.

Yazarın arşivi

A rainbow in the sky above the vineyards at the Elephant Hill Estate and Winery on the Te Awanga coast, near Napier, Hawke's Bay, North Island, New Zealand.

İki kişi arasında birinin diğerinden özür dilemesini gerektiren bir durum oluşuyor. Hayat bu! Her an herşey olabilir. Özür gerektiren hallerin bin çeşidi var. Şöyle bir tanesini seçelim: İki iyi arkadaş var, ikisi de aynı müzik grubunun fanatiği. Hadi grubun ismi de Caravan olsun. Birlikte sürekli Caravan dinliyorlar deli gibi. Günlerden bir gün bu iki arkadaştan biri ki, kendisine şu andan itibaren artık kısaca Bizimki diyeceğiz, Caravan’ın o hafta sonu bir konser için şehirlerine geleceğini öğreniyor ve mutluluktan havalara uçuyor. Zira –boru değil- uzun zamandır hayallerini kurdukları bir şeyi gerçekleştirecekler ve grubu ilk kez canlı olarak izleyebilecekler. Bizimki hemen hevesle arkadaşını arıyor sürpriz haberi bildirme heyecanı ve beraber o konsere gitme düşüncesinin coşkusuyla. Arkadaşı telefonu açıyor ve sessizce bir süre onu dinliyor herhangi bir tepki vermeksizin. (Bizimki’nin arkadaşına da şu andan itibaren kısaca İnsan diyelim.) İnsan, Bizimki sözünü bitirdikten sonra ona konserden haberi olduğunu söylüyor. Bizimki ilk travmayı atlatıp beraber bilet almalarını önerdiğinde de başka kişilerle bilet alarak o konsere gideceğini ekliyor.
Şimdi burada biraz duralım. Duralım ve bu örnekte iki kişi arasında bir sorun oluştu mu bakalım. Girişi öyle bi yaptım ki, bence oluştu. İki iyi arkadaş. Aynı müzik grubu hayranlığı. Grup ilk kez onların şehrine geliyor. Biri haberi öğrenip heyecanla öbürünü arıyor. Öbürü konserden önceden haberdar ve çoktan bileti diğerine haber vermeden almış bile. Burada bir kırılma oluştuğu kesin.Nereden mi kesin? Deminden beri anlattıklarımı dünyanın çeşitli ülkelerinde bir sürü insana film diye seyrettirin ve sorun: “Bu filmde kim kimi üzdü?” diye. Herkes aynı cevabı verir. Oradan kesin!
Bu iki arkadaş mazide ne yaşamış olursa olsunlar o güne yani o telefon öncesine birlikte deli gibi Caravan dinleyen iki kafa dengi olarak gelmişler ve işte az önce filimsel olarak ‘ispatladığım’ şekilde aralarında bir sorun oluştu. Peki bu arkadaşlık burada biter mi? Bana soruyorsanız hemen burada bitmeli. İkinci şansı asla vermeyeceksin. Burada bitsin. İlerde belki yeniden başlayabilir. Ancak genelde yani hayatta öyle olmuyor. Zaten buraya kadar ve buradan da kim bilir nereye kadar sürecek olan bir yazıyı başka türlü neden yazalım? Arkadaşlık devam ediyor ve az önceki telefon konuşması taraflardan birini ‘kırgın’ diğerini de ‘kırıcı’ konumuna geçiriyor. Ve bu gerilimin halledilmesi gerekiyor. Şart mı?Şart değil aslında. Pek çok yakın ilişkide gün içinde buna benzer hatta bundan daha beter binlerce sorun oluşuyor, ama ilişkiler oluşan sorun üzerinde bir saniye bile durulmaksızın sürüp gidiyor. Ancak örneğimizde farklı bir noktadayız.
Bakalım neredeyiz:
1. Telefona sarılmadan önce son derece neşeli ve heyecanlı olan Bizimki telefon görüşmesi sonrası üzgün ve perişan bir hale geldi.
2. Peki bunun sorumlusu kim? Sorumlunun İnsan olduğu net.
3. Bizimki’nin yaşadığı düş kırıklığı ancak İnsan tarafından tatminkar bir şekilde gönlünün alınmasıyla bir nebze hafifletilebilir. Neden? Çünkü Bizimki öyle istiyor.
4. İnsan da bunun farkında.
5. Peki böyle bir şeye Bizimki niye üzüldü? Buna üzülünür mü? Yersiz bir soru. Teorik olarak üzülünmeyebilir, ama pratikte yani hayatta büyük bir olasılıkla buna üzülünüyor.
Öyleyse devam edelim.
Şu anda telefon kapalı. Bizimki, yukarıda bahsetmiştik, epey yıkık. Aldatılmışlık duygusu yaşıyor ve İnsan’ın umursamazlığından, bencilliğinden, ona verdiği değerin karşılığını kendisine vermemesinden girdi, geçmişteki benzer davranışlarından çıktı.
Telefonun diğer ucundaki İnsan’ın ise şu an tam ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Tahmin edelim. Bir gülümseme gelmiştir yüzüne belli belirsiz. Bir suçüstü gülümsemesi. Bizimki’nin telefonda heyecanla verdiği habere gösterdiği ilk sessizlikle aslında yakayı ele verdiğinin farkındadır, ardından da zaten dile geldi. Kendi de biliyor, üç suçu var. Birincisi bu konserin haberini, bu habere en çok sevinecek kişi olan Bizimki ile paylaşmadı. İki, gitti bilet aldı ya da aldırdı ya da ona aldılar. Her neyse! Yetmedi, (üç) Bizimki’ne de bir tane aldırabilirdi, ama onu da yapmadı. İnsan da düşünüyor şu anda. Ne düşünüyor?Yapıp ettiğinin karşısındakinde mutsuzluk yaratacak birşey olduğunu o eylemi gerçekleştirmeden önce düşünmez mi, düşünemez mi? Düşünür de düşünmez de. Düşünerek de yani kasıtlı olarak da yapabilir, düşünmeden öylesine de. Ancak artık o aşamayı geçtik. Olan oldu. İki kişi arasında gerilim oluşturacak bir durumun tam ortasındayız. Devam edelim ve şimdi telefon görüşmesinden sonra ilk kez bu ikiliyi karşı karşıya getirelim. Planlı bir karşılaşma olmasın. Yani İnsan o hadiseden sonra Bizimki’ni hiç aramamış olsun. Nasıl bir yerde karşılaşsınlar? Alelade bir yerde. Bu laf da çok hoştur aslında, Alelade. Ale lade, alel ade, a lelade! Aynı okul veya işyerinde oldukları için ertesi gün ister istemez karşı karşıya gelmiş olsunlar mı? Metro durağı olur mu mesela? Olsun be! Sizi mi kırıcaz!!! Metro durağında birbirlerini gördüler ve birbirlerine doğru yürüyorlar küçük adımlarla. Heyecanlı bir an. Ne olacak? İlk kim konuşacak? İlk, İnsan konuşur, baştan söyleyeyim. Şu anda başta Bizimki olmak üzere hepimiz hatta İnsan’ın kendisi bile ilk adımı ondan bekliyoruz. Onun ilk konuşacak kişi olması da zaten bu ikili arasında yaşanan durumun izah gerektirecek, özür gerektirecek bir durum olduğunun kanıtı bence. Öbür türlü o niye konuşsun? Birlikte mal mal gelen trene bakarlardı her günkü gibi. Birazdan aralarında bir konuşma başlayacak. Bu konuşma ikna içerikli, gönül alma amaçlı olacak. Niye? Çünkü, Bizimki kırgın ve belli ediyor. İnsan da ne yaptığının farkında. Ve ikisi de arkadaşlıklarını sürdürmek istiyorlar. Niye sürdürmek istiyorlar böyle kıra kırıla diye sorsak ikisi de eminim bunun nedenini tam izah edemezler, ama istiyorlar. İstiyorlar, işte bütün mesele. İstiyorlar.
İnsan önce havadan sudan bir iki laf açtı, ama her zamanki karşılıkları bulamayınca bir özür seansına acilen geçmesi gerektiğini anladı. Kuru bir seans olacak. İnsan’ın yüzünde yaptığından gerçek anlamda bir suçluluk duyduğuna, pişmanlık hissettiğine dair hiçbir ipucu bulunmayacak her zamanki gibi. Avla avcının hikayesi. Ve başladı… İşte… aslında onun da haberi yokmuş da… arkadaşları ona haber vermiş, yani… hatta bileti de alıp öyle onu aramışlar… o da dalmış… yani…boş bulunmuş… kafasında başka bir mesele varken tamam demiş bulunmuş… yani… zaten Allah çarpsın… o aramasa o zaten onu arayacakmış… ama gene de onun bu kadar tepki vereceğini bilse zaten… falan filan. Falan filan. Sıra sıra, boy boy, dizi dizi gerekçeler. Seans uzuyor. Bu ana biraz daha yakından bakalım. Mümkünse yüz hatlarına kadar girelim. Bu arada tren gelmiş mi gelmemiş mi, sıkış tepiş içeri girmişler mi, girmemişler mi hiç umurumuzda da olmasın! İnsan gerekçelerini sıralarken bir yandan da Bizimki’nin yüzündeki değişiklikleri izliyor şu anda. Bir gerekçe söylüyor, bekliyor işlemciden sonuç bekler gibi. Olmadı bir daha, bir daha. Bizimki’nin yüzünde yumuşama bekliyor ilk etapta, tatlı ve rahatlamış bir gülümseme. Böylece onarım tamamlanacak ve süreç kaldığı yerden normal akışına geçecek. Fakat Bizimki’de her gerekçede aynı yüz hatları. Şimdi bunlar örneğimizdeki gibi düz arkadaşlar değil de işin içinde cinselliğin de bulunduğu daha farklı bir duygusal ilişki içinde olsalardı İnsan bu gönül alma seansında mutlaka çiçek miçek gibi bir bitkiden ya da kolye molye gibi birtakım nesnelerden istifade edecekti. Fakat o da yok! Ona da ben izin vermiyorum. Hala her yeni gerekçede aynı yüz hatları. Bizimki hala gevşemedi, uzaklara filan bakıyor, arada kafasını sağa sola sallayarak küfür müfür ediyor belli belirsiz. Yavaş yavaş artık İnsan için “E uzattın ama artık!” dakikalarına giriyoruz. İnsan’ın yüz hatları gerilmeye başladı. Sinirleniyor. Tamam bir halt yedi, tamam yemiş olabilir, ama ne yaptı? Özrünü de diliyor işte. Dilemeyebilir miydi?Dilemeyebilirdi. Umurunda bile olmayabilir miydi? Olmayabilirdi. İnsan artık haklı duruma geçtiği görüşünde. Ondan günah gitmek üzere. Neredeyse yüzüne haksızlığa aslında onun uğradığına dair bir ifade oturdu oturacak. Eğer bir an evvel aralarındaki muhabbeti eski iyi arkadaşlıkları düzeyine getirmezse, kaybeden Bizimki olacak bak söyleyeyim!
Bizimki, bak kardeşim! İnsan tokadı çakmış yere yapıştırmış mı seni bi yerde? Yapıştırmış! Basıp geçip gidebilirdi miydi üstünden? Geçip gidebilirdi, aynen! Ama geçip gitmemiş! Başında dikilip alay edebilir miydi senle? Edebilirdi. Hem de ne biçim! Ama etmemiş. Bakmış ağlıyorsun. Üzülmüş. Sana insanlık göstermeye karar vermiş. Eğilmiş yüksek rakımlı yerinden ve sana insanlık elini uzatmış yerden kalkasın diye. Daha ne yapsın? Ama sen ne yapıyorsun? Nankörlük ediyorsun. Sana uzatılmış eli tutmuyorsun!Üstünü başını temizlemeye çalışırken bir yandan da ‘utanmadan’ kendi olanaklarınla yerden kalkmaya çalışıyorsun. Şımarıksın! İnsan’ın eli hala havada asılı kalmış. Edepsizsin de. Sana şefkatle gülümsüyor, yüzüne bile bakmıyorsun! Belki de müşfik bir edayla başını okşayacak. Oralı bile değilsin! Ona da izin vermiyorsun. Hala surat bi karış! Sen kimsin be kardeşim! Bu yaptığın insanlık dışı birşey yani!

arcimboldo_feuer“Vaughan,baştan sona hayali araba kazası felaketleri ve çılgınca yaralarla-orta yaşlı adamların kapı kollarıyla parçalanmış ciğerleri, genç kadınların direksiyon kolonlarına geçmiş göğüsleri, yakışıklı gençlerin köşe lambalarının metal mandallarıyla delinmiş yanakları-dolu dehşet verici bir yıllık hazırlamıştı, bu şekilde kendisini tüketmeye çalışıyordu sanki. Ona göre bu yaralar, sapkın bir teknolojiden doğmuş yeni bir cinselliğin kapılarını aralıyordu. Bu yara imgeleri, bir mezbaha müzesinde sergilenen eserler gibi zihnine takılıp kalmıştı.” (Çarpışma-J.G.Ballard-Çeviri:Nurgül Deveci-Ayrıntı Yay.)

Ballard,teknolojinin dönüştürerek yeni baştan kurduğu şimdiki dünyadan o denli nefret ediyordu ki, duygularını “uç bir durumun uç noktada bir eğretilemesi” olarak nitelendirdiği Çarpışma’da bu kelimelere döktü. Kitap,arabalarıyla sürekli birbirine vurup duran insanların kazalar sırasında bedenlerine giren araba parçalarından, metallerle bütünleşen bedenlerden, o bedenlerden sızan iniltilerden, sıvılardan pornografik bir dille söz eder. Bugün araba kullananların kaza anları öncesi halet-i ruhiyeleri ve arabalarıyla kurdukları ilişkilerine bakıldığında kitaptaki pornografik unsurların artık uç olarak nitelendirilemeyeceği de düşünülebilir. Aracıyla bütünleşmiş ya da bütünleşmeye teşne insan, kaza yapmadan arabalara bakarken de araba galerilerinde/fuarlarında gezinirken de araba kataloglarını incelerken ya da araba yarışlarını izlerken de türünün şimdiki dünyadaki prototipidir.
Bedenlerin,içeriye enjektörlerle sokuşturulan botokslarla ya da dışarıdan döşenen ve yüze de uzanmaya başlayan dövmelerle vitrinlerdeki cansız mankenlere ya da doğrudan cadde kenarlarındaki billboard’lara dönüştürüldüğü, cep telefonu ve tabletlerin bedenin metalik birer uzantısı,birer hayati uzvu haline geldiği bir çağ bu.Sokaklarında ‘çağın hastalığı’adı verilen bir ıstırap sonucu tek memeli hatta memesiz, tek böbrekli, tek bacaklı, troid bezi, midesi, safra kesesi, mesanesi, barsakları, akciğerinin bir lobu çıkarılmış büyüklü küçüklü milyonlarca insanın dolaştığı yeni bir dünya.

Bedenlerle oynayan, bedenlerle oynanan yeni dünya.

Ortadoğu’da geçmekte olan 3. Dünya Savaşı süresince ‘özgürlükler ülkesi’ ABD’ne sadece Irak’ta bir milyondan fazla masum insanı sinek öldürür gibi öldürdüğü, doğumevlerini bile bombaladığı halde en ufak bir tepki bile vermeyen uluslararası toplum denen sefil makinanın, bu katliamlardan yıllar yıllar sonra deniz kıyısına vuran Suriye’li çocuğun cansız bedeninin fotoğrafına bakarak dile gelebildiği bir dünya.

En ahlaksızların ahlakı, en kötülerin iyiliği, en bencillerin diğergamlığı, en zalimlerin masumiyeti kimselere bırakmadığı absürd yeni dünya.

Tek gezegende ilk kez tek dünya.

Suruc
Gözleriyle gülümseyen gencecik insanların teker teker ya da kitlesel olarak ortadan kaldırıldığı bir katliamlar coğrafyasında, çıldırtıcı bir dönemdeyiz.

Gezi
1. Seçim yapıldı. Beğenin ya da beğenmeyin yukarıdaki fotoğraf gerçek oldu ve ikinci yarı başladı. AKP’nin Türkiye ile yaptığı maç değil 2071 ya da 2023’e, 2016’ya kadar bile sürecek gibi görünmüyor.
2. Sadece iktidara endekslenmiş bir yapı 13 yıldan sonra böyle bir yenilgi aldığında onu artık kimse tutamaz. Çözülür gider.
3. Güç peşinde koşan insanlardan kurulu bir topluluğun, yenilgi halinde gücünü koruması, yeniden ayağa kalkıp yola koyulması -olay Türkiye’de geçtiği için ve Türkiye’de her zaman balık baştan koktuğu için-mümkün değildir.
4. İlkin bürokrasiye yayılır, ‘keser döner sap döner havası.’ Bürokrasi durur ve beklemeye başlar, bir ispiyon atmosferinde.
5. Rota belli oldukça yeni jurnalciler zuhur etmeye başlar sağda solda.
6. Önce suçlu bulunur ve ilan edilir, sonra ona ‘vur abalıya’ şeklinde çullanılır. Bir zaman geçtikten sonra ‘kör ölüp badem gözlü olunca’ da bu kez yana yakıla ağıtlara başlanır. AKP, ‘eski Türkiye’nin değişmez hasletlerinin toplamı olduğu ve onları beter bir şekilde maksimize ettiği için kaderinden kaçamaz.
7. Seçim yapıldı. Ve çoğunun polislere ait olduğu açıklanan plakasız arabalara rağmen fazla olay çıkmadan tamamlandı.
8. Seçim yapıldı. Yapılamayabilirdi. Ağrı’da tertiplenen olaylar, Fenerbahçe otobüsüne yapılan saldırı, HDP il binalarında patlatılan bombalar, HDP temsilciliklerine yapılan saldırılar ve son olarak Diyarbakır’daki katliam girişimi seçimi amaçlandığı üzere yapılamaz hale getirebilirdi ve bugün başka bir yer olurdu Türkiye.
9. Seçim yapıldı ve seçim öncesi düzenlenen bütün tertiplere rağmen başarılı bir şekilde tamamlanabildiyse bunda ‘Oy ve Ötesi’ ve kendiliğinden oyuna sahip çıkan diğer sivil grupların, yurttaşların katkısı yadsınamaz. Dolayısıyla meclise giren partiler ve onların kulağına koalisyon önerilerini üflemek için sıraya dizilenler “İşlem tamam.Artık içeride istediğimiz kombinasyonları kurabiliriz’ havasına bu seçimlerden itibaren giremez. Oyunun izini sandıkta takip edenler mecliste niye etmesin?
10. İktidar, Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir adaletsizlikle iki koldan mitinglerle ve yüzlerce koldan her türlü propagandası ve devletin bütün gücüyle seçime yüklendi. Kaybetti.
11. Çözüm süreci halkın oylarıyla kapalı kapıların ardından kurtarılarak başından beri olması gereken yere Meclis’e taşındı. Dolayısıyla bu sürecin eski sahipleri de kaybetti.
12. İstanbul mali oligarşisi bütün sinsiliği ve hacıyatmazlığıyla küpünü doldurmaya devam ederek izlediği 13 yılın ardından yeniden ses vermeye başladı. Büyük koalisyon naraları atmaya başladılar şimdiden. Hedeflenen; Tayyip Erdoğan tasfiye edilerek daha önce denenen Sarı-Gül-en formülünün Sarıgül kısmı da yerel seçim, ön seçim ve genel seçim yenilgilerinin ardından ‘herhalde’ devre dışı kaldığından Gül-en formülüne CHP ya da HDP’nin eklemlenmesi gibi görünüyor. AKP Tayyip Erdoğan’dan arındırılarak Gül’e emanet edilecek, 4 bakan da yüce divana gönderilerek devr-i sabık’a girişilmeksizin para istiflemeye devam edilecek!
14. Söylemek bile fazla; Erdoğan yoksa AKP de olamaz. AKP’nin kaybettiği yerde onunla kim koalisyon yaparsa o da kaybeder.
15. Gezi’de AKP’nin saldırısına uğrayan ve ona karşı birleşen yukarıdaki fotoğraftaki insanlar Erdoğan’ı tarihi bir yenilgiye uğrattı. Onların birlikte davranmayı öğrenmeye başladıkları,en azından bunu denemeye istekli oldukları Gezi’de görülmüştü. Seçim bunun devam etmesi gerektiğini gösterdi. Başka da bir seçenek yok aslında.
16. İşin en trajikomik tarafı da meclis açıldığında geçici başkan olarak onu yönetecek olan Deniz Baykal’ın kalıcı olarak başkanlığa seçilme ihtimali. Baykal aday gösterilir ve Meclis Başkanı seçilirse Erdoğan yurt dışına çıkınca onun yerine vekalet edecek!
Sen bütün dünyayı yakıt aktarmasız dolaşabilecek yarım milyar dolarlık uçak al sonra da ona bugünden itibaren bir daha gönül rahatlığıyla hiç bineme! Bu durumda söylenecek tek bir şey var: “Allah’ın sopası yok!”
17. Son söz: O uçak artık tek bir işe yarar!

Gezi
Bir Türk enteline ve/veya bir Kürt milliyetçisine bir Türk milliyetçisinden bahsetseniz sizi hiç dinlemeden, midesi bulanmışçasına yüzünü buruştururdu hemen. Bir laikte aynı yüz halini ona bir türbanlıdan bahsederken görürdünüz. Bir türbanlıya bir dinsizden bahsetseniz aynı durum bir kez daha gerçekleşirdi. Bir Türk milliyetçisine bir Kürt’ten bahsetseniz gene aynı memnuniyetsiz hal gelip otururdu yüz ifadesine. Bünyelerinde bulunan histeri miktarları açısından birbirinden hiçbir farkları olmayan, birbirini hiç dinlemeden birbirinden tiksinmeye programlanmış insanlarla dolu bir yerdi burası. Gezi ile değişti ilk kez, reddedildi bu histerik miras ve bir nebze yumuşadı yüzler. Birbirleriyle kaza ile bile biraraya gelmez denilen insanları biraraya getiren Gezi kuşağı, ilk liderini Kürt hareketinin içinden çıkarmış görünüyor. Demirtaş’tan sonra lider çıtasının diğer siyasi yapılanmalarda da Gezi düzeyine doğru yaklaşacağını söylemek kehanet sayılmaz. Her ne kadar ‘yetmez, ama evetçi’ olarak nitelenen ve hemen hemen bütün siyasi tespitlerinde yanılmış olmalarına karşın hâlâ elinden kalemi, dilinden siyaseti düşürmemeye kararlı pişkin bir güruhun da desteğini almış olsa da Selahattin Demirtaş, Gezi kuşağının sandık başına gitmeye niyetli olan kısmının neredeyse tamamının oyunu alacak gibi görünüyor. Bu durumdan Abdullah Öcalan’ın da en az Tayyip Erdoğan kadar rahatsız olduğuna hiç kuşku yok.
O gece iktidar tarafından memleketin bütün elektrikleri kesilse de Gezi, onun için ölen gençlerin ve onların acılarını vakur bir şekilde taşımaya devam eden ailelerinin asla söndürülemeyecek ışığında Türkiye’yi ilk genel seçimine sokuyor.

Türkiye’de laik kesimde geçici bir varlık olma bilincinin pek gelişmediğini zaten biliyorduk. Bu dünyada kendisini ev sahibi diğerlerini misafir sanarak yaşamaktaydı çoğu.
Günlük konuşmalarında bolca ‘fani olmak’tan bahsedenler ve halihazırda iktidarda olan partiyi düşüncelerinin yaşamsal simgesi olarak görenler arasında ise bu bilincin hiç mi hiç oluşmadığını 13 yıldır birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüp durmaktayız. Eskiden ‘muhafazakar kesim’ olarak anılırlardı. Bu kişilere şu anda bakıldığında görülen odur ki, yani sözlerine değil davranışlarına bakıldığında, herşeyi, bütün dünyaları istiyorlar ve dolayısıyla kesinlikle geçici olmadıklarını düşünüyorlar. Güce, paraya, makama, lükse karşı mutlak, kesintisiz bir yöneliş ve bunların engellenmesine karşı şiddetli öfke ve hiddet içindeler. Engellenmelerle çeşitli rasyonalizyonları kullanarak başa çıkmaya çalışıyorlar. Örneğin avuç dolusu alkışlanmadıklarında, eleştirildiklerinde ya da protesto edildiklerinde bir an bile duraksamaksızın bunun arkasında Otpor, Faiz Lobisi, Yahudi Diasporası, Masonlar, Dış Mihraklar, İntergalaktik güçler, Üst Akıl, Lufthansa Terör Örgütü, BBC Terör Örgütü, Alman İstihbaratı, Paraleller ve benzerlerini arıyorlar. Benim naçizane görüşüm ise parayı ve gücü buldukça bu dünyaya olan düşkünlüklerinin iyice açığa çıktığı yolunda. Ayrıca bu konunun az önce saydığım ve mahalle kıraathanelerinde kullanılan basit rasyonalizasyonlardan çok daha ikna edici açıklamalar gerektirdiği kanısındayım. Eski muhafazakarlardaki lüks tutkusu ile para ve güce bu aşırı düşkünlük nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabını bundan 20 yıl kadar önce (Eski Türkiye’de) muhafazakar kesimde bilgi-bilinç sosyolojisini, epistemolojik kopuşu, Freud ve Lacan’ı, postmodernizmi, iktidarı,devletin ideolojik aygıtlarını, toplumsal tarihi, Medine Vesikası’nı tartışan insanlardan almak isterim aslında. Tabii eğer aralarında güce, makama ve paraya tapmayan, iktidar sofralarına kurulmayan, dünya liderlerine gönüllü kulluk ve memurluk etmeyen ve hâlâ eleştirel analiz yeteneğini koruyan bir fani kaldıysa. Böyle biri hâlâ varsa ona bir iki soru daha sormak isterim.
camide protokol

Yukarıdaki fotoğraftaki cemaat ile bürokratik zevat arasına kırmızı şerit çeken düşüncenin
psikopatolojisini biraz irdeler misiniz zahmet olmazsa? Camilerde cemaatten ayrı ve’protokol’ adı
verilen bir insan tipi tarihsel olarak ne zaman türemiştir? Bu insan tipinin doğuşuna bir katkınız olmuş
mudur? Herkesin eşit olduğu, safların özgürce sıraya dizileceği vaz’edilen bir dinî mekanı bu hale getiren akıl hangi ‘Üst Akıl’dır? Bu davranışın dini kökenleri nereden kaynaklanmakta, hangi ilahi metinlere dayanmaktadır? Camilerde cenazeler musalla taşlarında beklerken ezan saatlerinin siyasilerin gelişlerine göre değiştirilmeye başlanmasının; cami içlerinde, avlularında siyasi konuşmalar yapılıyor olmasının Türk Sağı’ndaki tarihsel, sosyal, psikolojik, dini ve ahlaki kökenleri nelerdir?
mimari
Bu fotoğrafta ise ‘Bursa’nın Tokileri’ görünmektedir. Bursa’nın ufak tefek taşlarından bu noktaya nasıl gelinmiştir? Turgut Cansever hayatta olsaydı acaba ne düşünürdü? Arkada Ulucami ve onu çevreleyen Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerini görünmez hale getiren bu mimari şaheserler(!) ne tür bir kültürel/sanatsal uyanışın eseridir? Osmanlı başkentindeki bu ‘Yeni Osmanlı’ estetik anlayışı nereden temellenmektedir? Bu hallere katkınız nedir? Yoksa bu bariz bir rönesanstır da batı hayranlığıyla malul akıllar mı bunu algılamaktan acizdir?
Sizlerden önce bazı solcu eskileri, bütün bilgi birikimlerini ve zihinsel enerjilerini 12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren yeni vahşi kapitalizmin reklam ve propaganda hizmetlerine sundular ve bunun dünyevi meyvelerini topladılar. Onlardan farkınız var mıdır, varsa nedir?

Antony+Gormley+Field+Bir gider, bin gelirler.

Oskar Kokoschka
Diyalog ne işe yarar? Niye kurulur? Kurulumla ilgili sorunlar çözülebilir mi?
Bu topraklarda diyalog, iki kişiden birinin -eğer a priori olarak mevcutsa- kendi tümgüçlülüğünü konuşturduğu, mevcut değilse de diyalog sırasında gönül rızasıyla tümgüçlülüğe yükseldiği / yükseltildiği, içinde soluk alıp verilemeyen kapalı devre bir sistem olarak gerçekleşiyor.
Dinleyen, içerikten bağımsız olarak ya konuşana hayranlığı nedeniyle ya da konuşma sırası ona geldiğinde kendi tebliğini vermek için dinlemede; dinleten de sadece kendi egemenliğini yeniden üretme derdinde.
Diyalogun atmosfer özellikleri analiz edildiğinde, yaygın olan partiküller ikna ve biat. Daha az miktarda empati ve hoşgörüye de rastlanıyor. Dört partikül de bu ataerkil güç ve iktidar ‘kapalı alanının’ az önceki cümle içinde kullanılmış gaz halleri.
Bu topraklarda diyalog, iki kişi arasında sapkın bir idealleştirme ya da bastırılmış bir saldırganlık ve müthiş bir hasedin karasularında gezen bir sözcük seremonisi.
Diyalog, öncesinde eşit niteliksel özellikler taşımadığı kesin olan iki kişi arasında tamamen eşit koşullarda başlayarak gelişen ve seyri sırasında harcanan zihinsel enerjinin farklılıkları nedeniyle yeni hiyerarşiler kurulmadan sürdürülerek bir uzlaşma bir noktasına tutunulan ve buradan problem çözmenin ortak heyecanıyla uzlaşmanın bir sonraki uğrağına geçilen bir yolculuk anı olarak asla tecelli etmiyor.
Diyaloga giren kişiler hayatın içinden geçip giden ve cılızlaşarak tükenecek birer ıslık olarak görmüyorlar kendilerini. Aynı dertten mustarip değil gibiler. Herkes koroda orkestra şefi olduğu düşüncesinde. Diyaloglarda gaz birikiyor sürekli. İnsanlararasılıktaki sıkışmalar da patlamalarla son buluyor hep. Nedenlerinden biri toprak olmalı! Teruar da diyebiliriz. Teruar bir mahsulün olgunlaşmasında toprağın tarihsel ve jeolojik niteliklerinin yanı sıra havanın, güneş ışığının, rüzgarın, coğrafi konumun önemini vurgulayan bir kavram. Teruar neyse mahsul de o belki. Hele de kökler çok uzun olmayan bir zaman önce dünyanın değişik yerlerinden sökülerek getirilmiş ve rastgele çaprazlanmışlarsa.

resim
Charlie Hebdo saldırısı basın ve ifade özgürlüğüne yönelik hatırlayabildiğim en büyük katliam. Vahşi ve profesyonelce. Katliam,derginin yazıişleri toplantısı günü, yani en kalabalık olduğu gün yapılıyor, ağır silahlar kullanılıyor. İçeriye girildiğinde açılan ilk ateşin ardından derginin üst katına çıkılarak karikatüristler isim isim çağrılarak katlediliyor. Çıkışta bir polis aracına ateş açılıyor, kapıları açık bırakılan arabadan inilerek yaralı durumda kaldırımda yatan polis acımasızca öldürülüp soğukkanlı bir şekilde yeniden arabaya biniliyor. Sonra yola devam edilip, başka bir noktada araç değiştirilerek sırra kadem basılıyor. Ve bu olay dünyanın en önemli başkentlerinden birinde güpegündüz oluyor. Kimin yaptığı henüz belli değil. Fransa ile sınırlı kalıp kalmayacağı da belli değil. Fakat kimin alkışladığı belli. Örneğin bizim ülkemizde Madımak katliamını destekleyenler bu katliamdan da memnun görünüyorlar, en azından memnuniyetsiz değiller!

Olay aynı 11 Eylül’de olduğu gibi farklı bir ırka ve dine mensup olağan şüpheli yabancılara(entellerin anlayacağı dille yazarsak; ötekilere) tamamıyla yıkılacak gibi gözüküyor. 11 Eylül’de uçak kaçıranlar bilindiği üzere pilot kabinlerine maket bıçaklarıyla girmişlerdi, pilot eğitimi için aldıkları kılavuz kitapları da uçakları kaçırmak için geldikleri havaalanlarının otoparklarında bekleyen arabalarında bırakmışlardı! Yani “Uçak nasıl uçurulur?” diye son kez otoparkta kılavuz kitaplarına bakıp ardından bindikleri uçakları maket bıçaklarıyla kaçırarak ikiz kulelere sokmuşlardı! Bu seferkiler, biri evsiz 18 yaşındaki bir genç ve iki Cezayir’li kardeş. Fransız polisi onların izine arabada unuttukları kimliklerinden ulaşmış durumda! Paris’in ortasında, gündüzün gözünde ağır silahlarla etkileri yıllarca sürecek bir katliamı planlayarak yapıp ortadan kaybolmuş iki kar maskeli adamdan biri arabada kimliğini unutarak yakayı ele veriyor! Bütün bu olayı film diye izleseniz o dakika sinemadan çıkarsınız.

Başka birşey söylenmek istediği belli. Bunun da ne olduğunu şu anda herhalde François Hollande biliyordur. Biz sıradan insanlarız, biz bilemeyiz. Biz böyle anlarda ancak çok değerli analistlerimizin yorumlarıyla gerçeklerden haberdar olabiliyoruz! O da anca bir fiske. Bilindiği üzere böyle anlarda gelen ilk informasyonlara atlayıp hemen derin değerlendirmelere girişen analistlerimize göre Arap Baharı ile de bütün Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya demokrasi gelecekti! Ayrıca aynı demokrasi ülkemize de Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarını takiben tamamen yerleşecekti?!
Bir dünya savaşının içindeyiz. Ve bu savaşın içindeki radikal islamcılar her ne kadar kendilerini başrol oyuncusu yerine koysalar da, figürandan başka birşey değiller.

“Bir parçalanış, bir yitiş
Olabilir mi -zaman geçti mendirekteki korkunç leke duruyor-
Acılar dinlendi, yeniden başlamalıyız.”

EDİP CANSEVER
civil-rights