.

Yazarın arşivi


Vasat bir siyasetçinin ilk yapacağı iş hemen bir iki valiyi, emniyet müdürünü görevden alarak, emrindeki medyayı da sahaya sürerek, geri adım atarak özür dilemek ve tansiyonu düşürmeye çalışmak olabilirdi. Ancak Türkiye’yi bir üstün insan yönettiği için öyle olmadı. Olan bitenin ayırdında değil belli ki! Etrafında akil adam da kalmamış. Şimdi önce sokaklardaki insanların ‘istifa’ taleplerine onları öldürmeden bir karşılık bulacaksın sonra Rusya’nın “Şu Adana’da bulunan Sarin gazını hele bi bana açıkla” sorusuna cevap vereceksin. Ondan sonra da BDP’nin “Hadi ikinci aşama için vaat ettiklerini yerine getir bakalım” talebine karşılık vereceksin. Elini hevesle iki elinin arasına aldığın Obama seni terk etti. Fox ve Al Jazeera’den bunu gayet iyi görüyoruz. Liberallerin de tüydü çoktan. Böyle bir atmosferde Fas’a gitme fikri ise durumun vahametini iyice gösteriyor.
Sokaklar herkesin evi oldu. Gidiyorlar. Sonra yeniden geliyorlar. Bu çocuklar yıllardır evde bilgisayar başındaydı. Çıkmadılar hiç. Çıkınca da bir daha eve sokamazsınız. Çıkma nedenleri ortadan kalkmadan bir daha içeri girmezler. Girer gibi yaparlar. Girmezler. Kendileri girmedikçe kimseyi de eve sokmazlar. 60 yaşında adamların / kadınların algılayamayacağı, çözemeyeceği eylemler bunlar. Başbakan ve şurekası devre dışı. Bütün siyasi partiler devre dışı. Liberaller, akil adamlar, stüdyo güzelleri devre dışı. Alçak Medya devre dışı. Halktv’nin de,Ulusal tv’nin de, Uğur Dündar’ın ya da Sözcü gazetesinin de algılayamayacağı ağır günler. Türkiye tarihinin en büyük halk ayaklanması. Dünya tarihi açısından da Zizek ve benzerlerinin akıl erdiremeyeceği kadar sıra dışı günler. Bir kategoriye sokulabilir gibi görünmüyor. Geçmişteki hiçbir örnekle mukayese edilebilir değil. Müstakil olarak değerlendirilmesi gereken ve bitmeden sağlıklı analiz edilemeyecek gibi görünen bir eylemler haftası.
“Az önce Beşiktaş’a gelen Tır şoförleri yolları kapatmış… Adana’dan gelen erzak kamyonları İstanbul’daki direnişçilere ulaşmış…” ve daha binlercesi binlercesi binlercesi.
Tayyip Erdoğan’ın medyadaki amiral gemilerinden birinin önüne beyaz yakalılar öğlen yemeği arasında binlerle birikiyorsa orada klasik siyasetçilerin ve televizyon sosyologlarının okuyamayacağı yeni bir dil kuruluyor demektir. Televizyonlarda gezen bütün çokbilmişleri bir gecede oyundan düşüren çok boyutlu, çok katmanlı bir eylemler dizisi. Türkiye böylesini görmedi. Kanımca henüz dünya da…
Bir ağacın altında kitap okuyan gençlerin üzerine gaz sıkılması ile düştü son damla, daha önceki binlercesinin üstüne. Ve taştı deniz.
Türkiye hücrelerine kadar ayrılmışken yeniden birleşiyor. Cephe cephe.Karargahta komutan yok. Twitter’da kurulu bir doğaçlama karargahtan herkesi cepheye sevk eden ortak bir duygu var; insanlar-çoğu genç- Türkiye’yi 11 yıldır yöneten adama ateş püskürüyor. Siz istediğiniz kadar vesayet deyin, darbe deyin. Hiçbiri bunları görmedi, bilmedi. Çocukluklarından beri bildikleri bir tek kişi var ve o adama bilenmişler. Sloganları politik değil. Eylemleri sivil. Tek bir hedef var ve bu hedef verili bir siyasi merkez tarafından kontrol edilmiyor. Dolayısıyla bu hareketin sonucu öngörülebilir değil. Bu hareketin bir önderi yok. Dolayısıyla eylemlerin sonlandırılması bir pazarlığa tabi değil. Aralarına provokatör sokmuyorlar, eylem alanlarını temizliyorlar, yaralanmalardan bir bilgisayar oyunundaki kadar yılıyorlar. Hepimizin ezberini bozdu, tuzla buz etti bu Y kuşağı. En azından onların öncü olduğunu şuna dayanarak iddia edebiliriz, en yeni iletişim yöntemleriyle yürütülüyor bu eylem. Kimse bu eylemlerden kendi siyasi emellerine rüzgar devşirebileceğini düşünmesin. Abdullah Gül ve Mustafa Sarıgül de dahil hiçbir eski figüre bu gençlerden ekmek çıkmaz. Bütün dünyanın gözü önünde etkileri yıllarca sürecek bir şeyler oluyor.

Türkiye’de daha önceki faşist rejimler -27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat- sadece insana saldırdı ve acımasızca işkence etti.
Bu seferki insana, su kaynaklarına, yerel tohumlara, ağaçlara, önüne gelen her türlü canlıya, bütün bir hayata saldırıyor ve acımasızca işkence ediyor. Hepsi kaybetti. Bunlar da kaybedecek. Ve doğal olarak en kötü bunlar kaybedecek.

12 Mart’ı iyi hatırlıyorum.12 Eylül’ü çok iyi hatırlıyorum.28 Şubat’ı çok çok iyi hatırlıyorum. Bugün hepsinden kötü.İnanılmaz.

Bir ülkenin bir yerinde insanlar bir katliam sonrası ölen yakınlarını cep telefonu ışıkları altında gömmeye çalışırken aynı anda ülkenin başka bir yerinde bu insanlarla ilgili ışıl ışıl televizyonlara çıkılarak iddia ve ithamlarda bulunulabilinir mi? Demek ki bulunulabiliniyormuş!
Bu konu politik, dini ya da ideolojik bir tartışma konusu değildir. Çünkü öyle bakıldığında herkes haklı ve herkes birbirini ikna etmeye amade bu ülkede. Bir konu ile ilgili konuşmak gerektiğinde hemen iki taraf zuhur ettiriliyor ve o konu bir sözcük sağanağı altında zihnin labirentlerinde kaybediliyor. Bıktırıcı bir sahtekarlığa boğazımıza kadar batmışız!
Oysa sözünü ettiğimiz bu konu politik, dini ya da ideolojik değil net olarak ahlaki bir konu. Dolayısıyla ‘özür’ peşi sıra bir de tutum gerektirir, eğer gerçek bir özürse.Özürün gerçek bir duygunun tekabülü olduğu konusunda samimiyet söz konusuysa özür kalıcı bir tutum değişikliği gerektirir.Bu olmadıkça yaratılmış ahlaki sorun bu özüre samimiyetle inanmış insanları daha da inciterek iktidarına devam eder.

Çok kötü birşey oldu. Çok daha kötülerinin olmasının önünde bir engelin var olup olmadığını bilen tek bir kişi var mı?Medyanın tamamına kendi adamlarınızı dizseniz de-ki birkaç kişi hariç aşağı yukarı öyle- olan bitenin duyulmasına engel olamazsınız. İdeologlarınızın-eğer varsa- medya kuramları on yıl önce iktidara gelmenize faydalı olmuş olabilir, ama artık herkesin elinde bir telefon var, medya desantralize oldu ve kontrol(ünüz)den çıktı. Hiçbir şekilde geri dönüşü olmayan bir adım bu. Dolayısıyla yayın yasağınız ölümleri bilmemize, ölen- yaralanan insanlar için üzülmemize, bizi bu hale-ve daha nice hallere- getirenlere, getirecek olanlara karşı duyduğumuz çeşitli hislerin büyümesine engel olamaz.

On binlerce kişinin ölümüne, çok daha fazlasının kalıcı biçimde sakatlanmasına neden olan bir savaşın bitmesine aklı başında hiç kimse karşı çıkamaz.
Kısa süre öncesine dönelim:
1.Aralarında secilmiş belediye başkanlarının, gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi elleri kelepçeli halde kuyruklar halinde KCK’lı olduğu iddiasıyla cezaevine gönderiliyordu.
2. PKK cezaevlerinde açlık grevleri yapmaya başlamıştı ve bu grevler insan sağlığı açısından kritik sınıra yaklaşmaktaydı.
3.Başbakan PKK’lılarla kucaklaşan BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının en kısa sürede kaldırılacağını meclis kürsüsünden duyuruyordu.
Sonra ne oldu? Ne oldu da bir anda tam ters istikamete dönülerek yeni anayasa ‘AKP ve BDP tarafından yapılıyor’ noktasına gelindi. Kısa zaman öncesine kadar birbiriyle savaş halinde olduğu açıkça ortada olan iki taraf –iki taraftan birinin kaybettiğine dair net kanıtlar olmadan-bu kadar çabuk barış masasına nasıl oturur? Bir oturtan varsa ya da iki, neden olmasın? Ayrıca savaşan tarafların savaş süresince bir yandan müzakereleri sürdürdüklerini de biliyoruz. Bunun da savaş tarihinde pek çok örneği var. Dolayısıyla barış masasına kim nasıl oturursa otursun, onu kim oturtursa oturtsun, barışmak insana yakışan güzel birşey. Sorun bundan sonrasında.Barışan taraflar ayrılıp iki ayrı ülkeye gitmeyecek gibi görünüyorlar, en azından şimdilik. Barışan taraflardan birinin lideri diğerinin hapishanesinde 15 yıldır yatmakta. Barışan taraflardan biri büyük kazanımlar elde etmiş hissini yayıyor etrafa. Diğer tarafta ise bu konuyla ilgili bir açıklık yok, birtakım ödünler verilmiş izlenimi yaygın ve halk kesimlerinde merak, tereddüt, öfke, belirsizlik hakim. Bir tarafın siyasi önderliğince atılan -görünen-tek adım birtakım önemli olduğu düşünülen kişilerden oluşan heyetlerin memleketin çeşitli yerlerine yollanarak halka durumun anlatılmaya çalışılması. İlk çözüm adımı sonraki adımlara ilişkin umutları oldukça örselese de bir an için iyimser olunduğunda bile gelinen noktada bu heyetlerin çabasının boşa kürek çekmekten öteye gidemeyeceği ortaya çıkmış durumda. Hızlı nabız tutma özelliğine sahip olduğu anlaşılan epey akilli bir üye hızlı ve düzensiz nabız sahibi olduğu gerekçesiyle şimdiden müsaadesini istedi bile. Diğerleri de öfkeli insanların arasında –haklı olarak-can derdine düşmüş görünüyorlar. Hiçbir ön hazırlık olmaksızın sokağa salınan akilli insanların toplumun sosyopsikolojisinden ne kadar haberdar olduğu da ortada. Bu adımla istemeden de olsa birşey daha ölçülmüş oldu; direnç var. Direncin sadece belli odaklarda gözlendiği de kolayca iddia edilemez. Zira isimlerinin önüne T.C ibaresi koymaya başlayan insanların sayısı da ciddi boyutlarda. Süreci birkaç adım ileri saralım. Diyelim ki bir tarafın olmazsa olmazı gerçekleşmiş ve Abdullah Öcalan dışarıya çıkmış. Herhalde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ya da Gülten Kışanak ile BDP eş başkanı olmaya razı olmak için değil. Büyük bir rüzgar olmuş memleketin bir tarafında.Diğer taraf bu coşkuyu sessizce hınçlanarak izlemiş, unuttuğu kötü anıları hatırlamaya başlamış. Bölünme olmadığına göre tek bir meclis var hala. Öcalan ya da muadili orada olacak kuşkusuz. Bir tarafın çocuk katili diye adlandırdığı kişi diğer tarafın büyük halk önderi, adeta Mandela’sı olan Öcalan meclise girecek. Ne olarak? Muhalefet lideri, Başbakan Yardımcısı, Başbakan? Hangisi olarak? Hepsi olabilir mi? Neden olmasın? Ertuğrul Kürkçü açıkladı :”PKK, BDP olacak.” İyi de halkın daha birkaç sivil kişi aralarında bu süreci anlatmak için dolaşmaya başladığında onları doğduğuna pişman eden öfkeli kesimleri bu sırada nerede olacak? Mecliste örneğin Karayılan ve benzerleri ile Bahçeli ve benzerleri arasında bir tartışma çıkarsa kıyamet kopacak belli de asıl dışarıda ne olacak? Toplumsal tutumlar medya üzerinden birkaç kamuoyu yönlendirme hamlesi ile istenilen başka bir düzeye hemen sevk edilemiyor henüz. Savaşan kesimlerin barışa oturması ortaya bir masa koyarak da olmuyor. Ancak toplumsal anlamda hiçbir ön hazırlık yapılmaksızın barış kararı alınmış durumda. Buradan kalkılmasının bu saatten sonra iki taraf için de felaket olacağı da açık.Savaşta başarı askeri deha ve liderlik ister. Barışta başarı ise siyasi deha ve liderlik gerektirir. Böylesine tarihi ve kökleşmiş bir sorunun çözümünde siyasi liderlik de toplumun bütün kesimlerinin sivil ve siyasi temsilcileriyle birlikte yürütülürse liderlik olur. Bunun için de öncelikle bir tarafın liderinin bilmediği bir lisanı öğrenmesi gerekir, sakin, iyimser ve sürekli çatışma-karşıtlık kurmayan birleştirici bir lisanı.
Cumhuriyet tarihinin en ağır sorusunun 63 tane hevesli ile 4-5 bürokrat tarafından çözülemeyeceği zaten belliydi. Siyasi liderlik, taşın altına eli sokmayı gerektiriyor. Tabii burada bir tarafın bütün kesimleri işe karışsa bile diğer tarafın lideri hapiste, yardımcısı yurtdışındayken bu sürecin sağlıklı bir şekilde nasıl götürülebileceği sorusu da ortada duruyor. İnisiyatif alacak liderler lazım. O tür liderlere ise bu çağda pek rastlanmıyor. Ülke büyük bir felaketin içine düşmeden siyasi erk sahibi kişilerin, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı göz önüne alarak kendi ikballerinin bir adım dışına ve gerisine doğru adım atmayı göze almaları gerek. Bu mümkün olabilir mi? Keşke, ama görünen o ki, çok çok düşük bir ihtimal.

Ülkenin bir yakasında Türk laik/milliyetçi/ulusalcı egemenleri devre dışı kalırken diğer yakasında Kürt laik/milliyetçi/ulusalcıları sahne almaya hazırlanıyor. Her iki yaka da sünni islamcı AKP egemenliğinde birarada tutulmaya çalışılıyor. AKP, en büyük biraderin desteğiyle Türk milliyetçi/ulusalcılarından hevesle aldığı iktidarını gene en büyük biraderin gözetiminde istemeye istemeye Kürt ulusalcı/milliyetçileriyle paylaşmaya hazırlanıyor.
Bu sürece çok öfkelenenler kadar çok sevinenler de var. Kim haklı? Elbette herkes. Şüphesiz herkes. Her zaman herkes.
Hayatı boyunca bir kez bile özür dilememişlerin, riyakarların,kibir abidelerinin,kim düşmüşse üstünde, kim çıkmışsa altında birikmeye programlanmış insanların kahir ekseriyette yaşadığı bu topraklarda herkes, her zaman, her yerde, her koşulda, yüzde yüz haklı. Dolayısıyla politik ortamdaki büyük dalgalanmalar ne şekilde ve ne zaman yatışırsa yatışsın gene herkes haklı kalacak.Bu toprakların ortak kaderi bu. Kaderimize razıyız.
Burada herkesi etkileyen bambaşka bir gerçeklik daha oluştu bir süredir. Politik toz dumandan, altüst oluştan dolayı pek öne çıkmayan bir vahim durum daha var. Kamuoyu araştırma şirketleri,kamuoyu oluşturma ve yönlendirme konusundaki asıl ve asil misyonlarının yanı sıra eğer zahmet olmazsa ve bir gıdım gerçeklikle alakaları kalmışsa bir konuyu daha araştırsalar keşke.Sokaktan geçen insanlara-ki bu insanlar Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi, Sünni İslamcı, Alevi, Ateist, Panteist, Radikal İslamcı, Punkçı her ne olursa olsun-tek bir soru sormalılar: “Yakınlarınız arasında hiç kanser hastası var mı?” Bir hekim olarak iddia ediyorum, bu soruya “Hayır.”yanıtını veren hiç kimse çıkmayacak. Ve bu çok anormal durumun ülkenin başbakanı da dahil hemen herkesi etkilediği bir ortamda bu sorun ile hiç ilgilenmeden ‘makro’ meselelerle ilgilenmek çok çok daha anormal bir durum. Ülkede herkesin ya kendisi ya da bir yakını kanser neredeyse. Sadece Karadeniz’e özgü bir durum değil bu üstelik. Sıklık olağan olmayan bir şekilde roket hızıyla artıyor. Bu artışın nedenlerini araştırmak ülkenin geleceği için üç çoçuk önermekten daha masraflı olabilir belki ama Karadeniz’den Marmara’ya kanal açmaya çalışmaktan daha masrafsız olacağı da şüphesiz. Trajik olan ise bu epidemiyi bir sorun olarak kabul edip çözmeye kalkışıldığında atılacak ilk adımın havaalanı, köprü, alışveriş merkezi, gökdelen ya da toplu konut dikmek amacıyla (Vakıa Suresine rağmen)milyonlarca ağacı kesmekten vazgeçmek yerine televizyonlarda gezen doktorlardan akil doktorlar heyeti tesis etmek şeklinde atılabilme ihtimali.
Herkesin haklı olduğu,herkesin bir yakınının kanserden ölümünü çaresizce ve üzüntüyle izlediği ya da kemoterapi seanslarında sessizce zamanının dolmasını beklediği bir yer, bir zaman. Bilim-kurgu filmi gibi. Bu toprakların ortak yeni kaderi bu. Kaderimize razıyız.

Önce Bağdat Müzesi sonra Emek Sineması

Bu çağıl çağıl çağlayan nefret hissi nereden geliyor? Geçer mi? Bir kişinin siyasi, dini, etnik ve hatta sportif muarızı olan kaç yüz/bin/milyon kişi ölünce ya da (hapse) düşünce o kişinin içindeki nefret hissi azalmaya başlar? Veya başlar mı?
Kötülüğe maruz kalan ya da maruz kaldığını düşünen her kişinin içine nefret aynı dozda mı dolar? 12 Eylül’de aylarca işkence görmüş bir kişi işkencecilerini affedebiliyor. Onların da başına aynısının gelmesini istemeyebiliyor. Birisinden somut ve dolaysız olarak en açık zulmü görmüş bir insan kendisine zulmedene aynısını reva görmeyebiliyor. Buna -vicdanı-insanlığı-ahlak anlayışı-(her neyiyse artık) elvermeyebiliyor. Eğer yeryüzünde kendisine yapılmış olan bir kötülüğe, kötülükle karşılık vermeye yanaşmayan tek bir kişi varsa, bu istisna kötülüğe intikamla, kısasa kısasla, nefretle karşılık vermeye hazır bütün kahir ekseriyetin insanlığını tartışmaya açar. Tabii böyle bir dert varsa…
Nefrete siyasi, dini ya da etnik açıdan değil en hafifinden sportif açıdan bakıldığında bu topraklardaki nefretin boyutları daha da dolaysız gözlenebiliyor.
Biri başlarına yağan yabancı maddelerden korner dahi atamayan, sakatlanan oyuncularını saha kenarında gene aynı nedenlerle tedavi bile ettiremeyen rakibini 6-0 yenmeyi marifet sayarak bu koşullarda aldığı galibiyeti efsaneleştiren; diğeri başkanı ve yöneticileri hapse düşmüş, yıldız oyuncuları gönderilmiş, bütün yıl boyunca medyada ipliği pazara çıkarılmış yaralı rakibinin sahasında büyük olayların hemen sonrasında bayrak dikmeye kalkıp, “Şampiyonluk turu atıcam.” diye tutturacak kadar hangi yangına körükle gittiğinin farkında olmayan iki takım. Biri geçmişteki 8-0’ları, 40 metreden çalınan penaltıları orta yerde dururken rakibine şike soruşturulması açıldığında futbolda beyaz sayfa açılıyor havalarında temiz futbol postuna bürünüp pusuya yatan; diğeri şampiyonluk için gözünü karartıp her yolu mübah sayan, kendi futbolcusuna kendi tesislerinde dayak atılmasına bile ‘nedense’ ses çıkarmayan, bir gün herkesin kendisinden olacağı böbürlenmesiyle herkesi hedefe koyup herkesle kavga eden iki takım. Biri gezegenin bu topraklardaki gelmiş geçmiş en iyi futbol takımını kurup UEFA şampiyonluğu yaşadığı halde hala rakibine karşı aldığı üst üste bir iki derbi galibiyetiyle ona karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edecek kadar kendinden bihaber bir yönetime; diğeri sahada maç oynanırken mikrofon elinde seyirciye ayar vermeye kalkışacak kadar kulübü kendi özel mülkü sanan, sporun ruhundan uzak bir kişiyi hala takımın başında tutan bir yönetime sahip iki takım. Aralarındaki herhangi bir branştaki gençler maçlarında, bayanlar maçlarında, engelliler maçlarında birbirine giren, birbirlerinin sporcularına ağza alınamayacak küfürlerle saldıran, sporcuların üzerine eline ne geçerse yağdıran iki takım. Birbirini Avrupa’da bağlı bulundukları üst kurullara çeşitli vesilelerle sürekl i ihbar eden iki takım. Aralarından kırk yılda bir çıkan makul, sağduyulu insanlara bile tahammül edemeyen, onlarla alay eden, etmedik laf bırakmayan iki takım.
…“Oyuncuları kırmızı kart görmüş? Elli maç ceza yesin! Ülkeden kovulsun!…Yıldız oyuncuları sakatlanmış? Ayağı kırılsın! Futbolu bıraksın!.…Kulüp başkanı hapse girmiş? Müebbet yesin! Çıkamasın!… Avrupa kupasında beş yemiş? Altı yesin! Rezil rüsva olsun!.….Kalecisi kaza yapmış? Kolu kopsun!.…”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretin sonu neresidir?
Mesela, aralarında oynayacakları maça az kala (Allah muhafaza) iki takımdan birinin uçağı düşse; milisaniyelik timsah gözyaşlarının ardından; sağ kalan takımın taraftarlarının ilk düşüncesi : ”Keşke hepsi değil de üçü beşi ölseydi de karşımıza yarım yamalak bir takımla çıksalardı şu 6-0’ın rövanşını bi alsaydık! Şimdi mecburen hükmen kazanıcaz. O da 3-0! Ne anladım ben bundan? ” mı olacak? Diğer takımın taraftarları ise “Allahtan komple gitti hepsi . Hem şehit oldular. Hem de bizim rekor kırılmadı bu sayede . Başkan nasıl olsa seneye bize sıfırdan bi takım kurar. Zaten takımda iş yoktu… .” şeklinde mi düşünecek?
Muarızı olunan kişinin, grubun, topluluğun topyekün yeryüzünden silindiği anda nefret geçer mi? İnsan kendisi ile aynı düşünenlerle baş başa kalınca rahatlayan bir canlı türü müdür? Bunun mümkün olduğuna dair tarih kaç satır yazı yazabilmiştir tabiatın kitabına? İnsanın içinde olan bir şey herhangi bir dış etkiyle geçer mi?!
Aynı nefret hissine tutunarak hemen her konuda en az iki ayrı takıma bölünmüş bir yer. Bu ülkede iç savaş düzeyinde bir arbede, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu ayrımları düzeyinde yıllardır her şeye rağmen istenilen düzeyde çıkartılamamış olsa da bu kez Fenerbahçe-Galatasaray üzerinden kapıda bekliyor. Her türlü bölücülüğün kökü dışarıda olabilir belki ama, nefretin kökü kesinlikle içeride. Ve galiba bu topraklarda epey içeride.

Yaşadığımız şu hayatta  politika, sanat, bilim, medya  ya da iş dünyasında birbirinin sözünü, eserini, araştırmasını, parasını çalanlara, alavere dalavere ile öne çıkanlara, kitabına uyduranlara yönelik  olarak eylemin  oluştuğu anda başlayan hiçbir hukuksal  yaptırım yok. Oyun sadece  futbol  ve benzeri  sporlarda  anında durdurulabiliyor.  Kasıtlı hareketler sadece spor alanlarında  anında cezalandırılabiliyor. Çünkü hayatta sadece  futbol ve benzeri  sporlar için eylemin bütün aşamaları kitlelerin seyrine ve iştahına apaçık sunulmuş durumda.  Maçlardaki hakem kararlarının televizyonlarda ağızlardan köpükler saçılarak yıllardır tartışılıyor ve izleniyor olması  hayatın diğer alanlarında canlı olarak izlenemeyen başka  ‘pozisyonların’  ikamesine yaramalarından kaynaklanıyor  belki de.  İnsanların sokakta hararetle tartıştıkları ve uzaktan kendi hayatları için en önemli konularda konuştukları  izlenimi veren şeylere kulak kabarttığınızda  bu hayati  jest ve mimiklerin içinden sadece futbol  içeren sözcüklerin geçtiği görülüyor.  Gerçeğin  temsil  haline getirildiği bir dünyada  gerçeğin oyun düzeyindeki  en hakiki  temsiline,  futbola  gerçek muamelesi yapılır oldu artık.

Memlekette hemen her alanda tepelere gelmek isteyenlerde genel  olarak aranan birkaç mühim  husus var, malum.

Birincisi ve olmazsa olmaz olanı; muhteris  olmak ve kafayı tamamen kendisiyle bozmuş olmak.

İkincisi, yanı sıra bu da olursa aman ne de güzel oluru;  yetersiz ve yeteneksiz   olmak.

Üçüncüsü,  bunların  üstüne bir  de bu da olursa  aman ne kadar da şahane oluru;  sahtekar olmak.

Böyle bir  memlekette  istisnai  olan ise düzgün,  dürüst bir insan olarak büyümek  ve öyle kalarak  yetenekleriyle bir yerlere gelebilmek. Hele hele bunu futbolda gerçekleştirebilmek…

Aykut Kocaman ile bu söyleşiyi  14 yıl önce yapmıştık.  Daha önce yayımlanan bu söyleşiyi  bu  bilge adamın niye az konuştuğuna,  konuştuğunda kendisini patlamamak için nasıl zor  tuttuğuna,  bugünleri o günlerden nasıl ön gördüğüne dair  yeterince kanıt oluşturduğu  için yeniden yayımlamak istedim.  Bu arada sportif nedenlerle  gittiği bir ülkede bir şairin mezarını ziyaret eden bildiğim tek Türk spor adamı olarak da onu ayrıca selamlıyorum.

“Sakarya doğumluyum. Yedi yaşına kadar orada kaldık. Daha sonra babamın görevi nedeniyle İstanbul’a geldik.  Çocukluğumun  tamamı  İstanbul’da geçti,  Gültepe’de.  Babam öğretmendi,  annem de Eczacıbaşı’nda fabrikada çalışıyordu. Oyunlarla geçen bir çocukluktu.  Eczacıbaşı çalışanların çocukları için bir jimnastik branşı  açmayı  düşünmüştü.  Beni oraya gönderdiler. 2-2,5 seneye yakın aletli jimnastik yaptım.  Sonraları futbolculuğum sırasında çok işime yarayacağımı hiç düşünmemiştim o zamanlar.  Liseyi bitirdikten sonra profesyonel oldum.  Babam  futbolu çok seven bir insan.  Hiçbir dönemde çok büyük bir destek vermediler bana futbolcu olmam için. Çünkü futbolcu olmak için bunu istemek yeterli değil. “Ben futbolcu olacağım baba ya da anne. Bana yardım edin.” ile olmuyor. Türkiye’de şansın bana göre maalesef büyük bir rolü var.  Ancak ailem bana köstek de olmadı. Bana her zaman seçimlerim konusunda özgürlük tanıdılar.

“Artık futbolcu oldum. Mesleğim bu.” dediğiniz an ne zamana denk geldi?

Çok röportaj yaptım, ama yaşantımla ilgili ilk kez basına konuşuyorum. Amatör takımla belli bir seviyeye geldikten sonra artık profesyonel olmayı düşünüyorsunuz.  Fakat nasıl profesyonel olacaksınız?  Belli değil. İşte burada şans giriyor devreye.  Kabataş  Altınmızrak’ta oynarken iyi bir pozisyondaydım. Sakaryalı olduğum için özellikle benim doğup büyüdüğüm köydeki insanlar benim iyi top oynadığımı biliyorlardı ve onlar bana önayak oldular. Sakaryaspor’da  profesyonel  futbolcu oldum. Çok uzun süre antrenmanlara çıktım. Orada da öne çıktım, ama geçirdiğim ufak bir sakatlık bir anda beni çok geriye attı.  Geriye düştüğüm dönemde kadroya giremiyordum. ”Neden kadroya giremiyorum.” diye düşünüyorum.  Kimse bana bir şey söylemiyor,  takımdaki yirmi oyuncunun on dokuzu kadroya giriyor, ben giremiyorum.  Müthiş bir yıkım içindeydim.  Maddi durumu çok iyi olmayan bir ailem var. Sakarya’da yaşıyorum, transfer ücreti alamadım, primden yararlanamıyorum, ne olduğum belli değil.  Ailem İstanbul’da, akrabalarımda kalmak da istemiyorum.  Kendi başıma ayakta kalmak gayreti içindeyim, ama onu da beceremiyorum.  Bir gün birisi bana “Senin lisansını daha çıkarmadılar.” dedi. Lisansım çıkarıldı. Üç beş hafta sonra kadroya girmeye başladım. O zaman işte profesyonel  futbolcu olduğumu hissetmeye başladım. 18-19 yaşlarındaki bir genç oyuncu için kadroya , ilk ona altıya girmek çok önemli. Artık oynayabilirsin anlamına geliyor.

Arkadaşlarınız arasında öne çıkmak, yıldız futbolcu olmak ilişkileri nasıl etkiliyor?

Bizimkisi  yetenek oyunu. Yeteneklerin ortaya konduğu bir oyun. Yeteneklerin gelişimine, çapına göre öne çıkıyorsun ya da geride kalıyorsun. Doğal olarak herkes önde olmak istiyor. Ben geride kaldığım zamanlarda da öne çıktığım zamanlarda da hep duygularımı bastırmaya çalıştım. Öne çıkmanın verdiği avantajları ya da geride kalmış olmanın verdiği üzüntüleri çevreme hissettirmemeye çalıştım, ama diğer oyuncular da bu şekilde miydi? Herkesin kendim gibi olduğunu düşünüyordum o zamanlar. Çok yetenekli olanların yıldız takımından başlayarak bütün takımlarda bir önceliği vardır. Arkadaşlarınız arasında da antrenörünüz açısından da hem sahanın içinde hem dışında imtiyazlı olduğunuzu hissediyorsunuz. Hissettiriyorlar.

Sakarya’da dörtlü bir gelişti sizinkisi. Oğuz, Turhan, Serdar ve Siz…

Herkesin kendisine ait, geleceğe ait, Fenerbahçe’ye yönelik umutları vardı. Fenerbahçe’ye gelirken duygu fırtınalarımız oldu. Çünkü biz gelmeden önceki  Fenerbahçe karmakarışık bir durumdaydı. Hem sonuç olarak hem de sonuçların kulübe yansıması bakımından. Cezalılar, kadro dışı kalanlar. Çok uzun süre düşündüm.  Acaba doğru bir karar mı? Çünkü Fenerbahçe’nin bir de bütün spor camiasında öğüten, futbolcu harcayan kulüp imajı var. Dolayısıyla harcanmak hiç kimse istemez. O yüzden düşündüm ve diğer arkadaşlarımın da benimle birlikte geliyor olması güven verdi. Kişisel olarak Fenerbahçe’ye gelirken ki  düşüncelerim barınabilmek, kalıcı olmak ve götürebildiğim yere kadar götürtmekti.  Bunun için  neler yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum dersem yalan olur.  Bu tamamen  içgüdüsel olarak gelişti. Kulübü tanımak, neler yapmak gerektiğini düşünmek, önlemler almak.  Bunları yaptım. Oğuz’la beraber yaptık daha doğrusu. Oğuz da kendisini çok iyi korumasını bilen, adım atarken bir adım sonrasını olumlu ya da olumsuz olarak düşünmeye çalışan bir insan. Bunlar bir yana olayların gelişimi de çok önemli. Gerek yeteneğimiz, gerek performansımız  gerekse davranış  ve tutumlarımız sanırım bizim kalıcı olmamızda  katkılı oldu. Oğuz ile ikimiz öyle bir hale geldik ki; kötü günlerde okların hep üzerimize gelmeye başladığını hissettik.  Benim ailemden edindiğim davranış ve düşünce şekilleri bunu bana özellikle böyle böyle ol diye yapmadılar, ama tabiri caizse masumdu hep. Dünyanın,  insanların bu kadar acımasız olduklarını bilmiyorduk. Herkese güveniyorduk.  Herkesi kendimiz gibi biliyorduk.  Ancak o günlerden sonra , birşey oluyor.”Oğuz vardır altında.”, bir şey oluyor, “Aykut  vardır altında.” Gazetelerden okuyoruz veya duyuyoruz.  Grup lafları  ediliyor. “Allah Allah” diyoruz. İnsan  gerçekten büyük çelişkilere düşüyor  kendi  iç dünyasında. “Ya diyorsun benim bir şeyden haberim yok, ama insanlar konuşuyor. Nasıl olabilir böyle bir şey?” Oğuz’la kader birliği etmemizin  önemli  nedenlerinden  biri  de bu olmuştur ve ondan sonra biz de kendi savunma mekanizmalarımızı  geliştirmeye başladık.  Etrafımızdaki, insanlara fazla güvenmememiz gerektiğini-gerçi bunu da Oğuz’la konuşmadan- içgüdüsel olarak gördük. Ondan sonra artık biraz daha savunmalı biraz daha içimize kapanık davranmaya başladık.

Anadolu ile İstanbul arasında futbol yöneticiliği açısından ne gibi farklar var?

Fenerbahçe’de yaptığınız hareketin hesabını soracak milyonlarca insan var. Daha acımasız. Anadolu’dakiler biraz daha masumane.  Asıp kesmeler daha hafiftir, buradaki gibi yoğun yaşanmaz. Mesela başarısız dönemlerde yöneticilerin  kendilerini  kurtarmak gibi bir çabaları vardır. Futbolcuya yüklenirler. Günah keçisi her zaman futbolcudur çünkü.  Çünkü futbolcu konuşamaz, sesini çıkaramaz. Onun için çok çabuk kabullenir her şeyi. Küçük takımlarda bu durum çok yoğun yaşanmaz. Çünkü takımın o oyuncuya ihtiyacı vardır ve fazla oyuncusu yoktur nihayetinde.  Ancak büyük takımlarda durum farklı.  Yöneticiler çok başarılı olmak zorundalar.Çok başarılı olmak zorunda olduklarını bildikleri için de çok acımasız olmak zorundalar. Başarısızlığı hiçbir zaman üstlerine almak istemiyorlar. En büyük farkları acımasızlıkları.

Transfer döneminde sizinle aynı mevkiye oyuncu alındığında ne hissediyorsunuz?

Sıkıntı tabii. Orada o tedirginlik iki yöne de sevk edebilir insanı. Bu tedirginlik paniğe yol açarak “Acaba oynayamayacak mıyım?” noktasına geldiği zaman sahadaki  veriminiz düşmeye başlıyor. Bazı oyuncular için ise kendi potansiyelini geliştirmek açısından yararlı. Ben kişisel olarak bunu her zaman çalışmamım artması açısından düşünmeye çalıştım. Çalışmayı çok seven bir insan değildim. Var olabilmem için daha fazla çalışmam gerektiğine inandım. Ancak şunu da söyleyebilirim.  Çok fazla özgüvene sahip bir insan olamadım. 29 gol attığım sezonun ertesi  için de bu geçerli.

Sanırım Fenerbahçe’de iken neredeyse her sezon yaşadığınız bir durum:  Hazırlık döneminde yeni transferlerin yanı sıra yeni bir antrenör geliyor. Bu bir sil baştan duygusu veriyor mu?

Veriyor. Her yeni  gelen antrenörün doğal olarak-bunu hiçbir zaman yadırgamıyorum-bir imzası olması  gerekiyor  takımda. Antrenör bunu düşünüyor. Eskisi  ile devam etmek istemiyor. Eskiyle başarılıyken de başarısızken de devam etmek istemiyor.  Kendi imzasını atmak istiyor. Bunu isterken de yapacağı birkaç şey var. Bunlardan bir tanesi  sistemle oynamak diğeri oyuncularla oynamak. Oyuncularla oynamak dendiğinde içine bütün oyuncular giriyor. Ayakta kalanlar, seçeneği olmayanlar, performansını  yükseltenler kalacaklar ve oraya antrenörün seçeceği  yeni oyuncular da  girecek. Antrenör bu zorunluluğun içinde.  Bu durum tabii ki oyuncuyu da büyük bir zorluğun içine sokuyor.”Geçen sene iyiydi. O beni tanıyor, biliyordu.  Tamam güzel, ama antrenörümüz gitti. Şimdi yeni  gelen ne yapacak acaba?” Bu da transferde yerine alınan  oyuncu gibi oyuncuyu gelişmeye yöneltiyor ya da taşıyamıyor oyuncu bu gerginliği, paniği. Gerilemeye, takımın dışında kalmaya başlıyor. Her oyuncuyu antrenör değişiklikleri bu nedenle fazlasıyla tedirgin eder.

Hep bir eleme var. Hep yeni bir sınavdan daha geçirilme. Mesela her şeyin üstüne bir de yöneticiler değişiyor.

Evet. Nasıl ki antrenörlerin bir tarzı varsa yöneticilerin de bir tarzı var. Türkiye’deki yöneticiler  takımın içinde çok fazla olmak istiyorlar. Kulübü yöneten yöneticiden çok takımı yöneten olmak istiyorlar.O nedenle yöneticilerin değişiminin takımı etkilememesi  gerekirken-çünkü yönetim bir işleyiş- tam tersi oluyor. Türkiye’de futbolcuların bilinçaltına yerleşmiş bir şey var:”Yöneticiler beni sevmeli. Yönetici beni severse,  idare ederim. “ Yönetici beni sevmezse beni gönderir, severse takımda kalabilirim duygusu hemen hemen bütün oyuncularda var. Performansı  iyi olabilir kötü olabilir, ama performansı kötü olduğu zaman “Yönetici beni sevsin. Beni  benimsesin.  Bana sahip çıksın.”diye düşünüyor. Gencecik bir adam diyelim  17 yaşında, parlıyor Anadolu’da, transfer oluyor büyük takıma. İlk kez evinden, şehrinden dışarı çıkıyor.  Aileden ve şehrinden ayrılıyor. İşyeri de değişiyor. Bunlar hep sıkıntı verici şeyler. O zaman yönetici de ağabey ya da baba yerine geçiyor sanki.  Bizim ülkenin gerçeği. Bakarsanız  bütün takımlarda öne çıkmış oyuncular bile transfer gündeme geldiğinde, “Benim şu ağabeyim, bu ağabeyim bilir. Benim her şeyim ona emanet.” anlayışı içindeler. Türkiye’de her eleştiri de çelişik değil midir zaten? Önce profesyonel olamadığı için eleştirirler futbolcuyu. Profesyonelliğin gereği gibi davrandığında da onun renk aşkı olmadığından söz ederler. Tabii hepsini kastetmiyorum.  Çok aklı başında, sporun felsefesine uygun davranan yöneticiler de var. Ancak benim kastettiğim yönetici tipi kendi başarılarını, kendilerinde hissettikleri güçleri  kamuoyuna yeterince iletemediklerini düşünenler. Çevrelerinde bilinmeleri de onlara yetmiyor.  Bunun için en güzel araç olan futbol takımları, bu anlayıştaki yöneticiler için çok çekici. Bunu çok iyi kullanabiliyorlar.

Büyük takımda kadroya girildi, yeni transferler de aşıldı. Bir de milli takım var. Rekabetin bir kez daha yinelenmesi. Birden değişik kulüplerden nitelikli futbolcular bir araya geliyor.

Milli kadroya çağrılmak çok güzel. Giriş çok güzel, antrenmanların başlangıcı çok güzel, ta ki maç gününe kadar. Maç günü bir eleme olacaktır. Önce on bir elemesi sonra on altı elemesi. Ve on altının dışında kalırsınız. Kendi kulübünüzde yıldızsınız ve o hazları almaya alışmışsınız. Bir anda kadro dışında kalmak anlık da olsa bezginliğe ve yılgınlığa “Yetersiz miyim?” düşüncesine itiyor. Rekabetin acımasızlığını orada da görüyorsunuz.

Olgunlaşma ya da parçalanma için futbolcunun önünde engel bitmiyor.

Bitmiyor. Her gün ayrı bir sınav. Bir de bizim işimizin gelecek açısından da her an kazaya uğrama tehlikesi var. O da oyuncunun sürekli stres altında olması için önemli nedenlerden bir tanesi. Her antrenman,  her maç , oyun oynadığınız her an mesleğinizin sona erebileceği bir an olabilir.

Bu anlamda bir güvencesi var mı futbolcuların?

Hiçbir güvencesi  yok. Türkiye’deki futbolcular olarak Sosyal Sigortalar Kurumu’na asgari ücret üzerinden prim ödeyen insanlarız.  Şu andaki şekliyle Profesyonel Futbolcular Derneği futbolcuların kulüpleriyle doğan ihtilaflarında hak arayabilecek duruma gelmeye çalışan bir dernek. Tam gelmiş de değil.  Bu futbolcuların her istenileni yapmayan, güçlerinin farkına varmaya başlayan insanlar olması demek ki  bu da istenen bir şey değil. Bu durumda bazı insanlar haksız uygulama ve isteklerini gerçekleştiremeyecek demektir. Bu insanlar Profesyonel Futbolcular Derneği ya da futbolcuların oluşturacakları herhangi bir örgütün bu seviyeye  gelmesini  engellediler bugüne kadar. Futbolcuların onlar olmadan futbolun olamayacağını bilmeleri gerekiyor. Sonuçta  seyreden, yazan ve yönetenler açısından da orada oynayan insanların olması lazım. Futbolcuların bunun farkına varması lazım. Futbolcular bunun farkına vardığında Türkiye’de futbol alanında bazı şeyler değişmeye başlayacak.”Ben bu adamı sevmedim. Satacağım. Ben bu adamı sevdim. O halde kalabilir.” zihniyeti değişip insanlar sadece kendi performans ve yetenekleri açısından değerlendirilmeye başlayacaklar. Bu da bana kalırsa futbolun gelişimi açısından da seyredenler açısından da daha iyi olacak.

Evet. Şimdi arenaya çıkan kurbanlara benzer bir görünüm var.

Tam kurbanız biz. Bugünün futbolcuları futbolun güzel taraflarını, temaşasını sunan insanlar değil. Orada sahada tamamen bir iddianın peşinde koşturulan insanlar. Örneğin Galatasaray’ın hiç iddiası yok. Biz Fenerbahçeliyiz ve onları yenmek zorundayız. Onlar için de aynı şey geçerli. Yenemediğimiz sürece bir hiçiz. Artık futbolun seyredenler açısından  hiçbir güzel yanı kalmadı. Futbolun iddia yanı öne çıktı.

Piyon gibi…

Gücünü sergilemek isteyen insanların kullandığı piyondur futbolcular.

Bu futbol ortamında yığın haline getirilmiş taraftarların başarı beklentileri, magazinel spor gazeteciliği,  güç peşinde koşan iş adamları ve benzeri şeylerin arasında bir yanda da Aykut ve Oğuz var.  Böyle bir atmosfer içerisinde hala olgun ve makul kalabilmek için nerelerden güç alıyorsunuz?

Ailenin çok büyük önemi var. Bana yapılanlar karşısında hala sakin kalmayı başarabilmişsem eğer- bu Oğuz için de geçerli- bunda ailemizin ve sorumluluklarımızın çok büyük önemi var. Aptal insanlar değiliz.  Bazı kesimlerce bu kadar ağır hakaretler yapılmaya çalışılırken Türkiye’de sessiz kalmanın kabullenmek anlamına geldiğini bilmemize karşın hala sessiz kalıyorsak bunun temel nedeni sorumluluklarımız. Sorumluluklarımız olmasaydı çamurun içine girerek mücadeleyi göze alabilirdim, ama biz Türk ailesinin yetiştirdiği insanlarız. Kendimize ait bazı değerlere hala sahibiz ve o değerlerin yıpranmasını  istemiyoruz. Çünkü artık nerede ne yapılması gerektiğini öğrenmiş durumdayız, ama yakınlarımız bilmiyorlar bu dünyayı. Onları polemiklerin dışında tutmaya çalışıyoruz. Bize en büyük gücü veren buydu diye tahmin ediyorum. Tabii kişisel yapımızın da rolü var.

Futbolda yaşlanma duygusu yaşıyor musunuz?

Şu an otuz iki yaşındayım. Bakın çok samimiyetle söylüyorum. Hala fiziki anlamda herhangi bir kayıpta olduğumu hissetmiyorum ve bazen insan bunu antrenmanlarda, maçlarda deneme ihtiyacı hissediyor, ama onu hissetmesinin tek nedeni etrafı  ve özellikle de basın. Basının Türkiye’deki futbolculara karşı şöyle bir ön yargısı var; otuz yaşını geçen bir Türk futbolcusunun kötü oynamaya hakkı  olmadığını düşünüyorlar.  Onu formsuz olarak nitelemiyorlar onu ‘yaşlandı’ olarak nitelemeye başlıyorlar. Bir insana kırk defa yaşlandı denilirse futbolcu da onu hissetmeye başlıyor. Fiziki anlamda hiçbir yetersizlik şu anda hissetmiyorum,  ama bunu şu anda sürekli sınamak zorunda olduğumu hissediyorum.  Çünkü biz,  Oğuz ve ben otuz yaşını geçmiş oyuncularız ve Türkiye’de otuz yaşını geçen futbolculara  çok fazla yaşama şansı yok.

Sahadan tribüne çıkacak olmak…

Bunu bir taraftan insan çok özlüyor ve istiyor. Özellikle Fenerbahçe’de oynadığımız günlerde fazla sorumluluk almaktan gelen bir istek oldu bırakmak için. Her maç sorumluluğu almak insanı yıpratıyor, hep baskı altındasınız. O nedenle bir taraftan “Bir an önce bitse” diye düşünüyorsunuz, ama bir taraftan da o atmosfer altında olmayı öfkesi, neşesi ve hüznüyle yaşayarak ayrılmak istemiyorsunuz. İkilem içinde hissediyorsunuz. Ne olacak ben de çok merak ediyorum. Bizim en büyük zorluklarımızdan biri de bu. İnsanların meslekleriyle ilgili yeni atılımlar yaptıkları zamanlarda bizim mesleğimiz sona eriyor. Çok şaşaalı-özellikle üst düzeyde futbolcular için söylüyorum-etkilerin çok yoğun yaşandığı bir dönemden sonra bir anda her şey kesiliyor maddi olarak da manevi olarak da. Manevi kısım çok daha önemli  bence. Ve zaten futbolculardan büyük çoğunluğu futbol sonrasında bunu alkolde aramaya başlıyor. Alkol çok yaygın eski ünlü futbolcular arasında.

Futbolun içi de dışı da futbolcu için çok gerilimli. Bir toplum var, oyun istiyor, seyretmek istiyor, arenaya sokuyor kurbanları.

Ve biz o oyunu yerine getirerek bedelini ödüyoruz. Ülkemizde alım gücü çok düşük olduğu için, yoksul çok fazla olduğu için futbolcuların aldığı paralar göze batıyor. En kolay suçlanan ve en kolay örnek gösterilen kesim futbolcu kesimi. “İki tane topa vuruyorlar. Milyarları alıyorlar.” deniyor. Milyarları alan çok küçük bir kesim. Fakat bütün futbolculara mal ediliyor bu. Bütün futbolcular bu aşağılanmanın altında. Bunu aşağılanma olarak niteliyorum.  Bilmiyorum yanlış mı söylüyorum, ama hak etmeden kazandığımız kanısı toplumda yaygın olduğu için öyle niteliyorum. Otuz yaşından sonra büyük bir aksilik olmadığı sürece-Türkiye’deki  ortalama insan ömrünü göz önüne alırsak- otuz beş senelik bir süre daha var ve bu ömrü futboldan yedi sekiz sene içinde kazandığınız para ile üstelik ailenizle birlikte geçireceksiniz.

Futbolun sonrası yok mu?

Var, ama sadece üst düzey futbolcular için. Futbol oynarken  bedelini ödeyerek  işin kaymağını yiyenler,  sonrasında da  gerek yorumcu gerek yazar gerekse eleştirmen ya da çalıştırıcı olarak konumlarını koruyorlar.

Bundan sonra eğer teknik direktörlük varsa gelecekte, Oğuz’la birbirinize rakip mi olacaksınız?

Hayır. Büyük konuşmayı sevmiyorum. Çünkü hayatın kime ne zaman ne  getireceğini  hiçbir zaman bilmiyoruz.  Yalnız bir tahmin yapmak gerekirse herhalde rakip olmayacağız hiçbir zaman. İyi bir çalıştırıcı olabilirim, veya menajerlik kurumsallaşırsa iyi bir menajer olabilirim, yaparım yapamam ayrı mesele, ama yapabileceğime inanıyorum. Fakat benim bunları iyi bir şekilde yapmak için verdiğim her emeğin karşısında olan insanlar olacağına inanıyorum.  İnanmıyorum, biliyorum onları artık. Ne yaparsan yap “Gözünün üstünde kaşın var.” diye seni eleştirecekler. Diyorum ki. “Ben bunca senedir emek verdim. Bunca çile çektim. Manevi karşılığını aldım. Maddi olarak da aldım. Bunca çileden sonra neden?” diyorum. “Bu aç kurtların malzemesi olmayı sürdüreyim.”  Ancak şu virüs var içimizde, sahne ve sinema sanatçılarının içindekine benzeyen, yetenek işi  yapan , insanların içindekine benzeyen duygular kolay  gitmeye izin vermeyecek gibi  gözüküyor. Keşke  Türkiye’deki futbol ortamı biraz daha sağlıklı olsa da bu endişelere hiç kapılmasam, ama biraz korunma içgüdüsü herhalde.