.

Yazarın arşivi

sesler kesilir
şehir gecenin karanlığına gömülür
yatak dar gelmeye başlar
kendi karanlığınla ve kulağındaki çınlamayla baş başa kalırsın
uyku mezhebi içeri almaz seni
kaç saat geçmiştir bilemezsin

sonunda hava aydınlanmaya başlar
yeni güne uyanık olarak yakalanırsın
ve uykusuzluk suçundan mahkum olduğunu bildiren ferman duyulur dışarıdan
sabâ makamının kan dondurucu eksik dörtlüsü
o eksik dörtlü ki, hayatında ne eksikse oradan acıtır canını
cezan kesilmiştir, artık uyuyan çoğunluğun arasında yerin yoktur

bir korku yayılır boş sokaklara
ölümün ve deliliğin makamında
ölüm korkusu
delirme korkusu
hangisi daha korkulasıysa

günün en soğuk ve en insansız zamanıdır
uykuların en ince yeridir
en korkunç kabuslar tam şu anda görülmektedir

ve sesler yükselmeye başlar
ruhlar çekilir, bedenler doldurur sokakları
uyuyan çoğunluk uyanır
sen uyursun

Doksanlı yıllarda büyük bir hevesle arka arkaya düzüp, dost meclislerinde bolca çalıp söylediğim şarkılardan en nadide bulunanı… O dönemde bunları kamuya mal etmek için birkaç başarısız girişim, bir mekanda çalma denemesi de dahil (tek dinleyicim Yaşar Kurt’tu), beni bunların ticari değeri olmadığına ikna etmişti. En azından o dönem için… Daha yakın zamanda, zorlu ev şartlarında yaptığım bir kayıt buradaki.

Bu şarkının ne anlattığını soranlara, evrim teorisini anlattığını söylemeyi seviyorum.

MERCEK

haydi bak kendine
aynadasın çekinme
gerçek gözlerinin arkasında
damarlar arasında

hiç korkma
duvarlara yaslanacaksın
ayakların ıslanacak
karanlık olacak
sıcak olacak
yorgun olacaksın
sonra yüzeye doğru
yüzeye doğru

tüm gerçek bir damla kan
alçağa doğru akan
vadisi memelerinin arası
denizine kavuşan

tüm gerçek bir damla kan

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

(İzlemediği filmle ilgili ayrıntılar öğrenmekten haz etmeyen hassas ruhların okumaması tavsiye olunur.)

Çingene milletinin en namlı sinemacısı Tony Gatlif’in 1997 filmi “Gadjo Dilo”, merhum babasının en sevdiği kasetteki sesi aramak için yola çıkan Fransız gencin peşinden Romanya Çingenelerinin arasında dolaşır. Stefan, her gördüğü şarkıcıyı, müzisyeni modern cihazıyla kaydeder. Kaset üstüne kaset doldurur, her kasetin üstüne tarihi, kaydedildiği yeri yazar. Babasının kasedindeki sesin sahibini sorar karşılaştıklarına. Kimi hatırlar ama yerini bilmez, kimi başkasıyla karıştırır, kimi habersizdir. Çingenelerde star sistemi yoktur belli ki. Stefan, bir yandan bir çingene kadınıyla turistik aşka düşer. İçer de içer. Sevişir de sevişir. Kaydeder de kaydeder. Babasının ruhunun peşinden koşan bir asi ruhtur o. Hayat bir macera değil midir zaten?

Stefan’ı tatlı rüyasından bir felaket uyandırır. Olay, Manisa Selendi’de bir süre önce yaşanan olayın benzeridir. Bir kahvehanede çıkan kavga, Romanya’nın hakim soyunun linççi reflekslerini gıdıklar. Çingene kampı yakılıp, yıkılır.

Stefan o ana kadar bu insanların hayatını ve müziğini merak etmeye gönül indirmiş “keşfetmek için bakan” lütufkâr batılıdır. Toplumun kenarına itilmiş bu turistik azınlığın gerçek acılarını teninde hissedince, ilk kez onları anlar. O ana kadar içinde yaşadığı vahşi doğa belgeseli, gerçek bir insanlık dramına dönüşmüştür artık. Avatar’ın “gezegen kurtaran kahramanı” değildir o, acıyı yaşamaktan başka elinden hiçbir şey gelmeyen sıradan bir insandır.

Film, finaliyle, “keşfetmek için bakan” batılı gözlere son şamarı yapıştırır. Stefan, özenle kaydettiği bütün o kasetleri kırar, bir çukura doldurur ve daha önce yaşlı bir çingeneden öğrendiği cenaze dansını yapar. Bu kimin cenazesidir? Belki babasının cenazesi. Belki kendi içindeki maceracı kaşifin, gizli sömürgecinin cenazesi. Belki de aynı zamanda Stefan’ın kendisini çingenelerin ona verdiği adla, Gadjo Dilo (Çılgın Yabancı) olarak yeniden vaftiz etmesidir. Gatlif bizi orada bırakır.

Yaşayan en büyük sinemacılardan olan Tony Gatlif’in bütün eserleri şiddetle tavsiye olunur. Aynı zamanda müzisyendir, filmlerinin müziklerini de kendisi yapar, ve bütün filmleri de esasen müzik üzerinedir. Ama müzik de her şey üzerine değil midir zaten?

Bu arada Woody Allen’a ayıp ettiğimi düşünenler olmuş. Yaptığım yorum onun kişiliğine değil, o fotoğrafta verdiği talepkâr poza yönelikti. Fazla dolaylı oldu belki…

Türkiye, kişi başına çay tüketiminde dünya birincisiymiş.

Silah ithalatından sonra birinci olduğumuz bir konu daha çıktı. Çok mutluyuz.

Dışarıda kar yağıyor. Bir çay içelim, içimiz ısınsın.

Avustralya’nın güneydoğu ucundan 240 kilometre kadar açıkta bulunan Tasmanya adası, son buzul çağının en buzullu dönemlerinde, deniz seviyesi şimdikinden çok daha aşağıdayken, bir ada değildi, Avustralya kıtasına bağlıydı. İnsanlar, yaklaşık 40 bin yıl önce buraya karadan yürüyerek geldiler ve yerleştiler.

Yükselen deniz seviyesi zaman içinde kıtayla bağlantıyı giderek kopardı. On bin yıl önce, Tasmanya, Avustralya’dan tamamen kopmuştu. Tasmanya’da kalanlar, Avrupalılar gelene kadar, on bin yıl boyunca, insanlığın kalanından izole şekilde burada yaşadılar. Kendilerine Palawa dediler.

Avrupalılar 19. yüzyıl başlarında adaya geldiklerinde adada 8000 civarında Palawa yaşıyordu. Britanya Sömürge İmparatorluğu’nun adaya el koymasından sonra, otuz yıl içinde nüfusları 200’e düştü. Bir otuz yıl daha sonra, 1860’larda, sadece yukarıdaki fotoğraftaki dört Palawa kalmıştı. Sonuncusu 1876’da öldü. Bir kısmı başka adalara nakledilip başka topluluklarla karışarak ya da Avrupalı avcıların köleleri haline gelerek soykırımdan kurtuldular, ama on bin yılın birikimi olan kültürleri ve dilleri tamamen yok oldu.

Avrupalılar gelmeden önce, adada dokuz ayrı lehçe konuşuluyordu. Bazı meraklıların kaydettiği bir kaç cümle ve bir dizi sözcük dışında bu dillerden eser kalmadı.

Avrupalılar bir kısmını bizzat öldürdüler, ama çoğu için kurşun harcamalarına gerek kalmadı. Gelenler, binlerce yıllık tarım uygarlığından, evcil bitkilerle, hayvanlarla ve şehirlerde birbirleriyle iç içe yaşamaktan süzülüp gelen taş gibi bağışıklık sistemleriyle, ve kıllı vücutlarının içinde taşıdıkları korkunç mikroplarla geldiler. Palawalar, okları ve mızraklarıyla kendilerini savunabilirlerdi belki, ama mikroplara karşı bir hazırlıkları yoktu. Önü alınamaz salgınlar birbirini izledi, hepsi yok olana kadar. Modern zamanların en korkunç soykırımlarından birinin kurbanı oldular.

Bu insanlar, on bin yıldır buradaydı. Altmış yıl içinde yok oldular.

On bin yıl!

Bu soğuk ve küçük ülkede on bin yıl kendi başlarına, dünyanın kalanında geliştirilen tekniklerden habersiz hayatta kalmayı başardılar. Avrupalılar onlarla karşılaştıklarında, şimdiye kadar gördükleri en ilkel topluluk olduklarını düşündüler. Ama kendi coğrafyalarına ait derin bilgileri olmalıydı. O coğrafyada hayatta kalmak için özelleşmiş genleri taşıyor olmalıydılar. İnsanın ne olduğunu ve nasıl insan olduğunu daha iyi anlamamız için bize gösterecekleri bir yol olabilirdi. Buna fırsatları olmadı. Önemli olan sömürgeciliğin sonu gelmez açgözlülüğünü doyurmaktı. Hâlâ olduğu gibi…

  • Sayfiye Mekân (komşu teyze)
  • Oktay Landboks (mahalle bıçkını)
  • Kartal Kalkar (özel dedektif)
  • Yeşim Peşin (çok güzel bir ablamız)
  • Cem Seşın (caz trompetçisi)
  • Seçkin Azınlık (işadamı)
  • Erdal Hardal (tekel bayii)
  • Aslı Lazım (tapu kadastro memuru)
  • Mehveş Tebelleş (Öldüren Cazibe’deki Glenn Close gibi mesela)
  • Şafak Yorself (baş belası)
  • Aytaç Mayself (mastürbatör)
  • Mahir Eller (masör)
  • Büzgü Bürümcük (Mimar Sinan Heykel bölümü öğrencisi)
  • Düzgün Dörtyüzlü (Bektaşi dedesi)
  • Hasan Almaz (yazar)
  • Haydar Dümen (isim benzerliği)

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

İzlandalı kendine has grup Sigur Ros’tan geliyor…

Newcastle Üniversitesi’nden Karim Nayernia ve ekibi, kadın kök hücresinden sperm hücresi elde etmeyi başarmışlar. Teorik olarak, bir kadının başka bir kadını dölleyebilmesi yolunda bir adım…

Bu gerçekleştiğinde, lezbiyen çiftler, teknolojik imkanlarla, bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabilecekler. Ve bu tamamen işlevsel bir eşeyli üreme olacak. Sonra ne olacak?

Heteroseksüel çiftler, olageldiği gibi aşağı yukarı eşit sayıda kız ve erkek çocuk sahibi olacaklar. Ama lezbiyen çiftler sadece ve sadece kız çocuk sahibi olacaklar. Neden? Çünkü her ikisi de XX kromozom çifti taşıyor ve taşakları şekillendirecek Y kromozomu ortamda yok. Yazının devamını okuyun. »

Bayrağı böyle olan bir ülkede yaşasaydım,
büyük ihtimalle gastritim olmazdı,
daha az kaşınırdım
ve daha kolay uyurdum.