.

Yazarın arşivi

Herhangi bir festivale katılan herhangi bir filmin herhangi bir sahnesini festival için pazarlık konusu etmenin adı -söylemek bile fazla- sansürdür. Sansürün (festivalin adı ister Antalya ister Cannes, Berlin ya da Venedik olsun) protesto edilmesinden daha doğal birşey olamaz.
Protesto sonucu festival yönetimi tutumunu değiştirmiyorsa, bu festivalin herhangi bir yerine yarışmacı ya da izleyici olarak katılmamak ise sinema ile kalpten ilgili olan herkesin boynunun borcudur

kis-uykusu-oyunculari-cannesda-soma-hastagi-ile

Biri bazı sıradan insanlara gelip “Sen bugüne kadar ne günahlar işledin? Bilerek veya bilmeyerek kime, ne kötülükler yaptın?” diye sorsa onlar derin bir iç çekerek birçok şey sayarlar bir çırpıda. Soranı da vazgeçirecek kadar sayarlar.
Bu dünyaya insan olmak için geldiklerini, ama tam da beceremeyerek utandıkları, hatırlamak dahi istemedikleri pek çok yanlış yapmış olduklarını düşünmektedirler. Karşılarındaki kişi “Yok canım abartma! Senin yerinde kim olsa aynısını yapardı” diyerek onları avutmaya çalışsa bile “Başkası beni ilgilendirmez. Ben yapmamalıydım. Yakışmadı” derler. ‘Yakışmadı’ ne demekse? Bunu kendi kendisine söyleyen kendi kimse? Bu koskoca gök kubbenin altında bu yalnızlığın içinde her soluk alışın ardından niye kendi kendine sürekli söylenip duruyorsa? Niyeyse? İnsan ya da en azından bazı insanlar neden suçluluk duyar?Ahlak derler, vicdan derler, işi ruhbilimsel terminolojiye boğup başka terim ve açıklamalarla da izaha çalışırlar. Laf. Bazı insanlar yapıp ettiklerinden dolayı sorumluluk duygusu taşır, yaptıklarının sonuçlarının başkalarını olumsuz etkileyip etkilememesiyle ilgili hassasiyetler, kaygılar taşır ve kendileriyle doğrudan ilgili olarak ortaya çıkan olumsuzluklar konusunda da önünde veya sonunda suçluluk, pişmanlık, üzüntü, utanç gibi duygular yaşarlar. Bazı insanlar. Az sayıda insan. Düzen bu insanların hemen hiçbir alanda önemli konumlara gelmesine izin vermez. Doku onları reddetmeden ezkaza izin verse bile bu tür kimseler böyle bir düzenin içinde yükselmeye zaten tenezzül de etmez. İş, bilim, sanat, politika, spor hemen her alan, içinde zerre suçluluk duygusu taşımayan, kifayetsiz ama çok hırslı; saldırganlığı kolayca şiddete evrilebilen, benmerkezci ve zeki kişilerin tekelindedir. Dünya görüşleri ne kadar farklı olursa olsun hepsi tek bir tanrıya, Para’ya tapar.
Kim suçluluk duygusu taşır ve neden taşır, hâlâ tam çözemedim, ama kim suçluluk duygusu taşımaz gayet iyi biliyorum: Antisosyal ve narsisistik kişilik özellikleriyle bezeli bu insanlar suçluluk duygusu taşımaz. Döv, yık, gözünü kırpmadan yalan söyle, aldat, çal, sat, öldür, öldürt ve devam et. Önüne çıkan engelleri aştıkça iyice gemi azıya almak zorundalar hem de. Dönüşü olmayan, bitişi olan bir yol.
Başta ne yapsalar yanına kâr kalacak ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de, bu tipler sonunda kaybederler ve ancak o zaman pişman olurlar. O pişmanlık da yapıp ettikleriyle ilgili olmaz asla. Birine güvenmekle hata ettiklerini, insani zaaf gösterdiklerini söylerler. Başka biri yüzünden bu hale düştüklerini söylerler, gene kendileri yoktur ortada. Çünkü kendileri yok ortada. İmalat safhasında düşünülmemiş! Kendi varlıklarıyla diğerleri arasında bir sınır, bir had yok. Dolayısıyla varlıklarının geçici olduğuna, diğer insanlar gibi tek başına ve yalnız olduklarına dair bir bilgi/bilinç oluşamıyor.
Dünyayla aralarında bir mesafe yok. Dünyanın sabah uyanmalarıyla güneşin etrafında dönmeye başlayan, akşam uyuduklarında da onlarla beraber uyuyan bir yer olduğunu sanıyorlar. Dünyayı kendi varlıkları içinde eritip bir çözelti haline getireceklerini sanıyorlar. İşte bu insanlar tarafından yönetiliyoruz. Bu insanlar getirdi dünyayı bu hale. Tersi olmuyor bir türlü. Olamıyor. Onlarla başa çıkmaya, onları alaşağı etmeye çalışan insanlar da giderek onlara benzemeye başlıyor. Bir bilim-kurgu hikayesi gibi.
Bu tiplerin nasıl rehabilite edileceklerinin, bunun mümkün olup olmadığının tartışılacağı bir gezegen yerine, bu tiplerin başında olduğu bir organize kötülük şebekesinin yönettiği, onların kötülüklerinin kurbanı olan bir gezegen!
Bunlar bize kendi egemenliklerini ve kötülüklerini dayatmak için ideolojilerini kurarken, insanı tanımlayarak yola çıkıyorlar hep.
Neymiş? İnsan aslında kötüymüş son tahlilde! Filmlerde de görüyoruz bunu ya da diğer sanatsal metinlerde “İnsan çelişkilerle doludur!”, “Aslında hepimiz kötüyüz”, “Eserimde insanı, onun çıkışı olmayan labirentlerini ele aldım” falan filan. “Ben aslında kendim öyleyim” diyemiyorlar, “Böyle söylersem kabul görüyor. Bu sayede paraları, primleri, ödülleri topluyorum” diyemiyorlar.
Çelişki filan yok oysa! Bu dünyayı yöneten insanlarda, antisosyal ve ağır narsisistik kişiliklerde hiç çelişki yok. Katışıksız kötüler. Çelişkili tavır insanı tanımlamada ana enstrüman da değil ayrıca. Dünya görüşün ne olursa olsun, suçluluk duygusu taşıyor musun, taşımıyor musun? Onlar taşımıyor. Onları anlamaya çalışmakla, yaptıklarını açıklamaya çalışmakla vakit harcamaya değmez. Onların biliminden, sanatından, medyasından bize doğru üfürdüklerini de Tanrı kelamı gibi kabullenmek gerekmez. Onların fıtratında olan şey niye bizde de olsun? Böyle bir şart yok!
Korkarım bu gezegen, içinde suçluluk duygusu taşıyan, pişmanlıkları olan, utanç duyabilen, özür dileyebilen, mezar taşlarına “Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim” yazılmasını vasiyet edecek duyarlıktaki insanlar tarafından hiç yönetilemeden kendi kendini yok edecek!
Başka bir yol olmalı!
watchmen - rorschach

1977
“Umut yok,
yalnızca sürgit mücadele var:
Bu bizim umudumuz.
Deliliğin dili, işte bu
cümleyle başlar.”

‘David Cooper’

Industrial_City_by_JJasso
İstanbul Boğazı’na, İzmit Körfezi’ne ve Çanakkale Boğazı’na birer adet köprü düşünülüyormuş. Marmara Denizi’nin üstüne üç beton ip daha gerecekler.Hava yerine suya beton dökülerek bu önemli sorun kökünden çözümlenmeli.Betonun canı var.İzmir betonu Balıkesir’e,Balıkesir betonu Bursa’ya, Bursa betonu İzmit ve İstanbul’a,İstanbul betonu da Çanakkale’ye hasret.Betonlar birbirine kavuşmak için dört koldan deli danalar gibi hıza ilerlerken aralarına giren sulu şey onların emellerine ulaşmalarını engelliyor. Hoş değil!Sevenleri ayrmayacaksın.Bu denizi buraya zamanın birinde kim koymuşsa düşüncesizlik etmiş.Burada bu deniz olmaz kardeşim!Yeni bir yüzyıla girerken bu yanlışın ortadan kaldırılmasının zamanıdır.Türkiye betonda dünyanın en ileri ülkelerinden biri mi?Biri.Güzel inşaat firmalarımız var mı, kalite belgeli? Var.Onlara konsorsiyum kurdurup döktüreceksin betonu. Beton dökmekle biter mi?Bitmez.N’apar?Daha yeni başlar.

Binlerce dönüm yeni imar alanı kazanmışsın.Şehir planlaması ile başlayacaksın.Otoyollar yapılacak sonra.Eski Marmara Denizi Otoyolu(EMD).İstanbul-Bursa arabayla bir buçuk saate inecek. İstanbul’dan öğleden sonra çıkıp akşamüstü Uludağ’da kayaktasın,akşam da eğer dönerken yolda ölmezsen İstanbul’da evdesin.Adalardan birini hemen vilayet yapıp ötekileri ona bağlayacaksın.Çok sayıda uydu(ruk) kent ister.Bir misalle izah edelim:Büyükada vilayeti ile Yalova arasında Truman City. Özel güvenlikçilerin ve kameraların kontrolünde steril bir ortam.Uçan kuş bile izne tabi.İçinde beş katlı,bahçeli,müstakildenbeter villalar.Alt kat hizmetçi,bakıcı,animatör,özel öğretmen katı; ikinci kat çocuk ve oyuncak odaları; orta katta ana televizyon, merkezi müzik sistemi ve internet kabloları; üst katta banyolar ve yatak odaları.Ortaya şöyle dört yüz bin kişilik güzel bir alışveriş merkezi yaptıracaksın.Her yanı cam.Cam da değil ayna.Dışarıdan bakınca seni içine almıyor seni sana geri püskürtüyor.İçinde tropikal bitkiler,sincaplar,su samurları,kangurular ve mağazalar,mağazalar, mağazalar. Bu asri zaman tapınağına her hafta insanlar akın ederek orada McDonalds’ın kutsal ekmeği ile Coca Cola’nın kutsal şarabından içecekler,ellerindeki alışveriş torbalarını göz hizalarına bırakıp.Ayrıca çocuklar için oyun parkları,yeşil alanlar.Yeşillik konusunda sorun yok.Zaten biraz kazsan su çıkıyor!Adım başı fıskiye güzel durur.Balık tutmak için göletler.Göletler mühim; bir tanesine mutlaka vapur koyacaksın. Nostaljik vapur. İki iskele arasında iki gölet mili mesafesinde gidip gelecek.Truman City’nin gürbüz çocukları kaptan amcalarının şapkasıyla oynayabilir.Serbest.Martı ve dalga efektleri unutulmamalı.Bir de Kız Kulesi mutlaka.Burgaz,Heybeliada gibi adalar da artık tepe haline gelecekleri için buraları manzara yerleri olarak düşünülmeli.Ve dev perdelerden yansıtılan eski İstanbul görüntüleri,ses ve ışık gösterileri eşliğinde buralarda akşamları çekirdek çitlenmeli.Heybelitepe’de nostaljik çekirdek çitleme…

Eski şehirler yerlerini yeni yerleşim merkezlerine bırakıyor.Onlara büyükşehir,megapol filan deniyor şimdilik.İzmir’den başlayıp Eski Marmara Denizi Otoyolu üzerinden İstanbul’a bağlanan bir betona sie bu yavan adlardan hiçbiri verilemez.Nötronya’yı öneriyoruz.Eski yüzyılın şehirleri bir yandan megapol öte yandan da uydukent adı altında iki ayrı evrim aşamasında kanımızca.Eğer evrimleşme sadece uydukent aşamasıyla sırınrlı kalsaydı bunun ucunun Truman City’lere uzanacağını ve her şeyin güllük gülistanlık! olacağını söyleyebilirdik.Fakat işin bir de öteki yanı var.Dışarıda kalanlar.Megapollerin çamurlu tepelerinde bir göz odada oturup günde üç vesayitle işe gidip gelenler.Hani eskiden ‘işçi sınıfı’ şimdilerde ‘kent yoksulu’ adıyla anılan ve çığ gibi büyüyenler.Şimdilik uydukent dışarıda bıraktıklarıyla olan sınırını duvarlar,güvenlik noktaları,kameralar ve güvenlik elemanlarıyla koyabiliyor.Rum ateşi,mayın tarlaları,siperler ya da enfrarujlu radarlar gibi da daha teknololjik yöntemler de düşünülebilir.Sitelerinde demokratik biçimde alışverişlerini yapan yurttaşlar ve duvarların dışında kalan açlar.Hikaye başa sarıyor gibi.

(1999)

1.Konuşma bir kas hareketidir.
2.Sayısız şehir ve mahallede elektriklerin kesildiği bir seçimde hile yapıldığı ortaya çıkan binlerce kanıtla beraber nettir.Ve bu hal memleketin seçim öncesi haliyle son derece uyumludur.
3.Konuşma yüz kaslarının koordineli bir hareketidir.
4.Cumhuriyet tarihinin en ‘karanlık’ seçimleri biteli 3 gün olduğu halde oy sayımları bitirilememekte, bazı yerlerde kazanan isimler sürekli değişmektedir.
5.Vücut geliştirmek için Biceps şişirmekle,fikir geliştirmek için Masseter şişirmek arasında pek fark yoktur. Biri pazu egzersizi diğeri yanak egzersizidir. İkisi de sonuçta kas hareketidir.
6.Tutanakların değiştirildiği,oy sandıklarının çalındığı,oy pusulalarının yakıldığı,birçok yerde mum ışığında oy sayımlarının yapıldığı bir seçimin sonucunu bütün bu nesnel anomalilerden bağımsız olarak analiz etmeye kalkmak ve bu amaçla konuşmaya başlamak,sadece bir kas hareketidir.
7.Bu seçimle ilgili sağlıklı hiçbir analiz yapılamaz.Bir seçim yapılmamış,bir hile yapılmış,onda da kedilerin gazabına uğranılmıştır.
8.Küreselleşmiş bir dünyada ülkeleri yönetenlerin akıbetine Kırşehir,Malatya ya da Kadıköy’de oturan hemşehriler karar vermemektedir.
9.Küreselleşmiş dünyada küçük ülkelerin yöneticileri ile ilgili kararları büyük ülkelerin yöneticileri vermektedir.Bizim memleketimizle ilgili olarak da karar verilmiş gözükmektedir.
10.Büyük ülkelerin bu konuda karar alırken önemsedikleri kriterler arasında insan hakları, demokrasi,düşünce özgürlüğü filan falan yer almamaktadır.Tek kriter vardır,dünyanın parasını kimin götüreceği.Küçükler küçük götürmelidir,büyükler büyük.Bu kuralı bozdurmazlar.

Türkiye’de ba(ğ)zı çocuklar Kur’an kursuna giderlerdi yaz aylarında.Elifba okuyan o çocukların ilk ilahları başında namaz takkesiyle cami merdivenlerinden inerken uzaktan imrenerek izledikleri onlardan önce Kur-an’a geçmiş akranlarıydı.Bu çocuklar bütün duaları öğrenirler,Elifba’dan sonra onlar da Kur-an’a geçip hatim indirirler,bütün ramazan boyunca teravih namazı kılar,yaz sıcağında sokak arasında top oynarken bir yandan otuz gün oruç tutarlardı.Issız Anadolu kasabaları ramazanda sahura kadar herkesin sokaklarda dolaştığı şenlik yerlerine döner,çocuklar bayram günlerinde ellerinde ‘şans-talih-kader- kısmet’ kutuları ve temiz kıyafetleriyle bir düşün içinden yürüyerek geçerlerdi.

Bu çocuklar daha sonra din ile ilgilerini çocukluklarında bırakıp büyüdüler ve önce cuma namazlarını sonra bayram namazlarını terk ederek,camiye- o da avlusuna- anca cenaze namazlarında adım atmaya başladılar.Ancak ramazan günlerinde iftar saatlerinde her top patlayışında,güzel sesli müezzinlerden her sela dinleyişlerinde,turistik maksatla tarihi camilere her girişlerinde,cuma namazı için yol kenarlarına serili hasırlara dizili cemaatin yanından yürüyerek her geçişlerinde kalplerinde çocukluklarından gelen derin bir ürperme yankılandı hep.Bu çocukların bir kısmı altmış yaşını devirdikten sonra çocukluklarında bıraktığı yere belki de biraz ölümün yakına gelmesi nedeniyle yeniden döndüler.Dönmeyenler için de o günler hep o çocukluğun masalsı masumiyetinin içinden onlara gülümsedi durdu sürekli.Din başlı başına bir psiko-sosyo-kültürel olgu olarak Türkiye’de yaşayan ba(ğ)zı çocuklukların içine demir bir pençe ile mıhlanmıştır.

12 yıllık Erdoğan rejiminin yarattığı apaçık ve akıl almaz yıkım sadece siyasi-ekonomik bir alanı kapsamıyor,bu yıkım aynı zamanda Türkiye’de yaşayan dinle az/çok ilgili ya da hiç ilgisiz insanların tamamının ahlaki- insanal varoluşuna yöneliktir.

Yıkımın Erdoğanistler tarafından inkar yolu ile rasyonalizasyonu ve yıkım sonrasındaki yaşanması muhakkak yasal süreçlerin yansımalarının aynı toplum içinde birlikte yaşama dinamiklerini dinamitleyerek uzun vadeli, geri dönüşsüz artçı etkileri olacağı ise kesindir.

Bugüne dek geçen 12 yıl boyunca çeşitli anlarda Erdoğan-Cemaat koalisyonunu destekleyerek bütün bu dehşetengiz güzellikleri yaşamamıza unutulmaz katkılarda bulunan bütün Türk ve Kürt aydınlarına teşekkürlerimi iletiyor, demokrasiye olan sarsılmaz inançları ve derin politik bilgi ve öngörülerinin önünde saygıyla eğiliyorum!

Tayyip Erdoğan oğluyla bütün bu konuşmaları Mevlana’ya gider iken yapmış görünüyor. Şeb-i Arus’un öncesinde ve sonrasında.
Paraların konuşulması, evden taşınması, akrabalara paylaştırılması hepsi Mevlana arası.
12 yıllık Erdoğan döneminin özeti budur.
Olan bitenin Erdoğanistler için aşırı doz olduğu açık. Onlar açısından hemen kabullenilecek gibi değil gerçekten.
Ve naçizane kanaatimce zamanlamaya ‘paralel’ gibi basit bir tanımlamadan ziyade daha ilahi bir neden atfetmek lazım!

Stop and search

Hem de kızlı, erkekli!
İstanbul trafiğini arabalarını yan çevirip durdurarak felç eden Geziciler, Marmaray’ı ise imdat frenini çekerek sabote ediyor! Söylemler tamamen zıvanadan çıkmış durumda. Gezi, iktidar için tam anlamıyla seçilmiş bir travmaya dönüştü.
“Kızlı, erkekli…” diyerek bir konuşmaya başlamak, “Yanıma yürüyerek bir kız insan geldi ve konuşarak dedi ki…” diyerek konuşmaya başlamak kadar anlamsız ve tüyler ürpertici.
İktidar kendisine ahlaki bir yörünge arıyor. Kadınların doğurma biçimlerini, korunma yöntemlerini, çocuk sayılarını, başını örtme tarzlarını, vapur ve metrolarda ve (şimdi de) evlerde erkeklerle yaptıklarını/yapacaklarını belirlemeye çalışmaktan gayrı bir eksen de bulamıyor/kuramıyor. İktidar, bu ahlaki yörüngeyi  yönetimde yer alan erkeklerinin parayla kurdukları ilişkide, yaptıkları çeşitli basın açıklamalarındaki pervasızlıkta, polisin emekçilerin hak arayışlarını karşılayış biçiminde, öğrencilerin çeşitli seçme sınavlarında olup biten ‘sehven’ anormalliklerde, kamunun çeşitli ihalelerinde-özelleştirmelerinde yapıldığı iddia edilen rüşvet ve yolsuzluklarda,  sahte “kasetler” yüzünden hapse atılan masum insanlara yapılan zulümde ya da El Kaide’ye yapıldığı iddia edilen himaye ve desteklerde arayabilirdi. Tercihi bu şekilde olabilirdi. Olmuyor ya da olamıyor anlaşılan. Kadınlardan başka ahlak vurgusu ile ele alınacak tek bir değer kalmadı mı yoksa bu ülkede?
İktidara dahil olan erkeklerin ve bu erkeklere katılan kadınların on yılı aşkın süre içinde yapıp ettikleri her şeyin, ama her şeyin ya büyük bir başarı ya da büyük bir mağduriyet dalgası halinde algılatılmaya çalışılmasından sonra söylemler gelip “Kızlı,erkekli merdivenden indiler, yemek yediler, evlerde kaldılar…” a  dayanıyorsa  belli ki ortada çok büyük bir düş kırıklığı ve öfke var. Oysa yeni bir cihan imparatorluğu girişiminde ve bu girişimde yaşanan büyük siyasi hezimette sokaktaki insanların (kızlı, erkekli) hiçbir suçu ve sorumluluğu yok. Ancak bu öfke yanlış adrese yönelmeye devam edecek gibi. Bu seçilmiş travma belli ki artık iyileşmeyecek, daha da garip ve trajikomik boyutlara ulaşarak yayılacak. Bu süreçten mutlu ve birbirleriyle asgari düzeyde iyi geçinen insanlardan oluşan bir toplum çıkmayacağı çok açık. Ve son gelişmelerle de toplumun iki ayrı yakasının birbirleriyle çatışacakları dar ve karanlık bir yola doğru sürüklenmekte olduğu da görülmekte. Laikçilerin belli bir yere kadar taşıdığı zıtlaşmayı, kişisel emelleri için kutsal değerleri  kullananlar (‘dindar’ demeye dilim varmıyor) başarıyla şiddetlendirmeye çok yakın!

Basit sorular:

“Kızlı, erkekli… diye sataşmaya başlarken ‘karılı, kocalı, çocuklu’ oturanların ideal olarak görülüp referans alındığı anlaşılıyor, öyleyse bu ülkedeki aile içi ensest oranı nedir?
Kadınlar dile gelse bu ülkenin caddelerinde başı dik yürüyen ‘adam’ sayısı acaba kaça iner?
Erkek arkadaşıyla oturup yemek yemekte olan reşit bir genç kızın evine, ona göz koymuş ve beklentilerine karşılık bulamamış haset dolu orta yaşlı ve evli üst kat komşusunun ihbarı üzerine yapılacak operasyona acaba hangi polis birimleri katılacak?
Terörle mücadele kapıyı kırarak ellerinde silahlarla mı girecek?
Evde cürüm sırasında yakalan(a)mazlarsa –prezervatif, doğum kontrol hapı vb.- suç delili araştırması mı yapılacak?
Genç kız yakın zamanda arkadaşı ile cinsel ilişki kurup kurmadığının saptanması için kelepçelenerek muayeneye mi götürülecek?
Operasyon sırasında, ilişkinin itirafı halinde acilen imam nikahı kıyması için bir imam da bulundurulacak mı?
Polis bu ülkede günde ortalama kaç bin adet bu türden ihbar alacak ve bu tür operasyondan yapacak?
Operasyonun zeminini hazırlayan ve önceden vaz’edilip sonradan yazılan ‘hukuki’ düzenlemede ‘ibret-i alem’ için ne yazacak?
Erişkin insanların kendilerine ait mekanlarda ‘kızlı, erkekli’ oldukları için baskına uğrayabileceği bir ülkede yasaların teminatı altında herhangi bir hayat alanı kalmış mıdır?
Böyle bir ülkedeki rejime -ülke içinde açıkça söylenemese de- dünyanın diğer yerlerinde kısaca ne derler?