.

Yazarın arşivi

—–
Öyle akıllıyım ki dünyanın sorunu nedir, biliyorum. Herkes savaşlarımız sırasında ve sonrasında ve dünyanın her yanında sürüp giden terör saldırılarında, “Nedir sorun?” diye soruyor.
Sorun, lise öğrencileri ve devlet başkanları dâhil hemen herkesin, neredeyse dört bin yıl önce yaşamış Babil Kralı Hamurabi’nin yasalarına boyun eğmesidir. Aynı yasaların yankısını Eski Ahit’te de görebilirsiniz.
“Göze göz; dişe diş.”
İzlediğiniz tüm kovboy ve gangster filmlerinin kahramanları da dâhil, Hamurabi Yasaları’na boyun eğerek yaşayan herkes için verilmiş kati emir, gerçek yahut hayali her türlü zararın intikamının alınması gereğidir.
Bombala gitsin, falan.
Hazreti İsa çarmıha gerildiğinde, “Affet onları, Baba; ne yaptıklarını bilmiyorlar,” demişti. Adama bak! Hamurabi Yasaları’na itaat eden gerçek bir erkek, “Al canlarını, Baba,” derdi, “tüm arkadaş ve akrabalarının da canını al ve ayrıca hepsine yavaş ve ıstırap dolu ölümler ver.”
Hazreti İsa’nın bize bıraktığı en büyük miras, mütevazı görüşüme göre, sadece on bir sözcükten ibarettir. Bu sözcükler, Hamurabi Yasaları zehrinin panzehiridir.
Nasıralı İsa bu on bir sözcüğü dua ederken kullanmamızı söylemiştir bize: “Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla.”
Bay-bay, Hamurabi Yasaları.
—–
Sigmund Freud, kadınların ne istediğini bilmediğini söylemişti. Bense öyle akıllıyım ki dünyanın derdinin Hamurabi Yasaları olduğunu bilmekle kalmıyor, kadınların ne istediklerini de biliyorum. Kadınlar konuşacak bir sürü kişi ister. Ne konuşacaklar peki? Ne olursa.
Erkekler bir sürü arkadaş ister. Bir de kimsenin kendilerine kızmamasını.
Karı-koca kavga ediyorsa kavganın para, seks yahut iktidardan kaynaklanır göründüğünü biliyorsunuzdur.
Ama birbirlerine bağırmalarının esas nedeni yalnızlıktır. Gerçekte dedikleri, “Sen yeterince kalabalık değilsin”dir.

—–

Modern hayat, evliliğin geldiği yer, vesaire :
————-
Jen’le son defa, kestirebildiğim kadarıyla, üç ay kadar önce yatmıştık. O sıralarda hep yaptığımız türden, sıradan, unutulacak, ta eskilerde asla yapmayacağımıza yemin ettiğimiz sevişmelerdendi. Teknik açıdan herhangi bir tersliği yoktu; kalkış ve ıslanma zamanında gerçekleşmiş, orgazmlarımız parti şakaları misali sıralanmıştı. Mesele, onca yıl evlilikten sonra insanın bildiği, alıştığı sekste kendini kaybetmesinin gittikçe zorlaşmasıydı. Bir kere haddinden fazla etkinleşiliyor; nelerin işe yarayıp nelerin yaramadığı öğreniliyor ve haliyle ön sevişme, giriş ve orgazm genellikle beş ilâ yedi dakikalık bir süreye sıkıştırılabiliyor. İyi seks için pek çok şey lazımdır ama çoğu durumda etkinlik, bunlardan biri değildir.
Ayrıca hayatın türlü idari baş ağrısını biriyle paylaştığınızda, zaman içinde çözümlenmemiş, bir kenara kaldırılmış ufak güceniklikler diş taşı misali birikmeye, öpüşür, okşar, sevişirken bile zihninizin köşelerinde dolanmaya başlıyor. Diyeceğim, mesela Jen kulağıma inler, altımda sarsılırken beyninin bir kısmı, söylediği halde bir haftadır değiştirmediğim bodrum ampulünde ya da beni hiç rahatsız etmemekle birlikte evrenin hassas dengesini tehdit eden ‘sabahları çekmecelerimi yarı açık bırakma huyumu’ veya sadece sudan geçirip evyeye bıraktığım sütlü kıtır kâsesini temiz sayışımı veyahut o evde değilken arayan arkadaşlarının mesajlarını iletmeyi unutmamı düşünüyordur. Ben Jen’in içine girer, pürüzsüz bacaklarının belime dolanışını hissederken bu gece biraz dırdır ettiğini, bazen her şeyi iyice çığırından çıkarmaktan, içine battığımız evlilik çukurunu biraz daha kazmaktan öte işe yaramayan orantısız dırdıra girme eğilimi gösterdiğini düşünüyorumdur mesela. Ya da belki son gelen kredi kartı ekstresini, Jen’in bir kez daha limiti bin dolardan fazla aştığını ve karşısına koysam her harcamaya makul bir kulp takacağını ve ayrıca bazılarının geri gideceğini ve bir sonraki ekstrede belirgin fark göreceğimi söyleyeceğini düşünüyorumdur. Hiçbir şeyi geri gönderip parasını almayacağını, alsa bile bir sonraki ekstredeki aşırılıkları haklı göstermede kullanacağını, bir aylık alacağı iki ayrı ekstrede borca çevireceğini biliyorumdur. Müsriflikte Jen şeytan muhasebeciye dönüşür; matematik kurallarını keyfince eğip büker. Orgazmla sarsılırken dahi donumu çamaşır sepetine yere düşürmeden atamayışımı ya da annesi aradığında hiç sıcak davranmadığımı düşünüyor olabilir ki belki ben de boşalırken (ondan sonra, tarihe not düşülsün) her gece annesi ve arkadaşlarıyla telefonda ne çok vakit harcadığını yahut fazla sıktığı diş macunundan düşen parçaları lavaboda nasıl bıraktığını, parçaların katılaştığını ve sonunda kazınarak çıkarılmaları gerektiğini düşünüyorumdur. Azıcık açık kalmış bir çekmeceye tahammülü yoktu ama lavabo dolusu katılaşmış diş macunu parçası anlaşılan önemsizdi.
Tabii bunların hiçbiri çok ciddi şeyler değil, capcanlı bir evliliğin ufak çaplı sıkıntı ve ağrılarıydı. Ve sıklıkla daha önemli bir konuda kavgaya tutuşurduk; bağırır, neyimiz varsa dökerdik; gözyaşları akar, verilen zararlar değerlendirilir ve seks bir süre daha eski iyiliğine, ihtirasına kavuşur ve döngü tekrarlanırdı.
Kısacası hüsranlarımız arasında sevişir, birbirimize sırf sıcaklık, mahremiyet ya da belki sadece temel tatmin için mekanik sürtünürken düşüncelerimiz kopar giderdi; kopuk, bağlantısız düşünceler selinde bir diğerimizin aynı ölçüde kendiyle ilgilendiğini fark edemeyecek kadar yiterdik. Bitirdiğimizde ne puslu parıltılar yükselir, ne terimiz yavaşça kururken sarmaş dolaş yatardık; kalkar, işer, temizlenir, pijamalarımızı giyer ve televizyonun ılık, uyuşturucu parıltısının karşısına çökerdik.
———–
Jonathan Tropper, “This is Where I Leave You”— Pek yakında.

Kıymeti bilinmemiş, 2007 Versus basımı ‘Ölü Avrupa’dan bir pasaj. Çok güzel romandır; ben çevirdim, oradan biliyorum.

*****

—İbrahim, Musa’dan önceydi. Nuh’tan sonra. Isaac, senin adın, Tanrı’nın İbrahim’den kurban etmesini istediği oğlunun adı. İbrahim, Tanrı’nın emrini yerine getirmeye hazırdı. Öbür oğlu da İsmail’di; odalığı Hacer’den yaptığı babasız oğlan. Araplar, İsmail’in soyundan geldiklerini iddia eder.

—Aman ne mükemmel. Kölelik ve kan davaları. Ve senin dinin bu, öyle mi? İstemem, kalsın.

—Tarih bu güzelim; siyaset bu. Kan ve kulluk.

—Yani diyorsun ki Tanrı’ya inanacaksan köktenciliğe de inanmalısın, öyle mi? Nuh ve tufana, Sodom ve Gomore’ye mi inanıyorsun? Diriliş’e mi? Muhammed’in Tanrı kelâmını aldığına mı? Bu mudur dediğin?

—Aynen.

—Ve Âdem’le Havva’ya?

—Evet. Âdem ve Havva ve Habil ve Kâbil’e. Ve Lilith’e.

—Kime?

—Âdem’in ilk karısı.

—Ne? İncil’de yok bu.

—Apokrifa. Lilith’i severim. Tanrı’ya orta parmak çekmiş.

—Kim yahu Lilith?

—Önce Söz vardı. Ve Söz, Bilgelik’ti. Sonra Tanrı vardı. Yehova. Ve O, yeri ve göğü ve yerde yaşayan ve yürüyen ve duran her şeyi yarattı. Kendi suretinden Âdem’i yaratıp Cennet’e koydu. Sonra, Âdem’in yaşı geldi, eş istedi. Böylece Tanrı, tüm dişi hayvanları Âdem’in önünde sıraya dizdi ve Âdem hepsiyle yattı ama hiçbiri onu tatmin edemedi.

—Kıçından uyduruyorsun.

—Uydurmuyorum. Her neyse, bu, hikâyesinin bir versiyonu. Devam edeyim mi?

—Et.

—O zaman Tanrı, Âdem’i yarattığı gibi, topraktan Lilith’i yarattı ve onu Bilgelik’in suretinde yarattı. Sophia. Bu kelimeyi biliyor olmalısın. Yunanca.

—Dur bakalım. Sophia da bir başka tanrı mı yani?

—Evet.

—Ama Tanrı tek değil mi?

—Musa, Yahudilere, sadece tek bir tanrıya tapabileceklerini söyledi. Ama ondan önce bir sürü tanrıları vardı.

—Yani Âdem’le Lilith birleşti.

—Evet. Ve Çocukları oldu; onlar, bugün Dünya’da dolanan iblisler işte. Ama Âdem, Lilith’i kesmedi ve Lilith, Âdem’i terk etti. Onunla eşit olmak istedi. Kızıl Deniz’e kaçtı ve orada daha fazla iblis doğurdu.

—Haydi be. Ne oldu peki ona?

—Hâlâ Dünya’da. Kovuluş’tan çok önce Cennet’i terk etti ve Yasak Ağaç’ın Meyvesinden yemediği için ölümsüz. Zamanın sonuna dek yaşayacak ve Tanrı, sünnetsiz çocukların kanını yemesine izin veriyor. İşte bizim ilk annemiz bu. Kan; ondan kaçamazsın. Tüm dinler bilir bunu.

—Ama bunlar peri masalları.

—Veya gerçek. İnanca bağlı.

—Ama bunların kendi yer ve zamanlarında kaldığını kabul edersin herhalde. Tanrı’ya veya İsa’ya tüm bu binlerce yıl öncesinden gelme boş inançları kabullenmeden inanabilirsin.

—Sözcüklerin anlamlarını tartışabilir ve kabullenmeyebilirsin ama hayır, iman dediğin şey sanki bir inançlar dükkânıymış gibi durup işine gelen ahlâki ölçütü seçemezsin. Ben köktendincilerden yanayım. Seçimini yaparsın. Seçimini yaparsın. Ya inanansın, ya değilsin. Tanrı, anlamını ve karakterini Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da açık açık belirtiyor. O, sevgi Tanrısı değil; adalet Tanrısı.

—Yani benim için Tanrı’ya inanmak demek, seni sevmemin, seninle sevişmemin günah olduğuna ve sonsuza dek Cehennem’de yanmaya mahkûm olduğuma inanmam demek, öyle mi?

—Evet. Tanrı’dan bağışlanmayı dileyebilirsin ama benle kalıyorsan lanetlendin demektir.

—Peki, sen bu Tanrı’ya inanıyor musun?

—Bilmiyorum. Ama sana şunu söyleyeyim, aşkım, eğer Tanrı tekse ben seni seçiyorum. Seni, Tanrı’ya yeğ tutuyorum. Seçimim bu ve bununla yaşayacağım. Ben aşkı bilen Lilith’i ve iblisleri ve Lucifer’i seçiyorum. Sana yemin ederim Isaac, eğer Tanrı, İncil’deki adil dallamaysa, Cehennem’i O’na yeğ tutuyorum. Siktirsin. Ben, senle olmayı seçiyorum. Cehennem’i seçiyorum.

Yukari Asagi