.

Yazarın arşivi

Glossolaliadan bahsetmişken, bir de Dead Can Dance‘in adını anmışken bu şarkıyı atlamak olmazdı.

Gece vakti, tüm ışıkları söndürün, uzanın, uzay boşluğunda yüzdüğünüzü düşünün ve artık hiç kimsenin bilmediği bir dilde anlatılan binlerce yıllık bir hikayenin dumanıyla havaya karıştığınızı  hissedin.

Into the Labyrinth albümünden Emmeleia… Hicaz hümayun makamında…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Yetmişli yıllarda bir matbaada çalışmakta olan genç Peter Murphy, bir arkadaşının daveti üzerine yeni kurulan bir gruba şarkıcı olarak katılır. Grup, adını 20. yüzyıl başlarında Almanya’da ortaya çıkan mimarlık akımı Bauhaus’tan almıştır. İlk 45’liklerini 1979 yılında kaydederler: Bela Lugosi’s Dead. Korku filmlerinin unutulmaz aktörü Bela Lugosi‘ye bir saygı duruşu niteliğinde olan şarkı, o ana kadar pek görülmemiş tuhaf efektlerle dolu hipnotik tınısı ve özellikle Peter Murphy’nin “cehennemden gelen” sesiyle büyük ilgi toplar. Bauhaus korku öğeleriyle bezeli sahne şovları ve karanlık müzikleriyle gotik punk diye etiketlenir, goth kültürünün temel taşlarından biri haline gelirler. Bauhaus olarak büyük bir ticari kariyer yapamamış olsalar da, getirdikleri müzikal ve görsel yenilikler, kendilerinden sonrakileri derinden etkiler, ilham kaynağı olarak en çok referans verilen gruplardan biri olurlar.

Bela Lugosi, Macar asıllı aktör, sessiz sinema döneminin en büyük korku yıldızlarından biridir. Macaristan’dayken aktör olarak kendini kanıtlamış olmasına rağmen, ABD’ye zorunlu göçünden sonra uzun süre başka işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. 1931 yapımı Dracula filmindeki Kont Dracula rolüyle Hollywood yıldızlığına adım atar ve bir dizi korku filminde oynar. 1950’lere gelindiğinde Lugosi, artık zorlukla iş bulabilen, morfin bağımlılığının pençesinde yoksul bir adamdır. O sırada Edward D. Wood Jr. isimli yönetmenliğe hevesli bir gençle tanışır. Wood, sıfır bütçeli korku filmlerine dağıtım imkanı sağlayacak bir yıldız bulma telaşındadır, Lugosi’nin tek derdi ise mal almak için üç beş kuruş kazanmaktır. Böylece aralarında bir işbirliği başlar, birlikte sayısız film projeleri geliştirirler, üç tanesini bitirebilirler.

Edward D. Wood Jr., nam-ı diğer Ed Wood, Yurttaş Kane gibi bir film yapma düşünü gerçekleştiremeden öldükten bir kaç yıl sonra “tüm zamanların en kötü yönetmeni” ünvanını kazanır ve hayattayken kavuşamadığı şöhrete kavuşur. Hayatının Lugosi ile birlikte filmler yaptıkları dönemi, Tim Burton’un 1994 tarihli Ed Wood filmine konu olur, filmde Johnny Depp tarafından canlandırılır. Ed Wood, film yönetmenliğindeki eşsiz yeteneksizliğinin yanı sıra çapkınlığı ve travestiliğiyle de bilinir. Kadın kılığına girmek onun için stresten kurtulma aracı gibidir, özellikle film setindeyken kadın kılığında olmayı tercih ettiği anlatılır. En favori giysisi ise angora kazaklardır.

Angora kazaklar, Ankara tavşanının tüylerinden yapılır, adını da Ankara’nın eski adından alır.

Peter Murphy, seksenlerin ortalarında Bauhaus’tan ayrılmış, solo kariyer peşinde bir müzisyendir. Derken, Londra’da Beyhan adlı, güzel mi güzel bir Türk dansçı kızla tanışır. Evlenirler. Bir süre sonra Beyhan Murphy, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nden teklif alır. Çift, devlet kapısı fırsatını değerlendirir, birlikte Ankara’ya taşınırlar.

Böylece Peter Murphy, ilk çıkışını yapmasını sağlayan şarkıya konu olan aktörün, hayatının son dönemlerinde birlikte çalıştığı travesti yönetmenin en favori giysisine adını veren Anadolu şehrine adım atmış olur.

Peter Murphy, Türkiye’den ve Türk kültüründen çok etkilenir. Müslüman olur. Beyhan Murphy, uzun yıllar sürdürdüğü ADOB başkareograflığı görevinde önemli işlere imza atarken, Peter da  müziği ve albümlerini giderek belirginleşen bir Türk ve Orta Doğu etkisiyle sürdürür. Türkiyeli sanatçılarla ortak çalışmalar yapar. Ama nasıl olduysa dünya müzik tarihinde kendine özgü bir yeri olan ve halen Ankara’da yaşamakta olan bu ilginç şahsiyet, Türk medyasının ilgisinden uzak durmayı başarır.

Öyleyse Bauhaus’tan dinleyelim: Bela Lugosi’s Dead

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Glossolalia, olmayan bir dilde konuşma ya da şarkı söyleme anlamına gelen bir sözcük. Çeşitli dinlerin törenlerinde yeri olan bir eylem, bir nevi Tanrı’nın diliyle konuşma gibi, ya da insan dilleriyle ifade edilemeyen kavramları gönül diliyle ifade etme gibi bir şey.  Dinsel rituellerde müzikle iç içe geçmiş bir kullanımı var.

Müzikte de glossolaliayı bir vokal tekniği olarak kullanan müzisyenler var. Dead Can Dance (özellikle Lisa Gerrard’ın söylediği şarkılar), manyak Japon ikili Ruins örnek olarak sayılabilir. Fransız prog-rock grubu Magma da akla gelebilir ama o conlang denen başka bir kategoriye giriyor, ona daha sonra geleceğiz.

Ülkemizden aklıma gelen örnekler, Mazhar-Fuat-Özkan’dan Sude ve İk Ben (aynı zamanda Özkan Uğur’un Arog için yaptığı müzikler), Eskişehirli prog-rock grubu Gevende… Eminim daha pek çok örneği vardır.

Karşınızda Nusret Fatih Ali Han imzalı coşturucu bir glossolalia örneği, Asian Dub Foundation tarafından seslendiriliyor, Community Music albümünden “Taa Deem“… Bu şarkıdaki bas gitarı ben çalıyorum diye kandırmıştım bir arkadaşı bir zaman.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Zombi sinemasını biraz geç keşfettiğimi itiraf edeyim. Filmlerde görünen zombi diye bir şey olduğundan haberim vardı, ama bunu uzun süre korku sinemasının en pespaye türü diye bellemiştim ve bir tanesini de alıp izlemeye tenezzül etmemiştim.

Heyhat, ne kadar da yanılmışım!

George A. Romero klasiği “Ölülerin Şafağı”nın yeniden çevrimini izledikten sonra olaya bakışım tümden değişti. Gördüm ki, ticari sinemanın içinde kendine yer bulabilmiş, ticari sinema anlayışına tümüyle ters, neredeyse “devrimci” bir alt tür ile karşı karşıyayız.

Zombi filmi klişeleri gerçekten de ticari sinema klişeleriyle neredeyse taban tabana zıttır. Mutlu son yoktur. Olup bitenin mantıklı bir açıklaması ve çözümü yoktur. Senaryoların ikinci dönüm noktası yoktur. İlk dönüm noktası zombilerin ortaya çıkıp herkesi yemeye başlamalarıdır, ve film herkesin yenmesiyle son bulur. Bu gidişatı tersine çevirecek bir olay olmaz. Zombi filmleri kıyamet senaryosudur, üstelik alegorik olarak en gerçekçi kıyamet senaryosudur: İnsanlık birbirini yiyerek son bulacaktır.

Zombi filmlerindeki şiddet, sinemada eşi bulunmayacak kadar vahşi ve etseldir. Zombiler, vampirler gibi kurbanlarının boynuna öpücük kondurur gibi şahdamarından kan çeken zarif canavarlar değillerdir. Onlar karın deşip bağırsak yerler. Beyinleri, yamyamlık arzusu dışında tümüyle sıfırlanmış gibidir, plansız hareket ederler. İnsana ve insanlığa ait yüceltilen ne kadar kavram varsa hepsinden yoksundurlar.

Zombilerin en korkunç yanı ise kitle halinde olmalarıdır. Tek bir zombinin bir hükmü yoktur. Onlar her yanı sarmış haldedir, giderek çoğalmaktadırlar. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünün vücut bulmuş halidirler. Her yandan üzerine gelen ve seni yemekten başka bir şey düşünmeyen linççi kalabalıktırlar.

Klişeler bu kadar sıkı olmasına rağmen, tür açısından meşrebi geniştir. “Shaun of the Dead” ve “Zombieland” gibi parodiler de, teknik olarak zombi filmi olmasalar da “28 Gün Sonra” ve “28 Hafta Sonra” gibi tüyler ürpertici korku filmleri de (“Resident Evil” gibi densizlikleri bir kenara bırakırsak) aynı klişelere riayet ederler. Klişeler devrimci olunca, klişeleri yıkmak değil onlara riayet etmek devrimci tavır oluyor galiba.

Türkiye’nin ilk zombi filmi diye lanse edilen “Ada”ya çekinerek gittim ama doğrusu beklediğimden çok fazlasını buldum. Türün gerçek hayranları olduğu her hallerinden anlaşılan Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün cinéma vérité tarzında çektikleri ve iki yıl önce kaybettiğimiz, fantastik film connaisseur‘ü Metin Demirhan’a ithaf ettikleri film, gerçekçiliğini sadece tarzından almıyor. Karakterlerin bu tanımlayamadıkları felaket karşısındaki, film karakterlerinden beklenmeyecek gerzeklikleri çok inandırıcı. Komik olmak için hiçbir özel çaba göze çarpmadığı halde film gerçekten çok komik. Ama “Shaun of the Dead” tarzı bir zombi parodisi de sanmayın, bir zombi filminden bekleyeceğiniz dehşet de filmde fazlasıyla var.

Kaçırmayın, kaçıranı da sevmeyin.

Pangram, alfabedeki bütün harflerin en az bir kere kullanıldığı cümlelere deniyor. Kullanım alanları çeşitlidir, kelime işlem programlarında yazı tipleri örneklerinin verilmesinde kullanılır mesela. Her harfi cümle içinde en az bir kere görmeyi sağlar. Ayrıca kriminolojide, el yazısı örneği almada da kullanılıyormuş. “Quick brown fox jumps over the lazy dog” cümlesi yabancı gelmeyebilir, İngilizce bir pangramdır. Türkçe’deki en ünlü örneği “pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi” sanırım.

Pangram üretmek son derece zahmetli ama bir o kadar da zevkli bir uğraş. Uzun debelenmeler sonunda 29  harfin tümünü kullanmayı başarıp da aynı zamanda anlamlı bir cümle ürettiğinizde aldığınız zevk, ortaya çıkan cümlenin absürdlüğüyle de birleşince orgazmik bir hal alıyor.

Zamanında çok eğlenerek ürettiğim pangramları Afili Filintalar okurlarının beğenisine sunuyorum. Parantez içindeki sayılar, Türkçe’deki 29 harfin üstüne fazladan kaç harf kullanıldığı gösteriyor. İlk denemelerde uzun pangramlar yapmıştım, ama ustalaştıkça, fazladan harf sayısını 4’e kadar indirmişim gördüğünüz gibi…

Cümleten şef garsonun verdiği hafif jöle kıvamında poğaçaya bakıyoruz. (32)

Jöle kıvamında beyaz şarap satan iflah olmaz çocuğu gördüm. (21)

Görevdeyken, fahişeye çubuk sürtüp ajite olmayacağız. (17)

Ve japon fahişe çocuklarımızın üstüne böyle geğirdi. (16)

Fütursuz hacı kaçtığına göre japon şemsiyeleri bedava. (18)

Fütursuz kaçığa göre japon şemsiyeleri bedava, hacı! (15)

Füsun kaçtığına göre yemyeşil japon cihazı bedava. (14)

Cılız ve duygulu japon balığı Fethi, sıçarken ölmüş. (14)

Bakkalı pejmürde gösteriveren fahişe çocuğuyuz. (13)

Çocuğu gramaj bazında ek hayvan itlafı pörsütmüş. (13)

Füsun, öptüğü çocuk bagaja sıkışır diye havlamaz. (12)

Tanrım, dört beş felç vaka, çoğu yüzgece sahip, Joe! (11)

Çoğu şef, garip bej cihazıyla müstakil eve döner. (11)

Hazcı bedevi yağlı ruju götüne sokup felç olmuş. (11)

Fahiş bluz güvencesi yağdırma projesi çöktü. (9)

Vakfın çoğu bu hayasız genci plajda görmüştü. (9)

Hayvancağız tüfekçide bagaj törpüsü olmuş. (8)

Öküz ajan hapse düştü yavrum, ocağı felç gibi. (8)

Bu Ganj öküzü hapis düştü yavrum, ocağı felç. (7)

Saf ve haydut kız çocuğu bin plaj görmüş. (4)

 

Cyclic Prose
“Shivering Breeze”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Menteş’in sorusu üzerine; Sherlock Holmes üzerine yapılmış en hoş filmlerden biri Billy Wilder’ın uzun meslek hayatının son demlerinde çektiği “The Private Life of Sherlock Holmes”tur. Guy Ritchie’ninki gibi, Arthur Conan Doyle’un yazmadığı, ama onun karakterlerinin izinden giden bir (aslında iki) hikayedir.  Holmes’un cinselliğine ve uyuşturucuperestliğine özellikle değinilmiş bir filmdir. Doyle’un birkaç hikayesinde de geçen, Sherlock’un aynı derecede zeki, ama bambaşka bir kariyer seçmiş ağabeyi Mycroft’un bu filmde de yeri var.

Bir sahnede, bir olayın izini sürerken, terk edilmiş gibi görünen bir dükkana girerler, Holmes, Watson ve Belçikalı müşterileri. Derken kapıdaki mektup deliğinden bir mektup bırakılır. Mektubu açtıklarında, Mycroft tarafından gönderilmiş olduğunu görürler. Şöyle yazmaktadır:

“Sevgili Sherlock, hesaplarıma göre bu mektubu saat 11:40’ta alacaksınız. Mektubu alınca Dr. Watson’la birlikte kulüpte benimle buluşmaya gelin.”

Holmes : “Watson, saatin kaç?”

Watson : “11:43”

Holmes : “Ya saatin ileri gitmiş, ya da Mycroft yanlış hesaplamış. Mycroft’u tanırım, saatini ayarlasan iyi olur.”

Word ya da benzeri bir programla bir yazı dosyası açın, uzunca bir yazı olursa daha iyi. “Bul ve değiştir” (find and replace) kutusunu açın. Word kullanıyorsanız Ctrl+H ile açabilirsiniz. Daha sonra “tümünü değiştir” (replace all) düğmesini kullanarak; sırayla bütün “i”leri “ü” yapın, bütün “ı”ları “u” yapın, bütün “e”leri “ö” yapın, bütün “a”ları “o” yapın. Sonra yüksek sesle okuyun. Tatlı niyetine, okurken hafif kambur durup kendinize Quasimodo postürü verebilirsiniz.

saba_pesrev

Saba Peşrev
Lavtacı Afşin Kum, 2006

Yunan asıllı Amerikalı, “İttihat ve Terakki” düşmanı, goth şarkıcı ve piyanist Diamanda Galas‘ın delirtici sesinden, “Keigome, Keigome”…

Sabâ makamında…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Geleneksel bir rebetiko şarkısıdır, Kostas Ferris’in meşhur filminde de geçer. Rebetiko müziğinde sabâ makamı çok yaygın kullanılır. Yeri gelmişken ukalalık görevimizi yerine getirelim: Bu müziğin (ve filmin) adı Türkçe harflerle “rembetiko” diye yazılıyor bazen, bu hatalı olsa gerek. Yunan alfabesinde “b” sesini veren bir harf yoktur (bizim beta diye bildiğimiz harf Yunanca’da vita‘dır). Yunanca’da “b” sesini vermek için, “m” ve “p” seslerini veren harflerin kombinasyonu kullanılır, ikisi birden “b” diye okunur. Bu kombinasyonu Türkçe harflere “mb” diye çevirmek yersiz, sadece “b” yeterli.