.

Yazarın arşivi

Geçen gün bir kafeteryada, sesi kapalı bir televizyonda altyazı olarak “Kocam Ergenekon köstebeği” şeklinde bir yazı gördüm. Gözümün önüne, bir altın gününde kadınların, çay eşliğinde börekleri yuvarlarken yaptıkları bir muhabbet geldi.

– Kızlar, biliyor musunuz, kocam Ergenekon köstebeği.

– Ya sorma, benimki de Sibirya tavşanı.

– Ayol, benimki de Himalaya faresi.

 

Altmışlar ve yetmişlerin siyasi hareketliliği içinde müziğin önemli bir yeri vardı kuşkusuz, ama hiçbir müzik akımı Almanya’da ortaya çıkan krautrock kadar devrimci olmadı desem, çok da abartmış olmam. Özgürlük anlayışını yaşamlarının merkezine yerleştiren bu insanlar, güncel politikalara yüzeysel eleştiriler getirmektense, hayalini kurdukları dünyanın hayatını yaşadılar, müziğini yaptılar. Çoğu komünler halinde birlikte yaşıyorlar, birlikte müzik yapıyorlar ve müziklerini para karşılığı satmayı reddediyorlardı. Kitle eylemlerinin ön saflarındaydılar, ama dünyanın başka yerlerindeki gibi slogan şarkılar çalarak değil, kendi ruhlarının tıngırtılarını çıkararak. Müzik tarihine geleneksel formlardan en sert kopuşlardan birini armağan ettiler.

Faust, akım içinde daha teknik ve ölçülü denebilecek bir grup, ama “It’s a Rainy Day, Sunshine Girl” şarkıları, akımın ruhunu en iyi yansıtan şarkılardan biri. Fotoğrafta Zappi Diermaier’in uzaydan gelen bir nesneymiş gibi incelediği bağlamanın sesini, 1:15’ten itibaren duyabilirsiniz. Pek bizim çaldığımız gibi çalmıyorlar ama olsun…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Gökhan Özcan’ın Muharrem Ertaş’tan aktardığı bozlağa tamamlayıcı olsun…

Yetmişlerin devrim heyecanıyla, elektriğe bağlanmış, baslar ve davullarla vurulmuş, boğazlar yırtılırcasına söylenmiş, kalkmış göç eylemiş, avşar elleri…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Jules Verne ve H. G. Wells aynı dönemin bilimkurgu yazarları olarak aynı havuzda yüzdükleri için olsa gerek, aralarında bir çekişme varmış. Wells, politik göndermeleriyle ve genel olarak eserinin daha nitelikli bulunmasıyla entellektüel camiadan daha fazla ilgi görür, Jules Verne buna tilt olur, Wells’i bilimden anlamadan bilimkurgu yazmakla suçlarmış. Zaman makinasının nasıl çalıştığının anlatmadan “Zaman Makinası” diye roman yazılamayacağını iddia edermiş. H. G. Wells ise “nasıl çalıştığından bana ne” dermiş pişkin pişkin.

Bilimkurgularda kurgulanan bilimin ne derece akla uygun olduğu, eserin edebi niteliği açısından çok önemli değildir belki ama eserin ciddiyeti açısından bir fikir verir. Uzay filmlerinde, uzayın derinliklerinde giden uzay gemisinin içinde herkesin nasıl ayakta durduğunun açıklanmadan bırakılması hep dikkatimi çeker. Bazen “yapay yerçekimi aktive edildi” gibi anonslar gelir, ama o bile yeterince inandırıcı değil. Şu anki bilimsel veriler ışığında zaman yolculuğu bile kütle olmadan kütle çekimi yaratmaktan daha olası görünüyor (bu konudaki kayda değer istisnanın “2001 Uzay Macerası” olduğunu belirtelim).

Bir diğeri de yapay zeka ile ilgili. Aslen bir algı yanılsaması olan bir durumu hikayenin merkezine oturtan robot hikayeleri çoktur. Görüntü ya da ses olarak insana benzeyen bir makinanın, baştan öyle niyetlenilmiş olmasa da insani duygular göstermeye başlaması… Kubrick’in yazıp Spielberg’in yönettiği “A. I.” (Türkçesi Y. Z. midir acaba), Asimov’un “Ben, Robot”u, hatta “2001 Uzay Macerası” bunun örnekleri. Aslında başka şeyler için üretilen robotların duygusal tepkiler vermeye başlamaları için, görüntü (ya da HAL için ses) olarak insanı andırmaları yeterli bir açıklama mıdır? İzleyicinin aklı, bunları insan olarak kabul etmeye yatkındır, dolayısıyla yadırgamaz. Ama makina açısından baktığımızda, durum farklı.

Elbette yazılımların beklendiğinden farklı sonuçlar vermesi mümkün, bu çok sık yaşanır. Ama yapılış amacının gerektirdiği sistemden çok daha karmaşık bir sistemi bir yanlışlık sonucu edinivermesi pek mümkün değil.

“Çin Odası” denen bir hikaye vardır. Amerikalı filozof John Searle tarafından makinanın aklının nasıl bir şey olduğunu görselleştirmek için anlatılmış. Tabii Çince’ye ve Çin yazısına yabancı olanlar için bir anlam taşıyor. Çince biliyorsanız, Çince yerine anlamadığınız başka bir yazı ve dil koyabilirsiniz.

Çin Odası, her yanı kapalı bir oda. Sadece bir duvarında bir kağıdın girebileceği ince bir yarık var. İçeride bir adam oturuyor. Elinde üzerinde Çince karakterlerin yazılı olduğu yüzlerce küçük kağıt ve kara kaplı bir kurallar kitabı var. Dışarıdan bir Çinli bir kağıda bir şeyler yazıp içeri atıyor. İçerideki adam, kağıtta yazanları kurallar kitabından buluyor, burada karşılığında hangi kağıtları yan yana getirmesi gerektiği yazıyor. O da yazılanı yapıyor, küçük kağıtların üzerindeki Çince karakterleri yan yana getirerek bir cevap oluşturuyor ve aynı yarıktan dışarı atıyor.

Biraz daha Turing makinasına benzetelim. İçerideki adamın önünde aynı zamanda bir dizi mum var. Bazıları yanıyor, bazıları yanmıyor. Kurallar kitabındaki kurallar da şöyle olabiliyor:

  • Şu şu şu karakterleri yan yana getir, cevap oluştur, birinci ve dördüncü mumları yak.
  • Eğer üçüncü mum yanıyorsa şu cevabı ver, yanmıyorsa bu cevabı ver, beşinci mumu söndür.

İçerideki adam hiç Çince bilmiyor, Çince karakterleri en çok derme çatma kulübe resimlerine benzetebiliyor, sadece kurallar kitabındaki kuralları uyguluyor. Dışarıdaki adam ise bir Çinli ve içeriye attığı kağıtlar ve gelen cevaplar aracılığıyla içeride oturan bir Çinliyle sohbet ettiğini sanıyor. Aslında bir Çinliyle sohbet ediyor, ama o Çinli, kurallar kitabının içine gömülü sanal bir varlık. İçeride oturan ise Çince bilmeyen bir memur.

Bu makina duygusal tepkiler verebilir mi? Elbette verebilir, eğer kurallar kitabında varsa. Ama kurallar kitabında kodlanmadığı halde, aksaklık sonucu duygusal tepkiler vermeye başlayabilir mi? Böyle bir aksaklık olursa, herhalde en iyi ihtimalle abuk sabuk cevaplar vermeye başlayacaktır.

Makinanın aklı böyle bir şey.

İnsanların günleri birbirine benzemeye başlayınca, gördüğü rüyalar da donuklaşıyor. Mesela ben çoğu zaman, günlük hayatta ne yapıyorsam, rüyamda da onu görüyorum. Ama istisnalar da olmuyor değil. Mesela geçen gün, bir proje için bir süreliğine Brezilya’daymışım. Küçük bir dairem var, mutfak, banyo ve yatak odasından ibaret. Mutfakta oturmuşum, tavuk-pilav-domates’ten olma güzel bir yemeği bitirmişim, üstüne Kolombiya kahvesi içiyorum (malum, Kolombiya komşu), müzik dinliyorum. Derken tavanda çember şeklinde bir delik açılıyor, koca bir silindir yere düşüyor, oradan robokopvari adamlar iniyorlar ve beni apar topar, uyku tulumu gibi bir şeyin içine tıkıp götürüyorlar.

Beni bir binaya sokuyorlar, bir koridorda koştur koştur gidiyoruz. Ellerinden kurtulmak için debeleniyorum ama her yanımdan ayrı bir kol kavramış, kıpırdayamıyorum. Uzaktaki bir odadan sesler geliyor, biz odaya yaklaştıkça sesler yükseliyor. Master of Puppets çalıyor, bir yandan da tavuk gıdaklamaları geliyor. Odaya giriyoruz, beni uyku tulumundan çıkarıyorlar. Ellerim ve ayaklarım bağlı, ne ara bağladılar hatırlamıyorum. Odada, tavandaki çengellere ayaklarından başaşağı asılmış insanlar var. Ortalıkta tavuklar koşuşturuyorlar ve başaşağı insanların aşağıda olan başlarını gagalıyorlar. Tavukların her gagaladığı yerde bir delik açılıyor ve oradan kan süzülmeye başlıyor. Bangır bangır Master of Puppets çalıyor. Yerler, tavuk tüyü ve kandan oluşan bir bulamaçla kaplanmış.

Beni de başaşağı çeviriyorlar. Ayaklarım bir zincirle birbirine bağlı, beni o zincirden boştaki çengellerden birine asmaya çalışıyorlar. Çırpınıyorum, bir ara ellerinden kurtulur gibi oluyorum, ama yine yakalıyorlar ve zinciri çengele geçiriyorlar. Hızla çıkıp gidiyorlar.

Odadaki diğer elemanları gagalamakla meşgul tavuklar, yeni ve taze bir kafayı, beklediğimden çabuk fark ediyorlar. Bana doğru gıdaklayarak koşturuyorlar. Gayri ihtiyari gözlerimi kapıyorum.

Gözümü kapayınca, gözümün önüne başka bir görüntü geliyor. Bir avludayım, çepeçevre iki katlı bir binayla çevrili. Avlu ağaçlar, çimenler ve çiçeklerle kaplı. Çimenlerin üzerine bölük bölük uzanmış insanlar, birbirlerinin saçlarını okşuyorlar, öpüşüyorlar, hatta adamakıllı sevişiyorlar. Kadınlı erkekli her türlü kombinasyon var, üçlü, beşli, sekizli, artık ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Avludan ah-oh sesleri yükseliyor. Aralarından geçiyorum. Bir çalının dibinde bağdaş kurmuş, aşağı yukarı bir şempanze boyutunda bir kız var. Başını önüne eğmiş, uzun kıvırcık saçları yüzü dahil her yer yanını kaplıyor. Hafifçe kafasını yukarı aşağı sallıyor. Gidip karşısına bağdaş kuruyorum, volkmenle müzik dinlediğini fark ediyorum. O da beni fark ediyor, başını kaldırıyor. Gözlüklü, soluk benizli, on yedisinde gösteren bir kız. “Ne dinliyorsun” diye soruyorum. Bir kulaklığını bana uzatıyor, alıp kulağıma götürüyorum: Master of Puppets…

Gözlerimi açıyorum, ve anlıyorum ki aslında hiç uyumamışım, baştan beri uyanığım. Evimdeyim, müzik dinliyorum, Kolombiya kahvesi içiyorum (burada da satılıyor). Battery’nin finali çalıyor. Tavuklar gagalamaya devam ediyorlar hâlâ. Küçük bir sessizlik, ardından Master of Puppets başlıyor.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Prologlar, bir hikayenin girişine, genelde ön bilgi verme amacıyla yerleştirilmiş metinler, çoğu zaman bir anlatım zaafı olarak görülür. İzleyicinin/okuyucunun gerekli bilgileri hikayenin dramatik yapısı içinde alması daha şık durur. Özellikle güncel sinema anlayışında böyle girişler neredeyse terk edilmiş durumda. Ama geçmişte, özellikle gelecekte geçen bilimkurgularda, bugünle hikayede anlatılan gelecek zaman arasında neler olup bittiğinin bir özetini vermek yaygınmış. İlk (yapılan) Star Wars filminin, uzayın derinliklerine akan yazılar şeklindeki girişi ünlüdür. Tabii ki Star Wars’tan esinlenilerek yapılan, senaryosu Cüneyt Arkın’a, yönetmenliği Çetin İnanç’a ait 1982 tarihli “Dünyayı Kurtaran Adam” için de bir prolog olmaması düşünülemezdi.

Yaklaşık üç dakika sürmesine ve birkaç filmlik malzeme anlatmasına rağmen, birazdan izleyeceğimiz filmin hikayesi hakkında hiçbir fikir vermemeyi başaran bu efsanevi prolog, tam metniyle karşınızda:

“İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp aya gitmesiyle uzay çağı başlar. Uzay çağı dünyalılar için bir ilerleme çağıdır. Binlerce yıl böyle yaşamışlardır. Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. Yüzbinlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi, uzayda, galaksi sistemine dönüşmüştür. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar, ilk çağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlardır. Ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü bulmak, devamlı yaşamı sağlamak için, amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdir. Bu çağda dünya milletleri, medeniyetleri, ırkları, dinleri birbirinden ayrı devletler halinden çıkıp, tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalı yaşayışları ve kavimleri, galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu. Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri birkaç kez geçirmiş, hiçbir kuvvet dünyayı yok edememiş, fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar, uzayda meteor taşları haline gelmiştir. Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. Ama nükleer savaş çok hızlanmıştı. Hükmetmek, daha güçlü olmak için o güzel mutlu dünya delice parçalanırken, birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kaldı. Beş milyar yıl önce, ışın ve enerjiden madde haline gelen dünyamız, galaksi çağında lazer ışınlarının etkisiyle toz bulutları haline gelip, parçalanmaktadır. Bu düşman kimdi? Hangi galaksideydi? Bütün dünyalılar bu tehlikeye karşı tek bir silah kullandılar: İnsan beyin gücü ve iradesiyle birleştirilmiş bir tabakayla karşı koymaya başladılar. İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka dünyayı koruyordu. Dünya her saldırı karşısında toz bulutu haline gelmekte, önündeki koruyucu kalkanın arkasına sığınmaktaydı. Bu kalkanı delecek tek güç, insan beyni ve iradesiyle yaratılacak bir silahtı. Ama gerçekte, galakside bulunan dünya düşmanları, silahları ne kadar güçlü olursa olsun, beyinleri yoktu. Dünya ve insanın değeri, sonsuzlukta en büyük silahtı. Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiçbir savaşçı geri dönmedi. Dünyalılar toplandılar, kavimler bir araya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü, en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar, uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler. Bazı dünyalılar bu savaşa katılmadılar. Fakat hayal güçlerini gerçek ve mantıkla birleştiren her insan, bu savaşa katılıp kazanmak azmindeydi.”

Karıncalar, belki görmüşsünüzdür, bir su engelini geçmeleri gerektiği zaman, kervanın en önündekiler, kendilerini suyun içine gömerek can verirler, arkadan gelenler onların üstüne basarak karşıya geçerler. Öndekiler kendi cesetlerinden yığma bir köprü yaparlar. Bir an bile tereddüt etmezler bunu yapmadan önce. Hayatlarının muhasebesini yapmak için ya da günahlarından arınmak için bir saniyelerini bile ayırmazlar. Büyük olasılıkla hayatları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi de geçmez.

Nedir onları bu kararlılıkla ölüme götüren? Bunu anlamak, ancak insan postunun dar kesiminden sıyrılmakla, bu canlılara insan gözünden değil, yaşamın kendisinin gözünden bakmaya çalışmakla mümkün.

Karınca bireylerinin kendi yaşam süreleri içinde yeni şeyler öğrenme kapasiteleri, insan gibi bir canlıyla karşılaştırılırsa, yok denecek düzeydedir. Yani pratikte herhangi bir hafızaları yoktur. Lazım olan her şey, en baştan yazılı olarak ellerine verilmiştir. Karıncalarda tereddüt yoktur, onlarda her olası durum için her karar bellidir. Durum algılandığı anda karar uygulanır. Eğer durum, yeni karşılaşılan bir durumsa, makine ona en yakın durumu bulur ve o durumun gerektirdiği kararı uygular.

Yaz gecelerinde ampulun çevresinde dönüp duran pervaneler, aslında var olan duruma en yakın buldukları durumun kuralını uygulamaktadır. Bu kuralın nasıl bir şey olduğunu tahmin etmek zor değil: “Uçarken ışık hep aynı yönünden gelsin”. Güneş ışığı veya ay ışığı söz konusu olduğunda bu düz gitmeyi sağlar. Amaç belli ki düz gitmektir. Ama dünya üzerine gece vakti bu kadar güçlü bir ışık kaynağı (ampul) için kayıtlı ayrı bir yönergeleri yoktur. Işığı hep aynı taraflarında tutmak için ampulun çevresinde ampul sönene kadar dönüp dururlar. Ampul söndüğünde durum değişmiştir. Ondan sonra ne halleri varsa görürler.

Karıncaların su engeliyle karşılaştıklarındaki yönergesi ise onlara şunu söylüyor: “Suyun içine gir ve öl!”. Bu acımasız bir emir gibi görünebilir ama karınca açısından bu emrin diğerlerinden bir farkı yoktur. Anında uygulanır.

Karıncaların üreme sistemi, bir kraliçe, bir bölük erkek karınca, ve bolca, cinsiyeten dişi olsalar da üremeye niyetleri olmayan (frijit diyebilir miyiz?) işçi karınca gibi bir bölünmeye yol açar. İşçi karıncaların hepsi kardeştir. Tabii ki bütün işçiler kardeştir, ama bunlar hakikaten kardeştir. En azından anneleri ortaktır. Üstelik hepsi kraliyet ailesindendir, hepsi kraliçenin çocuklarıdır. Hep kraliçenin hizmetindedirler, o yüzden James Bond kadar cesurdurlar. Babaları da kardeştir, yani aynı zamanda amca çocuklarıdırlar (çoğu kişi bilmez, James Bond’un anne ve baba tarafından dedeleri de kardeştir). Kardeş oldukları için birindeki bir gen, büyük olasılıkla diğerlerinde de vardır. Birindeki “suyun içine gir ve öl” emrinin kayıtlı olduğu gen, üstlerinden geçenlerde de vardır. Eğer hasbelkader onlar önden gitselerdi, onlar öleceklerdi. Ölenler, arkalarından gelenlerin yararlı yiyecek kaynaklarına ulaşmalarını sağlıyorlarsa, kazanan bu gen olur. Strateji işe yaramıştır, üstelik oldukça düşük bir maliyetle. Karınca kolonisi için karınca üretmek hiç problem değildir. Bunlar ortama adeta pompayla yeni karınca basmaktadırlar. Birkaçının feda olması küçük bir maliyettir. Suyun dibindekiler kendi kendilerine “biz görmedik, sen görürsün, yavrum yavrum” diye terennüm ederken aslında makine, üstlerinden geçenlerin yönergelerinde yaşamaktadır. Hem de ne yaşamak!

Karıncalar için öğrenebilen bir beynin maliyeti, var olan nüfus düşünüldüğüne karşılanır gibi değildir. Acı çekmelerini sağlayacak bir sistem de gereksizdir, çünkü öğrenmiyorsanız acı çekmeniz bir işe yaramaz (güzel laf oldu). Acı çekmeden ölürler ve tuğla olurlar. Onlar için varlığın anahtarı, şu anda oldukları basit ve etkili makinedir. Varoluşun duvarını buradan delmişlerdir.

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız.

Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler. 

Eski kayıtlardan devam…

Bu şarkıyı Alper Canıgüz ilk dinlediğinde “intihar şarkısı” demişti. Aslında, ilk gençlik yıllarına özgü (intihar seçeneğini de dışlamayan) hedefi belirsiz bir gitme isteği ile ilgili. Sonraki yıllarda da nükseder bazen, sonunda da gidersiniz zaten…

BURADAN UZAĞA

buradan uzağa gidersem eğer
sakın sakın aramayın beni
bu kadar yalana dayanamam
sakın aramayın beni

yüzlerimiz buruşmadan önce
saçlarımız dökülmeden önce
eğer buradan gidersem
sakın kızmayın bana
bu kadar yalana dayanamam
sakın kızmayın bana

1996

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Fransa solunun kadim gazetesi Libé, Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol üzerine bir yazıyı kitap ekinin kapağına taşımış, “Öfkeden Çıldırmak” başlığıyla:

http://www.liberation.fr/livres/0101619962-jouir-de-colere

Radikal’de de haberi yayınlanmış:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=981328CategoryID=113