.

Yazarın arşivi

Mehmet Fatih Öktülmüş, 27 yıl önce bugün, cezaevindeki devrimcilere yönelik olarak getirilen tek tip elbise uygulamasına karşı girdiği ölüm orucunun 67.gününde öldü.
Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği’nin önderiydi.
Emniyette gördüğü doksan günü aşan işkenceye karşın ifade tutanağını yakalandığında üzerinde bulunan ‘Dilaver Yanar’ sahte kimliği ile imzalamıştı.
İşkenceciler ismini bile söyletemediler. Söylemedi. Tek kelime konuşmadı. Çaylarını da içmedi. Selamlarını da almadı. Yüzleştirmeye getirilen yakınlarını da tanımadı.
Onun bu tutumu kendisinden sonra yakalanıp işkenceye çekilen aynı örgütten kişilere karşı poliste belirgin bir yılgınlığa yol açtı.
Polis “Bu da onun örgütünden. Bunlar konuşmuyor.” diyerek daha baştan işkence iştahını yitiriyordu, TİKB’lilere karşı.
İşkenceye direnme üzerine ‘inanılmaz’ bir rehber olan ‘Adressiz Sorgular’ kitabı Mehmet Fatih Öktülmüş ve arkadaşlarının bu erdemli direnişi sayesinde yazıldı.
İrade insanın kendi varlığını-olabildiğince- yönetme ve yönlendirebilme sanatı kanımca.
Öktülmüş’ün iradesi ise insan varlığının sınırlarını zorlayan bir irade.
İradesiyle kendisini taşıdığı yer, en azından benim daha önce bilmediğim, duymadığım, görmediğim, okumadığım bir yer.
İsteğin dışında aylarca sana verilen acıya ölümüne göğüs ger, herşeye karşın hiç geri adım atmadan cellatlarını çökert, kullanılamaz hale getir. Ardından insanlık dışı bir uygulamanın ortadan kaldırılması için gün be gün, an be an, acılar çekerek dirhem dirhem açlıktan ölmeye bırak kendini.
Murat Belge, Ömer Laçiner ve benzerlerinin sol, sosyalist cenahta hala kısmen de olsa muteber adam muamelesi gördüğü bu acaip ülkede Mehmet Fatih Öktülmüş adında bir devrimci de yaşadı.
Ve yirmi yedi yıl önce bugün öldü.
Toprağı bol olsun.

Gençler yeni bin yılın ezilenleri onlar.
Gençlik dönemleri kuşaklara bölünerek anlaşılmaya çalışılıyor nicedir. 68, 78, 90 filan…
78’den sonra kuşak koptu bize sorarsanız. Kuşak koptu, uzaya fırladı. Yeni insanlar yerçekimsiz olarak uzay boşluğundalar artık. Boşluktalar. Şimdiki gençliği ayrı bir kuşak değil ayrı bir tür olarak değerlendirmeli. Zihinsel olarak çok gelişmiş bir tür.
İki binli yıllarda çekirdek ailenin topyekün çözülüşünü izlemekteyiz. Evlilikler tarihe karışmak üzere. Kapitalizm yeni örgütlenme biçimiyle dünya sathına yayılırken yüz yıl evvel kurduğu en mini örgütünü de Hakkın rahmetine kavuşturmak üzere. Çekirdek aileden sonrası için yeni bir tanımlama yapılana kadar önerimiz; parçalanmış aile.
Televizyona doğan, bilgisayarla büyürken anne baba ayrılığını yaşayan küçük insanların halet-i ruhiyesini anlamak için bütün eski açıklamaları unutmaya başlamak gerekiyor sanırız.
Artık seçmen yaşını on sekizden on ikiye indirme zamanı. O da eğer sandık denen dikdörtgen kutularla dalga geçmeyip onların başına giderlerse sabahın köründe. Şimdiki gençler zihinsel olgunlaşmaya, kendilerini dünyaya getirenlerden çok daha hızlı ulaşıyorlar postmodern sürat toplumlarında. Duygusal yaşları ise bununla doğru orantılı değil. Akılları dünyayı aşacak kadar büyük, ama duyguları çok küçük. Küçükler, çünkü duygusal anlamda büyüme şansları hiç olmadı ve belki de hiç olmayacak. Üşüyorlar. Kendilerini saracak bir sıcaklığa bütün bir ömürlerini verebilirler. Ancak ebeveynleri de aynı durumda artık, onlar da kendi sıcaklığını kaybetmiş durumda. Üşüyen ebeveyn ısınabilir mutlaka, en azından sıcağı fark etme yetisine sahiptir. Doğduğundan beri üşüyen bir çocuk sıcağı nereden bilecek? Gece gezen ateş böceklerine ısınmak için ellerini uzatıyor onlar.
Mekanik bir hız toplumuna, içinden ışıklar saçan cihazlara doğdular ve orada elektrik prizlerine takılan cihazların kablolarının arasında büyüdüler. Önce anne baba kavgalarını gördüler. Anneleri ve babaları elli kere küsüşüp barıştı önlerinde. Yetmedi. Ayrılığı gördüler. Yetmedi. Annenin yeni sevgilisine, babanın yeni sevgilisine alışmaları gerekti. Yetmedi. Ebeveynlerinin yeni ilişkilerindeki yeni kavgalarını gördüler bu kez. Sevgilisinden ayrılan annelerini teselli etmeleri gerekti çocuk elleriyle. Babalarının en yeni sevgilileriyle yemeğe gitmeleri gerekti. Yetmedi. Annenin yeni sevgilisiyle evlenmesi, babanın yeni sevgilisiyle evlenmesi aşamasına gelindi. Yetmedi. Ebeveynlerinin yeni eşlerinden olan ya da gelen yeni kardeşlerine alışmaları gerekti. Bu süreyi bilgisayar odalarında geçirdiler. Ebeveynler kendi ayrılık sıkıntılarıyla meşgulken çocuklar sıkıştı kaldı aralarına. Anneleriyle babaları arasında tenis topu gibi gidip geldiler uzun süre. Terk edilen ebeveyn, terk edenden çocuğu üzerinden aldı hıncını. Karalama defterlerine döndüler.
Babalar ve anneler kendi karı koca rolleri bittiği halde ana baba rollerinin ölene kadar sürecek olduğunu unuttular. Onların da kabahati değildi. Her şeyin unutulduğu devirlere rastlamıştı erişkinlikleri. Belleksiz bir devire.
Babalar ve anneler, çocuklarını kendi büyüklerinden gördükleri ya da görmek isteyip de göremedikleri bir şekilde iyi okullarda okutmaya çalıştılar. Yıllık şu kadar paralı okullar, özel öğretmenler, özel kurslar, özel dersaneler, özel yaz kampları vs.
İyi baba kime derler? Çocuğunu en güzel, en özel okullarda okutana!
Ayrılık sürecindeki duygusal açıklar maddi tıpalarla kapatılmaya çalışıldı. Paralar çocukların üzerine, ellerine, geleceklerine saçıldı.
Küçük bir insan uyku dışında ne yapar kışları? Okula gider. Okula gider. Okula gider. Okuldan gelir. Okuldan gelir. Okuldan gelir. Gelir. Özel öğretmene gider. Döner. Hafta sonu dersaneye gider.
Çocuklar, ergenler şehrin ağır işçileridir. Yeni şehirlerde en erken onlar uyanır. Bir şehirde en erken kim uyanırsa o şehrin ağır işçisi odur. En erken onlar uyanır. En erken onlar yola çıkar.
Bu yazı bir şehir yazısıdır. Şehirlerin kara yazısıdır.
Kimseyi suçlamıyoruz. Dünyanın son hızla viraja girdiği bir yüzyıl sonu, bin yıl başındayız. Herkes, her şey savruluyor. Herkes şeyleşerek savruluyor. Kimsenin kabahati değil bu. Savrulmanın girdabı. Hayatta kalmaya çalışıyoruz sadece. Savrulurken tutunmaya çalışıyor herkes birbirine. Sökülürken parçalar koparıyor herkes birbirinden. Toz duman depresyon. Gezegenin semalarında kesif depresyon var. İnsanlar bu savrulmaya ancak depresyonla dayanabiliyor. Ancak en büyük bedeli çocuklar, o küçük insanlar ödüyor. Onlar kapitalizmin son hızla viraja girdiği bir yüzyıl sonunda dünyaya gelmek için kimseyle pazarlık yapmadılar, ya kötü giden evliliklere payanda olarak düşünüldüler ya bir erişkin oyuncağı, narsisistik bedene bir pansuman gibi ya bir telafi nesnesi, gelecek garantisi gibi ya da bilinenin aynen tekrarı gibi ya da öylesine işte.
Fakat artık bilinen bilinmeyene eviriliyor. Eskisi gibi değil hiçbir şey. Dünya değişiyor. Çocukların zihinsel kapasiteleri arş-ı ala’yı aşıyor. Değişmeyen, çocukların çocuk halleri, çaresizlikleri, kendilerine açılan kollara koşma arzuları. Eski dünyadan arta kalanı çocukların gözlerinde okuyabilirsiniz. Tarihin güzel kısmı onların gözlerinde silinmeye yüz tutmuş bir eski yazı. Erişkinlerde söndü çoktan gözlerin feri. Onlarda hala ışık var.
Sabahın alaca karanlığında, kuru ayazında servis arabalarına biniyorlar. Zihinleri eski usül okul sistemlerini fersah fersah aştığı halde günde yedi sekiz saat kışla disipliniyle derslere giriyorlar. Ve bin türlü imtihana. Eski tarz okullar onların ruhlarına dar geliyor, yırtıp çıkmak istiyorlar. Ortalıkta küçük dahiler dolaşıyor, her şeyden haberdar, şüpheci, alaycı dahiler. Beyinler büyüdü, eski moda kasklara sığmıyor artık. Devamsızlık yapıyor, derslerde sorun çıkarıyor, hocalarıyla alay ediyorlar. Eskiden veli toplantıları sınır zekalı çocukların aileleriyle dolu olurdu. Şimdi aynı toplantılara üstün zekalı çocukların aileleri gidiyor. Alkol ve sigara? O eskidendi. Eskinin sigaraya başlama yaşı artık neredeyse eroin, kokain için geçerli oldu.
Yeni bin yılın proleteryası onlar. Uyuşturucu gibi neredeyse bütün dünya devletlerinin bulaştığı, bulaşmadıysa göz yumduğu bir illetin bir numaralı tüketicisi onlar. Gezegenin genç insanları ‘bile bile’ ölüyor. Eroinin etkilerini sorun, anlatsınlar. İnternet var. Demokratik bilgi ortamı. Her şeyi biliyorlar.
İşçi emeğini satarak semirtti kapitalizmi. Görevini tamamladı. Şimdi meta bilgidir. Postmodern metadır bilgi. Üstelik kol gücü, erişkin yaşı gerektirmez.On iki yaşında bir çocuk yeni dünya kapitalizminin yeni kölesidir. Beynini satar. Yakında on iki yaşında bir çocuğu çok uluslu bir bilgisayar şirketinin başında görürseniz şaşırmayın. Bu bir kuşak farkı değil tür farkı. Günübirlik yaşayan narsisistik bir insan kültürü yaratıldı yüz yıl kadar önce, ideal insan olarak.”Uçak kalkmış güneşe gidiyordu. Birazdan çarpacağını hostes anons ediyordu. Narsisist arkadaş ise hala kahve servisinin niye başlamadığının derdinde bağırıp çağırıyordu.”
Uçak güneşe çarptı yüzyılın sonunda. Bu yüz yıllık narsisistik, bireyci, liberal, her ne haltsa canlı türü kendi çocuğuna artık odasında bilgisayarı başında uslu uslu oturuyor diye bakmasın boşuna. Çocuğu evet belki yan odada, ama artık ondan bir ışık yılı uzakta.
Kimseyi suçlamıyoruz. “Eskiden her şey şahaneydi.” de demiyoruz. Dünya treninin şimdiki istasyonunda bahsediyoruz sadece. Birazdan tünele gireceğiz. Bu tünel psikoz tünelidir.
İnsan varlığı adına bugüne dek bildiğimiz her şeyin unutulacağı tünel. Bu çocukların, bu acılı küçük insanların, bu avaz avaz oldukları halde kendilerini öldürmedikçe kimsenin fazlaca ciddiye almadığı bu gençlerin kendi çocuklarının ve sonrasının dünyası. Parçalanmış aile sonrası yeni dünya. Egemen cinsiyetin erkek-kadın karışımı bir ara form olacağı, konuşmanın ve dolayısıyla konuşmanın bedendeki izleri olan mimik ve jestlerin tamamen silindiği…Transseksüel. Halüsine. Şizoid yeni dünya.
Şimdiden kırk elli yıl sonrası. Allahtan ömrümüz bunu görmeye yetmeyecek.
Bütün bu karamsarlığın içindeki tek umudumuz çocukların hala bitmeyen çığlıkları. Evet avaz avazlar. Avaz avazlar. Onların bu rengarenk çığlıklarını şarkı, bu rengarenk görüntülerini gökkuşağı sanmayın. Bu feryada yetişilmezse eğer bu sesler giderek tekdüzeleşecek, görüntüler matlaşacak. Eski devirlerdeki ‘Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız’ uyarısından sonra cihazlardan gelen son görüntü gibi, parazitli ve hışırtılı.
Depresyon çağının sonu. Psikotik çağın başlangıcı. Herkesin televizyonunu kapatmayı unuttuğu psikotik yeni dünyanın.
Umarım yanılıyorumdur.
Umarım bu yazı salak bir felaket tellalının hezeyanlarıyla dolu bir yazıdır. Umarım.

(Bu yazı 2002 yılında yazılıp yayınlanmıştır.)

Çetin Uygur, Oğuzhan Müftüoğlu’nun bitmeyen yolculuğundaki yol arkadaşlarından biri değilmiş anlaşılan. Zira koca kitapta kendisinden bir satıra yakın bahis var.
Yeraltı Maden-İş’in kurucusu, Yeni Çeltek Direnişi’nin, Aşkale’nin, Divriği’nin işçilerle beraber mimarı, Dev Maden Sen’in, İşçilerin Sesi’nin mütevazı neferi/ önderi o değil sanki.
En az Terzi Fikri kadar önemli bir halk adamı, büyük bir devrimci Çetin Uygur.
Nitelikli, örgütlü emeğin köleleştirilmesi için her türlü çabanın sarf edildiği bugünlerde ‘Bitmeyen Yolculuk’larda unutulan adını hatırlamakta fayda var.

Japonya’da deprem oldu. Yıkılan ev olmadı. Camdan atlayan tek kişi var, o da Türk.

Türkiye’de son yaşanılan iki büyük deprem ile birlikte televizyonlarda gezinen bilim adamları kervanına deprem uzmanları da katıldı. Sıranın nihayet kendilerine gelmesinden ne denli mutlu oldukları gözlerinden okunuyordu.  Her gece, her televizyona, kahve köşelerine kurulur gibi depremciler kuruldu. Ve o günden beri de nerede deprem olsa, Şili, Kamçatka, Yeni Zelanda vs. bu beyler-hepsi bey hakikaten-sıra sıra karşımıza dizildiler ellerinde tabloları, grafikleriyle. Saatlerce konuştular. Televizyon haberlerinde sık sık arz-ı endamın normal seyri gereği sonra bu beylerden bazılarını enteresan kostümlerle Hülya Avşar şovlarda ya da sıradan eğlence programlarında da konuk olarak görür olduk. İnşaat şirketlerine danışman, belediye başkanlıklarına aday, reklamlara star olmaya da başladılar.

Deprem ile ilgili şunlara benzer açıklamalar yapıyorlar her gün:

”Sanıyorum on güne kalmaz bir depremimiz daha olacak.”,

“Uyarıyorum. Kamçatka depremi bizim burayı o biçim tetikler. Levhalar birbirine sürtmeye başladı. Duyuyorum.”,

“Takvime baktım demin. Bir aydır deprem olmuyor. Bu normal değil. Her an olabilir hatta olmalı diyorum.”

“İçime doğdu. 7.6’dan aşağı olmayacak. Tek parça kırılacak. İstanbul yıkılacak. Üç vakte kadar geliyor.”,

“Ne yazık ki! Yeterince önlem alınmadı. Ben hep söyledim. Olacak ve çok ölen olacak. İstanbul yanacak.”,

“Deprem Dayı tarih verdi. Yarın ikindi namazını müteakip hayırlısıyla sallanıcaz.” vs. vs. vs.

Şov dünyasına dahil olmadan önce birbirlerine karşı biriktirdikleri kinlerini televizyondan kusmaya başladılar. Birbirleriyle televizyon ekranlarında kavga etmeye başladılar. Her haber kanalının bir depremci gözdesi oldu. Ulan Bator’da deprem oldu. Bunlar bir dakika sonra televizyonlara çıkıp ‘bilimsel’ yorumlarda bulundular. İkinci çıkan ilk çıkana katılmadı. Üçüncü çıkan öncekilere katılmadı.

Japonya korkunç bir şekilde sallandı. Hiçbir bina yıkılmadı. Kimse bina enkazının altında kalmadı. Bir Türk iki kez camdan atladı.

Bir bilim adamı, eğer bilgi/bilim sosyolojisinden, bilim felsefesinden, kitle psikolojisinden, kitle iletişiminden zırnık nasibini almışsa bilimsel bir niyetle televizyona çağrıldığında düşünür önce. Zaten işi bu. Önce düşünmek. Elindeki bilginin değiştirilemez kesinlikte olmadığını, televizyonun yetmiş yedi türlü millete ve insana uyaran yollayan bir aygıt olduğunu, hele deprem gibi bir konuda mesaj alıcılarının o mesajı yayan kaynağın niyetinden bağımsız olarak da bunu alımlayabileceklerini, televizyonların okul/üniversite olmadıklarını düşünür. Düşündükten sonra da teklifi geri çevirir.

Deprem fobisini bir ülkeye yer kabuğu yerleştirmez. Bu topraklar sallanan topraklar. Televizyonlarda depremci istilası yaşanmadan önce de sallanmaktaydılar, ama camdan kendini atan olmazdı. Japonya’ya gitmeye gerek yok, Gölcük ve Düzce’deki depremlerden sonra bakın Türkiye’ye, ortalık her ufak sarsıntıda kendini pencereden atan insanlarla dolu.

Küçük bir örnek: 2009’da Konya’da  4.5 şiddetindeki orta büyüklükteki deprem sonrası yüksekten atlayanların sayısı 35, sinir krizi geçirerek acil servislere gidenlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Konya yıkıcı deprem beklenen bir ilimiz değil, 4.5 şiddet ise eskiden doğru dürüst gazete haberi bile olmazdı.

Bu ülkede beklenen yıkıcı depremlerin tamamı gerçekleşse, taş üstünde taş kalmasa, yıkıntıların arasından sağ kalan son televizyoncu çıkacak elinde mikrofonuyla gene ve sağ kalan son depremciye soracak;”Bundan sonra ne olur?”

Ve o depremcinin elinde gene tablolar, grafikler olacak. Yetmiş yedi milletten sağ kalanlar da ekranlardaki grafiklerde kendi yaşam çizgilerini arayacak.

Akıl almaz bir çağ bu.

İçimizdeki hıncı ve nefret hissini kendi başımıza nasıl durdururuz? Çünkü bu his karşıt görüneni alt etmekle geçmiyor. Daha da yayılıyor. Bir kalp krizi, bir trafik kazası, bir kanser hastalığı ya da tek kelimeyle ecel onu durdurup topraklamadıkça geçmesi de pek mümkün olmuyor ne yazık ki! Olabilmeliydi.
Zulme uğradığına inanan ve ezile ezile ve her yeni zorluğa yeni bir mukavemet geliştirerek iktidara uzananların zulme tenezzül etmemeleri gerekir. Adalet, insaniyet, vicdan, şefkat, alicenaplık adına değil. Bu dünyada bunlardan hiçbirinden tarihin hiçbir döneminde fazla miktarda bulunmadı.
Doğrudan rasyonel, pragmatik bir akıl yürütmeyle, varoluş sorunları adına zulümden uzak durmak gerekir.
İktidara uzanan dini örgütlenmelerin yekpare olmadıkları biliniyor. İktidar onlardaki renk ayrımını azalttı. Eğer bir iktidar tek parti rejimi kurup hüküm sürmek istiyorsa bu topraklarda bunun ortalama süresi maksimum 30-40 yıl arası ve buradan Hayallerin Osmanlısı’na ulaşılamayacağı açık.
İktidarlar kendi iktidarlarını tahkim etmek ve uzun süreli kılmak istiyorlarsa dışarıda bıraktıklarının mevcudiyetine mecburlar.
Eğer kendin çok parçalıysan varlığını da dışarıda tuttuğuna bağlı olarak sürekli kılma yoluna gitmişsen, dışarıda hasımlaştırdığının bir süre sonra boynunu devirebilirsin, ama binaya su da tam oradan yürümeye başlar. İktidarın birleştirdiği gruplar dışarıda bıraktıkları azaldıkça içerde açığa çıkmaya başlar. Sanıyorum bu kaçınılmaz sürece giriliyor. Kaçınılabilir miydi? En azından bu topraklardaki intikam cinnetinin önünü kesmek; bu yıkıcı, bitirici, fikri ve insani tekamülü berhava edici illetin bünyemizden sökülüp atılması için son bir şans vardı. Olmadı. Türkiye teyel yerlerinden sökülmeye başladı.

Zeki Bulduk, “Müstesna Deliler Albümü” adlı kitabında tanıdığı, bildiği delileri yazmış.
Çok çok güzel yazmış. Bir halk şiiri kadar güzel.

Mesela Deli Döne’yi anlatmış Zeki Bulduk, ‘Deliler ölünce çocukluğumuz biter.’ altbaşlığıyla : “…Hani yara kabuklarıyla oynamayı seven çocuklar vardır. Yaranın kabuğu iyice soyulduktan sonra oynayacak birşey kalmaz. Yaranın yeri pırıl pırıl ortaya çıkar. Ondan sonra çocuk tutar o parlayan yeri kaşımaya başlar ve yarası kanar. Deli Döne’den bahsetmek de tıpkı yara kabuğu çoktan kopmuş bir yara yerini kaşımak kadar acıtıcı. Her ne kadar ilk kaşıntının verdiği bir tatlılık olsa da sonrası acıdır işte. Sanki çocuk gözümün önünde bir kendini bilmez şehrimin delisiyle alay ediyor gibi, sanki zebellah gibi bir adam tekme tokat onu dövüyor gibi. O ise çaresiz, insanlardan medet umarken, insanlar ona gülüyorlarmış gibi. Deli Döne: Adından da belli, mesleği delilik. İnsanların akıllarına inat, aklını evinin bir köşesine saklamış ve yerini unutmuş bir deli. Deli Döne: Sabahları oğlunun ekmeğini önüne koyacak kadar aklından fazlasını itlere atmış bir ademkızı….”

Bir başka deli: “…Tuncay gülmeyi unutanlar için Allahın bir lütfudur. Tuncay, kahır damının bacası yoktur diyen Arapların sözünü hem hatırlatan hem de dürüp büküp Kılıçözü Çayı’na atan adamdır. Tuncay denildi mi içimden ulu kayalar kopup garipliğe, dertlerin denizine, Neşet Ertaş bozlaklarına yuvarlanır…”

Diğeri, Çita:”…Bildiğim şu ki Harun sazını dizine koyup çalmaya başladığında yüzündeki gülümseme gidip, aklı başında bir adam gibi dertli, dertli dinlerdi Çita….Şehrimin her dem 33 yaşındaki çirlek gözlü delisine bir maymun adı vermekle başları göğe erdi. Dedim ya, insanlar benzetmelere kurban götürüyorlar insanlıklarını…”

Kitap delilere kalpten yazılmış öykülerle dolu.
Kitabın ikinci baskısına Dersim’li meşhur Şeuşen’i de eklese keşke. Şeuşen’i bir de Zeki Bulduk’un güzel kaleminden dinlesek

Parkadan serbest çağrışım yoluyla paradigmaya sıçranabilir mi.? Neden sıçranmasın? Adnan Menderes’in parkası yoktu. Paradigması varmış anlaşılan! Devrimci paradigması varmış? Olabilir. Vardı da belki biz bilmiyoruz.
Kimilerine göre Turgut Özal bile devrimciydi. Hatta Clinton’a, Obama’ya bile devrimci diyenleri duymuşluğum var şu fani dünyada.
Yakınlarımızda Turuncu devrim, Gül devrimi düzenlemişti bir ara ABD.
Şimdi de –gene yakınlarımızda- devrim olimpiyatları düzenlemekle meşgul.
Türkçe’de şu ana kadar kulağımla duyduğum, gözümle gördüğüm en güzel sözcüğün oraya buraya çekiştirilmesiyle geçti, geçiyor ömrümüz.
Herkesin kendisine uygun olan devrimcileri var artık.
Boğazına kadar küresel faşizme batmış bir dünyada kimse kendisine uygun olan, idealindeki faşisti seçmiyor, seçemiyor.
Herkes lafın gelişi de olsa devrim-devrimci peşinde .
Bu da bir şey aslında, en azından züğürt tesellisi.

Serdar Koçak, Şizofrengi’ye rengini veren en önemli adamlardan biridir. Serdar Koçak’ın komünde var bir hayat adlı yayınlanmamış anlatısının girişinden tadımlık bir parça:

Temrin 2
Muhalefetime yeniden başlayacağım kendimi unutturdum Burjuva kültüründe gedikler açacağım. Süzgeç gibi olacaklar sonra çay demleyeceğim artık yaşlandım kahve içmemeliyim. Ben örgüt yazılmış onca kitaba rağmen kitap yazacak kendine karargah gibi davranarak ok yaydan çıktı Bütün kibritler harcanacak Eğitim çalışması yapacağım Baver’i ikna etmem gerekir ikna olmazsa öpeceğim onu değiştirip dönüştüreceğim
Mecliste kadeh kırdığımız sevgililer nerede Bırakın beni İdealtepe’ye gideceğim Bir plaj topu bulacağım içine ses bombası yerleştireceğim dalga geçeceğim onlarla. Eskiden yarı sosyalist ülkemizde ayı oynatılırdı. Sonradan ayıların sömürüldüğü anlaşıldı tam sosyalist olduk para geçmiyo kredi kartı geçiyor.
Temrin 3
Beni geri püskürttüler Ben de kahve içerim uçan halı ile yatak odasında. Kendimi üçgen yaparım alanımı hesaplarım. Mikyas olurum Katre’yi düşünürüm Kalemlerimi açarım. Uzun cümle kurmam bu düzenli orduya geçmek gibi olur kısa cümlelerle yan cümle ve cümleciklerle gerilla Türkçesi denerim(vurkaç taktiği yaparım)(Türkçemi) geliştirmek için Bilge Karasu okurum. Pastaneye kadar gidebilse ekler yerim.
Neden kendimi yazmak zorunda hissettiğimi bilmiyorum. Kendinizi görünür kılın diye bir emire tabi durumdayız sanırım.
Dışın içine gidiyorum pupa yelken kıyıda biri yekinerek takip ediyor. İçten dışa haydi içten dışa nerelerin altı çizili ise o şemsiyenin altına aşkım gözlerimden çıktı ve yol alıyor kumdan kale yapalım kendimizi gömelim Hey çocuk kum at haydi üzerime Dış açıları toplayalım ve o zalim sevgiliye gönderelim beyaz karanfil takalım yakamıza bir merdiven bulalım yakalım onu
Temrin 4
Geometrik şekiller kağıt üzerinde yıkılamaz. Demek ki bu yüzden yapmayı tasarladığım devrimi yazdığım metni yıkarak yapamam üstelik yapmaya çalıştığım şey imhanın terki iken. Gene de bir lokomotif kağıt üzerinde tırısa kalkabilir. Orada zamanı Yemliha yahut Mor İbrahim durdurursa lokomotif rahatlayıp gülebilir bu bana eğitici geldiğinde kendimi yazara dönüştüren olarak aşkınlık düzlemini kurmuş olurum Yıkmak kurma eylemini son demine götürmektir derim ve işte o zaman ben kendime yazın alanında bir yer açmış olurum devrimin geri sıçraması yahut korner işte benim devrimci merakım son zamanlarda neden doğrudan kornerden gol atılamıyor O zaman işte biz yokluğu yıkıyoruz varolmayanı geçmişi oysa geometrik şekil çoktan atmosferin dışına fırladı ani bir vole ve taç!

Orta yaşlılar şehrin meydanlarından birinde Uzakdoğu dansları yapıyor; down sendromlu çocuklar eğitmenleri eşliğinde bale yaparken aileleri gözü yaşlı bir şekilde onları izliyor, yaşlı denizci bandosu marşlarla sokak sokak şehri arşınlıyor, kentin caz orkestrası şehir sakinlerine bedava verdiği konseri bitirirken yerini metalci gençler alıyor. Bütün bu olan biteni izlemek için para pul, kapalı mekan, bilet kuyruğu, davetiye gerekmiyor. Açık havada olmak, yayan yürüme bilmek ve ayakta dikilebilmek yeterli. Uzaklarda orta ölçekli bir şehir 2016 yılı için kültür başkenti olmaya hazırlanıyor. Bu etkinlikler altı yıl sonrası için ve henüz adaylık aşamasındayken gerçekleşiyor.
Dokuz bin altı yüz küsur etkinlik gerçekleşmiş bu yıl İstanbul’da. Reklam öyle söylüyor. Reklama göre, sokakta gezen çoluk çocuk, yaşlı, genç, erkek, kadın herkes bu güzelim etkinliklerden nasibini almış!.Cıvıl cıvıl bir karnaval şehri olmuş demek ki bu yıl İstanbul. Ne güzel! Ne kadar güzel!
Sokakta televizyon muhabiri olarak değil sosyolojik araştırma metodolojisine asgari riayet eden biri olarak bir araştırma yapın, “Kültür başkentini kim görmüş? Gördüyse nerde görmüş?” sorusunu sorarak. Kahir ekseriyetle “Kimse.” çıkacak yanıtı.
“Kültür başkentinde bu yıl neler yapıldığını kim biliyor?” diye bir soru daha ekleyin, “Kim bilir?” diye çıkacak yanıtı. Kesin.
365 gününe yayılan bir etkinlikler dizisi için, şehrin halka açık hangi alanları devamlı kullanılmış?
Şehrin cidarlarına GOP’a, Cevizli’ye, Beylikdüzü’ye, Ümraniye’ye zerresi düşmüş mü bu bereketin?
Şehre her gün binlerce insanın giriş çıkış yaptığı Esenler, Harem otogarları; Sirkeci-Haydarpaşa tren garları bu dokuz bin küsur etkinlikten tek bir fiske nasibini alabilmiş mi?
Bir iki pop starın verdiği bir konserden gayrı şehrin meydanlarında halka yönelik ne yapılmış? Şehrin ortasından koca bir deniz geçiyor, bir bulvar gibi. Orada bir şey gören var mı?
Sıradan insanlar-itfaiyeciler, emekli pilotlar, çocuklar, zabıt katipleri, çingeneler, eski futbolcular, arzuhalciler, mahalle çalgıcıları, garsonlar, ayakkabıcılar, ev kadınları, pazarcılar vs.-etkinliklerin herhangi birinin aktif katılımcısı olmuş mu?
Hadi onlar sokakta geziniyor, haberleri nereden olsun, sayıları on bini bulan konser ve gösterilerin yapıldığı salonların yer göstericileri, gişecileri, güvenlik görevlileri ve onların eşleri, çoluk çocukları bu kültür kültür esen fırtınadan haberdar mıdır?
Küresel politikaların usta vokali Kral 1.Büyük Bono’nun şehri ziyareti başından beri bir kültür başkenti etkinliği olarak mı düşünülmüştü acaba?
Sol Kemalistlerle, sol liberallerin -kavgaları ideolojikmiş gibi gözükse de-aynı iktidar mücadelesinin tarafı oldukları kabak gibi meydandaydı. İkisinin de en temel ortak paydası iflah olmaz seçkincilikleriydi. Bu kervana iktidardaki sağ muhafazakar kesim de katılmış görünüyor. Kültür üretim araçları sol Kemalistlerden , sol liberal-muhafazakar sağ koalisyonuna geçti. Ve bu koalisyon bu koca şehre bir yıl içinde kimseye belli etmeden on bin etkinlik sığdırmayı başardı. “Bravo!”, diyoruz.
Biz gene reklamlara bakalım. Hakikat orada çünkü. Meğer İstanbul’da neler neler olmuş! Halbuki ben bi tek İngiliz kralını maiyetiyle beraber Köprü’den yayan geçerken gördüydüm.
Cehaletime verin. Eğitimle geçmedi. Tedaviyle de geçmiyor.

Bora Çeliker genç ve çok yetenekli bir caz gitaristi. Müziğiyle yaşıyor.
Bu asabı bozuk, suratı asık memleketin yüzünü ağartan sanatçılarından biri o.
Aşağıdaki metin onun.
Takiben -dinlemek isterseniz-dinleyeceğiniz eser ise ‘Gecikmiş bayram şekeri, balı‘ isimli albümünden, ‘Hatırlayamıyorum

“sen beni ovaya çayıra saldın ya o gün, o binasız az insanatlı hayran olunası yerde boynumda gitar, kablolar ve seslerimle gezinmek bir acaip geldi. Oysa öyle cazipti ki 30’larımda doğada bulunmak; ağaç, kuş, yeşil, mavi, sarıyla flört. Ama o gün doğadan beslenme, doğayla bir olma niyetimizin ilelebet karşılıksız kalacağını düşündüm. İlginç, yaratıcı ve benzeri sıfatlara müptela mevcudiyetim, kuş, çayır – çimen tarafından hiç rağbet görmedi, nötr, sıfır tepki. ne olurdu rüzgar bir dem tutsaydı, bir bin bülbül ötüp, sinekler oynaşsaydı? Beğenmese bile nezaketen bir tepki verir insan, misafiriz sonuçta. Ne? İnsan mı dedim?

Evrim ve kendi icad ettiğimiz zamanın kölesi olmuşuz; yazı, bellek, örf, din, ölüm bilinci, korkusu, hepsi bizi doğadan uzaklaştırmış. Bana kucak açmadığını sandığım doğa aslında hep aynı mesafede, ben unutmuşum, kendimi ayrı sanmışım. Ağaçlar yıldırıma kin güder mi, zamansız patlayan volkan lağv mı edilir, “bu sene şubat 29 çekecekti” diye biraz daha ağırdan mı alır yerküre? Hesapsız, telaşsız tek bir varoluşu yaşıyorlar, bizim eksiğimiz ne?

Haa, yaratıya gelince elmayla armut toplanmaz ama sanatsal ve işlevsel yaratılarımızı toplasak, hasbelkader ikamet etmekte olduğumuz toprakların bir kısmına verdiğimiz isimle ayrıştırıp payelendiğimiz bir Amasya elması, bir Antep fıstığı eder mi? Yıllarca çalışıp, eğitilip, sancılar, psikozlar ve türlü dramayla bir şeyler üretiyor insan, bunlar olurken hırs ve kibirle dolabiliyor, yaptığıyla övünüyor bir de. Ağaç düşünmüyor yaptığını, zorlanmıyor, bazen çok bazen az oluyor yemişleri, bazen kendini “zararlı”ya bırakıyor, bazen de ölüyor ağaç, “yaşadığını da bilmedi, ölümü de garibim”, naaşının etrafındaki fidanlar da ona benziyor, bilmiyorlar ama yakında aynı yemişi vermeye başlarlar, ihtiyar ve gençte aynı bilinç. Yavrulamak en güzel icraatımız belki ama doğumundan itibaren yavru bozuluyor, koşullandırılmış evren zaman değirmeninde bize benziyor. Yine de ağaç gibi yalnızca varolup duramıyorsak, meşgalelerimizi önemseyebiliriz, sonuçlarını değil, şeyleri anlamlandırarak vakit geçirebiliriz.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.