.

Yazarın arşivi

Eylul

Güneş ateşten elbisesiyle denize düştü az önce.

-Şimdi?
-Şimdi gece.
Gecenin geldiğini hisseden insanlar onu üzerine ışık tutarak uzaklaştırabileceklerini sandılar.Yanıldılar.Gece bütün ışıkların iki adım gerisinde.Kıpırdamıyor.Orada öylece duruyor ve kendisine direnenlerin gözlerine uyku olarak çökmeyi bekliyor.
Hafif bir rüzgar var.Bir yaprak yerde.Titriyor.Dalından muhtemelen Eylül kopardı onu. Ve rüzgara bıraktı.
Yıldızlar küçülerek uzaklaştılar bir süredir. Gökyüzünün derinliklerindeler.Sayıları da azalmış gibi.Tanrı gökyüzünde eskisi gibi kahkaha atmıyor artık.
Yazın uzaklardan belli belirsiz duyulan köpek sesleri daha yakındalar.
Havalar biraz serinledi. Yelekler çıkarıldı sandıklardan;hırkalar, yün çoraplar…
Sayfiyede Eylül.İki kişi için davetsiz misafir. Birisi siz.Altmış beş yaşındasınız.Diğeri eşiniz.Onun altmış birinci yaş gününü dün gece kutladınız.En güzel elbiseler giyildi.Bahçedeydiniz.
Çardağın altında küçük bir masa,şarap ve dans.Sabaha kadar uyumadınız.
Karşınızdaki evlerin içinde gece daha fazla birikmeye başladı.
Gittiler.Komşularınız.
Çocuklarının okul hazırlıkları için şehirlerine döndüler.Her gün bir balkon kapısının kilitlenişini,bir mutfak penceresinin sürgülenişini,bagajı bavullarla yüklü bir arabanın hareket edişini izlediniz,ilk sigaranızın dumanları arasından.
Gittiler. Çocuklarınız.
Çoktan…Kendilerine yeni bir hayat kurmuş durumdalar.Bayramlarda arıyorlar,”İyiyiz.Bizi merak etmeyin.”diyorlar.”Aman siz iyi olun da…” diyorsunuz, gözleriniz buğulu.
Gittiler.Arkadaşlarınız.En yakın dostlarınız.Artık dönemeyecekleri bir yerdeler.
Şu anda bahçedeki sedirdesiniz.Her zamanki yerinizde.Yalnız.
Akşamları bu sedirde oturup bir sigara tüttürmeyi adet edindiniz.Sigara günde beş tane.Kahve sade.Kendiniz hazırladınız.
Eşiniz içeride kitap okuyor.Ona bakmaktasınız tül perdeden dışarı sızan solgun ışıkta.Hani dalgınken yüzünü bir bulut örtmüş gibi olur ya, bilirsiniz. İşte şimdi tam öyle.Kitap sarsıcı anlaşılan.
-Kolay değil.Otuz yıl mı oldu?
-Galiba.
Evlendiğiniz günü hatırladınız. Heyecanınızı.Öpüşmelerinizi.
Dokunsam ağlayacaksınız.Duygularınızı eskiden olsa saklardınız.Eskiden böyle bir durumda yanınıza yaklaşıp,”Neyiniz var?” diye sorsam, “Yok, yok. İyiyim.Yok canım bir şeyim. Öyle biraz dalmışım işte.”derdiniz.
Eminim böyle demezsiniz artık.”Bir eşim var.” dersiniz.Kimileri birilerini methetmek için “Bir eşi daha yok.” derler.Ne acı!
Bahçede yalnızsınız.Eşiniz genellikle akşam yemeğinden sonraki zamanını içeride kitap okuyarak değerlendirir.Yerinizden güçlükle kalkıp ağır ağır pencereye doğru yürümeye başladınız.Sırtınızda üç aydır süren bir ağrı,ayaklarınızın altında kırılan yaprakları sesleri.
Sizi fark etmedi.Tüllerin arasından onu seyrettiniz sessizce.Geride kalan yıllara inatla direnen güzel yüzünü.
Hala sizi fark etmiş değil.Camı tıklattınız dikkatlice iki kez.Dönüp size baktı.O gülümseme.Hep ilk günkü gibi kaldı değil mi, hiç değişmedi bu gülümseme?Değişmedi.Hep dünyanın bütün kederini aşarak size yöneldi.
“İyi misin?” dediniz.”İyiyim. Kitaba dalmışım.”dedi.”Dışarısı nasıl?” dedi.”Bu gece lodosa çevirecek gibi.”dediniz.
“Denize kadar yürüyelim mi?” dedi,kitabını kapayıp. “Tabii.”dediniz.
Beklediniz.Geldi.Kazağını giymiş.Lacivert olanı. Hani sizin geçen yılbaşı hediye ettiğiniz.Size de hırka getirmiş.”Havalar soğudu. Üşütürsün sonra.”dedi.Sözünü dinlediniz.
Evin kapısı çekildi,ardından bahçeninki. Elini tuttunuz.Sımsıkı.Aranızda sadece sessizliğin geçebileceği kadar bir aralık.Yürümeye başladınız.
Deniz kenarındasınız.”Seni seviyorum.” dedi.”Ben de.”dediniz.
Suskunluk.
Tanrı’nın şarkısını dinlemeye başladınız.
Gece.Deniz.Eylül
(1996)

 

Emek SinemasiEmek Sineması’nın büyük olaylar sonrasında yıkıldığı bir senede ülkenin bir yerinde sinema festivali düzenleniyor.Bu festivale sinemacılardan katılımlar oluyor.Festivalin kapanış günü ödül töreni düzenleniyor.Bu törene de katılımlar oluyor.Ve sahneye çıkanlardan hiçbiri tek bir sözcük ile bile Emek Sineması’nın katledilmesinden söz etmiyor! Öyleyse yıkıl sinema!

Obama

Irak’tan sonra Suriye de sonunda kimyasal silah kullandı. Dayanamıyor bunlar. Kimyasal silaha bayılıyorlar. Kullanmadan edemiyorlar.
ABD “Bak şunu kullanma. Fena yaparım ha!” diye uyarıyor önce. Bunlar tutuyorlar önce biraz kendilerini. Sonra salıyorlar. Bu seferki, silah denetçileri, ülkesinde kimyasal silah bulunup bulunmadığını araştırırken kullandı üstelik. O düzeyde bir iptila! Başına bela geleceğini bile bile bir davranışı sürdürmeye başka ne denir? Yakında söz konusu müptelalara biri daha eklenecek, eğer bu arada dünya savaşı çıkmazsa.
Yakında muhtemelen İran da kullanacak bu mereti. Zira ABD’nin ve İsrail’in hoşlanmadığı bütün ülkeler her nedense önünde sonunda kimyasal silah kullanıyor! Kimyasal silah kullanmadan duramayan bu ülkelere karşılık olarak da demokrasi aşığı ülkeler mecburen harekete geçerek onları çoluk çocuk demeden öldürmek zorunda kalıyor. Medeni adamlar yerlerinden yurtlarından kalkıp, rahatlarını bozup binip uçaklarına gelip bu müptela ülkelerin hastanelerini, doğumevlerini, sivil halklarını bombalıyor. Kara orduları kendilerini çöllere vurup toz topraklara bulanıp bu müptela ülkelerdeki genç kızlara tecavüz etmek, genç erkeklere işkence etmek zorunda kalıyorlar. “Herşey demokrasi için!”
Bu sefer karadan girmiyorlar. Bu seferki havadan olacak. Sınırlı olacak. Belirli hedeflere yönelecek. Rejim değiştirecek kadar olmayacak! Ancak rejimin güç kazanmasını engelleme amaçlı olacak. ABD lideri yemek tarif eder gibi operasyon tarifi veriyor. Ayağını makam odasındaki masaya dayamış eliyle silahını ateşler gibi pozlar veriyor. Şaka gibi herşey! Eşekleri tenzih ederek söylüyorum, bir eşek şakası gibi!
Harekat bu sefer karadan olmayacak. Çünkü karadan olursa üstün insanların arasından ölen filan çıkıyor ve içeride homurdanmalar oluyor. Bu kez Batı demokrasilerinin tam onlara layık, gerçek bir müttefiki var aşağıda, El Kaide adında. Tecavüz, genç kızların parayla satışı, rüşvet, kafa kesme gibi kalemler için taşeron sahada ve faal şu anda.
“Kimyasal buldum” diye uranyum başlıklı tomahawklar’la üzerine gidilmesi planlanan şimdiki şanslı ülke, Suriye. Daha önce taş üstünde taş bırakmayarak demokrasi getirdikleri ve halen günde 50-60 kişinin ölmekte olduğu ülke olan Irak’ta kimyasal silah kullanılmadığı ortaya çıktı bilindiği üzere. Dolayısıyla papazın iki kere pilav yiyemediği bir oylamayla İngiltere Avam Kamarası’nda bu kez operasyona izin vermedi/veremedi. Cameron da Blair mertebesine ermedi/eremedi ve Obamasını istemeye istemeye ABD Kongresi ile başbaşa bıraktı. Bütün dünya ABD Kongre’sini bekliyor. ABD 11 Eylül’den 12 yıl sonra, 11 Eylül’ü yapmakla suçladığı hatta hüküm giydirdiği El Kaide ile müttefik olarak Suriye’ye girmeye hazırlanıyor. Zaten 11 Eylül’ü maket uçaktan pilotluk öğrenen Mısırlıların yaptığını kesin olarak da kanıtlamışlardı!

Ya biz geri zekalıyız ya da dünyayı şu anda geri zekalılar yönetiyor. İkisinden biri. Ancak her durumda bize girdiği kesin! Asıl feci olan da bu herhalde!

1. Yiğit Bulut başdanışman olarak atandı. 2. Sokaklara herkes birbirini rahat rahat ihbar etsin diye ihbar kutuları konuyor! 3. Suriye sınırına 350 atlı saldırdı! 4. Ordu bu atlılara zırhlı birliklerle karşılık vermiş! 5. Maçlarda tezahürat disiplin yönetmeliği hazırlanarak taraftarlara da bir nizam, intizam getiriliyor. 6. Bu arada “We have many men!” Ne dedin ne men ne men? 7. Kedisi bile olmayan İhsan Eliaçık’ın mal varlığı araştırılıyormuş! 8.”We have many men” dedik. Alo! 9. Hamilelerin sokağa çıkması, yurtlarda kız ve erkek öğrencilerin aynı merdiveni kullanmaları mahzurluymuş. 10. Bizde we have many men. Hatta e lot of bile belki. Hu novs! 11. Gaz bombalarını mermi gibi atarak insanların gözlerini çıkaran polisler alkışın yanı sıra prim almaya da hak kazanmışlar. 12. Rize’de üzerine HES kurulan bir dere iki saatte kurumuş. 13. “Ama we have many men bi yerde evriver şuradan evriliver. 14. Dayım nerde? Çıktı mı? 15. Çıkmamıştır.Bi sor şuraya dedi evri menin biri. 16. İlaç şart, diyorsunuz. Alırsam sorun hallolur diyorsunuz. 17. 350 atlı saldırmış, dediler zırhlı birliklere. 18. Direk gidersem yatırırlar mı diyorsunuz Bakırköy’e? Çıkalı da çok oldu. 19. Aman iyi ki bizde we have many men. 20. Aman aman yoksa Lufthansa örgütü aynen telekineziyle bizi bi dakika da….

Malign Narsisizm, narsisizmin bir insanda, her insanda olması makul kabul edilen düzeylerin çok üzerinde bulunmasıyla ilgili bir terim. Bir nevi benlik obesitesi. Kibrin Everest hali. Aslında bariz bir ruhsal sorun olmakla birlikte günümüz dünyasında bu sorundan mustarip kişiler genelde oldukça meşhur ve muteber. Ve kendilerine ülkemizin siyaset, sanat, medya, spor ve iş alemlerinde mebzul miktarda rastlamak mümkün.

Nedir bu hal kısaca? Diyelim biri kahveye giriyor. Kahvedeki yüz kişiden doksan dokuzu büyük bir coşkuyla yerlerinden kalkıp ona alkış, kıyamet tezahürat yapmaya başlıyor. Kahvedeki yüzüncü kişi ise bir köşede bütün bunlarla ilgilenmeksizin, sessiz bir şekilde oturuyor. İçeri giren kişi eğer kendisine yapılan tezahürattan hiç rahatsız olmaksızın büyük bir memnuniyetle konuşmaya başlar ve konuşmasının ilerleyen dakikalarında köşede sessiz ve umursamadan oturan yüzüncüyü fark ederek dikkati dağılmaya, duraklamaya, teklemeye başlarsa ve konuşmasını keserek köşedeki umursamaza yönelirse işte o kişiye biz cümle içinde Malign Narsisist diyoruz.

Bu örneğimizden devam edelim. Malign Narsisist eğer ortalama zekalı ve engellenmeye dayanma gücü hiç gelişmemiş bir alt gruptan ise köşedeki umursamaza muhtemelen şunu der:”Sen kim oluyorsun da benim gibi birine burada sırtını dönüp oturabiliyorsun? Edepsiz, terbiyesiz, bölücü seni!” ve umursamazı tutup kolundan dışarı attırır. Konumu ve mesleği elveriyorsa hatta hapse de attırır.

Eğer Malign Narsisistimiz biraz daha zeki ve engellenmeye dayanma gücü daha gelişmiş olan bir başka alt gruptan ise onun da davranışını şu şekilde görmek mümkün: Kapıdan girer. Yüz kişiden doksan dokuzunun yaptığı tezahürattan son derece memnun bir şekilde konuşmasına başlar. Ardından gözü köşedeki yüzüncüye takılır.Keyfi kaçar. Duralar.Teklemeye başlar. Bir süre göz ucuyla köşedekini izler.Sonra konuşmasını keserek oraya yönelir. Bir sandalye çekerek umursamazın yanına oturur. “Haklısın.”diye hemen söze başlar.“Kim ki bunlar!Sürü hepsi.Senin yerinde ben de olsam aynı şekilde davranırdım.Sen çok cesur birisin.Sevdim seni.”Bu konuşma sırasında kurduğu her cümleyi noktalarken es vererek umursamazın yüz hatlarını yoklamaktadır bir yandan. Onu ikna edip kendisini dinleyenlerin arasına kattığı anda bu sürek avı biter. İkna edemezse dışarıya ya da hapse attırmaz belki, ama göz hapsine aldırır.Ve mesleği ,konumu elveriyorsa da tecrit eder.

İlk Malign Narsisist örneğimize genelikle doğu toplumlarında, ikinci örneğimize ise genellikle batı toplumlarında rastlanır. Benlik aynı obesliktedir, aralarında zeka ve engellenmeye dayanma güçleri bakımından bazı farklılıklar vardır sadece.

Bu ruhsal yapı dünyaya yüz yıldan fazladır tam anlamıyla egemen.En yakınındakiler üzerinde neredeyse her zaman onulmaz yaralara sebep olmaktayken daha uzağındakiler üzerinde hem olumlu hem olumsuz anlamıyla eserler de bırakabilen bu yapı şimdilerde ise artık dünyadan usul usul çekilerek yerini yeni insanlara bırakıyor istemeye istemeye.

Dünyaya yeni gelenler narsisizm sonrası dönemin insanları. Böyle birinin aynı kahveye girişini ele alalım. Açtı kapıyı. Yüz kişinin doksan dokuzunun kendisi için ayağa fırladığını gördü. Ortalık alkış, kıyamet . Ya kapıyı ürkerek kapatarak can havliyle gerisin geri kaçmaya başlar ya da o anda içeri girmiş bulunduysa kalabalığı yararak içeride kendisine en yakın kişi olarak hissettiği köşedeki sessiz adama ulaşarak şaşkınlık içinde şöyle dert yanar: “Niye benim için bağrışıp duruyorlar? Bunlar manyak mı?”

Yaklaşan seçimler için Gezi ruhuna acele beden bulma arayışları var bir kısım medyada. Yandaşıyla, merkeziyle kitle medyasının tamamının, yerini daha tekil medya biçimlerine bırakarak tarihe karışmakta olduğunun, siyasi figürleri süpüren bu tarihi dip dalgasının medyada da sanatta da, iş ve spor dünyasında da benzer etkiler yaratacağının farkında değiller. “Hadi artık size bir lider bulalım da oyunumuza dahil olun.”havasındalar.

Kırmızılı Kadın, Duran Adam, Çarşı, Taksim Dayanışma gibi şahsileştirilerek klasik narsisistik dile tercüme edilemeyen sembolleri olan; forumlar, yeryüzü iftarları gibi gene sahşileştirilemediği için eskimiş malign narsisistik ruhlar tarafından çabucak anlaşılıp tüketilemeyen yeni biçimler üretebilen bir süreç bu. Ve devam ediyor dünyaya yayılarak.

Günümüzden sonrasının dünyasına, Narsisizm çağının kalan son artıklarının da silineceği daha kolektif bir dünyaya doğru bir adım daha yaklaşıldı Gezi ile. Beden çağının bitişine dair tarihi bir sıçrama gerçekleşti. Dolayısıyla bu ruh artık kalıcı.

Şahane bir Mayıs ayı geçmişti iktidara göre! Nükleer santraller, havaalanı-köprü inşaatları yapılırken, IMF’e borçlar kapatılmışken bu eylemler de nereden çıkmıştı böyle?

Şuralardan olabilir mi?

1 Mayıs 2013: İstanbul’un biber gazına bulanması ve 1 Mayıs kutlamalarının artık Taksim’de yapılmayacağının Başbakan tarafından “Gitsinler Kazlıçeşme’ye!” şeklinde özlü bir şekilde ilanı.
11 Mayıs 2013: İnönü’ye veda maçı öncesi Beşiktaş’ta Çarşı’ya biber gazı ile müdahale ve polisin havaya ateş açması sonucu çıkan olaylar.
12 Mayıs 2013: “Geliyorum.” diye diye gelen Reyhanlı Katliamı’nda resmi rakamlara göre 53 kişinin, Başbakan’a göre ise 53 sünni vatandaşın şehit olması. Katliam sonrasında basında büyük bir karartmaya gidilerek acılı insanlara ekranlar tamamen kapatılırken bazı yandaş gazetecilerin matemdeki insanlarla ilgili akla-vicdana sığmaz hakaret ve ithamlarına çarşaf çarşaf yer verilmesi.
13 Mayıs 2013: Fenerbahçe- Galatasaray maçı sonrası bir taraftarın bıçaklanarak öldürülmesi ve 3 Temmuz süreci sonrası iyice artan gerilimin açığa çıkmasıyla yaşanan olaylar.
20 Mayıs 2013: Karşı koyanlara defalarca biber gazı ve tazyikli suyla saldırıldıktan sonra Türkiye sinemasının en değerli mekanı Emek Sineması’nın barbar, vandal ya da çapulcu olmayan bir kısım elit insan tarafından hunharca olmayan bir şekilde AVM yapılmak maksadıyla yıkılışı!
22 Mayıs 2013: Ankara’da Kurtuluş metro durağında “Sayın yolcularımız lütfen ahlak kurallarına uygun hareket ediniz.” anonsu ve sonrasında başbakanın Dolmabahçe’de vapura binenlerin hal ve davranışlarını beğenmediğini ifade ederek anonsu desteklemesi.
28 Mayıs 2013: Alkol yasasının kabulü: Yasanın tüketiciye yönelik getirdiği pek çok sınırlamanın yanı sıra üretim hariç neredeyse diğer her şeyi yasaklama amaçlı maddeleriyle önümüzdeki yıl büyük ihtimalle pek çok kafe, restoran, tekel bayii ve üretici firmanın kapanarak, pek çok sektör çalışanının işsiz kalmasına neden olacak olması.
28 Mayıs 2013: Başbakan’ın meclis grubunda yaptığı ‘İki ayyaş!’ açıklaması. (İki ayyaştan kasıt Türkiye’nin kurucu liderleri değildi belki de, ama algı öyle oluştu.)
29 Mayıs 2013: Başbakan’ın Gezi Parkı’na kışla yapılmasına engel olmak isteyenlere yönelik olarak “Siz ne yaparsanız yapın. Oraya Topçu Kışlası yapılacak. Karar verildi. Bitti.” şeklindeki vecd halinde yaptığı bir başka açıklama.
29 Mayıs 2013: Üçüncü köprüye büyük törenlerle ve göstere göstere bu topraklarda yaşayan Alevilerin hassasiyetleri hiçe sayılarak Yavuz Sultan Selim adının verilmesi.
31 Mayıs 2013: Mahkemeden Topçu Kışlası’na yürütmeyi durdurma kararı çıkmasına karşın polisin gençlere acımasızca saldırısı ve ardından polisin halkın üstüne 500 bin tondan fazla biber gazı atmasıyla devam edecek olan destansı saldırısının başlaması!…

Bütün bunlar 11.5 yıllık bir iktidarın sadece bir ayında oldu.
Bir aya sığan bütün bu olan bitenin içinde Faiz Lobisi, Dış Mihraklar, BBC terör örgütü, Soros, Masonlar, Yahudi Diasporası, Alman Ergenekon’u, intergalaktik güçler, bazı dizi oyuncuları, CNN, Otpor nereden nasıl görülür bilemeyiz.

Otuz günlük bir zaman dilimi yerine sadece bir güne bakalım bir de.
Sadece 12 Temmuz 2013 tarihinde olan bitenlerin bir bölümüne mesela:
-SGK tek kullanımlık tıbbi malzemelerin birden fazla kez kullanılmasına dair yeni düzenleme yaptı.
-Kaçma şüphesi yok denilerek serbest bırakılan Palalı,Fas’a kaçtı.
-3. Köprü’nün yanlış yere yapıldığı, binlerce ağacın boş yere kesildiği ortaya çıktı. İmar planları iptal edildi.
-Üsküdar’da kazı sırasında doğal gaz patlaması oldu.
-SBS sonuçları yanlış açıklandı.
– Bankalara “Aldığın dövizleri ne yaptın?” sorusu soruluyor.
-62 yaşındaki mimar, poliste çırılçıplak soyularak arandı.
-Eskişehir’de sivil şahıslar tarafından sopalarla dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın öldürüldüğü anlara dair Mobese kayıtları silindi.
-Kocamustafapaşa forumuna eli bıçaklı kişiler saldırdı ve tehditler yağdırdı.
-Basketbol Milli Takımı’na doping yaptığı saptanarak 20 maç ceza alan basketçi kaptan yapıldı.
-Hatay’da Ali İsmail’in cenazesi sonrası gece geç saatlere kadar biber gazlı müdahale….

Bir toplumda aylık ya da günlük zaman dilimi içerisinde yukarıdakilere benzer şeyler yaşayan çeşitli kesimlerden insanlarda birtakım ortak duygular oluşması ve bu ortak duyguların zaman içinde bu olaylardan sorumlu tutulan kişi ve gruplara dönük birtakım ortak davranışlara dönüşmesi kaçınılmazdır.

Bir ayda ya da bir günde olanların içinde hiç ‘kendi’ni aramaksızın sürekli mağduriyet hissi içinde ‘kendi’ dışındaki herşeyi sorumlu ilan etmek ise çok derde deva olmayan bir rasyonalizasyon biçimi.
Biteviye böyle bir savunma halini yaşamak terkisine doğal olarak şüphe ve kuruntuyu da alacağı için bir labirentin içinde çaresizce dönenip durmak kadar yorucu ve çıkışsız bir çaba ayrıca.
Arzu ve isteklerin bitmek bilmez yayılımı ketlendiğinde homurdanarak söylenmeye başlamak, geçmişte yaşanılan zorluklardan ağlanarak söz açarak ketlenmeden kaynaklanan geçici sıkıntıyı pansumanlamak, bu tutumu giderek bir ayin ritüeli içinde tekrarlamaya başlamak sorunu aynı şekilde yeniden üretip o sorunun bağımlısı olmanın da bir yolu aynı zamanda.
Bu tutumu takınanların gösterdikleri toplu tavrın giderek realite sınırlarını aşarak bir toplumsal patoloji boyutuna sıçramasıyla birlikte ise resmin dışarıdan görünümü oldukça hazinleşiyor.

Sürekli mağduriyetten söz etmek son tahlilde “Ben her zaman haklıyım.” demek değil midir?
“Hep haklıydım. Hep haklıyım. Haklı değilmişim gibi gözüktüğümde de mutlaka durumumu açıklayacak haklı sebeplerim vardır ve olacaktır.”
Yeryüzünde her tutum ve tavırda haklı olmak ya da olası eleştirilere karşı haklı çıkma gayreti içinde alesta durarak yeni kanıtlar, gerekçeler üretmeye hazır olmak kendisini sıradan bir ölümlü olarak görenlerde çok sık rastlanan bir davranış değil.
Sıradan ölümlülerde ‘vicdan’ adlı başka bir ruhsal müessese var, daha sık rastlanan.

Mursi’yi ABD darbe ile getirdi. Mursi’nin gelişinde demokrasinin d’si yok.
Mursi’yi ABD darbe ile götürdü. Mursi’nin gidişi ise darbenin dik alası.
İktidara getiren darbeye değil iktidardan götüren darbeye demokrasi adına karşı çıkılabilir mi? Çıkılıyor zaten.
Bu ülkede demokrasi öyle bir hale geldi ki, sıkışıklıkta her kapıyı açan bir maymuncuk gibi artık o.
İktidar darbeye, askeri vesayete karşı, ama Gezi eylemleri sırasında jandarmadan medet ummaya hiç karşı değil ya da orduyu icabında göreve çağırmaya. Zira iktidarın zihniyetine ve menfaatine denk düşen herşey otomatikman demokratik de.
ABD Mısır’da darbe yaptı bir kez daha. Bütün bunların üzerine yetmezmiş gibi ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Kennedy Caddesi’ndeki eylemleri gerçekleştiren gençlere destek çıktığını beyan etti ayan beyan.
Otomatikman demokratikler ise ABD’ye karşı pek mahcuplar hala. Oysa hemen ABD büyükelçisini ‘persona non grata’ ilan edip sınırdışına çıkarabilirlerdi, Evo Morales’in yaptığı gibi. ABD madem ki CNN marifetiyle kendilerinin de altını oyuyor o halde hemen ABD ile bütün askeri, ekonomik anlaşmaları iptal eder, diplomatik ilişkileri askıya alabilir, ABD üslerini kapatabilirlerdi.
Darbeci bir zihniyetle başka nasıl mücadele edilebilir ki? Demokrasi aşığı,halkın oyundan başka bir irade tanımayan insanlar başka nasıl davranır? Davranın hadi! Davranamıyorsanız da bırakın şu demokrasinin yakasını artık!

Teknik direktör oyunu iyi okuyamıyor artık. Yaşlandı tabi kendisi.Dahili sağlık sorunları var ayrıca. Herhalde kafasına da vuruyor. Yeniden taktik değiştirmeye başladı. Rakip de oyunu eskiye göre daha iyi oynamayı öğrendi. Teknik direktörün keyfi kaçık. Oyuna müdahale üstüne müdahale ediyor. Gol bulamıyor. Orta sahadaki oyun kurucularından birini-Katar Emiri’ni sürpriz bir şekilde oyundan aldı.Yerine çok genç ve tecrübesiz bir oyuncu sürdü. İki kanattan biri olan Mursi’yi de değiştirecek belli, ama yedek kulübesindeki daha uygun adamın kim olduğuna karar veremedi henüz. Sağ kanattaki oyuncudan da memnun değil. Sağ kanattaki Erdoğan, Katar Emiri’nden aldığı paslarla ve gayrı-nizami hareketlerle etkili ataklar geliştiriyordu rakip sahanın içlerine doğru, ama kendisine bağlanan ümitleri boşa çıkararak bir türlü gol kaydına muvaffak olamadı. Şu aralar artık ‘ayaklar’ ı da gitmiyor. Onlara da sinir oldu,kafayı onlara taktı iyice, oyundan koptu ve rakip kaleciyle didişmeyi de bıraktı. Maç tamamen kilitlenmiş durumda ve yazı-tura’ya kalacak gibi. Takımlar eşitliği bozamıyor belli oldu. Teknik direktör, Erdoğan’ın kendisine oynadığını düşünmeye başladığı için saha kenarından 13-14 sefer uyardı onu,ama nafile.  Oyunda yeni oyuncular ısınıp sahaya girseler bile maçın kazananı olamayacak. Çünkü oyuncuların ‘ayaklar’ı gitmiyor artık. Dolayısıyla sıra usul usul teknik direktöre gelecek.

Suriye’de büyük oynadınız ve çok büyük kaybettiniz. Bütün müttefikleriniz nezdinde itibarınızı yitirdiniz.Çember iyice daralıyor.Döndünüz ülkeye geri. Beklemediğiniz bir muhalefet ile karşılaştınız. Çoluk çocuğun,kendi sivil vatandaşlarınızın, masum insanların üzerine gaz bombalarıyla saldırmaya başladınız.
Bu ayaklanmayı on bine yakın yaralı ve onlarca ölü ile bastırdınız diyelim. Ardından bu tarzın doğal devamı olarak sorumlu gördüklerinizi tüm Türkiye’de gözaltına almaya başladınız. Herkesi stadyumlara topladınız. Bu eylemlere destek veren yazarları, gazetecileri, oyuncuları, şarkıcıları, sporcuları, twitter ve facebook kullanıcılarını tutukladınız. Ve yeni cezaevleri inşa etmeye başladınız. Dünyada böyle bir ülke, böyle bir yönetim kaldı mı be kardeşim?
Ülkenin yarısını ölü görseniz kılınız bile kıpırdamayacak, o belli oldu iyice. Ancak ortaçağda değiliz. 15-20 milyon insan hapishanelere de sığmaz.Tek şansınız vardı uzlaşmak. Onu da kullanmadınız. Ne olacak şimdi? Şiddete devam etmek zorundasınız. Başka hiç şansınız kalmadı. Türkiye tarihine geçtiniz. Yetmedi. Dünya tarihine de geçeceksiniz. Bu ülkede yaşayan insanlar ölüm korkusunu aştı artık. Kolay gelsin size…

Eylemlerle ilgili naçizane tespitler.
1.Bir kuşaktan değil bir Tür’den bahsediyoruz. Omurgalı bir tür. (Meraklısı bu Tür’ün özellikleri ve bu volkanın patlamaya doğru gidişi ile ilgili yıllar önce yazılmış iki yazıyı-Monitör Alacasında ve 21.Yüzyılın Proletaryası okuyabilir.)
2. Eylemleri yapanların önemli bir kısmı ilk intikamlarını öncelikle kendi anne-babalarından alıyor. Devleti yönetenlerin “Hadi çocuğum. Anladık. Dön evine artık.” tarzı pışpışlarına bu nedenle çok kulak asmazlar. Evlerine dönmezler. En fazla döner gibi yaparlar.
3.Üzerlerine en olmaması gereken şekilde gidildi. Yıllardır evdeki bilgisayarlarında toplu olarak savaş simülasyonları oynayan bir Tür’ü, üç otuz lira maaş verip polis üniformaları giydirip ellerine biber gazı tutuşturduğunuz gencecik halk çocuklarıyla bertaraf edemezsiniz.
4.Zekiler. Çok zekiler. Herşeyin 8-10 yaşlarından itibaren tamamen farkındaydılar. Umursamaz göründüler. Kayıt ettiler. İçin için alay ettiler.Hepimizi işlettiler.Şimdi de hepimizi güldürüyorlar. Zira yıllardır yaşadıkları duygusal acılara bir kalkan gibi kullandıkları can yoldaşları olan mizah şimdi en etkili saldırı silahları

5.Zeki olmalarından daha önemli bir özellikleri daha var. 31 Mayıs 2013 öncesi yıldızlarında pek rastlanmayan bir özellik bu; ahlak sahibiler. Mekanda bir duruşları var.Ve artık bu muazzam da bir gövde kazandı.
6. Bir sanal gerçeklikten gelerek bütün dünyanın-özellikle kendi bazı idollerinin de- alkışladığı bir toplumsal gerçeklik yarattılar.Ve daha önemlisi bunu sevdiler. Sevmeselerdi Tayyip Erdoğan “N’olur eylemlerinize devam edin.” diye bizzat gidip yalvarsa bile evlerine geri dönerlerdi. Ama sevdiler…
7.Acıya daha önceki kuşaklardan çok daha alışıklar.Çoğu parçalanmış ailelerden geliyor ve acının her türlüsüne bağışıklar. Dolayısıyla biber gazı sökmediği gibi tehdit, gözdağı, şantaj vb. eski yıldırma usulleri de onlara kolayca sökmez. Ölüme çok yakın yaşıyorlar zaten zihinsel olarak.
8. Ancak en az kendileri kadar zeki ve matrak birisine kaybedebilirler. Dolayısıyla direnişçileri alaşağı etmek isteyenler, mesela Cem Yılmaz’a başkanlık teklif etmeliler.
9.12 Eylül 1980’i sonlandıran bu Tür Türkiye’deki bütün sanatları da kökten değiştirecek. Artık sinemacılar ağır ağır açılan kapılar, susarak birbirlerine boş boş bakan insanlar içerikli filmler zor yaparlar.
10.Daha önceki egemen sınıflar sokak eylemleri yaparak iktidarı hedefleyenler için şöyle düşünürlerdi aşağı yukarı: “Kim ki bunlar? Benim şöförüm, hizmetçim, kapıcım mı beni devirecek? Tahsilsiz adamlar mı beni yönetecek?” Oysa şu anki eylemlerde yer alanların bazıları egemenlerin bizzat kendi çocukları olabileceği gibi sokaklardaki kahir ekseriyet pek çok egemeni her bakımdan sulu götürür susuz getirir.
11.Üretimden gelen bir güçleri yok. Fakat tüketimden gelen güçleri var.Ve bunu kullanmaya başladılar. Allah eski kafalı kapitalistlere kolaylık versin bundan sonra. Bu Tür’ün üzerine parlak zekalı reklamcılarınızla da artık yürüyemezsiniz. Zor.
12. Bundan sonra iktidarlar gittiklerindeki topyekün gidecek. Siyasetçi gider,medya ve diğer işbirlikçi sermaye kalırdı eskiden mesela. Şimdi bu konuda da bir birliktelik sergilenecek gibi gözüküyor!
12.Bu dünya kimseye kalmayacak. Malum. Ancak sıralı ölüm üzerinden düşünürsek 30-40 yıl sonra da bu dünyada onlar olacak. Bu günden itibaren bizden daha fazla ömür sürecekleri bir gezegen ile ilgili hak talep etmelerinden, karar alma süreçlerine katılmak istemelerinden daha doğal ne olabilir?
13. Mevzu bitti aslında. Bu dünyadan gelip geçmekte olan biçare ölümlüler,sıradan kullar olduğumuzu düşünüyorsak eğer, onların geliştireceği yeni siyaset biçimlerini,yeni sanatları sessizce ve saygıyla izlemekten başka birşey düşmez artık biz eskilere. Herkes sırasını bilebilmeli. Bilmeyenlerin işi çok zor görünüyor bundan sonra.