.

Yazarın arşivi

Meyhaneye girdim, baktım en köşe masaya kurulmuş. Kurulmuş da demeyeyim kaykılmış. Elinde telefon vermiş duvara sırtını kaynatıyor. Konuştuğu kimse artık, belli ki keyfi yerinde beni fark etmedi bile. Bu arada masadaki bir büyüğün yarısı çoktan uçmuş, mezeler desen tabağın içinde ne olduğu anlaşılmayacak hale kadar getirilmiş gözüküyor uzaktan. Bütün bunlar trafiğin bana hediyesi. Garsonlarla bir iki hoşbeş edeyim de telefonu bitsin, dedim. Çok kibarım. Garsonların demesi, bi saattir burada arkadaş. Önden iki bira içmiş, iki de yanında getirdiği hanıma ısmarlamış. İki tabak tepeleme kızartma patatesi götürmüşler beraber. Oh! Afiyet olsun. Sonra  hanım arkadaşı gitmiş, ama gene gelecekmiş. Ne mutlu bize! Gelsin bakalım. Garsonlar da garson değil meyhane radarı mübarek. Anlaşılan bizim maaşın kalan yarısı bu akşam burada sizlere ömür. Zaten ilk yarısı daha dünyaya geldiği gün mevta oluyor.

Bizimkinin keyfi çok yerindeymiş. Masalara sürekli espri yapıp duruyomuş. Heh! Beni gördü.
Ayağa kalktı, telefon elinde. Gittim yanaştım zat-ı alilerine. Kucaklaşma faslı. Oturdu bir iki laf daha etti, baktım telefonu bana uzatıyor. “Kim ki bu?” diye kulağıma dayadım. Hadi canım! Gülcan konuşuyor kulağımda. Aytekin onu aramış. Bu geceyi nasıl izah edicem diye sekiz takla attığım, korkudan telefon bile edemediğim kadın kulağımda. Sesi de hiç öyle kızgın mızgın değil. “Tatlım nasılsın? Ay bu abin senin hakkaten çok alem! Bişey anlattı valla gülmekten öldürdü beni. Bana bak, çok uyanık bu. Önden taktik yapıyor belli ki! Yumuşama sakın! Baay!” dedi kapattı. “Baay!” Dakka bir gol bir. Herife bak, benim hanımı arayıp beş dakka mavra yapıyor. Netice de alıyor. Bizse arabayı sağa çekip parkları yakıp kukumav kuşu gibi düşünüyoruz saatlerce. “Ne anlattın kıza?” dedim. Anlatacakmış, az sabretmeliymişim.
Napıyor muşum, iyiymiymişim bari? “Hep aynı işte. N’olsun?” dedim. “Ne demek lan hep aynı?” diye başladı. Hep aynı ne demekmiş? Her gün hep aynı ise boşuna niye yer kaplıyor muşum, boyuma göre bir çukur kazıp girmeliymişim içine. “Haklısın da çukur kazmaya bile mecalim yok benim.” dedim. Beter olmalıymışım.
Bi de ona bakmalıymışım. Onun keyfi o biçimmiş. Paralı bi karı bulmuş, seviyomuş da haspayı, kadının annesi rahatsızlanmış o yüzden İstanbul’daymışlar. Yoksa burada işi neymiş? İnsanın burada yaşaması için epey bi zeka gerisi olması şartmış. Kafası iyi.
Ben tabii onun gelişini gene her zamanki gibi ‘bakalım başıma ne bela açacak’ şeklinde yorumlamışım. Beni bilmezmiymiş! Biliyor harbiden.
Bu arada benim rakımı koyuyor. Gelişinin beni korkutacak bir yanı yokmuş, sevdiği kadınla artık Kıbrıs’ta yaşayacakmış. Bi daha buraya bizimkilerin ölümünde gelirse anca gelirmiş. Gerçi babamın da ölmeye hiç niyeti yokmuş ya! “Saçmalama adam kaç yıldır boşluğa bakıyor.” diyesi oldum. Ben babamı bilmezmişim, o az değilmiş. Vakit kaybetmeden kendime bir metres bulmalıymışım. Ancak o rahatlatırmıştır beni. Herkesin metresi varmış benim niye yokmuş? İbnemiymişim ben? Hem metresim olursa karımın kıymetini daha iyi anlarmışım. Yani bu durum aslında en fazla Gülcan’a yararmış. Gerçi ben onu da yüzüme gözüme bulaştırırmışım, sorunum birken ikiye çıkarmış. Fakat bu kafayla gidersem yakında kalp krizi ya da kanser gözüküyormuş falımda. Kahkaha atıyor. Kesin olarak gidiciymişim. Aytekin konuşuyor. Pimpirikliymişim zaten hep ben. Dünyayı vesveseden bir çorap halinde örmüşüm başıma. Şimdi de içinden çıkamıyor muşum tabii haliyle. Nasıl bir damarım varsa onun gibi bir abi bile beni değiştirememiş. Üçüncü kadehi dolduruyor bana. “Abi yavaş! Arabayla geldim.” diyesi oldum. Deminden beri benim rakılarımı o mu içmiş? Ayrıyeten bırakıp arabayı taksiyle dönmeliymişim evime. Yarın gelip alırmışım, biraz pratik zekalı olmalıymışım. Beyzade ya arkadaş, para sanki çeşmeden akıyor. Biz buraya gelirken bile üç kuruşun hesabını yapıyoruz. Bunun bu gamsızlıkla benden çok yaşayacağı kesin. Karnım gurulduyor. Kafam zaten fırıldak oldu. Adam soluk almadan konuşuyor. Lafı ağzıma tıkıyor bile diyemeyeceğim çünkü bana laf söyleyecek kadar düşünmeye bile fırsat bırakmıyor.
Sigara yaktı. Yasakmış filan umurunda değil. Bende mi içsem? Bırakalı oldu altı ay yirmi gün. Tut oğlum kendini.
Telefonu çaldı. Bi sessizlik oldu nihayet de bunları düşünme fırsatı buldum. Konuya girmem lazım. Alakasız bi yerden açıp yumuşak başlayıp hedefe doğru ilerleyeyim. Hedefte artık kıyamet mi kopacak, ne olacaksa olacak. Bunu kendi haline bırakırsam bir büyük daha içicez bu gidişle. Ondan sonra yarın sabah ölüm gider valla işe. Bu akşam burada bu işi bağlamalıyım. Neyse telefonu kapadı. Babamdan açayım lafı bari. Tamam iyi fikir. Babamdan açayım ordan dalarım mevzuya.
“Babama çok üzülüyorum ya abi!” dedim, “Adam gitti uzaklara. Camdan dışarı bakıyo her gün sabahtan akşama kadar boş boş.” dedim. Bi yere gitmezmiş o. “Karılara bakıyordur. Sen merak etme.” dedi cevap olarak. “Hadi canım!” demişim. “Oğlum!” diyor, “Ben kime çektim sence? Sen zampara olmadığına göre, babam da olmadığına göre, ben sütçüye mi çektim?” diyor. “Ne yani sen babamın zampara olduğunu mu ima ediyosun?” dedim. İmamıymış? İmaymış ha! Götüyle gülermiş buna. İmaymış. Kahkaha atıyor. “Üst katta bir Neriman Teyze vardı hani?” diyor. Beni kucağına oturtur severmiş küçükken. “Evet bilmem mi, Neriman Teyze’yi?” dedim. Peki Neriman’ı kim kucağına oturtur severmiş acaba, biliyor muymuşum? “Hadi canım!” demişim. “Abi yalan atma!” demişim. Demişim diyorum, çünkü feci afallamış durumdayım dememiş de olabilirim. Gözleriyle görmüş. Babam zamparanın tekiymiş. Böyle daha çok vukuatı varmış, annem bir gün ağlaya ağlaya bunları ona anlatmış. Fakat annem hep ‘kırıştırıyodu’ diye anlatırmış, Neriman’dan annemin hiç haberi olmamış. “Annem duysa kendisini pencereden atardı.” diyor. “Ananla büyüdüysen sayemde oğlum, kimseye söylemedim ben bunu şu dakkaya kadar.” diyor. Şimdi anlatıyormuş çünkü kafası iyiymiş. Gerekçeye bak! Kimseye bugüne kadar anlatmadığın kol gibi bir şeyi iki kadeh içip cart diye anlatıyosun. Anlattığın da kim? Kardeşin. Konu ne? Babanın pis bi zampara olması. Herif iki dakkada babamı aldı elimden. Neriman Teyze de cabası. “Peki babam zamparanın teki olduğuna göre sen sütçüden olmadın. Ben mi sütçüdenim o zaman?” diye sordum saf saf. Bilemeyecekmiş. O da benim sorunummuş. Dakka iki gol iki! “İşkilleniyodum ben zaten.” dedim. Şaka yapmış. Canım olur muymuş öyle şey. “Babam ne ara başka kadınlardan fırsat bulup annemle yattı da ben oldum?” diye sordum. “Ya sana ne bundan? Sen olduğuna bak.” diyor. “Şu halime bak. Oldum da ne oldum be abi? Ne oldum?” diye sordum ağlak bir şekilde. “Bi bok olduğun yok!” deyip kahkaha atıyor. Ardından da “Şaka şaka.” diyerek kadeh tokuşturuyor.
İçelim hakkaten. Getirin lan buraya bi küçük daha. Bi küçük müymüş? Pintiliği bırakıp bi büyük söylemeliymişim, adamı hasta etmemeliymişim.
Off!Off! Ben bu herifle ne zaman konuşsam bütün ayarlarım kaçıyor ya! Keşke gelmeseydim buraya! Ulan Aytekin kırk yıllık babamı aldın elimden. Şuna bak pilakiye nasıl yumulmuş. Umurunda bile değil herifin. İçicem bu akşam. Olmadı burada yatarım valla sandalyelerde.
İşe mişe de gitmem yarın. Gülcan ne der? Ne derse desin, yetti artık be!
“Neriman Teyzene kaç sene kaynadı o biliyo musun?” diyor. Kadın oradan taşınana kadar kaynamış. Karı menapozda olmasa ‘benim niye kardeşim yok’ diye üzülmeme gerek kalmayacakmış. Ayrıca da dua etmeliymişim ki, anneanneden kalan malların varisi de artmamış.
Şu halimizi Neriman’ın menapozuna borçluymuşuz. “Anneannemden kalan parayı annem babama niye yedirsin, zaten boynuzu yemiş?” diyesi oldum. Annem safın tekiymiş. Babamın kahrını çekmiş bile bile yıllarca. “Sen babamın haline annem üzülüyor sanıyorsun. Eğer için için göbek atmıyorsa adiyim.” diyor. Sen zaten adisin. Annem babamın nalları dikip gitmesini bekliyormuş. “Hadi canım!”, demişim. Ben uyuyormuşum, kadın babamdan sonra kafasını dinleyerek geçireceği günlerin hayaliyle yaşıyormuş. “O hayalle yaşlandı kadın. O ondan önce gidecek haberi yok.” diyor. “Sus!” diyorum. Sus ulan Aytekin, yedin bitirdin lan beni. Tabii bunları içimden diyorum. Dışımdan niye diyemiyorum ya? Bu geceden sonra tufan be İsmail! Hadi İsmail de lan işte, dök içini, et bi güzel isyan. Ben bittim o hala konuşuyor. Ben ne düşündüğümü bile takip edemez hale geldim. İkinci büyük demin gelmedi mi daha? Yarısı bitmiş.
Şimdi gelmeliymişiz asıl konuya. Neden tribe girdiğimin farkındaymış. Farkındaymış da endişe etmeme gerçekten de gerek yokmuş. O arazi imara açılacak diye boşuna hayal kuruyor muşum. Allah direkman konuya girdi. Baskın yedim gene. “Hangi arazi?” diye toparlayıp bi kendime gelme mesafesi arayayım dedim. “Ne hangisi ulan?” diye daldı yeniden. Bilmiyor muymuş benim derdimi? Memur maaşımla etimin budumun ne olduğu belliymiş, hayalim de o arsa imara girip parsel parsel satılınca zengin olmakmış. O iş yaşmış! “Nasıl yaş?” diye sorası oldum. “Belediyedeki adamlarla konuştum bir iki senesi var, diyorlar.” dedim. Haşmet’le konuşmuşum. Biliyor. Haşmet’e kaç kere yemek ısmarlamışım? “Üç ayda bir arıyor, gelişme var diye, götürüyorum bi yere.” dedim.
“Götür götür devam et. O da pirzolaları götürsün.” diyor. Biliyor. O adamın ne mal olduğunu ilk seferde anlamış. O yollardan benden çok önce geçmiş ya herif.  Deliricem. “Ee?” dedim, “Siktir et Haşmet’i. Sonuç?”
Bardağımı aldı su dolduruyor, içine bir sürü de buz atıyor. İşin akıbetini en tepeden öğrenmiş. Lafı bekletiyor, hakkaten de beni kalpten öldürecek.  Abi sonuç, dedim. Sonuç! Orası yeşil alanmış ve yeşil alan olarak kalacakmış. “Hadi iç.” dedi, suyu uzattı. Yalan söylüyorsun, demişim. “Lan salak! Öyle olmasa ben orayı çoktan okuttuydum. Beni bilmiyo musun? Sen mi engel olacaktın? Hadi iç suyunu.” diyor. “Sen çevreci değil miydin? Orası park olacakmış. Senin parkın. Git bol bol yuvarlan orda işte. Takla makla at.  Amuda kalk” diyor. Kahkaha atıyor.

Ulan Aytekin babamdan sonra istikbalimi de aldın elimden. Bari hanımı kurtarabilsem? “Gülcan’a ne anlattın da öyle güldürdün kızı?” diye sordum.  Artık kendimden geçmek üzereyim. Bunu da sorayım zira artık bundan sonrasını eminim ki yarın hatırlamıycam. Az sabretmeliymişim, daha gece yeni başlıyormuş, anlatacakmış. Yeni mi başlıyor? İki büyük bitti be! Yeni başlıyormuş? İki senede içtiğim rakıyı iki saatte içtim sayende. Yeni başlıyormuş? Az önce trafikteyken hiç olmazsa babam vardı elimde, Neriman Teyzem vardı. Karım bile muallakta şimdi. Ulan trafiklerde sürüne sürüne niye geldim ben bu herifle konuşmaya akşam akşam? Deli miyim ben? Deli değilim kardeşim sana daha önce de söyledim, ben başka bir şeyim.
Deli olsam şimdiye bunun kafasına çoktan geçirdiydim rakı şişesini. Her şeyimi herif tek tek elimden alırken ağlak ağlak dinliyorum ben herifi ya! Ne delisi? İsmail sen nasıl bir mahluksun oğlum hakkaten? Ben bunları düşünürken
herifin dünya umurunda değil. Baktım benim üstümden ileri doğru bir yere bakıyor. Yüzünde güller açtı birden.
Ben daha ne olup bittiğini anlamadan masaya bir kadın geldi yanımıza.
Aytekin’i görsen sanırsın Monako prensesi aramızda. Eciş bücüş bir kadın elini  bana uzatmış: “İsmail Bey, abinizden çok methinizi işittim. Demek ki kısmet bugüneymiş. Benim adım Sonay.
Çok memnun oldum” diyor. Aytekin de “Benim hatun. Songül ile Aydın’ın aşkından olmuş. Sonra da bana pas ettiler, sağolsunlar.” diyerek kahkaha atıyor kadını benle tanıştırırken. Mürvet Sim bakışlı bir kadın, gözlerini dikmiş beni süzüyor, masada. Yarabbim rüyada mıyım neyim?

Trafikteyim. “Neredesin? Geldin mi?”, “Yok, ben hala trafikteyim.” Böyle bir laf var.
“Valla günümün en az iki, üç saati trafikte geçiyor şekerim. İnan yani!” Böyle de bir laf var.
“Geçen bi kamyon mu devrilmiş ne? Bi trafik. On dakikalık yolu üç saatte aldık Allah seni inandırsın.” Böyle de bir laf var. Laf çok.
Trafik semt olarak düşünülmüş olmalı İstanbul tarafımızdan yapılırken. Çok güzel bir düşünce. Trafik, İstanbul’un en kalabalık semti valla bana soran olursa. Aytekin adisi ile meyhanede kozlarımızı paylaşıcaz, ama bakalım gidebilirsem.
Karşı yönden geçip duran arabalara hasetle bakıyorum yarım saattir. Süslü tenekelerin içinde oturup duruyoruz bizim tarafta. Şu arabalara oturup trafikte bekleşmek için ne paralar harcıyoruz be kardeşim! İlerde bi kaza olmuş olabilir, kaza yapanlara bakmak için yavaşlayan güzel insanlar olabilir, yağmur yağmış böyle olmuş olabilir, yol ya da kazı çalışması olabilir, büyükbaşlardan biri geçiyor olabilir, iş çıkışı olabilir, okul dağılışı olabilir, olabilir oğlu olabilir, her an her şey olabilir. Yan arabadaki ayıyla bakışıyoruz. Öylesine.
Ben ona baktığımı bile sanmıyorum. Niye bakayım? Herif de zaten bana bakarken kim bilir aklında ne var? Niye bana baksın? Benim hiç bir orjinalliğim yok ki abi! Araba da zaten ikinci el.
Bi zamanlar böyle birbiriyle süsüşen ineklerden biri diğerine “Ne bakıyosun lan? Açıkta bir şey mi gördün?” diye sorardı. Verilen cevaba göre de olaylar gelişirdi. Şimdi bu kadar lafa giren de kalmadı pek. Kuru bakışma, en fazla ‘Ne bakıyosun’ dan sonra çekip ‘dan dan’ vurma şeklinde uygulamalar var günümüzde. Aytekin şimdi rahat bi küçüğü bulmuştur. Hesabı bana ödetecek nasıl olsa, paso içiyodur adi!

 Ulan trafik, açıl da gidelim be bilader zarara giriyoruz . İşimiz var, gücümüz var. Daha doğrusu işimiz var, gücümüz yok. Hadi be bilader gözünün yağını yiyeyim. Aha! Kımıldadı. Açılacak galiba. Açılcak açılcak. Kımıldıyor valla. Oo! Çok güzel kımıldıyor. Hadi yavrum, hadi biraz daha kımılda. Ne hallere düştüm ben ya! Kımıldayan arabalara bakıp konuşuyorum, neredeyse kahkaha atıcam. Deliriyo muyum yoksa? Delirmişimdir belki!  Belki de çoktan delirdim de benim haberim olmadı. Zaten kim bana diyecek ki “Delirdin oğlum sen!” diye. Herkes benden beter sıyırmış. Hakkaten herkes kompile kafayı üşütmüş durumda. Ben de bu arada üşütmüş olmalıyım. Ne de olsa içlerinde geziyoruz. Gerçi delirsem bu trafikte işim ne kardeşim? Girmem bir, hasbelkader girmiş bulunsam bırakır arabayı çeker giderim, iki. Ne bekliycem burda? Arabayı bırakamıyosun oğlum İsmail. Malın kıymetli. Oturup bekliyosun işte içinde hıyar gibi. Kımıldayan arabaların kıçına bakıp tebessüm ediyosun. Demek ki delirmedin. Delirmedim tamam da normal de sayılmam ki abi ben! Delirmediğime göre, normal olmadığım da kesin olduğuna göre demek ki üçüncü bir hal daha var! Ben ondan olmuş olmalıyım.
Acaba ne oldum ben ya? Hayra alamet değil. Hiç değil.

Annemlerden çıktım. Daha arabanın kapısını açtım. Açtım gireyim içeri. Kalktı çatık kaşlarım. Çaldı telefon.
Dedim, “Kim bu arayan?” Bu arıyor.
Komplo kokusu alıyorum. “Ne var?” dedim. Çok sertim. “Nerdesin napıyosun?” diye soruyor. Arkadan da gürültüler geliyor. Belli ki kafayı çekiyor adi! “Napıcam!” dedim, “Senin de bildiğin gibi annemlerden çıkıyorum, bi konu vardı da-senin de bildiğin- onu konuştuk.”
“Siktir et konuyu monuyu hadi gel iki tek atalım, özledim seni.” diyor. Özlemiş beni!
“Abi eve gidicem, Gülcan yemek hazırlamıştır.”, diyesi oldum. “Ulan akşam akşam anana gitmişsin, senin karın bunu affeder mi? O çoktan yemiştir, çocuğa da yedirmiştir. Et bi telefon gel hadi, bekliyorum.” diyerek kapattı. ‘Et bi, telefon gel!’ Herife bak! Ya aynı yerden gelen iki kişi hiç mi birbirine benzemez? Benzememiş işte. Bu herifteki rahatlığın milyonda biri yok bende! Bu benden önce kalmış anamın karnında uzun bi süre. Çekip çıkarmasalar çıkacağı da yoktu eminim sefa pezevenginin. Ayak izine filan basmış mıyımdır acaba? Basmadığım belli. Bana bundan hiç bir şey geçmemiş. Eksik olsun! İyi ki de geçmemiş. Buna benzesem valla keserim kendimi fileto. Söyledi lafını kapattı yüzüme telefonu. Çağırdığına göre demek konuyu açacak. Bu arada benim karımı da çözmüş. Harbiden de Gülcan biliyorum baktı saate bir iki. Aramıyor, ben arıyayım dedi bir iki. Aramadı. Tuttu kendini. Yedi yemeği sinirle. Bir yandan da şişmeye başladı.
Geçmişte benim yaptığım ne kadar dangalaklık varsa çıkarmaya başladı çıkısından bir bir. Yavaş yavaş ağlama havasına girdi. Hakkımı da yemeye başladı. Kızıyorum, ama bişey yapamıyorum. Çünkü onun bunları düşündüğünü düşünen benim. Kızın bi kabahatı olmayabilir, hakkını yemeyeyim ama ben onu bilirim bu iş kesin böyle olmuştur. Her neyse. Şişti de şişti. Şişti de şişti. Patlayacak hale geldi. Anasını aramıştır. Sanki bişey yaptık. İş çıkışı annemlere uğradık alt tarafı. O da özlediğimiz için falan değil. Bi konu var. Uuf! Bi karış surata gidiyoruz son sürat abi ya!
Üstüne bi de evi baypas yapıp meyhane çekicez! İlk bir ayı ağır kafa ütüleme olmak üzere en az altı aylık göz hapsi ve topyekün soğuk savaşla anca yırtarım, o da belki . Bunu durdurabilirim aslında . “Trafik var. Delircektim karıcım. Annemlerden çıkalı oldu nerdeyse iki saat. Bu İstanbul beni bitirdi valla.” tiradları ile paşa paşa eve dönüp hafif bir cezayla atlatabilirim, ama gitmek lazım. Gitmek lazım oğlum boşuna hayal kurma. Herif bir gün içinde ikinci tur görüşmelere başlıyor. Kararını vermiş belli. Gidip caydıracaksın. Gitmek lazım da bunu Gülcan’a nasıl anlatıcam? Akşamın sekizi olmuş koca eve uğramadan meyhaneye geçiş yapıyor. Nice evlerde görülmüş şeydir belki ama bizim evde değil. Gördüremedik. O nice evlere hastayım be! Onlardan bende neden bi tane olmadı? Şu hayattan göçüp gidicem, eşek kadar adam olduk hala gönlümüzce bi kafamıza göre takılamıyoruz. Git di mi? Ara karını yürü  meyhaneye. Ya da hiç arama git ordan ara. Ya ne araması kardeşim! Takmışın aramaya!  Arama bırak o seni arasın. Tabi ya o seni arasın hatta geç aç telefonu biraz da kıvransın kıymetini anlasın. Kerhaneye mi gidiyosun bilader? Meyhaneye gidiyosun alt tarafı. Yerin yurdun belli. Arasın, ver telefonu garsona. Konuşsun Yunus’la. İşte ispatı. Allah Allah ya! Ya İsmail bu kadar da olmaz be kardeşim!
Alt tarafı abin gelmiş onunla iki çift laf edemeyecek misin sen ya kırk yılda bir? O da keyiften olsa canım yanmaz. Bi konu var. Onu konuşacaksın.
Abi ben hiç başkasına kızmayayım. Yok yok valla öyle. Benim kimseye söyleyecek lafım yok! Ben kendi burnumdan bizzat kendim getiriyorum. Benim gibi bi salaktan bir tane daha yoktur bu dünyada. İç güveysi bile benden hallice.
Arabayı çektim sağa, yaktım parkları. Düşünüyorum. Başka türlü düşünemiyorum.
Parkları yakınca bi düşünceli hal geliyor bana.
N’apsam? Gülcan’ı arıycam o kısmı tamam da. Ne diycem? Ne diyceğim belli de o ters bişeyler söylerse karşılığında ben ona ne diycem? Hiç bişey olmamış gibi davranırsa eve dönünce evdeki bir karış surata karşı napıcam? Hadi akşam içtik kulak asmadık. Yarın sabahtan itibaren ayılınca napıcam? Anlatırım ya! Kendim için değil senin için ve biricik oğlumuz için yaptım derim. Sanki zimmetimize para geçirdik anasını satayım. Ulan alt tarafı abimiz ile içki içicez. Her şeyi de santim santim anlattıracak. Neden öyle dedin, neden bunu da söylemedin. Laf soksaydın, soktun mu? Uff! Ya yürü git be İsmail amma taktın kafaya be! Mesaj atsam? En iyisi mesaj. Karıcım tam yoldayken abim aradı.…sonra ne diycez. Heh! Annem yetiştirmiş anlaşılan. Beni çağırdı…Dananın kuyruğu bu akşam kopuyor. Bana şans dile. İşte budur.
Ulan iyi buldum şu son lafı be! Ben diyorum oğlum sana, bak düşününce hemen bir çıkar yol buluyorsun kendine. Zeki adamsın da işte saatini denk getirmen lazım. Yeter ki düşün. Baktım parklar yanıyor hala. Bi daha okuyayım bakayım şu mesajı: ‘Karıcım tam yoldayken abim aradı. Annem yetiştirmiş anlaşılan. Beni çağırdı it. Dananın kuyruğu bu akşam kopacak. Bana şans dile.” Güzel oldu. İt yazdım. İnsan abisine it demez aslında da ben diyorum işte. Zaten karımıza yazdık mesajı elaleme değil. İyi oldu bu. İyi olduysa ben bunu niye mesaj diye atıyorum ki açayım telefonda söyleyeyim daha çok prim yaparım? Yok yok böyle daha risksiz.
Evet, basalım şu tuşa, gönder bakam lan şu mesajı telefon adisi. Tamamdır.
Şimdi eğer Gülcan’dan cevap ‘ok’ şeklinde gelmezse şu arabayı direkman şarampole sürmeyen ne olsun! Bana acaip kızgın fakat mesajı okuyunca hak verdi. Fakat kızgınlığı da tam geçmedi. Yüz bulmayayım diye soğuk bir cevap verecek. Nitekim verdi işte. Cevap anında geldi. Öttü telefon. Bakalım ne yazmış. “Bol şans” yazmış. Sıçtık! Beni düşünüyor kız. Gıcıklık yapmadı bak. Karımın hakkını yiyorum! Uuuff! Belki de kız merak içinde benden telefon bekliyordu. Yazdık bi kuru mesaj! Hakkatten ya aslında benim karım iyidir bakma sen. Ulan abi geliyorum kımıldama bi yere.

Annemlere uğradım akşam eve gitmeden. Babama baktım da iyice yaşlandı artık bu adam be! Gözleri de tam seçemiyor, göz numarası büyüdü gene herhalde. Katarak matarak olmasın valla şimdi hiç sırası değil. Aytekin şerefsizi anneme geldi bugün tabii ki. Eee ne oldu? Bilen yok! Anne diyorum: “Neymiş derdi niye gelmiş bu herif?” “Ne olsun oğlum işte!” diyor. “Kıbrıs mıbrıs.” Kıbrıs mıbrıs? Ee başka? Başka bişey yok mu? Yokmuş. Yatmış, kalkmış, giyinmiş, çıkmış. Çıkarken de kadının emekli maaşını tokatlamış. Konuyu açmamış anlaşılan. Herhalde Şahap Dayım ile başladı müzakerelere. Tam da emin değilim. Babam biraz daha çöktü be bu aralar. Adama ilk yaşlılık yetmişinin başında bi uğradıydı şimdi artık temelli gelmiş görünüyor. Uyukluyor hep cam kenarında. Kedi gibi değil, koltuğu var, gözlükleri var, dizlerinin üstünde gazetesi var. Beni tanıyor canım o konuda bi problem yok henüz. Ama konuşma miktarı azaldı. Sanki  eskiden çoktu da?  Susan adamdı. Susardı öyle. Şimdi hepten kapattı musluğu. Pencereden dışarı bakıyor uzun uzun. Bana kalsa nereye baktığını kendi de bilmiyor artık. İnsanlar bi saatten sonra artık arazi olmalılar abi. Dünya tepeleme insanla doldu. Tadında bırakacaksın. İnsan ömrü uzadı da noldu? Ortalık altına işeyen ihtiyarlarla doldu. Ee ne anladım ben bundan? Dünya kadar bakıcı parası da cabası. Ele güne rezil olmadan ikilemek şart. Özellikle benim kayınvalde ile kayınpeder için bilhassa temenni ediyorum. Bizimkiler biraz daha bekleyebilir. Şu uyuklayan adamın atmaca  gibi olduğu  bir zaman yaşandı mı acaba bu dünyada? Hiç sanmıyorum. Bizim pederin annemi nasıl tavladığını sorayım dedim bi ara, öyle bişey olmamış. Vermişler kızı. Yani en fazla konuşsa orada konuşurdu, ama oradan da yırtmış. Adam şanslı  adam valla. Ben Gülcanla on yıldır çene yarıştıra yarıştıra yanak kaslarım pazularımı geçti. Aslında bizim ailenin kurulması tamamen rastlantı abi. Babama ilk istediği kızı verselermiş, şimdi yoktum ya ben ya da kızdım belki ne bileyim ya!  Annem de bir adamı sevmiş bir iki gezmiş de adamla dışarıda. Sonra adamı zorla başka biriyle evlendirmişler. Annemin adı çıkıyomuş neredeyse. Laf çıkmış hakkında. Annemi uçurumun kenarından babam çekip çıkarmış . Bu çekilişten de önce Aytekin sonra ben çıkmışım.
Aslında babamı annemle evlendiren babamın o zaman babası kadar sevdiği bir sulh hukuk hakimi abisi varmış; o. Annemi babamla evlendiren de anneannem. Beni de Gülcanla evlendiren aslında bizim Erçin Abi. Gülcan’ı da benimle evlendiren aslında onun Muazzez Ablası. Böyle gidiyo abi bu silsile. Yani bizi kendi halimize bıraksalar böyle olmazdık belki de. Bizi birbirimize doğru arkadan birileri iteliyor sürekli. Buralarda böyle.
Rahmetli anneannem de bu iti severdi ama olsun anasını satayım. Ulan Aytekin bende var bi kuru hala gerisi hepsi senin anne, baba, dayı, amca hepsi senin oldu lan. Tepe tepe de kullandın zaten hepsini. Satturmıycam abi o yeri. Bir bilemedin iki seneye orası uçacak dedi belediyedeki rüşvetçi herif.
Annem yemek yapmış bizimkileri de istiyor gelsinler diye. Torununu özlemiş. Gülcan alıp onu okuldan beraber buraya gelsinlermiş! Hadiymiş! Hem babam da çok sevinirmiş. Babamı da her defasında araya koymazsa olmaz.  Babamın dünyadan haberi yok be, garibimin. Kim gelecek? Gülcanı arıycakmışım. Gelsinlermiş! Ah be anacım hala tanıyamadın mı sen gelinini? El kızının emrivakiyle bi yere gittiği görülmüş şey mi? Önce kırk dereden su getirecek, kocasının iflahını kesip mecalsiz bırakacak ondan sonra belki. Biz uğraşalım kıçımızı yırtalım eşimiz çocuğumuz anamızı babamızı saysın diye kıymeti mi var abi? Öteki ne yapsa kabulleri ya! Böyle şey olmaz. Lan evde ebe doğurtmuş olmasa, hayır ebemi tanımasam diycem beni evlatlık aldılar. Ebem koymuş ismimi. İsmail onun rahmetli babasının adıymış. Ebemi de annem küçük dayımla yapmak istemiş ama niyeyse olmamış o iş. Sonra küçük dayımı zaten büyük dayım evlendirdi. Hala ilenir durur ona. Şimdi bu Aytekin’in asıl niyetini öğrenmem için ne yapmam lazım biliyorum aslında.
Anneme dedim, noldu o araziye çıkan müşteri, istekli miymiş hala diye. Kızarıyor kadın.
Bişey sakladı mı böyle alttan artık nedense hafif ateş geliyor. Kızarıyor kadın. O yüzden annemden bişey öğreneceksen öyle telefonda melefonda değil direkman yüzünden öğreneceksin. Ani sordum soruyu.  Kızarıyor işte. Ulan Aytekin ağzına sıçıcam senin.

Abi adam gitti. İçime bi kurt düştü. İşe de kendimi veremedim adamakıllı. Dedim bi annemi arayayım bakalım, bi ağzını arayayım. Bu şerefsiz niye döndü? En son altılı ganyan bayiini batırdığından beri Kıbrıs’taydı. Orada asker arkadaşım var, bir iki gün gideyim kendime geleyim diye gittiydi, adamın evine çöktü aylarca kımıldamadı. Adamın çoluğu çocuğu var, yeter artık dön geri dedikçe tınmadı bile. Bi dul kadın bulup onun yanına yatay geçiş yapmış sonradan, keyfi yerindeymiş diyordu annem en son.
Zart diye döndü habersiz, aniden. Var bi iş!
Annemi çaldırdım. Cep çakısı mı bu kadın? Çaldırdım dediğim, telefonla aradım. Ağzını arıyorum. Bişeyler geveliyor, fakat bana anlatmaz biliyorum, direk de soramıyorum.
Kapattım. İçim rahat etmedi. Dedim bi de Şahap Dayımı arayayım. Onu da aramayalı epey oldu, bir sürü laf işiticez şimdi, ama olsun. Çaldırdım.
Ona da uğramış. Ben aramadan az önce çıkmış.
Önce bana geliyor, sonra anneme uğruyor sonra da Şahap dayıma, hepsi de bi gün içinde.
Aylardır ortada olmayan adam aileyi sıradan geçiriyor. Hepsi de bi gün içinde. Küçük dayıma gitmez. Gerek duymaz. Küçük dayım, Şahap dayımın sözünden mi çıkmış hiç? Böyle belimden yukarı bir ürperme geldi. Sattıracak! Yeri sattıracak şerefsiz, kulis yapıyor. Ah ulan ah!
Ben buna kaç kere dedim bunu. Az bekleyelim abi, bi sabret. Yok, satalım da satalım. Abi, abicim az bekleyelim imara girince hepimiz ihya olucaz, bi sık dişini. Yok, ille de satalım. Lan zaten bi bu kaldı elimizde. Geri kalanların hepsi çar çur oldu gitti senin yüzünden.
Her iş batırışında yeniden azdı şerefsiz. Satalım da satalım. Dayımın da ağzından girmiş burnundan çıkmıştır şimdi. Annem zaten oğluna aşık, o ne derse emrine amade.
Babamla konuşmam lazım acele. Heh tam buldun adamını!
O etliye sütlüye karışmaz ki birader. Her şeye he diye diye seksen beş yaşına kadar kalınıyo demek ki lan bu dünyada. Sır budur belki. Kalsın abi, bana ters. Zaten ben halama çekmişim. Hiç affetmem. Şak diye söylerim lafımı. Sen mi söyleyeceksin?  İçgüveysinden betersin be  sen yıllardır hıyar herif. Şak diye söylermiş. Yere müşteri varmış diye bi de söylediyse annem, hepten boku yedik. Ben babamla gene de bi konuşayım ya? Yok be abi, adam etkisiz eleman diyorum sana işte. Erçin Abi’den izin isteyeyim, trafiğe kalmadan çıkayım yarım saat önce de bi bizimkilere gideyim bakayım. Aytekin geldin anında karıştırdın gene lan her şeyi.
Yav bir insan bu kadar istikrarlı bir adi olur da hala kredisini nasıl tüketmez abi?
Annem ile büyük dayım buna meftun oğlum, bilmiyo musun lan bunu yıllardır? İlk çocuk, ilk yeğen. Ulan iyi de bunun rantı kırk yıl yenmez ki be! Yedirmezsin. Bizimkiler yediriyorlar işte. Ömür biter Aytekin bitmez. Ben bi annemlere gideyim. Artık isyan mı edicem napıcaksam yapıcam, ama bu yer de giderse biterim.
Eskiden bazen bakıyodum böyle televizyonlara, araba denize uçmuş mesela, içinde iki kişi boğulmuş. Bari bi tanesi bizimki olsa diye geçiriyodum içimden Allah affetsin. Gına getirdi gına! Olmaz olsun böyle kardeş. Daha doğrusu böyle abi.

Geçen gün işe bi gittim; baktım, oturmuş beni bekliyor. Bir yandan da dairedekilerle vermiş muhabbeti. Bi sarılış sarıldı, zannettim kaburgalarım kırıldı. Beni çok özlemiş!
Var bi numarası yoksa sabahın köründe benim yanımda işi ne?
Yarım saat oturdu, çay kahve. Bekliyorum, sadede ne zaman gelecek? Yok, paso hoşbeş!
Sonra birden kalktı “Ben gideyim bi de annemlere uğrayayım” diyerek. ‘Bi haller olmuş buna görüşmeyeli’ diycem, ama diyemiyorum. Çünkü malımı biliyorum, var gene bir numarası.
Dairedekiler sordu arkasından, ağabeyiniz aman ne de şekermiş, mesleği ne falan diye.
Serbest, dedim. Serbest meslek. İpsiz sapsızın tekidir, diyemedim. Onu bunu, benim gibi kerizleri çarpar yolunu bulur, dört dörtlük bir şerefsizdir, diyemedim. Umutluyum bekliyorum ama, bu dünyada bunsuz yaşadığım tek bir Allah’ın günü olmadı ya, henüz. Bu dünyayı ben bunsuz bilemedim henüz. O yüzden dünya hakkımda görüşümü sorarsanız peşinen söyleyeyim; negatif. Eksi abi burası benim için, herif benden üç yıl önce gelmiş, ortalığı dümdüz etmiş. Her çocukluk anımda bu da var. İnsan çocukluğuna dair komik anları önce hatırlıyor sonra güleyim derken anında içi acımaya başlıyor, bu herifin yüzünden.
Kafamı sehpaların kenarına kenarına doğru mu vurmamış, sırtımı kasten ceryanda mı bırakmamış!  Hatta bi keresinde merdivenden itmiş de tırabzanlara takılmışım yuvarlanırken. Kaç kere terli terli soğuk su içirmiş bana özel. Anneme sordum belki yüz kere, havale geçirdim mi ben hiç küçükken yoksa geçirmedim mi, diye. Bütün oyuncaklarımla önce bu oynadı. Bütün kız arkadaşlarıma önce bu asıldı. Bütün harçlıklarımı benden önce bu harcadı. Ulan Aytekin yedin bitirdin lan beni! İliğimi kemiğimi kuruttun!
Bunun düzenbaz, üçkağıtçının biri olduğu anlaşılana kadarki arada ben de büyümüşüm abi! Olan bana oldu. Şimdi gelmiş dairedekilere “Bu benim kardeşim var ya canımdan ileri!…” falan filan lafları. Hadi ordan lan adi!…

“Buradaki öğretmenlerle öğrencilerin kimileri alanlarındaki yol gösterici ışıklardan tanrıymışçasına söz ediyor. Nietzsche’den, Heidegger’den, Derrida’dan alıntı yapmadan tek satır yazamıyorlar, bütün yaşamları birkaç put arasında gidip gelmekle geçiyor gibi.
Beyefendi siz, insanların bilge kişilerle, onların söyledikleriyle kişisel bir ilişkinin varolduğu bir toplulukta, öyle bir çağda yaşadınız belki. Günümüzde böyle kişisel ilişkilerin bulunduğunu sanmıyorum; sıradanlaştırıcı bir baskı var, dahası Platon’un istediği canlı konuşmanın yerini basmakalıp boş sözler aldı. İğrenç bir durum…”

“……bir de insanların demokrasi gözüyle görülmesi var, Atinalılar da Sokrates’i böyle görmüş anlaşılan. “Ha, şu bizim Sokrates.” demişler, “biliriz, avanağın biridir, ortalıkta dolaşıp onun bunun başını ağrıtmaktan başka bir iş yapmaz, doğrusu kötü adam değildir, arada bir de akıllıca sözler eder.”
Aristophanes’in ‘Bulutlar’ oyununu izlerken onunla alay etmişler.
Sokrates de onlarla birlikte gülmüş. Saygıyla kuşku, kimileyin de alay birbirine karışmış.

Daha da ileri gidebiliriz. Herakleitos’a inanacak olursak, o çağda Efesliler şöyle diyesiymiş: Aramızda üstün birini istemiyoruz, o gitsin başka yerde, başkalarıyla yaşasın. Bence böyle bir tutum çok anlamlı. Özel bilgileri olan insanların topunun değil, yalnızca özel bilgilerinden ötürü özel davranış bekleyenlerin sürülmesi anlamına geliyor. Öyle ya da böyle alay, cinayetten ya da eleştirenin eleştirilen kişinin üstüne basarak yükselmesini sağlayan kıyasıya eleştiriden bin kat iyidir. Budalalara saldırarak yücelemezsiniz. Yeteneksiz yazarların, başka yeteneksiz yazarları dillerine dolayıp ciddiye alınmaları gerektiğini söyleyip durmaları bu yüzdenmiş gibi geliyor bana.”
Paul K. Feyerabend Şizofrengi, Sayı 24.

“Durmaksızın insan ilişkileri ve tepkileri üzerine konuşmak ütopiktir; eskimiş ya da gerçekleştirilmeyi bekleyeni (insan ilişkilerini) varsayar. Bugün bu ilişkiler insanlık dışıdır, insanlardan çok kobaylara, kişilerden çok şeylere özgüdürler. Ve kötü niyetten değil, kötü bir toplumdan dolayı. Bunu unutmak,insan ilişkilerini, onları acımasız kılmış olan toplumsal kökenlerinden kopararak duyarsızlaştırmaya çalışan duyarlık gruplarının ideolojisine teslim olmaktır. Daha fazla duyarlık bugün devrim ya da delilik demektir. Gerisi boş laf.”
Russell Jacoby Şizofrengi, Sayı 25 .

“…yaşam; tanrının insanı gördüğünü kanıtlayacak hiçbir ipucunun bulunmadığı çığrından çıkmış bir dünyada, baskılara, acımasızlığa, kıyıcılığa göğüs gerilerek sürdürülen, insanın doğumuyla ölümü arasındaki kısacık anın, anlamsız bireysel ya da toplumsal ayrıntılarla sonsuza dek sürecekmiş gibi uzatıldığı,-hızla geçip giden bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra-, olgunluk döneminde başlayan ve çok uzun süren bir hesaplaşma sürecidir….”
Samuel Beckett Şizofrengi, Sayı 27.

“Gir gönüle bil andadır, benliğin defterini dür, Ol has gevher bil andadır, sanma kim ol ummandadır.” Yunus Emre, Şizofrengi, Sayı 17.

“Gezindim saz-ı hicranımla binbir perde üstünde/ Şu aheng-i hayatın darbını taksime
yeltendim/ Karar ettim adem-abad-ı gamda fasl-ı hiçide/ Şunu derkeyledim ancak ki barım kendime kendim.” Neyzen Tevfik, Şizofrengi, Sayı18.

“Aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni/ Doktor beni sanıyor hala şizofreni/ Üsküdar taburculuk hasretiyle derinden/ Kalbimi hoplatıyor hastanenin treni/ Ta uzaktan Marmara aşkla çekiyor beni/ Hayretle karşılarım beni deli göreni/ Taburcu olmak için kullanmalı dümeni/ Aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni/ Doktor beni sanıyor hala şizofreni.”
Recep Güngör Öztolan, Şizofrengi, Sayı 19.

“Tinselliğe giden kapıyı açan herhangi bir yanıt değil, sorgulamanın kendisidir. Tinsel sorgulama ne boş ne de anlamsızdır, dünyadaki veya pratikteki eylemi, praksisi biçimlendirir.
Tinsellik öte dünyada rahat etmeye çalışmak ya da büyük Tanrı Baba’dan garantiler talep etmek değildir, gerçek yaşam üzerinde belirleyici etkileri olan bir eylem ve varlık biçimidir.
İnsanların tinsel olarak yapılandığını, tinselliğin varlığın yokluk yönünden bir sorgulanışı olduğunu ve sorgulamanın tam bir yanıtının olmadığını, bu yüzden de reçetesi çıkarılabilecek bir tinsellik bulunmadığını fark edersek tinselliğin bu dünyada, yani tarihte cereyan eden sürekli bir buluş ve mücadele süreci olduğunu söyleyebiliriz. Bu ille de değer ve erdem yaratacak bir süreç değildir. İyilik için gereklidir, ancak kötülüğü yaratmaya da daha az yatkın değildir.” Joel Kovel, Şizofrengi, Sayı 22.

“1936’dan beri daha yüksek ücret için mücadele veriyorum. Benden önce babam da yüksek ücret için mücadele vermişti. Bir televizyonum, bir buzdolabım ve bir VW’im var. Bana
kalırsa bu, başından sonuna kadar bir köpek gibi yaşamaktır.” Bir Fransız İşçisi, Şizofrengi, Sayı 23.

“İnsan varlığı deliliğe gönderimde bulunmaksızın anlaşılamaz. İnsan deliliği özgürlüğünün
sınırı olarak içinde taşımaksızın insan olamaz.” [Jacques LacanŞizofrengi, Sayı 1.]

“Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.” [Max Horkheimer –Şizofrengi, Sayı 2.]

“Umut yok yalnızca sürgit mücadele var, bu bizim umudumuz. Deliliğin dili işte bu cümleyle başlar.”
[David CooperŞizofrengi, Sayı 3.]

“Dünya üç beş bilgisizin elinde. Onlarca bütün bilgi kendilerinde. Üzülme eşek eşeği beğenir. Hayır var sana kötü demelerinde.”
[Ömer Hayyam –Şizofrengi, Sayı 4.]

“İnsan dünyada yalnızdır. İşte felaket burada! Yalnızca insan ve etrafında sessizlik, yeryüzü gibi. Birbirinizi sevin! Bunu kim söyledi? Bu kimin iddiası?” [Fyodor M. Dostoyevski –Şizofrengi, Sayı 5.]

“Diyorum ki ben sizlere hâlâ kargaşa olmalı ki insanın içinde raks eden bir yıldız getirebilsin dünyaya.”
[F. Nietzsche, Sayı 6]

“Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde bulunduğumuz ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır.”
[W. Benjamin –Şizofrengi, Sayı 7.]

“Şimdi yeni baştan başlamalıyız, adım adım, kendi bedenlerimiz dışında hiçbir kalkana sığınmadan.
Keşfetmek, yaratmak ve hayal etmek gerekiyor. Bugün düş kurmak, kendi uyanışını görmek her zamankinden daha fazla gerekli.”
[Eduardo Galeano –Şizofrengi, Sayı 8.]

“Benim bu dünyada bir yerim olmadı. Kuytu gövdemi saymazsak eğer. Gövdem ki varla yok arası. Hem varlığa hem yokluğa değer. Ama yüreğim hiç solmadı. Bir gül koklayım izin verin de.”
[Metin Altıok –Şizofrengi, Sayı 9.]

“’Sivas’ı unutmayacağız’ diyoruz. Yalan mı söylüyoruz?”
Şizofrengi, Sayı 10.

“Uyumsuz bir sıfat, birinci tekil şahıs; Ben çok acıdır. Biz zaten acıyız. Biz dediğim üç-beş kişi…”
[Metin Altıok –Şizofrengi, Sayı 11.]

“Ben de olsam ses etmezdim. Ne gerek var, dönüp arkamı uyurdum. Hırkama dokunmasınlar da…”
[Oblomow Jr.Şizofrengi, Sayı 12.]

“Gelen ve giden sarhoş! Bu dünya, sarhoş dünya. Eğer bir aşkı varsa, insan için hoş dünya. Mal yalan ve mülk yalan hayallerle oyalan, bu dünya fani dünya, yalan dünya, boş dünya!”
[Recep Güngör Öztolan, Şizofrengi, Sayı 13]

“Bir parçalanış, bir yitiş. Olabilir mi-zaman geçti mendirekteki korkunç leke duruyor-. Acılar dinlendi, yeniden başlamalıyız.” [Edip CanseverŞizofrengi, Sayı 14.]

“İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan,hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.”
[Andrei Tarkovski –Şizofrengi, Sayı 15.]

…… Dışarı çıktım baktım, temiz hava. “Bakarsın ilerde işime yarar, çekeyim bunu içime”, dedim. Çektim içime. Faydacı bi insanım.
Bu kayınpederin uğursuz evinden her çıkışta bi daha buraya geleni… diyorum.
Ertesi hafta tek tek basaraktan bi daha. Ondan ertesi hafta çıkarken büyük konuşuyorum gene. Ondan da ertesi hafta tıpış tıpış bi daha. On yıl böyle geçti gacır gacır. Sade evden değil mahalleden bölgeden soğudum. Bazen mesela şehrin bir başka yerinde bi arkadaşımla oturmuşuz muhabbete, buraya kalkan bir otobüs geçiyor önümüzden valla tir tir bi titreme geliyor, adama ne anlattığımı unutuyorum.
Evden çıktık, ama çilem bitmedi. Yukarı doğru el sallama merasimi var.
Hanım tarafının değişik mamulleri kimi balkondan kimi pencereden sarkmış halde bize el sallıyor. Biz de arabaya doğru geri geri giderken onlara. Sanki gurbete gidiyoruz. Taş çatlasın on gün sonra buradayız gene be kardeşim! Hep aynı yalandan hareketler. Bu el sallamayı da hiç anlamam. Cam silmeden tek farkı bunda bi tek gülümseme var ekstradan. Hayır ben hatuna dedim binelim bi taksiye gidelim, arabayı çıkarttırma şimdi bana otoparktan. Yok illa arabayla gidecekmişiz. İlla ki gösterecek herkese. E noldu bak, muradına da eremedin. Arabayı sota bulduğum ilk yere koydum. Babanın evinin balkonundan görülemeyecek kadar uzak bir yere. Benim hatun, bunlar onu çok sevdikleri için hâlâ arkasından el sallıyorlar zannediyor, ama şu dakka eğer gözlerini kısıp yeni arabamızı seçmeye çalışmıyorlarsa adiyim. Bacanak ibnesi evde dürbün arıyodur şimdi.
Balkondakiler nokta kadar görünüyor nerdeyse. Keşke hep o büyüklükte görünseler. Bizim hanım benim biraz arkamda. Onun arkasında da bizim oğlanla kayınbiraderim olacak adi. Bu kayınbirader hıyarı iki yıllık bir yüksek okulu zor bela bitirdi, sanırsın Harvard’ı bitirmiş. İş beğenmiyor. Seni kim beğensin lan? Yok onun izni azmış yok öbürünün maaşı düşükmüş! Ulan seni kim beğensin hıyarağası? Herkese de bok atar, ya hakkaten böyle adamlar var, yaşı dayanmış otuza daha hiçbir işin ucundan tutmamış, ama sor her işi en iyi bu bilir. Yanlış yaptım yanlış. Teslim ettim oğlanı bu zihniyetteki adamlara. Hayır baştan benim çocuk bana yabancı gibi geldi abi tam ısınamadım. Yav el kadar bebeydi neresine ısınacaksın? Meme de yok ki bizde. Bi de bi yıl mı ne öksürdü ya çocuk, ömrüm eczanelerde geçti. Bu arada oğlan elden gitti abi. Meydanı bıraktım bu musibetlere.
Arabanın önüne bi araba çok sokulmuş. Bu gece harbiden bir bu eksikti.
Bu benim kayınbiraderi babası ufak yaşta kucağında araba sürdürmeye alıştırmış, herif Niki Lauda kaza yaptıktan sonra bir hafta yasa girdiydi.  Formula 1 İstanbul’a gelince de bir ay bayramlıklarıyla gezdi. İşin kötüsü bizim oğlanı da araba manyağı yaptı. Hem araba manyağı hem futbol manyağı yaptı. Ergenliğe girince de karı manyağı yapacak belli. Gözlerimin önünde dayısı tarafından bir çocuk kaybedildi abi. Şimdi arabayı çalıştırıcam bunlar dayı yeğen arkada oturacak. Arabayı yanıma çok sokulan arabanın yanından sürttüre sürttüre çıkaracağım. Nereden mi biliyorum?
Acemiliğimden biliyorum, bu durumlarda heyecan yapıyorum ordan biliyorum, bi de arkada bu kayınbirader gibi kendini Niki Lauda zanneden biri varken oradan hepten biliyorum.
Kıs kıs gülüp benim oğlanı dürtükleyecek. Karizmada çizilecek yer kalmadı anasını satayım, boyası çıktı kompile. Enişte yardım edeyim de demez. Seyreder. Ya insanlar bunda ne eğlence buluyor vallaha anlamıyorum. Ulan almışız arabayı yeni, tamam bi türlü öğrenememişiz doğru kullanmayı, olabilir, acemiyiz, ama kendi götümüzü değil senin ablanı gezdiriyoruz ulan hıyar.
Araba yeni, her tarafına hakim değilim. Hazırlıksızlık yakalandık .mına koyım. Eğer bu kayınbirader adisi yaptığım bütün hareketleri tek tek kaydetmiyorsa nolayım? Yarın bi gün benden arabayı isteyecek ben veresi olmıycam, “Yeğenimle maça gidicez” diye duygu sömürüsüne başlayacak, benim oğlan yalandan gözleri dolu dolu bana bakacak, ben gene veresi olmıycam, benim oğlanın anası fenalık geçirme öncesi rutin beden hareketlerine başlayacak, ben “Gülcan, araba yeni!” diyerek gene veresi olmıycam, kayınbirader elinde kumanda aleti zap yaparken bir yandan da kutsal aileme attığı zehirli tohumun serpilip boy vermesini adice izlemekteyken benim oğlan başı önde odasına gitmeye başladığında yalandan, ben de veresi olmaya başlayacağım, ardından bir süre görüş alanıma sadece eşyaları sokup düşünme modunda iyice veresi olacağım, sonra bu hayvan benden anahtarı alacak.
Ve benim arabama yanaşırken daha, benim bu akşamki halimin taklidini yapmaya başlayacak benim oğlana. Biliyorum.
Abi insan oğlunu direk güldürmek ister, ben hep bu adi kayınbirader üzerinden güldürüyorum istemeden. En çok buna yanıyorum, en çok buna.
Neyse belki Allah, belki bu düşünceler yardım etti, noldu nasıl oldu anlamadım. Arabayı tereyağından kıl çeker gibi çıkardım, çok sokulmuş arabanın yanından. Kendime bi güven geldi. Bu ‘çok sokulmuş’ lafı da acaip bi laf aslında. Hayvan mı lan bunlar?
Kendime epey bi güven gelmiş anlaşılan arabayı çizdirerek kaldırmışım. Sonradan fark ettim. Ancak efendi olacaksın, zafer sarhoşluğuna kapılmayacaksın kardeşim. Bunu hiçbir zaman fark edemedim. Trafik ışığında durduk. Koltuk dar gibi geldi. Biraz çekeyim de sırtım rahatlasın dedim. Koltuğun yan tarafında kollar var ya, şunu dedim biraz geri çekeyim. Çekmemle beraber birden ayaklarım yerden kesildi abi, neye uğradığımı şaşırdım. Üzerimde sekiz olmuş emniyet kemeri olmasa zannedersiniz birazdan arabadan ışınlanıcam.
Hanıma bağırıyorum bir yandan “Gülcan düzelt şunu.” diyerek. Işık yeşile dönmüş, arkadan kornalar cayır cayır. Kolu sonuna kadar çevirmişim meğer. Koltuk temelli yatmış.
Neyse kayınbirader düzeltti koltuğu da ayaklarım yeniden pedallara değdi.
Sonrasını anlatmayayım ya da şu kadarını anlatayım: Arabayı sağa çektim, kendime geleyim diye bir de kayınbirader ile benim oğlan gülme komasından çıksınlar diye. Dayı yeğen gülmekten kördüğüm olmuşlar. Hayır neye yanıyorum biliyor musunuz, el alemin çocuğu babasını şöyle anlatır mesela: “ Benim babam nur içinde yatsın öyle komik bir adamdı ki beni gülmekten öldürürdü.”
Benimki nasıl anlatacak ben biliyorum, “Yav benim babam öyle salak bi adamdı ki rahmetli. Hiç unutmam dayımla beni bigün gülmekten öldürecekti. Yav koltuğun kolunu….”
Millet oğluna para, pul, gayrı menkul olmadı, güzel bir soyadı bırakır.
Ben bunu bırakacağım. Ben buna yanıyorum.

Fatih Altınöz, 4 Şubat