin büyümesine ve atletik vücudunun deforme olmasına yol açar.

Tam 56 yıl önce bugün, 8 Haziran 1954 günü, odasında ölü bulunur. Ölüm nedeni siyanür zehirlenmesidir, yanıbaşında bir ısırık alınmış bir elma vardır.

Apple logosundaki elmanın, bu elma olduğu söylenir.

Alan Turing gelmiş geçmiş en büyük dehalardan biri olmakla kalmaz, aynı zamanda bir savaş kahramanıdır. Gözü dönmüş İngiliz yobazlığı hiçbirini tanımamıştır. Ülkesine savaş kazandırmasının karşılığını, onu aşağılayarak ve sakatlayarak verir. Ancak 2009 yılında İngiltere başbakanı Gordon Brown, Turing’e yapılan muamele için hükümet adına özür diler. (Devletlerin özür dilemesi ne kadar zor oluyor!)

Öldüğünde 42 yaşındadır Turing, zihinsel olarak gücünün ve yaratıcılığının doruğundadır. Hiç kimseyi ilgilendirmeyen, ilgilendirmemesi gereken cinsel yönelimi yüzünden, demokrasi şampiyonu İngiliz devletinin hışmına uğramıştır.

Ve onlara hak ettikleri cevabı, ona yakışan şiirsel bir intiharla verir. Kötü kalpli kraliçenin elmasını gönüllü olarak ısıran pamuk prenses olarak terk eder dünyayı.

27 Aralık 2008 Cumartesi günü öğle saatlerinde, İsrail ordusu Gazze’ye karşı görülmemiş bir saldırıya girişiyor. 50 savaş uçağı ve savaş helikopteri Gazze’yi yerle bir edecek üç haftalık imha hareketini başlatıyor.

Yukarıdaki grafik, saldırının başlangıcının 10 gün öncesinden başlayarak Tel Aviv borsasının temel indeksi olan TA-25’in seyrini gösteriyor (kaynak: www.tase.co.il). Sarı çizgi, saldırının başladığı zaman.

Borsanın çıkışı ve inişi ile ilgili siyasi manipülasyona alışığız ülkece. Sınırsız datanın etkisinde bir şeydir. Ben şahsen nasıl çıkar, nasıl iner, anlayamam, anlayabilecek birisi olduğunu da sanmam. Ama bir ülkenin topu, tüfeği, savaş uçağı, helikopteriyle aniden savaşa girmesinin borsayı nasıl etkilemesini beklersiniz? Herhalde yükselişe geçmesini beklemezsiniz, ben beklemezdim.

Ama yükselişe geçiyor, çünkü İsrail’in en büyük ve en belirleyici şirketleri, savaş ve güvenlik teknolojisi üretiyorlar. Savaş çıkması onlar için işlerin açılması demek. Aynı zamanda düşman pratikte kendini savunamayacak durumda. Bir karşı saldırı korkusu yok, ama halka salınan bir korku, nefret, güvenlik endişesi var ki, işte bu savaş makinası bu korkuyla besleniyor.

Roni Margulies, köşesinde, 2006’da yazdığı bir yazıyı, aynen geçerli olduğunu düşündüğü için, yeniden yayınlamış. İsrail’de ırkçılık üzerine yapılan bir anketin sonuçlarından söz ediyor. Katılanların üçte ikisi apartmanında Arap komşu istemiyor. Yarısı evine Arap sokmayacağını söylüyor. Beşte biri Arapça konuşulduğunu duymaya tahammül edemiyor. Beşte ikisi, devletin Arap vatandaşları ülkeyi terk etmeye teşvik etmesinin yerinde olacağını düşünüyor. Söz konusu olan Araplar, Gazze ya da Batı Şeria’da mülteci konumunda yaşayanlar değil, İsrail’in kendi vatandaşları.

Militarist bir devletin kışkırttığı bir nefret ve ırkçılık ve savaştan beslenen bir ekonomi… Pek yabancı gelmiyor. Kadın-erkek üç yıl zorunlu askerlik yapmaya ve bütün hayatını yanıbaşında bir bomba patlaması ihtimaliyle korku içinde geçirmeye razı edilmiş, bunun travması ile aptallaşmış, komşusunun acısına duyarsızlaşmış, nefret çemberine mahkum edilmiş bir kitleyi manipüle ederek kendini var edebiliyor sistem.

Ama yine aynı anketten anlıyoruz ki İsraillilerin üçte biri Araplarla aynı apartmanda oturmakta sakınca görmüyor. Bir kısmı da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin çevresine dikilen duvarlardan utanç duyuyor. Daha küçük bir kısmı da, siyonist hareket eyleme geçtiğinden beri İsrail’den kovulan herkesin, atalarının topraklarına dönüp yerleşmeye hakkı olduğunu kabul ediyor ve günün birinde bu olursa birlikte barış içinde yaşayabileceklerine inanıyor. Sayıları az olabilir ama makinaya çomak sokacak olanlar da onlardır.

Bizim de sayımız fazla değil zaten.

Bilemiyorum, belki küçükken mahallede, kimseyi bulamadığımızda kızları kaleye geçirdiğimiz için, kaleciliğin feminen bir imajı var aklımda. Ama sadece bundan olamaz. Belki futbol oyunu içinde edilgen bir görev üstlenmeleri ve edilgenlikle kadınsılık arasında, çoğumuzun aklında, ister istemez, bir paralellik olması… Doğal ve doğrudan bir paralellikten çok toplumsal rollerle bağlantılı bir paralellikten söz ediyorum. “Biz arkadaşlarla biraz top oynayacağız, sen de kaleye göz kulak ol” diye oraya dikilen kişidir kaleci, biraz futbol takımının annesi, ev hanımı durumundadır. Tabii profesyonel futbol dünyası, bunları yüzlerine söylemeye cesaret edemeyeceğiniz izbandut gibi kalecilerle dolu. Saha içinde bir itiş kakış olduğunda, olay yerine adam dövmeye koşan kalecileri görmek hep irkiltir beni. “Aman sen ona uyma oğlum” falan demelerini beklerim sanki.

Aynı zamanda, bir topun bir deliğe girmesi temalı oyunların kaçınılmaz cinsel çağrışımları var, ve tabii bu analojiyi keşfetmek için Freud olmak gerekmiyor, herhangi bir taraftar topluluğunun muhabbetine kulak misafiri olmuş olmak yeterli. Kaleciler bu tarz bir dağarcık içinde çok nazik bir konumda bulunuyorlar. Bir kalecinin gol yemesi gibi bir şeyden söz edilmemesi gerekirken (golü takım yer çünkü), yaygın bir şekilde kullanılan bir ifadedir. Özellikle insaf sınırlarını aşan bir durum olduğunda (sekiz gol yendiğinde mesela) kalecinin itibarının toparlanamayacak şekilde sarsılması mümkündür. Hatta mahalle maçları yapmış olanlar bilirler, golü bacak arasından yemenin ekstra bir maliyeti vardır. Bu “bacak arası” kavramını biraz daha açacak olursak… Ya da en iyisi açmayalım, orası da kapalı kalsın.

Nuri Bilge Ceylan’ın ikinci uzun filmi Mayıs Sıkıntısı, ün olarak ondan sonraki filmlerinin gölgesinde kaldı belki ama ne görsellik ne içerik açısından onlardan aşağı kalmaz. Hatta kişisel fikrime göre sonraki iki filmi Uzak ve İklimler’den daha iyidir, hem görkemli hem komiktir, dolu dolu bir filmdir. Zamanında Fatih Özgüven’in, film hakkında “son dönem hareketlenen Türk sineması, ilk kez başyapıt düzeyinde bir film çıkardı” tarzından bir şey yazacak kadar heyecanlandığını hatırlıyorum. Ceylan’ın filmin adıyla ilgili bir soruya “Mayıs ayı bana hep bir sıkıntı verir, ondan öyle” gibi bir cevap verdiğini okumuştum. Ne kadar kişisel ve sanatsal bir açıklama! Ama filmin adını Mayıs Sıkıntısı koymak, ya da herhangi bir şeyin sıkıntısı koymak, zaten kısıtlı izleyici kitlesine, güçlü bir şekilde “Gelmeee!Gelmeee!” mesajı vermek değil midir? Üstelik film aslında hiç sıkıcı, sıkıntılı değilken, sıkıntı üzerine bile değilken…

Ezilenlerin Sosyalist Platformu diye bir yapılanma var, sanırım yakın dönemde parti oldular. Devrimci bir çizgide sert bir muhalefet sürdüren bir örgüt. Devrimci olmak, başlıbaşına sorunların çözümünü kitlenin ayaklanmasında görmek değil midir? Yani ilkelerinden ödün vermemek konusunda ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar, asıl olarak bir kitle toplamak, daha çok insana hitap etmek, daha çok insanın, özellikle toplumun çoğunluğunu oluşturduğunu bildiğimiz yoksulların desteğini almak. Ama kitlenin bu harekete katılmak için, kendilerini “ezilen” olarak tanımlamasını beklemek, bana çok naif geliyor, gerçek bu olsa bile… İnsanoğlu koşullar ölümcül olmadığı sürece katlanma eğilimindedir, yani “evet, biraz geçim sıkıntısı var ama o kadar da eziliyoruz denemez canım” demeyi severler. “Allah’a şükür aç değiliz, açıkta değiliz” demeyi severler. Gerçekten aç veya açıkta olanları da “kurtuluş yok tek başına” sloganına inandırmak daha da zordur. Bunu kitlelerin bilinçsizliği diye kestirip atmak biraz eksik kalıyor.

Sol düşüncenin kitleselleşmesinin baş engellerinden biri, insanları durumlarının kötü olduğuna inandırmayı beklemesi aslında. İnsan durumunun kötü olduğunu kabullenmek istemez. Muhtemel/müstakbel taraftarlarına “ey şanlı kudretli milletimin kıllı aslanları” diye hitap eden siyaset biçimlerinin karşısına “ey ezilen, sömürülen, üç beş kodamanın elinde oyuncak olmuş halkımın sünepe insanları” diyerek çıkmak, biraz, dürüstlüğü salaklık sınırının ötesine taşımak oluyor. Sırf dramatik etki için bile, herkese malum olanın açık açık söylenmemesi meşrudur. Sonunda sürpriz şekilde katilin uşak olduğunun anlaşıldığı bir romanın adını “Uşağın Vahşeti” koymak istemeyiz (tam olmadı ama neyse).

Deniz Baykal’ın istifa etmesi biraz aşırı tepki olmuş. Ugandalılardan bir özür dilese yeterliydi bence.

Deniz Baykal, başbakanın İsmet İnönü’yü Hitler’e benzetmesi karşısında sert açıklamalar yapmış:

Görülmüştür ki başbakan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi değerleri ile barışık değildir. Dünyanın neresinde bir başbakan eski bir cumhurbaşkanına böyle bir benzetme yapar. Böyle bir şey Uganda’da dahi olmaz.

Baykal’ın, partisinin kurucularından birinin ırkçı bir diktatöre benzetilmesine yönelik tepkisini, bizzat ırkçılık yaparak dile getirmesi gerçekten hayret uyandırıcı. Başbakan için “Türk milletine hakaret ediyor” derken, aynı konuşma içinde otuz milyonluk Uganda milletini aşağılayabiliyor.

Günün birinde Ugandalı bir devlet adamıyla karşılaşır ve bu sözü hatırlatılırsa ne diyecek? Ya da daha güzel soru; Almanya ya da Fransa’da iç politika derdindeki bir siyasetçi “Böyle bir şey Türkiye’de bile olmaz” deseydi ne derdi?

Güncel politikaya takılmaktan hoşlanmıyorum, ama bu sözler bende gerçekten ağlama isteği uyandırdı. Ama İlker Yasin gibi sevinçten değil maalesef, kederden…

Yazdıklarımızın çoğunu bilgisayarda yazıyoruz ve bilgisayarın sabit diskine kaydediyoruz. Bu sitenin içeriği de dünyanın bir köşesindeki bir sunucunun sabit diskinde duruyor. Dünya üzerinde yazılanların büyük çoğunluğu ortalama on yıl ömrü olan sabit disklerde kayıtlı. Bir yandan da başka sabit disklere, ya da kasetlere yedekleniyor. Ama yedekleme işiyle profesyonel olarak ilgilenenler bilirler ki bu aslında çözümsüz bir problemdir. Yedeklediğiniz ortam da kullandığınız ortam kadar naziktir. Kasete alırsanız biraz daha ömrü vardır ama o da taş çatlasın yirmi yıldır. Kağıda basarsanız birkaç yüzyıl dayanabilir, o da ancak özel koruma yöntemleriyle. Daha da uzun dayansın istiyorsanız taşlara kazımanız lazım. Taş çatlamadığı sürece durur.

Bir diskten diğerine alarak bilgileri korumuş olsanız bile, çoğu zaman gözden kaçan bir konu vardır, oraya kaydettiğiniz dosyanın formatını anlayacak bir yazılımın da bir şekilde aktarıldığını, varlığını sürdürdüğünü varsayarsınız. JPEG formatında binlerce fotoğraf yedekleyebilirsiniz ama JPEG’i çözecek bir yazılım olmadığı sürece, bunlar birbirini izleyen anlamsız birler ve sıfırlardan başka bir şey değildir. İnsanlığın ortadan kalkmasından milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak (ya da uzaydan gelecek) başka bir akıllı canlı türü, uygarlığımızın kanıtlarını sabit disk kalıntılarında boşuna arayacak. Oradaki bilginin nasıl deşifre edileceği bilgisi kaybolmuş olacak, dolayısıyla bilgi de kaybolmuş olacak.

Bugünkü Pakistan’da bulunan Indus vadisinde, M.Ö. 3300’den itibaren hakim olduğu bilinen ve Indus Vadisi Uygarlığı diye anılan gelişmiş tarım uygarlığı, kendine özgü bir yazı kullanıyordu. Şimdiye kadar 4000 tablet bulunmuş, daha binlercesi de hâlâ toprağın altında yatıyor olmalı. Yaygın olarak kullanılan bir yazıymış, ama o tabletlerde ne yazdığını kimse bilmiyor. Bu yazı henüz çözülemedi. Çözülebilecek mi, belirsiz. Çözülememesinin nedenlerinden biri, hangi dili yazmak için kullanıldığının bilinmiyor olması. Bir fikre göre bu dil, Dravid dil ailesindendi, yani bugün Güney Hindistan’da milyonlarca kişinin konuştuğu Tamil, Telugu, Malayalam gibi dillerle akrabaydı. Bu hipotezin sahipleri, bazı işaretleri çözdüklerini iddia ettiler ama bu iddia yaygın bir kabul görmedi. Daha yaygın görüş, bugün yaşayan diller içinde izi kalmamış, başka bir dil olduğu.

Bu beş bin yıllık muammanın çözülememesinin daha önemli nedeni, bu yazıların çok kısa olması. Tabletlerde ortalama beş işaret var. Birbirinden farklı 400 işarete rastlanmış, ama bir bağlamda beş tanesinden fazlası nadiren görülüyor. Bulunan en uzun yazı 17 karakter uzunluğunda. Bu yüzden bunun, bugün anladığımız anlamda, bir dille bağlantılı bir yazı olmadığını, başka bir şey olduğunu düşünenler var. Mesela, tümüyle ideografik bir yazı ise, yani işaretler sesleri değil sadece ve doğrudan anlamları gösteriyorsa, hangi dilde yazıldığının bir önemi olmaz. Bir ihtimal de sadece yazıda var olan, yazmak için kullanılan ama konuşmak için hiç kullanılmamış, görsel bir dil olması. Yazmak için icat edilmiş yeni bir dil… Eğer böyleyse büyük ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek demektir. Belki de bu insanlar, bilgiyi kodlamak için konuştukları dilden daha pratik bir yöntem bulmuşlardı. Öyle ki sadece beş karakterle dertlerini anlatabiliyorlardı. Böyle bir şey, bugün çok işimize yarardı. Ama bu bilgi kayıp. Yazılar günümüze ulaşmış ama onları nasıl okuyacağımızı bize söyleyecek kimse kalmamış.