.

Yazarın arşivi

Bir kırılma oldu bir süre önce. Bu dünyanın eskileri eski kafalarıyla bunu anlamlandırmaya çalışıyor çaresizce.
Gençlerin aileleriyle birlikte geçirdikleri zaman bilgisayar ya da cep telefonu başında geçirdikleri zamanın onda biri bile değil nerdeyse artık.
Hiç evden çıkmadan monitör başında çalışan, yiyen, içen, seks yapan milyonlarca insan yaşıyor artık bu dünyada.
Sekiz yaşında çocuklar seçmen olacak kadar dünyadan, etraflarında olup bitenden haberdarlar artık.
Yumurta atan, prens arabası tekmeleyen, gizli belgeleri çalıp dünyaya faş eden yirmili yaşlardaki anarşistler bile yaşlı sayılır bu dönüşümün hızında.
Ortalık dokuz, on yaşında nihilist kaynıyor.
Dünyanın son yirmi yılına gelenlerle onlardan önce burada olanlar arasında bir köprü yok artık.
Aileleri ve güzel okullarıyla bu köprüleri kuramıyor artık dünyanın eski ev sahipleri.
Uterustan yeni gelenler bağcılara kulak asmıyor, yeni bir lisan konuşuyor. Boşuna kafa yormayın.
Çözemezsiniz. Çözemeyiz.
Şiddetinizle önünü kesemezsiniz. Kesemeyiz.
Dünyayı zamanında kurup bu hale sokanlar bu oyunda bizim de baş rol oynayabileceğimiz gazıyla hepimizi figüran yaptılar.
Yeni gelenler bu oyunu çabuk çözdüler ve hiçbir rolüne hevesli değiller. Bu oyuna girmiyorlar.
Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’da öngördüğünden farklı bir durum bu.
Nice alametler beliriyor usul usul. “Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun.” demek lazım bi yerde, figüranlar olarak.

İlk Dünya Kupamız 1970. Yaş 6. Baba memleketine Antep’e gidiyoruz. Mevsim yaz. Otobüs Çayırağası. Vakit gece yarısı. Gavur Dağı’na tırmanıyoruz. Edgar Allan Poe öykülerinden fırlamış bir yerdeyiz. Gavur Dağı’nın adı üstünde, gökyüzüne doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyor sonra kıvrıla kıvrıla alçalıyoruz. Ortada otobüsümüzü bir lokmada yutmaya hazır karanlık, kapkaranlık bir boşluk… Otobüs santim santim inim inim ilerliyor. İçerde ışıklar sönük, otobüsteki tek ses şoför mahallinde. Radyo.
Radyo açık, cızırtılı. Ses gidip geliyor. Dünya Kupası finali. Brezilya – İtalya maçı. Riva, Rivera, Fachetti, Mazzola filan var galiba İtalya’da. Brezilya’yı tutuyoruz. Pelé’den, Rivelino, Tostao ya da Jairzinho’dan olabilir. Formadaki sarı-lacivert renklerden de olabilir, iyi top oynamalarından da. Bizim oralarda Brezilya’ya Berezilya derlerdi. Berezilya güzel top oynardı. Bir yabancı turnuvada eğer Fenerbahçe, milli takım ya da herhangi bir yerli takım yoksa direkman güzel top oynayanı tutardık. Çocuktuk.
Bizim ilk dünya kupamızı Gavur Dağı’ndaki maçta Berezilya kazandı. Dört-bir. Helal olsun dedik verdik kupayı radyonun cızırtılarının arasından gece yarısı.
Mutlu mesut Antep’e vardık. Ertesi gün dedemizin fıstıkçı dükkanında dedemize maç sonucunu soranlara torun olarak cevap verdik. Golleri de şunlar şunlar attı.
İlk dünya kupamızda Berezilya’ yı tutuyorduk. Radyo vardı otobüste. İkinci dünya kupamızda ise televizyon, komşunun evinde.
1974. Hollanda’yı tuttuk. Deli gibi. Çünkü güzel top oynuyorlardı. Cruyff, Neeskens, Kroll, Rep, Rensenbrink, Suurbier (Rahmetlik oldu galiba genç yaşında), Rijsbergen, Van Hanegem, Haan… Kerkhof kardeşlerden biri ufak ufak takıma giriyordu. Bi de bi Hulshoff vardı, ama sakattı (gene) galiba. Kalecilerinde iş yoktu yalnız. Jongbloed ve okunuşuyla Şırayvırs… İki uçan mandayla iki kupa gitti ’74 ve ’78’de.
1974 Dünya Kupası finalleri. Hayatımızın en güzel günleri. Kasaba. Çocukluk. Uzun yaz günleri. Cruyff’u izlemeye doyamazdık… Bizim oralarda Cruyff’a Curuf derlerdi. Beckenbauer’a karşı tabii ki Curuf. Soğuk, mekanik, salt sonuca yönelik sağlamcı oyuna karşı… Renkli, sereserpe, heyecanlı, hercai oyun.
Cephe gerisindeki en emniyetli yere kurulup bütün topları alıp oyunu kuran, formasında çamur çimen izi olmadan maç bitiren kayzere karşı cephenin orta ve ileri ucunda düşman saflarında düşmanla kora kor savaşan, yara bere içinde kalan, her türlü tekmeye gözü kara dalan portakal renkli fedai. Futbolun Jordan’ı. Üstüne adam tanımadık. Neeskens de Pippen oluyor? Evet, uydu gibi. Uydu uydu. Finaldeki o ilk penaltı, buz gibi penaltıydı arkadaş.
Herifler daha topa dokunamadan Curuf’a dokundular. Dakka bir. Neeskens attı. Neeskens attı. Neeskens attı. İkinci penaltı ise Breitner’in attığı… Onun neresi penaltı? Kendini hop diye yere atan Holzenbein’den ömrümüz boyu nefret ettik, ederiz. Gerd Müller’in attığı ikinci golden sonra dakka 67 miydi neydi? Moral sıfır. Maçı daha fazla seyredemedik.
Çıktık komşudan. İndik aşağı. Kapının önünde komşunun penceresinden gelecek iyi haberi bekledik maç sonuna kadar. Bizi yeniden yukarı çıkaracak haberi. O iyi haber gelmedi… Hollanda finalde kaybetti. Penaltılara olan öfkemiz o günlerden miras kalmış olabilir. Jansen (kıvırcık, sarı, kısa, orta saha) düşürmedi, adam kendini yere attı abi.
Ceza sahasında kendini yere bırakan adamlardan da o gün bugün nefret ettik. Maçın bütün dengelerini bozar bu artizler. Maça bir asabiyet gelir o dakkadan sonra keyif meyif kalmaz ve çoğu zaman maç hücceten gider az sonra.
Bir maçta şöyle bir sahne görelim isteriz. Misal Ahmet ceza sahasında tam gol pozisyonundayken düşüyor. Hakem Misal’in takımı lehine penaltı veriyor. Ahmet itiraz ediyor: “Düşürülmedim. Ben kendim düştüm.” Hakem kararları malum değiştirilemez. Hakem dinlemiyor. Sen misin Misal’i dinlemeyen. Bakıyor ki takımı haksız bir gol kazanacak. Geçiyor topun başına kendi. Geriliyor geriliyor, ama kaleye doğru dikine değil kaleye paralel taç çizgisi istikametine. Herkesin gözü ?Bu adam n’apıyor?’ gibilerden onda… Geliyor geliyor. Bi şut. Top taçta hatta tribünlerde. İşte adalet… Futbol sahalarında böyle bir şey görelim daha bir şey istemiyoruz. Neyse…
Dünya Kupası penaltıları 1970, 1974 ve 1978 de gene de tahammül edilebilir bir durumdaydı. Çünkü maç içindeki hataların cezası olarak verildiler hiç olmazsa. (Hatalı karar veren hakemin günahı boynuna.) 1974’de bunlara bile isyan ederken sonradan başımıza geleceklerden haberimiz yoktu tabii…
Sonraki dünya kupalarında penaltılarla maç bitirmeye başladı efendiler. Futbolun efendileri. Kimdir bu efendiler hakkaten? Hani malum bir laf vardır ya; futbol kitlelerin afyonudur diye… Kitleler kendisini ezenlere ses çıkarmaz, gelir stadlarda boşalır. Orada bile bu boşalma gene başka ellerin yordamıyla be birader. Efendiler kuralları değiştirip yeni kurallar koyuyor habire.
Koca koca takımlar doksan dakika, yüz yirmi dakika oynadıktan sonra karşılıklı geçip beşer penaltı atıyorlar birbirlerine. Beş yetmedi altı, yedi. İlkokul müsameresi gibi. 1978 sonrası için şu döküme bakın Allah aşkına:
1982’de yarı finaldeki iki maçtan biri penaltılarla (Saçmalık).
1986’da çeyrek finaldeki dört maçtan üçü penaltılarla (Perişanlık).
1990’da ikinci turdaki bir maç, çeyrek finaldeki bir maç ve yarı finaldeki iki maçın ikisi de penaltılarla (Rezalet).
1994’de çeyrek finaldeki bir maç ve final maçı. (Final maçı ya! Çüş artık!)
1998’de ikinci turda, çeyrek finalde ve yarı finalde bir maç penaltılarla. (Ya ne diyelim birader? Çüş bile dedik. Daha ne diyelim?)
Basketbolda beş serbest atış, voleybolda beş smaç yok, ama futbolda var.
Hem de nerede? Mesela Dünya Kupası finalinde 1994’te.
Hadi anladık on kusurlu harekete hakemlerin inisiyatifinde ceza kesiyorsunuz. (Dokuzken niye on oldu? O da ayrı. Kime sordunuz? Yeni bir hareket mi icat oldu? Evvelden kusursuz olan bir harekette bir kusur mu bulundu? Ne oldu?)
Zaten efendiler adını da ona göre koymuşlar ceza kestikleri yerin; ceza sahası. Futbolun on emrine uymayana ceza. Tamam, hadi o maç oynanırken, peki bitmiş bir maçta beşer penaltı neyin cezası?
Hangi kusurlu hareketin? “Penaltı” ceza demek değil mi? Bu penaltılar neyin cezası? Yenişememenin mi?
Hem de nerede? Dünya Kupası finalinde. Gezegenin en önemli maçında gezegen şampiyonunu, arkadaşları orta sahada yere çömelmiş, sırtı dönük heyecandan titrek halde ağlar ya da mırıl mırıl dua okurken gerilerek topa vuran futbolcularla, bu toplara yumağa atlayan kedi gibi atlayan biçare kaleciler belirliyor. Saçma kere saçma.
Roberto Baggio intihar etseydi sorumlusu sizdiniz efendiler. O çocukcağız o penaltıyı kaçırdıktan sonra yıllarca hayallerinde yeniden kim bilir kaç kez geçmiştir topun başına? Arada kaçıran yırtıyor, mesela Baresi. Olan son kaçırana oluyor tarih onu yazıyor. Tarihin de insafı yok.
İtalya, 1990’da yarı finalde, 1994’de finalde, 1998’de çeyrek finalde penaltılarla kaybetti. Olur mu böyle bir saçmalık?
Tamam bütün derdiniz gösterinin heyecanını artırmak, futbolcular da yeminiz. Anladık. Ancak hiç olmazsa gezegenin futbol finalinde beraberlik çıkarsa maçı tekrar ettirin be kardeşim! Mars’ta su bulundu, ama futbol bulununcaya kadar dünya adındaki tuhaf gezegende bu maçtan daha önemli bir maç mı var? Bir maç daha yapsalar kıyamet mi kopar? Dört yılda bir değil mi bu turnuva… Bir maç daha olsa ne olur yani! Paraysa para da kazanırsınız.
Finallere bir araba maç yaparak geleceksiniz, üstelik elemelerde penaltılar yok, gücü gücü yetene. Finallerde ise gerilip gerilip penaltı atacaksınız!
Son dört kupadaki çeyrek, yarı final ve final düzeyindeki en önemli 28 maçın 10’u penaltılarla bitmiş. Biz burada daha ne konuşuyoruz!
Oldu olacak çeyrek finalden itibaren hiç maç oynanmadan direkman penaltılara geçilsin. Olsun bitsin. Gösterinin ne denli acımasız bir hale geldiğinin en açık göstergesi değil mi bu penaltılar? Futbol bir oyunmuş! Geçiniz. Geçmişe mazi… Penaltı atışlarıyla oyun falan olmaz. Olursa da çirkin, haksız bir oyun olur. Şimdi bi de altın gol icat ettiler. Biz mahallede gazozuna değil keyfine oynadığımızda dahi hakkaniyet ölçülerimize zarar vermeyen daha makul çözümler bulurduk. Bizim orda. Çocuklukta.
Valla Berezilya ve Curuf’tan sonra bizim için gerisi boş abi! Yani…

(Bu yazı 2002’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ‘Dünya Kupası’ adlı kitapta yer almıştır.)

Ortada akıl almaz bir vahşet var. Uluslararası sularda ellerinde silah olmayan insanlara helikopterle havadan, botlarla denizden askeri operasyon düzenleniyor. Gemideki insanlar yaralanıyor, öldürülüyor. İsrail’in faşist hükümeti bu katliamın bir numaralı sorumlusudur.
Bu cinayetlerin hesabı mutlaka sabırla ve kararlılıkla bunu yapanlardan sorulmalıdır.
Bunun aynısı ve milyon mislisi yanı başımızdaki Irak’ta ABD tarafından uygulandı. Hastaneler, doğum evleri bombalandı, bir milyondan fazla masum insan bütün dünyanın ve bizlerin gözleri önünde katledildi. Irak’ta yaşayan insanların yurdu yerle bir edilerek gün be gün bir cehenneme dönüştürüldü, gözlerimizin önünde.
Vicdansa bizi bu dünyaya her şeye rağmen bağlayan- bunu söylemek bile fazla-Mavi Marmara’da kanayan vicdan Irak’ta da kanamalı.  Üstelik Irak’ta katliam halen sürüyor.
İsrail’e tepkilerin yanına onun en büyük hamisi, onu bu cürete getiren ve katliamları tescilli ABD de eklenmedikçe  bir seçim yapmış ve bir ahlaki sorun oluşturmuş oluyoruz.
Kanayan vicdanların kanı yalandan değil yürekten geliyorsa eğer her türlü katil ve katliamcı aralarında siyasi, dini, ideolojik  tercihlere göre seçimler yapılmaksızın topyekün lanetlenmeli kanımca.

Oğlan gitti odasına. Gelmedi bi daha yemeğe bile. Neymiş yolda hamburger istemiş beyzade, Gülcan da hemen çekmiş sağa yedirmiş hamburgerini. “Aferin, çok iyi etmişsin. Alican efendi günlük hamburger kotasını doldurmuş böylece.”, dedim, parladı. Annesi onun dengeli beslenmesine o kadar önem veriyormuş ki, Akdeniz yeşilliklerinden oluşan bir salata yemesi için başka bir yerde daha durulmuş ve eve o yüzden bu kadar geç kalınmış. Akdeniz’de yeşillik nerde? Her yer maki halbuki! Alican efendinin annesi biricik evlatlarının beslenmesine babası kadar duyarsız değilmiş. Çünkü babası bi keresinde oğluna birahanede yağ içinde iğrenç bir midye tava ile kokoreç yedirirken yakalanmışmış! Neredeyse ölü ele geçirildi diyecek! Allah’tan Alican’ın dayısı o sırada rastlantı eseri olay yerinden geçmekteymiş de bu feci olay ortaya çıkarılmış! Bunların ailesinde anında jurnal sistemi var. Kurmuşlar zamanında. Bi olay oldu mu, artık kim gördüyse mesela bizimkinde kayınbirader ablasını arıyor, “Abla eniştem el kadar Alicanı almış, birahaneye götürmüş. Haberin olsun” diyor . Ablası da hemen annesini arıyor, “Ay anne sorma benim bu kocam olacak salak çocuğu biraya alıştırıyor” diye.  Anası anında baldızı arıyor, laf da belli üç aşağı beş yukarı: “Bu damat iyice şaşırdı. Çocuğu bira müptelası yapacak bu gidişle.”
Ertesi hafta ilk mutat kayınpeder ziyaretinde büyük jüri kuruluyor İsmail’in karşısında. Bakışlarıyla yiyorlar beni. Çekilecek çile değil anasını satayım. Çekiyoruz işte. Niye? Onu da bilmiyoruz.
Çocuk midye tava yemedi ben yedim, diyesi oldum. Ben niye yemişim? Özrüm kabahatimden büyükmüş. Midyelerin içi zehir doluymuş. Ayrıca midye tavayı çıkarınca bile birahanede kokoreç yedirilen çocuk kalırmış geriye ki, bu da yeter de artarmış. Birahanede kokoreç yedirilen lafını öyle bir söylüyor ki, zannedersiniz babası tarafından köprüde zorla dilendirilen bir çocuktan bahsediliyor. Yav çocuğun canı kokoreç istedi, kokusu hoşuna gitti herhalde, ben de aldım. Sonra da yürürken birahanenin önünden geçiyoduk bu sefer de babasının canı bira istedi. Ne var olamaz mı yani ? “Çocuk, tamam uğursuz kayınbiraderin baskını sırasında birahanedeydi, ama ne midye tava yedi ne de bira içti ya insaf yani!” diyorum. Dinleyen kim? İlk defa bir gün, bir güncük o da toplantı olduğu için oğlanla vakit geçirmemi istemiş o gün de bunlar olmuş. Oldu, doğru. Olalı da iki yıl oldu, ama kafama kaka kaka her gün yeniden yaşatılıyor. Oğlan iki gün ishal olmasa gene de az bi ceza ile kurtarabilirdim, ama ceza müebbete döndü. Bende de harbiden şans yok. Konuyu değiştireyim dedim, “Günün nasıl geçti?” diye sordum zira o benim sorguma birazdan bu psikolojiyle başlarsa sonum kötü. Keşifteymiş gene. Amiri onu İstanbul’un ne kadar ücra yeri, dağı tepesi varsa oralara gönderiyormuş. Kasıtlı yapıyormuş. Menapoza girince kafayı bizimkine takmış iyice. Bıkmış artık. Canına tak etmiş. Laf olsun diye “İstanbul’da keşfedilecek yer mi kaldı, Amundsen miyim ben deseydin?” dedim. Boş boş yüzüme baktı, ‘Laf mı şimdi bu’ gibilerden. E laf tabii. Bu saatte atom alimlerinden bahsedecek halim yok ya! Zaten kendilerini de tanımam etmem. Konuşuyoruz işte. Bu amiri olacak kadın emekli olana kadar ona rahat vermeyecekmiş belli olmuş. Daha da bir sürü keşif yeri sıradaymış. “Boykot et. Gitme sen de!”, dedim. “Kocam göndermiyor.” de, “Adetim sancılı geçiyor.” de, “Valla insan hakları mahkemesine giderim.” de. Boş boş yüzüme bakıyor. “Fazla mesainiz batsın ben 40 yaşında kadınım, bu artık angaryaya giriyor, benim de haklarım var.” de, dedim. Sinirlenmeye başladı. Fark ettim, fakat batağa da girmiş bulunduk. Böyle bana bakıyor. Susayım bari dedim, belki oradan bir çıkış vardır. “Başka önerin?” diye soruyor. Susturmuyor. Başka önerin? “Ya sıkma canını tayinini isteriz, buluruz adamını ya seni aldırırız ya o kadının ayağını kaydırırız.” dedim, çaresiz. Çıkış için desteksiz atmaya başladım farkındayım. Hayır ben şunu fark edemedim. Şimdi bu eve geldi birazdan akşam sorgusu başlayacak ben lafı ondan açayım işi gürültüye getireyim biraz da zaman kazanayım dedim. Bunu iyi düşündüm fakat uygulayamadım. Bende düşünce var, faraziyat on numara fakat tatbikat sıfır. Bir iki espri yapıp yumuşatırım ordan da öylece kapatırız geceyi dedim, ama susacağını hesaba katamadım. Şimdi iş iyice gerildi. Birazdan zaten “Sen ne zaman benim işimle ilgili anlattıklarıma kulak verdin ki? Verseydin böyle saçma sapan önerilerde bulunmazdın.” diye başlayacak. Bu işin sonu kötü. Bir yandan yemeği ısıtıyor bi yandan da kocası tarafından anlaşılmamış kadın edasıyla başını sallıyo iki yana yüzüme bakmadan. Durum hakkaten kötü. “Ya bitanem kaldı emekliğine dört sene. Sık dişini, seni ben getirip götüreyim işe, kadına bir görüneyim bak nasıl muma dönecek ben bilirim bu tipleri dedim.” Gülümseyerek çorbayı kaynatmaya başladı. İnişteyim biliyorum, ama duramıyorum artık. “En kötü ihtimal istifa edersin ya, senin kocan var.” dedim. Buradan çıktık çıktık yoksa çakılıcaz. Döndü yüzündeki en sinirli haliyle “Sen fikir fıskiyesi misin ya?” dedi. Bu kadar abuk fikri neremden çıkarıyormuşum ardı ardına ? Fikir fıskiyesi? O ne demek şimdi? Bak bunu beklemiyordum. Herşey tamam da burası bi acaip oldu. Fikir fıskiyesi? O ne ki ya?

Geldiler. Oğlanı gördüm. Sevindirik oldum. Neredeyse iki gün olmuş görmeyeli. Özlemişim keratayı. Bi sarılayım dedim. Baktım herif hiç oralı değil ağrıma da gitti ama bozmadım. Gönülsüz gönülsüz yanaştı böyle. Kucakladım, biraz da sıkmışım heralde. Ah uh falan. Çok sarmalamışım, kaburgalarını kıracakmışım. Ağlamaklı gitti odasına. Gülcan’dan da ilk ayarı aldık daha kapıda. Haydi buyrun! Ulan Alican ben senin annenin yeni kocası değilim ben senin babanım ulan. Komşu amca muamelesi yapma bana. Öyle olsa o da iyi. Sanki yabancıyım  ben. Sanki annene spermleri verdim emaneten, o da gitti babasının evine  kendisi için seni imal etti, siz ikiniz beraber yıllar geçirdiniz, sonra da ben ortaya çıktım, şimdi bana bakıyosun aval aval “Bu hıyar da nereden çıktı?” gibilerden. Yuh be! Ulan insan babasına bi meraba der, hal hatır sorar. Para istemeye gelince yavşamayı biliyosun ama. Baştan hata yaptım baştan. Dedim, Alican koymayalım adını. Dinletemedim. Bizim kayınpeder çok üzülürmüş. Ne de olsa ölen büyük oğlunun ismiymiş. Ölen deyince de insan çocuk büyümüş eşek kadar olmuş sonra da başına bişey gelmiş de ölmüş zannediyor, yok canım hiç alakası yok. Çocuk beş aylıkken boğmacadan ölmüş. Beş aylık çocuğun ne hatırası olacak di mi? Olmaz mıymış? Ben ne kadar da gaddarmışım! O çocuk, Gülcan’ın kıymetli babasının ilk göz ağrısıymış. Dedim, kardeşim iyi de o zaman öteki oğluna koysaydı ismini, bu adamın bi oğlu daha olmadı mı sonradan? Kendisi, olmakla kalmayıp büyüyerek sonradan benim kayınbiraderim haline gelecek olan nursuz ve uğursuz şahıs aynı zamanda. Doğruymuş dediğim, ama ona kayınpederim rahmetli babasının ismini koymuş, şimdi sıra bizim oğlandaymış. “Bizim ailede de sevdiğimiz ölen erkekler var, niye sizinkiler öncelikli oluyor böyle?” diye sordum. İki gün küstü bana. Baktım Gülcan bizim çocuğu depresyonda doğuracak. Tamam dedim, kabul. Fakat şeytan dürtüyor bir yandan. “Yav biz çocuğumuza ille de ölen bir aile büyüğünün ismini mi koymak zorundayız?” diye sorası oldum. Erken doğum ihtimali belirdi. Neyse oğlan sağsalim doğdu.
Fakat bu durum çok koydu bana abi. Çocuk doğdu, daha nüfusa kaydettirmemişim. Bari dedim, oldu olan hiç olmazsa Ali ile Can’ı ayrı yazalım halamın da gönlü olsun. Halam genç kızlığında Can diye birini sevmiş, adam kazada ölmüş, halam o yüzden bi daha evlenmemiş. Madem ölülerin arasında geziniyoruz, biraz da bizimkilerin arasında gezinelim. Ölüyse o da ölü. Kabul ettiremedim. Alican ile Ali Can’ın ne alakası varmış? Baktım sütten kesilecek. Sustum. Susuş o susuş. Benim kayınpederimin kafasındaki ideal ailedeki oğlan sayısı eksikmiş anlaşılan. Bir çalışma gerekti. Bu çalışmada benim spermlerimden yararlandılar. Baldızdan erkek çocuk çıkmayınca ailelerinin yegane erkek çocuğu benim Alican oldu ve olay bitti. “Alican,oğlum!” diyemedim abi senelerce, Allah sizi inandırsın. Benimseyemedim bu ismi ya bana tuhaf geliyor, her Alican deyişimde öksüre öksüre ölen ufak bi çocuk geliyodu aklıma içim bi fena oluyodu. Baştan Ali diyodum fakat baktım çocuk dönüp bakmıyo bile bana, o kadar alıştırmışlar ki Alican’a. Mecbur döndük biz de Alican’a istemeye istemeye. Bi ara bari “Efe” diyeyim dedim, inadım tuttu. Böyle şekil mekil de yapıyorum, “Vay benim efem.” diyorum, “Efelerin efesi.” diyorum, “Seni gidi Çakırcalı Ali.” diyorum. Olmadı. Oğlan zaten yüz vermedi, bana da manalı gelmedi. Sonuç? Sonuç işte kapıda görüldüğü üzere çok sıkmışım, kemiklerini kıracakmışım. Dayısı havalara atıyor, düşerken doğru dürüst tutamıyo da salak; dedesi bi elense çekiyor boynunu kıracak; eniştesi olcak dingil-ona da serbest- yanağından bi makas alıyor yanak kıpkırmızı oluyo koptu kopacak, ama kah kah kih kih. Babası özlemiş sarılıyor, neredeyse eve ambulans çağrılacak.

Bunlar hala gelmedi. Şu kalan bardakları da yıkayayım bari. Yıkarken düşünürüm hem bi yandan da. Bulaşık yıkarken düşündüğümü düşünüyorum. Başka yerlerde neler düşünüyorum, haberim yok. Bak şimdi düşündüm de ben nedense hep sulak yerlerde düşünüyorum, mesela hela birinci sırada. Enteresandır bazen sırf düşünmek için helaya girdiğim olur. Şimdi söylediğimi düşündüm de hakkaten enteresan geldi. Eskiden alaturkalarda zordu ayağım uyuşurdu, şimdikiler rahat. Duşta da düşünürüm bak. Su bana iyi geliyor demek ki! Manda mıydın yoksa lan sen önceden? Olabilir. Suya çekim sade sende değil ki herkeste var oğlum. Hazır bir iki bulaşık daha bulmuşken düşün bakalım İsmail karına ne anlatacağını. Önce bırakayım o sorsun ya da hasta gibiyim hala diyeyim konuyu
kısa keseyim. Anlattırmadan bırakmaz ki senin karın. Şu tezgahta iki tane ne lekesiyse anlamıyorum ov ov bi türlü çıkmıyorlar. Para işi yattı deyip başlayayım. Tamam, o yüzden kendimi kaybetmişim o kadar içmişim, telefonlarını duymamışım, haklıymış meraklanmış tabii, ben olsam ben de meraklanırmışım, ama ben de kendimden geçmişim napayım, her şey o kadar üst üste gelmiş ki… İyi iyi. Böyle açayım muhabbeti arkası gelir artık. Arada bir iki de özür dilerim. Mutfak da zaten gıpgıcır oldu. Yorgundur garanti, sen naptın bitanem derim, ona anlattırıp geceyi bitirir, sabaha atarım kapağı. Sabah zaten herkes işine. Beni babam bitirdi babam. Ulan o Neriman Teyze olacak orospu demek ki beni bunun için severmiş. Zırt pırt dalardı bize İsmail nasılmış, aman da özlemiş mi beni diye adi kadın. Ben anlamadım abi olan biteni, o zaman aklım o işlere çalışmıyodu, ufaktım. İsmail aklın hala o işlere çalışmıyo ki senin. Lan acaba boşa mı geçiyo hakikaten ya yıllarım? Babaya bak, ağabeye bak, bana bak. Hataysa bu, bu hata kimde belli. Aytekin haklı mı acaba? Bi karı da ben mi bulsam? Vardır bi hikmeti belki? Yok be abi! Hem benim mizacıma  ters, Gülcan’a asla bunu yapmam o da var, hem de kimi bulucam, çık ara, uzun iş. Üşeniyorum.
Demek annem bile bile katlandı bu adama bunca yıl. Yuh be! Yuh be kadın. Bırak git ulan işte. Gerçi o zaman ortada kalırdım. Kalayım be abi, büyürdük elbet. Yavru kedi bile buluyo bi yolunu büyüyo sen mi büyümeyecektin? Harbiden ya anne insan biraz onurlu olur, insan kendisini üst kat komşusu ile göz göre göre bunca yıl boynuzlattırır mı ya? Ne mide varmış sende de be? Belki onun da vardı lan bi numarası ne biliyosun. Annemin? Hadi canım! Olabilir oğlum, bak olmaz dediğin ne varsa oldu. Bu mu olmayacak? Annem de ha? Yok yok. Olsa Aytekin bilirdi. Ben sana bişey söyleyeyim mi, bilmiyor olabilir. Nedenmiş? Çünkü annem Aytekin’e düşkündü, Aytekin de ona. Aytekinin dikkatinden kaçmış olabilir. Saçmalama lan, düşkün adam daha çabuk hissederdi. Belki hissetti, ama kondurmak işine gelmedi.
Olabilir? Valla olabilir. Yav bu tuvaletin aynasını da bi silsem mi acaba bunlar gelmeden? Taharet musluğu tam kapanmıyor yine, şuna bi el atayım hafta sonu. Yoksa annem de mi? Kadın güzel kadındı oğlum, mutlaka takılan olmuştur. Orospu Nerimanın kardeşi Şefik’e ne dersin? Şefik gibisine annem pas vermez abi, adam tipsizin tekiydi. Şu halime bak ya tuvalete çökmüş, anneme kısmet arıyorum geçmişten. Banka müdürü bi karşı komşumuz vardı. Nusret Emre. Adam artizin tekiydi. Hasiktir! Hakkaten olabilir ya! Herif Emel Sayın hastasıydı, paso evde Emel Sayın dinlerdi.  Senin annenin gözleri de aynı renk değil mi oğlum? Aynı renk. Hasiktir! Hasiktir ki ne hasiktir! Yok abi olmamalı. Olmaması lazım. İşte şimdi tam girdi İsmail. Aytekin bunu ya bilmiyor ya da bilse de söylemez zaten. Bi akşam yemeğinde hayatımı bitirdi. Bi müjde de ben vereyim adiye. Banka müdürü Nusret. Bir doksan metre boy. Bir yirmi metre en. Vay be! İyi de biz daha o zaman Neriman’ın altına taşınmamıştık ki ailecek? Gerçi bu durumda babam hariç demem lazım. O üstüne taşınmış orospunun haberim yeni oldu. Kim başlattı? Buyur burdan yak İsmail. Kim başlattı? Babam Neriman’a anneme misilleme olarak kaynamaya başlamış olabilir mi? Bu yaşında hela taşlarına tüneyip bu sorularla mı boğuşmalıydın İsmail?  Çık şu heladan biraz kuru muru bi yere geç balkona malkona otur oğlum. Düşünmek bozuyo seni.

Evet abi! Olay aydınlandı. Annem bozdu önce niyeti, babam da peşinden. Napsın adam biyerde, yemiş boynuzu.  Ulan anne bu yapılcak şey değil be! Yazıklar olsun sana. Şimdi herşey açığa çıktı işte. Çözdüm işi. Çözdün hakkaten İsmail. Helal olsun sana. Kadın sırf boyu posu var diye, ayrıyeten herif renkli gözlülere hasta diye sırf bunun için gitti karşı komşuyla yattı he? Attın kadının üstüne suçu anında.
Adi bi herifsin sen İsmail. Doğru söylüyosun adiyim hakkaten. Hakkaten adisin. Hakkaten adiyim. Kadının günahını daha fazla alma çık şu tuvaletten. Paralar da gitti. Kaldık el elde baş başta. Paralar da gitti tamam ağlama kes artık. Kafam kazan. E içmeyeydin o kadar. Toparlan artık. Doğru diyosun. Neyse bari annemi kurtardık. Yok yok kadının bi günahı yok ben sapıttım, işi oraya vardırdım. Banka müdürü Nusret göz dikmiş olabilir, ama annem yüz vermedi. Ulan baba gördün kadın sağlam duruyo gittin boynuzladın anında be valla bravo sana. Harbiden çok delikanlı adammışsın. Bravo yani! Nerde kaldı ya bunlar? Allaah, kapı çaldı.

 

Bulaşıkları yıkayayım bari, dedim. Belki bi faydası olur. Fakat şu dakkaya kadar yıka yıka herhangi bir faydasını göremedim. Bi de çay koyayım. Bak bu güzel bi düşünce. Bu güzel bi düşünce de bana ne faydası olacak anlamadım. Durumum feci. Bunlar akşam ıspanak yemişler. Yanına da erişte yapmış. Bütün gün çalış, sonra git oğlanı okuldan al, gel evde yemek pişir, yedir, çamaşırları yıka, bir kısmını hemen ütüle, kocan bu arada meyhanelerde sürtsün. İsyan yaklaşıyor belli, az sonra şu kapıdan girecek. Karının üstüne yıktın bütün işleri İsmail. Farkında mısın? Napıyım abi, çocuk eşek kadar oldu. Bakıcıdan tasarruf ettik. Gülcanın işi, okulun yolunun üstü, hem saatler de uyuyor. Servisten tasarruf ettik. Aytekin adisi akşam müjdeyi verdi, gelecek bitti. Birazdan da hayattan tasarruf edicez anasını satayım. Ben böyle anayı çok önceleri satmalıymışım çok önceleri. Eller kazansın sen ye, he! Vay be!  Benim beşiği de herhalde “Kerizsin sen keriz kal. Giy dedim tulumları!” diyerek sallıyordu. O da salladıysa. Orası daha beter. Hiç açmayayım.    Tatlı da yapmış galiba. Kabak tatlısı. Onu ne zaman yaptı, iki taş arasında? Akşamdan koydu kabakları herhalde. Karın hamarat oğlum, kıymetini bil. Bilmiyo muyuz! Karımızın kıymetini biliyoruz da kendi kıymetimizi bilmiyoruz. Çünkü benim bi kıymetim yok abi. Bulundurmuyorum üstümde.

 Şimdi İsmail kırkına giriyosun neredeyse. Niye giriyosun?  Girsen ne olur, girmesen ne olur?  Daha önceki yaşlarına girdiğinde ne olduğunu gördük. Kırkına niye giriyosun? Hakikaten kırk yıldır olanlar ortada. Bundan sonra ben niye yaşayacağım ya? Amacım ne? Valla zahmetine değmez. Şartlarım uygun görünüyor, acaba depresyona mı girsem? Lafa bak! Böyle depresyona mı girilir be kardeşim? Ya ne bileyim, konuşuyorum işte öylesine. Yav bu kız bunları çalkalayıp bırakmış galiba be, bulaşık makinesine koymak için. Biz hepsini yeni baştan yıkadık. Oldu artık. Gülcan gelene kadar kendimi toplamam lazım. Bi ara Erçin ağabeyle de  konuşmam şart. Bundan sonraki hayatıma bir mana bulmam lazım. İyi de bundan önceki de sakata girdi be abi! Gideyim pederle konuşayım. Anlattırayım abi adama, ötsün bakalım. Var mı başka kardeşim? Söyle ulan Talat dikiş makinesi. Aytekin enteresan adam aslında. Kendine iyi kötü bir yol çizmiş herif. Bilinçli yani hasbel kader değil. İntikam alıyodu belki de. Kim bilir bana ne acıyodu?  Bütün bunlardan habersiz geçti yılların be İsmail. Acı hayat. Hayır valla salağım. Ya  İsmail senin varlığından kim rahatsız lan şu anda?  Ben söyleyeyim; kimse. Hiç kimseye zararım yok benim. Varlığımdan etkilenen kimse olmadığına göre yani aslında lüzumsuz bir herifim. Benim bi ederim yok. Bişey etmiyorum ben. Banka memuru İsmail. Dokuz yaşında bir erkek çocuk babası. Ee? Bir de eşi var. O da memur, hazine avukatı. Eee? Esi bu kadar işte. He bi de ikinci el bi arabası var, evi kira. Babası zampara, anası paragöz, kardeşi hem zampara hem üçkağıtçı hem paragöz. Ekibe bak! Olmasan ne olur be İsmail? Ölünce mezar taşına, “Verdiğim geçici rahatsızlık için özür dilerim.” yazdırsan yeri var. Geldik, yer kapladık, zamanınızı aldık. Tutmuşunuz kenarı, köşeyi sıkışa sıkışa yarım kıçlık bir yer anca verdiniz. Kan ter içinde bir ömür oldu sayenizde. Üstü kalsın abi. Ölünce görürsünüz. Bi öleyim göstericem size. İşte busun İsmail. Depresyona bile giremiyosun. Bittin sen. Diyorum acele etme bi durakla biraz depresyona gir sonra  zaten ölücen, bi de şu depresyonu tat. Yok hemen ölücem! Demin ben dedim gireyim diye sen dedin ya olmaz böyle mi girilir diye. Şimdi de bana hesap soruyo bi de. Hayatın bi manası kalmadı abi. Emekli ikramiyeme daha var bissürü sene. Zaten o parayla anca borçlarımı öderim. Çocuk da büyüyo boş durmuyo ki hergele. Onun üniversite, karı kız parası olur kalanı da. Piyango filan çıkmazsa gelecek dün akşam itibarıyla bitti, ikiledi gitti. Gülcanların da bişeyi yok. Zaten olandan da kayınbiraderle bacanaktan bana bişey düşmez. Kayınpeder ölmüyo ki oğlum ayrıca. Doğru bi de orası var. Hayır babam beni mafetti asıl. Konuşucam abi herifle. Çekicem ağzına sıçıcam. Kafam hala kazan ya! İki büyük indirdik akşam boru değil. Ben bi daha o mertebeye hayatta yükselemem. Mertebe de ne mertebe ha! Mertebeye bak. Ütü bilsem, kalanları da ütülüycem. Zira Gülcan’ın geliş saati yaklaşıyor. Sorgu başlayacak. Mutfak iyi oldu. Bi sakal tıraşı olayım. Temiz çıkayım karımın karşısına. Güzel bi düşünce. Bende güzel düşünce çok da bi işe yaramıyor. Paso güzel düşünce üretiyorum fakat piyasa değeri yok. Ben bu hayat sorusunu çözemedim abi! Zor geldi, uzun geldi, çetrefil geldi. Çaktık. Orası artık kesin. Bundan sonra inkitaları oynıycaz. Git gel, git gel, maaşı al dağıt, kayın pederlere oturmaya git, Gülcan’ın azarlarını işit, oğlan senle maytap geçsin her geçen gün daha fazla. Off! Kafam hala kazan. Bi ağrı kesici daha mı alsam? Bak bu da güzel bi düşünce İsmail. Tebrik ediyorum seni.

Gece ordan çıkılmış. Hayal meyal hatırlıyorum. Bir pavyona gidilmiş. Taksi paralarını bana ödettiler. Hayal meyal hatırlıyorum. Orada bir süre koltuğa devrilip horul horul uyumuşum. Sonra bir an kendime gelmişim ve kadının sahne ortasında ağabeyimle mutlu mesut göbek attığını görünce çocuklar gibi aralarına girerek “Mürvet Yenge, sen Hulusi Kentmen’den ne zaman boşandın da ağabeyimi ayarttın, orospu?” diye sormuşum. Kadın beni itmiş. Yere düşmüşüm. Hayal meyal hatırlıyorum. Aytekin adisi beni taksiye bindirmiş, eve göndermiş. Beş lira diye elli lira verdim galiba taksiciye. Hayal meyal hatırlıyorum. Kapıda Gülcan’ı hatırlıyorum bi tek. Ondan sonrasını hiç hatırlamıyorum. Zaten daha ne olsun! Tahminimi edeyim; epey bi fırça yemişimdir, benim ne sorumsuzluğum, ne düşüncesizliğim, ne vurdumduymazlığım, ne ondan utanmadıysam oğlumdan biricik oğlumuzdan da mı utanmadığım kalmıştır. Daha havada sızmışım Allahtan.  Yatağa nasıl ulaştım? Kayıt yok.  Ayık kafayla bu kadar hakareti sineye çekemeyebilirdim ayrıca. Çekmezdin de ne yapardın be İsmail?
Atıyosun bol keseden. Çekersin. Neleri çekmedin sen? Çekerim! Her türlü çileyi getirin anında çekerim hakkaten. Hayatım bitmiş benim ya ne çilesi? Kafam kazan. İki tane hap attım, baş ağrısı için. Bana mısın demedi. Haplar da konuşmaya başladı. Deliriyo muyum ne? Bugün işe gidemedim tabii ki! Yatakta ilk uyanışımda saat öğlen on ikiydi. Kanepede bi daha baktım, saat iki. Gülcan not yazmış, “Erçin Abi’yi arayıp haber verdim, merak etme.” diye. Benim karım gene de iyi kadındır ya, düşüncelidir, bakma sen. Sorun bende abi! Böyle aileye böyle İsmail. İsmailim eriyosun milim milim. Babaya bak babaya! Ulan Talat bey helal olsun sana be! Ben de diyorum, adamcağız iyice ufaldı pencere kenarında, bitti bitecek. Anneye bak!  Büyük oğlunun beşiğini “eller kazansın sen ye” diye sallıyor. Küçük oğlunun beşiğini kimlere sallattı, küçük oğlu gayet iyi biliyor. Halası anlattıydı zamanında o hikayeleri. Hiç düşünmesem daha iyi. Ağabey desen zaten kainat güzeli. Sen nasıl kurtuldun be İsmail bunların arasından. O da kurtuldumsa? Hayır, tamam bunların ne mal olduğunu bir gecede öğrendim, iyi de napıcam? Ölseler hadi gideyim mezar taşlarına rahat rahat bağırayım çağırayım, dökeyim içimi. Bunların hepsi hayatta be abi!
Aytekin adisi Kıbrıs’a dönecek. Hadi ondan kurtuldun. Diğer ikisiyle napıcaksın? Ulan peder, tamam para pul hayallerim bitti, ama beni en çok sen bittirdin lan dün gece.
Off! Hiç düşünmeyeyim. Düşündükçe fena oluyorum. Safım oğlum ben. Ne safı lan, süzme salaksın oğlum sen. Süzme de değil direkman tortusuz. Kendim hakkında net bir kararım yok. Karar vermeliyim. Neyim ben? İsmail hakkaten nesin abi sen?
Aytekin adisi her şeyin başından beri farkındaymış anlaşılan. O yüzden posta koyup durdu bizimkilere hayatı boyunca. Tartışır, bağırır, çağırır, çeker kapıyı, çıkar. İsmail kalsın evde uslu çocuk olsun. Hayat boyu alttan alsın. Altta kalsın. Aytekin saydırdı saydırdı rahatladı. Ben mide ülseri oldum. Midemdeki yara nerdeyse kafam kadar, kanar ha kanar kanar. Ne güzel oldu lan burası, şarkı gibi. Adam gezdi dünyayı. Ben, “Bizimkileri o çok üzdü bari ben üzmeyeyim.” diye eşek kadar adamdım, hala gece en geç on dedin mi evde. Mazbut aile babası oldum, ne güzel tıpkı babam gibi diyodum. Babam dikiş makinesiymiş, haberim yok. Pederi adam sandım, nankör evlat olmayayım diye kıçımı yırttım ben ya! Sonuç? Sonuç kıç yırtılması işte adı üstünde. “A! İsmail çok efendi çocuk.” “Ailesine bağlı çocuk.” “Aman da hiç abisine çekmemiş, usludur hep söz dinler. Aferin ona.”
Sonuç ne oğlum İsmail sonuç? Adamın eline verirler işte böyle. Sen çabuk kavrayan çocuğu değil miydin bu ailenin? Baban öyle demez miydi? Kavra bunu da işte. Kavra da büyü. Erçin Abi’yi bi de ben mi arasam? Aslında onunla bi akşam oturmamız şart oldu. Başıma gelenleri bi de ona anlatsam da o bana akıl verse? Bi de ona anlatsammış? Kime anlattın ki daha önce? Olanlar dün  gece oldu zaten İsmail. Ya neyse işte! Akıl mı kaldı?
Araziyi unut artık, burası kesin. Otopark olarak kullanırsın hakikaten anca, git ordaki çimenlerde yayıl işte. Gerçi bu Aytekin adisinin dediği doğru mu bakalım. Doğrudur. Bi kere o parayı senden daha çok seviyor oğlum, paranın kokusunu senden önce alır o. Evet soğuk suyu içirdi zaten bana. Arazi gitti. İstikbal sizlere ömür. Aslında İsmail bu istikbal işi yalan be abi! Herkes gelecek peşinde. Manyak lan millet. Tek kesin istikbal kabristan değil mi abi? Ey Türk milleti istikbal yerlerdedir. Kazmalar elinizde ileri. Hakkaten ya! Ya İsmail millet ağzına almış bi sakız, önce çocuğumun sonra kendimin, ailemin istikbali falan filan. “Kaç sene sonraki istikbali?”diye sor bakam, onlar diyecek sana, on yıl bilemedin yirmi yıl. Peki elli yıl sonraki istikbalin abi? Yirmi yıl sonraki istikbalse elli yıl sonraki ne? Millet üşüttü oğlum. Millet beş on yıl sonra istikbal olup bitecek sanıyo, sen bunlara uyma abi! Doğru diyosun her işte bir hayır var aslında. Zaten benim içime sinmiyodu. Ya İsmail aynen be abi. Lafı ağzımdan aldın. Sen o kadar doğa aşığı adamsın. Yakışır mı lan sana ayrıca? Sen de aleme uyacaktın az kaldı. Allah korudu be abi! Sen de verseydin müteahhite, bu şehirleri bu hallere sokan yavşaklardan ne farkın kalacaktı? Ağzını açıp tek laf edebilir miydin abi o saatten sonra elaleme? Doğru aslında. Doğru diyosun. Babamların o Palandöken yolundaki arsalarında var mı acaba bi gelişme? Palandöken uçtu, diyolar. Kaç yüz hissedarı var ya o yerlerin? Ordan hiçbir şey çıkmaz. İmkan yok. Ulan demin ne diyodun şimdi ne diyosun? Bu arsa işlerinden zengin olma hayalleri kurmaktan vazgeç artık İsmail.
Halamı mı arasam acaba? O emlakçıları tanıyodur ordaki. Belki yeni bir gelişme olmuştur. Eline en yakın toplu para geçme ihtimali emeklilikte. Kabul et artık şunu. Arsalar para etmiyor işte. Sen çevreci bi insan olarak yaşlanacaksın. Ne mutlu sana! Bu da iyi bişey yani maneviyatını güçlendirir insanın. Abi öyle diyosun ama hep züğürtlere mi kalacak bu maneviyat işleri be! Sen de haklısın aslında.

Kadın dikmiş gözlerini bana bakıyor hala. Ürkmemek elde değil. Aytekin onun ağzına
lakerda tıkmakla meşgul.
Kalkayım dedim, gideyim tuvalete bi yüzüme su vurayım. Bayılıcam. Çok fenayım. Karı hala bana bakıyor. Birazdan suratına kusucam haberi yok. Kalkıcam da sendelemeyeyim, arkamdan alemi kendime güldürmeyeyim. Bir punduna getirmek lazım. Böyle de bir laf var. Öyle bir öğürtü geldi ki, punduna munduna bakacak halim kalmadı. Fırlamışım. Kalkmamla beraber dünya da benle beraber kalktı. Masaların arasından tuvalete bi gidiş gittim! Arkamdan epey eğlenmişlerdir herhalde. Herif içirdi bana ya dünyanın rakısını. Zehirlenmek üzereyim.
Tuvalete gittim. Pisuar dolu. Belki de bi kişi var ama ben çift gördüm onu. Bilmiyorum.
Klozetli yere girdim. Damlasını deliğe denk getirdiysem ne olayım! Duvara muvara işedim bütün. Kusayım, dedim. Yok çıkmıyor, zorlamamak en iyisi.
Çıktım yüzüme su vurayım, belki bi faydası olur, dedim, aynada baktım gözler kruvaze. Bu surat benim mi ki harbiden? Nefret ediyorum kendimden. Şu surata bak! Ulan Aytekin yedin bitirdin lan beni! Bu gece burda benim hayatım bitti abi. Sabaha çıksam nolcak çıkmasam nolcak? Fakat Aytekin adisi hala karıma telefonda ne dediğini söylemedi. Masaya geldim. Aytekin kadına patates yediriyor bu sefer. Kadın kendi yiyemiyor o yüzden hep bu ibne ona yediriyo diycem. O da saçma bişey. Aytekin yalakanın son perdesi. Kadın hilkat garibesinden hallice! Neler diyor kadına, sultanım diye bi başlıyor, neler neler. Yok yoksul gecelerimin lahmacunusun, yok bilmem ne! Dalga mı geçiyor, ciddi mi tam da karar veremedim. Kadın belli ki eski kevaşe. Ama epey eski. Biz bu herifle nasıl kardeş oluruz, inanamıyorum ya! İnanamıyorum.
E babası böyle olan adamsın oğlum sen, baban kim bilir neler söylüyodu karılara. Abin tabii ki armudun dibine düşecek. Sen niye aynı yere düşmedin de fırlayıp gittin Gülcan’ın ayaklarının altına?
Kadın gene dikti gözlerini bana ve birkaç saniyelik süzmeden sonra  “Otoparkınız var demek, bilmiyordum!” diye sormadı mı! Sordu. Ne otoparkı? “Yok öyle bişey!” demişim. Yok öyle bişey tabii ki! “Otoparkı kim kaybetmiş de ben bulayım yenganım? Hah hah!” diye kekeledim. Dedim diyemiyorum, çünkü ağzımdan çıkan sesleri duyuyorum parça parça çıkıyorlar. İçim parçalanıyor. Yenganım lafını duyunca ani bi gülme geldi kadına. Tutamadı yani kendini. Aytekin ile karşılıklı gülüşüyorlar. Ben de onlara bakıyorum, gözlerim kruvaze.
Aytekin aldı sazı, “Ulan parsel parsel satıp da zengin olma hayali kurduğun yerin, yeşil alan olarak kalacağını söylemedim mi sana ben?” dedi. “Öyleymiş. Az önce sayende öğrendim. Öyle bahtiyarım ki bildiğin gibi değil.” dedim. Aklımca Aytekin’e laf sokuyorum.
“E artık ilelebet senin parkın orası işte, otopark sayılır bir yerde. Otoparkına gidip otobiyografini yaz. Arada benden de bahset.  Bahset de nasıl edersen et.” diyor. Kahkaha atıyor. Adi bir herif. Hiç kuşkum yok. Dört dörtlük bir adi. Bundan zaten emindim. Fakat bu akşam babamın kucağına Neriman Teyze’yi de alıp kompile beni terk edeceğini bilemedim. Ani geldi. Hazırlıksız yakalandım.
Biraz daha aklım başımda olsa bu geceyi Aytekin planladı her şeyiyle diycem, ama enteresandır sarhoşken ayık olduğumdan daha az evhamlı oluyorum. Kıbrıs’ta kendine bu Mürvet Sim bakışlı kadınla yeni bir hayat kurmuş arkadaş, birlikte bir meyhane işletme fikirleri varmış. Abi dedim, tamam ya anladık yani. Ne dedin, benim hanıma. Kafam bi dünya, kayıtlar  silindi silinecek birazdan hadi söyle artık şunu.
Gülcan’a demiş ki, “Merak etme kocana bir iki kadeh rakı içirip göndericem, senden iki saat izin istiyorum.” O da “Tabi abi ne demek, içir de biraz gevşesin. Dükkan senin.” demiş. Dükkan senin demez benim karım biliyorum. Bilmez öyle lafları. Dememiş tabii ki, onu uyduran Aytekin adisi. “İyi de , bununla mı güldürdün o kadar onu?  Başka bişey demedin mi ?” diye sordum. Gülcan Aytekin’e “Abi oh valla keyfin hep yerinde. Allah bozmasın yani.”demiş ve “Nedir bunun sırrı?” diye sormuş ” Herif ayağa kalktı göbek atmaya başladı birden . Göbek atarken bir yandan da “Benim anam ben küçükken beşiğimi, eller kazansın  sen ye diye sallarmış,  dedim ona.” diyor
Göbek atıyor. Mürvet  gülmekten ölecek  halde,  “Ay! Aytekin. Çok güzel söylüyorsun hadi bi daha söyle.” diye inliyor.  Aytekin gaza gelerek masanın üstüne çıkmış, “Benim anam….ben küçükken….beşiğimi……… eller kazansın…. sen ye…. diye sallarmış….” diyerek göbek atıyor. Meyhane -garsonlar dahil- alkıştan yıkılıyor. Aynı kadın benim beşiğimi böyle sallamazdı biliyorum. Ulan Mürvet dangalağı hadi ben salağım ayrıca da zil gibi sarhoşum bu lafa gülüyorum.Sen niye gülüyorsun lan geri zekalı? Sen niye gülüyorsun?

1. Yılmaz Öner, İstanbul müftüsünün oğluydu.
2. Öğrenim gördüğü Göttingen üniversitesinde Alman atom fizikçileri
      onun hocasıydı.
3. Prodeterministik Teori, onundur.
4. Akademik hayatla ilgili takıntılarımdan onun eserleri sayesinde genç
    yaşımda şifa buldum.
5.  Kalamış’taki bir pastanede onunla buluştuğumuz
    zamanlar çoktu.
6. Büyük bir düşünürdü. (Yanılıyor olabilirim.)
7. Filozof, fizikçi, yazar, çevirmen ve devasa bir entelektüeldi. (Yanılıyor olabilirim.
       Bu düşünce taşralı salak ruhumun bir yanılsaması olabilir.)
8. Karakter olarak –zannımca- iyi bir adam değildi.
    Kırıcı ve acımasız bir adamdı. (Yanılıyor olabilirim.)
9. Ancak herhangi bir iktidarın sofrasına oturmuşluğunu, yavşakça bir yalakalığını, esen rüzgardan nemalanmasını,     küpünü doldurmuşluğunu, kıçını başını oynatmışlığını, buna benzer şerefsizliğini ve haysiyetsizliğini görmüşlüğüm yoktur. (Yanılmıyorum.)
10. Öldüğünde medyada hakkında tek satır yazı çıkmadı.(Yanılmıyorum.)
11. Dolayısıyla külliyatı kallavidir.
12. Yazılarını (zamanında) yayınladığım dergiye şerefle koydum.
13. Şöyle derdi:
14. Yılmaz Öner şöyle derdi: “Çünkü anketçinin, yani deneyci sosyologun kavram biçiminde
yönelttiği sorular, toplum denen canlılığın kendini yeniden-üretim mekanizmasına(tıpkı dalga biçiminde kendini, müdahale edilmedikçe aynen yeniden üreten maddesel taneciğe dışardan, bilgilenme amacıyla yapıldığı gibi) yapılan birer müdahaledir ve bu soru sorulduğunda, aynen yeniden üretmenin ilişkileri sorgulanmış, yani üretimin ardında neler olup bittiği veya ardındaki mantık ya da ratio (mantıkçı akıl) sorgulanmış, bu ilişkiler kuşkuya
düşürülmüş olmaktadır. Her sorgu, üreticinin kendini yeniden üretme faaliyetine yönelir ve kendini aynen yeniden üretmeye karşı bir tehdittir. Bu tehdidin yarattığı Risk, üreticinin üretim ilişkilerini ‘aynen yeniden üretme’ mutlaklığı ya da kesinliğini bir olasılık haline
getirir. Edinilecek bilginin kesinliğini sarsar. İşte pozitivistlerin edindikleri bilgi (modern Kuantum kuramcılarının, kendisine deney amacıyla müdahale edip kimliğini bozdukları dalga tanecikten edindikleri bilgi gibi) böyle sarsak bir bilgidir.
15. Şu dakka herhangi bir fakültenin kapısından girseniz ve önünüze çıkan ilk doçent ya da profesöre : “Acaba bilgi-bilim sosyolojisi ya da olmadı bilim felsefesi-epistemoloji hadi o da olmadı metodoloji-istatistik değil yalnız, metodoloji- sizi ilgilendiriyor mu? İlgilendiriyorsa nerenizden?” diye bir soru yönlendirseniz, alacağınız cevap yüzde doksan küsur ihtimalle şöyle olacaktır; “Kardeşim o bölümler bu binada değil.”
16. Yaptığı işlerin abc sine bile kafa yormayan  bilim adam/kadınlarının ülkesindeyiz/dünyasındayız.
17. Yılmaz Öner kafa yormuştu. Başta kendi kafasını sonra da bizimkileri. Helal olsun.Bu topraklarda doğa bilimlerine yönelmiş hala birileri kaldıysa onların okuması gereken bir adamdır, zaten de
18. Ayrıca sosyal bilimcilerin, özellikle alan araştırmacılarının da kendisinden öğrenecekleri çok şey vardır kanaatimce.
19. KAŞ yapanlar için ise bu önerim geçerli değil.
20. Çünkü kamuoyu araştırma şirketleri gerçeği arayamaz. Bünyeleri müsait değildir. Varoluşları itibarıyla bu mümkün değildir.
21. Zaten mümkün olsa sayıları bu kadar çoğalmazdı. Ayrıca da aynı konularda birbirinden çok  farklı sonuçlar elde etmezlerdi.
22. Toplum denen kımıltı içinde gezinen mahluklar olarak ne tip bir kımıltıda gezindiğimizi bize bildirdikleri söyleniyor bu KAŞ ların.
23. Bu bilgilerin elde ediliş süreçlerindeki bilgibilimsel hatalarla, gittiğiniz bir lokantada yediğiniz yemeğin mutfaktaki oluşum süreci hataları birbirine benzerdir.
24. Ancak yemeği yediğinizde “Beğendim.” ya da “Beğenmedim” dersiniz. “Vay be! Demek ki yediğim yemek gerçek bir  yemekmiş.” demezsiniz.
25. Alan araştırmalarıyla az önce Yılmaz Öner’in de söylediği gibi gerçek bulunamaz.
26. Çünkü araştırdığınız nesne akvaryumdaki balık değildir. Büyüteçle, duyu mikroskobu(bu da ne demekse?)  ile
şununla ve bununla onu gözlemleyemezsiniz. Balığın gözlemlenmesinden gelen bilgi de balığa içkin bir bilgi midir? Bu da tartışılır.
27. KAŞlar konusunda toplumu örneklem düzeyinde belli bir niceliğe küçültmekteki zorluklardan, bu noktadaki nesnellikle ilgili sorunlardan söz etmiyorum. İşin en başında sorun var. Şöyle;
28. İnsan denen mahluka uygulanan alan araştırmaları soru ile başlar.
29. Soru ise içeriği ne olursa olsun yöneldiği kişideki ‘denge’ durumunu değişime uğratır. Soruyu takip eden cevap bu nedenle soruyla oluşan arızadan süzülerek gelen yeni bir durumdur. 

30. Sahada yani insanlararasılıkta elinde anket formu ile gezinen kişilerin derdi gerçek değildir. Onların derdi ekmek parasıdır.
31. Onları orada gezdirenlerin derdi de gerçek değildir. Patronlar anketçilerini kovup
işlerinin başına bizatihi kendileri geçseler bile gerçeği bulmaları metodolojik olarak mümkün değildir. Birisinin evine çat kapı girdiğinizde ya da o evi telefonla aradığınızda tuttuğunuz  nabız o evin nabzı değil kendi nabzınızdır.
32. O halde KAŞların derdi nedir?
33. Kamuoyu araştırma şirketleri bu çağın yeni ideolojik aygıtlarıdır.
34. Onların ölçtüğü şey toplum denen kımıltının o anki hali pür melali değildir.
35. Örneğin seçim öncesi günlerde ölçülerek medyadan bize duyurulan şey aslında sandıklarda sayım tamamlandıktan
sonra seçim gecesi televizyon ekranlarında göreceğimiz şeydir.
36. En iyi KAŞ en doğruyu bilen değildir.
37. En iyi KAŞ en uygunu belirlemeye en muktedir olandır.
38. Bunları yazayım dedim.
39. Bitirirken Yılmaz Öner’i saygıyla anıyorum.