.

Yazarın arşivi

 


METAFORİK ANESTEZİ

Becerebilir misin ki bunca kalabalığın arasından
Sıyrılıp gelmene izin verir mi dış mihraklar
Osho’nun öğütlerinin ciddiye alındığı çağdayız
İç ve dış temsilcilikler komple düşman üretiyor
Televizyonlar kötü gasteler kötü dergiler inanılmaz moralsiz
Bir rakımız var ortalarda müştereken yüzümüzü güldüren
Onu da ayrı ayrı yerlerde içiyoruz nokta nokta
Sövmeyeyim peki sevdiğim sövmeyeyim peki madem de
Sövmeyip de ne yapayım sen söyle?

-Birinci tekil yazıyormuşum hep eleştiri bir-

Daha iki dakka önce ağladım hastayım dedim garsona
Aynı anda kaygılandım hem sana hem Kamuran’a
Kamuran kim? Kamuran çocuk sokakta mendil satıyor
Ben kimim potansiyel müşteri hem garsona hem Kamuran’a
Kamuran muhteşem bir kinle büyüyor göreceksin
Çok pis intikam alacak itilip kakılmalarından
Sokakta bir Kamuran garip bir ben
Bir sen gelirsin hakkımızdan bir sen, gelsen
Ama gelmezsin çok işlerinin sıyrılıp arasından

-Hep Melek diyormuşum herkes şikayet ediyor!-

Karlı karlı zamanlarda hepimize aşı lazımmış
Öyle diyor Çağrı abim itiraz etmek ne mümkün
Lakin şiirde özel dostluklar ilaç isimleri falan zikredilmezmiş
Ee emre itaat edip soyut şeylerden bahsedelim madem
Ruhum, eşyanın ruhu, kapitalizmin ruhu ve tuz ruhu
İdealar kuramı ve soyut kuramlar antolojisi
Sarsak girişimler ve sanat ve post-modernizm
Hepsine andolsun
İlk söz verdiğim kanepede bekleyeceğim gelmeni
Histerik bar kahkahaları ve Kamuran şahit

-Sıradaki kar tatili uzaktan sevenlere-

 

Hayatım boyunca annemden sonra en çok sevdiğim şey ülkem oldu. Bazen kendimi bile şaşırtan bir tutkuyla sevdim ben memleketimi. Devirdiğim otuz küsür yılda bir sürü saçmalık görmeme rağmen hep görmezden gelmeye çalıştım. Yurt dışına kapağı atmaya çalışan, bu ülkeden bir halt olmaz artık diyen yakınlarımı, dostlarımı elimden geldiğince engellemeye çalıştım, engelleyemediklerimle dalga geçtim, hatta bunu söylerken utanıyorum şimdi ama, biraz küçümsedim..

Kardeşim bir süredir yurt dışında. Doktora tamamlamaya Avusturya’ya gitti. Yaz başında, yurt dışına gittiği ilk günlerde şey diye düşündüm hep, bir an önce git, işlerini hallet, kendini geliştir, yetiştir ve gel. Sonra burda ülkene, öğrencilerine hizmet et biz de seninle gurur duyalım. Aşağı yukarı her gün ağladı annnem, oğluşum oralarda ne yapıyordur şimdi diye. Aşağı yukarı her gün teselli ettim annemi, sayılı gün anne dedim, bitirir gelir tez zamanda üzülme sen..

Ama bugün olanlar sadece içimi ezmekle kalmadı, ülkeme dair son umut kırıntımı da aldı elimden. Kendimi, gelme kardeşim derken yakaladım bugün. Kal kardeşim oralarda imkan bulabilirsen. Benden bir cacık olmaz artık, istesem de başka bir ülkeye gidip yerleşemem, nefes alamam. Ama senin bir şansın var, kal. Annemi merak etme, uçağa bindirip getiririm yanına çok özleştiğiniz zamanlarda. Kal abicim kalabiliyorsan. Burası artık bizim ülkemiz değil, burası her an her yerde kendisi gibi düşünmeyenleri öldürebileceklerin ülkesi. Burası yerli yersiz korna çalıp kulağımızın zarını siken, burası yere utanmadan iri iri balgamlar atan, burası yan baktığını iddia adip sokak ortasında hiç tanımadığı insanlara dalan, burası sırf kıyafetinden tahrik olduğu için gencecik kızlara tecavüz eden, burası on lira için adam kesen, on yaşında çocukları para karşılığı iğrenç adamlara satan, birbirine saygı duymayan, allahtan da kuldan korkmayanların ülkesi artık…. Ben pes ediyorum kardeşim, ne ülkeme ne içindeki insanlara güvenim kaldı? Ama yapabileceğim bir şey de yok, ülkemin kaderi benim de kaderim artık, aynı pislikte birbirimize sarılıp yavaş yavaş boğulacağız. Sen kurtar kendini kardeşim, bizi düşünme. Anneme ben anlatırım durumu, üzülür ama anlar merak etme…

Dünyayı kurtaracak tek şey affetmenin erdemidir. Özellikle de kolay kolay affedilemeyecek şeyleri affetmek. Çocuklarımızın, gençlerimizin gün aşırı toprağa verildiği, kardeşlik bağlarımızın git gide ateşe verilmek istendiği korkunç günlerden geçiyoruz. Hemen, derhal, acilen barışmak dışında da hiçbir şey çare olamayacak gibi. Bunun da tek yolu haklıya haksıza bakmadan affetmenin erdemine sığınmak. Unutmak demiyorum, unutulmayacak elbet kolay kolay. Suçluların cezalandırılmamasından da bahsetmiyorum masumların kanına kim girdiyse elbet ödeyecek cezasını. Ama tüm bunlar olurken fütursuzca kırıyoruz ya birbirimizi. Kürt diye, Alevi diye, yobaz diye, faşist diye, diye diye diye… Canımız korkunç yansa bile bir sitemden gayrısını layık görmeyip hasım bildiklerimize, sığınabilsek affetmenin erdemine, keşke…
 
Peygamberimizin en sevdiği amcası, koruyucusu, tüm ezilenlerin hamisi Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi hepimiz biliriz. Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in talimatıyla Hz. Hamza’yı öldüren ve peşinden iç organlarını çıkartıp Hind’e sunan Vahşi, hadiseden hayli zaman geçtikten sonra müslüman olmaya karar vermişti. Vermişti vermesine de nasıl gidecek? Gidecek çünkü çaresi yok başka. Gidecek, onu yiyip bitiren derdini anlatacak ve yüz sürüp af isteyecek Peygamberden… Koyuldu Medine yoluna Vahşi… Vardı… Peygamber efendimizin camide olduğunu öğrenince oraya doğru yürümeye başladı.. Yürümüyor sürünüyordu sanki, kanı çekilmiş gibiydi. Ne yüzle karşısına çıkacaktı onun? Ve ne diyecek, nasıl anlatacaktı? “Hamza’yı kalleşçe öldürüp sonra da göğsünü yarıp vücudunu parçalayıp iç organları ile Hind’e kolye yaptık” mı diyecekti? Diyecekti. Hepsini bir bir diyecek ve yüz sürecekti, başka çaresi yoktu.
 
Seslendiler; “Vahşi geldi Ya Resulullah. Pişman. Af dilemek ve tövbe edip müslüman olmak ister…”
 
“Gelsin”, der mübarek, tek kelimeyle. Gelsin…
 
Girer içeri Vahşi. Başını kaldıramadan öylece durur. “Anlat” der Resulullah, “Amcamı nasıl öldürdüğünü bir de bana anlat!”
 
Yerin dibindedir artık Vahşi. Hıçkırıklarla anlatır. Vahşi’yi dinleyen Peygamberimizin gözyaşları sakallarını ıslatır. Kendisine bakmasını ister Vahşi’den ve ona anlamlı ve yaşlı gözlerle bakarak;
 
“Ey Vahşi! Seni gördükçe sevgili amcamın parçalanmış hali gözümün önüne geliyor. Eğer mümkünse, seninle yüz yüze gelmeyelim. Kendini bana gösterme! Bir daha yüzüme bakma!
 
İki gözü iki çeşme Vahşi’nin boynu kırılmış gibi başı önüne düşer, birden hıçkırıklara boğulurken zoraki konuşur;
 
“Emrin olur ey Allah’ın Resulü. Gül yüzünüze bakamam artık!”
 
 
Peygamber Vahşi’yi affetmiş midir? Elbette affetmiştir, aksi nasıl mümkün olabilir? Ama bir taraftan da insandır o. O an bir peygamber olmakla beraber aynı zamanda amcasının kol kanat gerdiği küçük yetim Muhammed’dir. Üzgün bir ruh, acılı bir evlat, yüreği yanan bir insandır. Elbette affeder ama benden uzak ol der. Bizden uzak ol demez, müslüman olma, git buradan hiç diyemez. Sadece yüzünü gördüğünde hep amcasının parçalanmış bedenini aklına getireceğini bilir, yüreğinin bunu kaldıramayacağını da bilir. O yüzden der benden uzak ol diye. Ama affeder, kalpten, yürekten affeder…
 
Dost olanı, kendinden olanı, arkadaş olanı affetmek kolay. Marifet kendinden görmediğini de affedebilmek. Ancak bunu becerebilirsek yeniden inşa edebiliriz yıkılmaya yüz tutan kardeşlik binamızı. Ve ancak bu şekilde af dileyebiliriz günahlarımız için Allah’tan. Yoksa… Yoksası yok kardeşlerim. Yoksa acı, yoksa kan, yoksa gözyaşı, yoksa zulüm…

hissetmelerin
birbirleriyle
kafa bulduğu
bu yerde
sığındığın ve sığındığına
pişman olduğun her insan
içinde patlayan
geniş zamanlı
bir bomba

tüm bunları bilirken
tüm bunlara inat
olanları olacak olanlardan
ayıramayacak kadar saf
bir sen varsın
bir de arsenik!

atların çığlıklarının
ve sodayla karışık rakının
geçti an itibariyle
hükmü
olacak artık olacak olan
kim geçebilir önüne

beni bırak
söylediklerimi de
hemen şimdi bir mum yak içinde
ikimizin yerine
ve bir dilek tut
mümkün olan en dar zamanlı bir dilek
ben uzaktan elham okurum
sen zangoçlarına çan çaldır
ayrılığın şerefine!

Çirkinsiniz! Herkese yolladığınız samimiyetsiz toplu kutlama sms’leriniz kadar çirkinsiniz. Mütemadiyen örnek aldığınızı söylediğiniz peygamberimizin fitne kuyusu amcası Ebu Leheb kadar çirkinsiniz, dünya güzeli ağaçları kesip kesip genişlettiğiniz yollar kadar çirkinsiniz, kutularda istifli paralar kadar çirkinsiniz, törenlerde plaket verdiğiniz iş adamları kadar çirkinsiniz, gözlerinizden akan, gözlerinizi bürüyen, hırs gibi, kin gibi, öfke gibi çirkinsiniz…

 

Bizse güzeliz. Memleket kadar güzeliz. Tek bir yaprağını bile incitmeye kıyamayacağımız ağaçlarımız kadar güzeliz. Meydanlarda yuhlatılan annelerimizin gözyaşları kadar güzeliz. Her gece cam kenarına tüneyip babasının eve dönmesini bekleyen Soma’lı maden işçisinin oğlu Seyit Ahmet kadar güzeliz. Allah’tan sizin için bile mağfiret dileyecek kadar, hidayet dileyecek kadar güzeliz. Siz sizden olmayanı öldürmek isteyecek kadar çirkinsiniz, biz sizinle birlikte, hep birlikte kardeş kardeş yaşamaktan başka hiçbir şey istemeyecek kadar güzeliz…

 

Er ya da geç saracak güzellik çirkinliği. Kucaklayacak. O zaman kuracağımız o güzel kardeşlik sofrasına sizi de buyur edecek kadar güzeliz biz…

 

 

Kendinden başka her şeye
özeniyor bazen insan
üstelik yolken
ve bunun farkında değilken
ne ki gerçek?
ittifakla eyvallah denilen
yalan!

 
‘annem gibi konuşacak olursam
herkesin biraz mayası bozuk’

 
yola çıkan herkes
bir süre sonra yol olur
ve başka yollar geçer üstünden
içinden yollar geçer üstünden
başka insanlar geçer
yolculuklara çıkan
yol çiğnenir yıpranır
ölüp gidemez
hay lanet!

 
ilk yolculuk
son yolculuk
hep yolculuk
peki
yolken nasıl yol alınır?
işitin ve şahit olun
her yolculuk ihanet
her yolculuk aptalca planlanmış
bir kaçış
her yol
yalan!

Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu? Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de, Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olurlar.

Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…

“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”

Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.

KİMSE ÖPMESİN SENİ

Artık kimse doğru düzgün öpmeyecek mi beni ?
Bunu halletmemiz lazım yoksa takılır kalırım
Takılmalar meşhurdur bizde bak mesela babam
Anneme kırk yıldır takık daha önce de söylemiştim

Oysa
Esmerliğimi bırakmıştım arkada ve sarılamamanın hüznünü
Kimsenin dinlemediği müzisyenler fark etti ilkin
Bu arada salonda delirmiş bir dans histerisi
Bu arada garsonların yetişememe telaşı
Bir ara seni yanlış bir adam öptü tam alnından
O ara içimdeki bütün kuşları öldürdüm
Öptürdün kendini ve yok oldun ara ara baktığım
Bütün aralarda yoksun sen aslında bilip
Bilmez gibi yaptığın bütün gecelerin sonunda
Fena halde yoksun hep ah! en çok da bu ara

Bu arada olmadığın bütün aralara sızan
Bir sürü şey oldu elbet azıcığını anlatayım
Terli hayvanlar gibi telaşla dans eden adamlar
Umutsuzluğun makyajıyla güler gibi yapan kadınlar
Ve yorulup yorulup oturdukları masalarda
Koalisyon muhabbetleri
Bu arada bir yerlerde doğalgaz faturasını ödeyemeyip
Kendini asan babanın kaybolmuş çorap teki
Bu arada mendil satan çocuklar
Bu arada hırsla dövüşür gibi sevişen
Annelerinin okuyor zannettiği genç kızlar

Bu arada
Baş ağrısı
Mide dönmesi
Ve
Tonik
Ve
Kalabalık
Ve yeter artık
Kimse öpmesin seni
Yazık..

şarapçının genç bir müptezel olarak portresi

seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın

duvarını süsler

sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim

ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde

kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden

bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin

şişe içlerine akan gözyaşlarını izler

 

tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım

tam burada alayımıza siyah smokin yakışır

ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı

annem ütüleyemez, üzülür

-cenaze töreni kalsın-

 

içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların

yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve

iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var

oysa;

aldanıyorlar ve farkındalar

yalnızlar ve farkındalar

unutulmuşlar ve farkındalar

baksana! sana da öyle gelmiyor mu

bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle

sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar

 

 

Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!

Bir süredir internette dolaşan bir haber, daha doğrusu bir yazı var. Doğudaki illerimizden birinde sopasını Mercedes ilan etmiş bir güzel abimiz yaşıyormuş yıllardır, yeni öğrendik. Sopasının ucuna Mercedes amblemi takmış, dikiz aynası, radyosu şehirdeki ustalar tarafından takılmış güzel bir abi. Ve bütün şehir uymuş abinin bu oyununa. Mercedes’ini kurallara göre park ediyor, bakım için sanayiye gidiyor, hatta hız sınırını aştığı için polisler tarafından ikaz ediliyor abimiz. O sopa sadece onun için değil tüm şehir için bir Mercedes artık. Çünkü öyle kabul ettirmiş!

Birileri “deli” diyor o güzel abimiz için. Afedersiniz ama siktirsinler ordan! Yemin ediyorum size kırka yaklaşan saçma yılı devirdiğim ömrümde onun kadar akıllı bir adam görmedim ben. Belki değişik, belki çok alışılmış şekilde davranmıyor tamam ama… Deli? Asla! Çünkü bir çok insanın yapamadığını, yapmaya cesaret edemediğini yapmış. Önce kendi gerçeğini yaratmış sonra da bunu koca bir şehre kabul ettirmiş. Ve psikopat bir diktatör gibi zorla yapmamış bunu. Başlarda kendisiyle dalga geçen, küçümseyen, aşağılayan ahaliye inat bıkıp usanmadan her gün bacaklarının arasına kıstırdığı Mercedes’ine binmiş, sokak sokak dolaşmış, arabasını süslemiş, yıkayıp paklayıp yıllarca yanından ayırmamış. Sonunda da herkese kabul ettirmiş. O bir sopa değil demiş artık herkes yıllar süren ısrarın sonunda. O bir sopa değil, o bir Mercedes…

Felsefe’nin en kadim sorularından biridir “Gerçek nedir?” sorusu. Yüzlerce filozof binlerce farklı yanıt vermiştir bu soruya. Gerçeği bir olgu olarak gören de olmuş, durum olarak gören de, yanılsama olarak da… Ve bence en güzel cevabı da bazı aklı evvellerin “deli” dediği o canımın içi abi vermiş farkında bile olmadan. Nedir gerçek? Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. Tıpkı Allah’a inanmamızın temelinde var olan koşulsuz iman gibi iman ettiğimiz şeydir gerçek…

Yıllar önce sıkıldığım manasız bir akşam saatinde kendimi dük ilan edivermiştim. Başlarda kimse sallamamıştı haliyle. Ama ısrarla kendimi Dük olarak tanıtmayı sürdürdüm Mercedes’li abim gibi. Sonra sonra alıştı insanlar. Ali diyen, abi diyen, mesleğimden dolayı hocam diyen, yazar diyen, şair diyen, oğlum diyen, lan diyen… bir sürü insan var etrafımda. Ama itiraf ediyorum, duyunca yüzümü güldüren en sevdiğim hitap “Sayın Dük’üm…” Çünkü dük dışındaki tüm sıfatlar bana birilerince yüklendi, Milli Eğitim “öğretmen” yaptı, okurlar “yazar” vs. dedi, annem sayesinde “oğul”, sevmeyen insanlar yüzünden lan oldum. Ama dük… İşte onda kimsenin katkısı yok. Bir akşam canım çok sıkılıyordu ve kendimi Tepebaşı Dük’ü ilan ettim. Kafayı yemiş bu şizofren diyenlere de zerre kulak asmadan bildiğimi okudum. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, aristokrat bir ailede doğmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Cambridge Dük’ü mü gerçek dük yoksa ben mi?

Yukari Asagi