.

Yazarın arşivi

-İsmaiil, babama tuzu uzatır mısın şekerim!…
Uzatırız. İşimiz ne? Ama uzatmayacağımız günler de gelecek. Bir gün keşke!
Herif seksen iki yaşına giriyor, ama şuna bak domuz gibi hala birader, seni beni gömer.
Tuzlu yer, sigara içer, bir sucuklu yumurta yer valla sucukların yerini bilmesen hayatta bulamazsın o kadar yağın içinde. Yaşlanan adam ufalır benim bildiğim bu herif her sene daha büyük gözüküyor gözüme.
Şu ortamdaki neşeye bak. Hah hah hoh hoh.
Aman da birbirlerini meğer ne kadar özlemişler!Aman da ne kadar da mutlular! Aman da aman! Babalarının doğum gününde bir araya gelmiş saadetten yıkılıyorlar. Sevsinler sizi. Yıkılın anasını satayım.
Hele şu Hakkı şerefsizi. Şunun yemek yiyişine bak! Kusucam.
Ayıyı al getir koy masaya bundan daha kibar yemek yemezse ne olayım!
On yıl oldu hala alışamadım ya! Geğirir elli kere, arada yemek masasında “Karım benim” diye bağırarak karısına sarılmaya kalkar birden bire. Kız yemek yerken neye uğradığını şaşırır. Bizim baldız nereden buldu bu herifi hakkaten? Gerçi benim baldızı kim bulsun? Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş işte. Birbirlerini bulmaları zaten direkman amme hizmeti. İki garibanın hayatını bitirebilirlerdi.
Bu aileden bi benim karım çıkmış sağlam. Artık o da nasıl olmuşsa? Gerisi var ya, karımın akrabaları diye çekiyoruz işte. Yoksa bir saniye yanlarında duranı nokta nokta nokta. Yazının devamını okuyun. »

Kapıcılar gidiyorlar, göç ediyorlar leylekler gibi.
Reno dokuzlarına, eski model muratlarına binip uzaklaşıyorlar.
Gidiyorlar.
Kendileri önde, yemenili kadınları arkalarında, yanlarında önlerinde büyüklü küçüklü çocuklarıyla
pencerelerden sarkmış apartıman sakinlerinin ifadesiz bakışları arasında
kenti terk ediyorlar sessizce.
Arabası olmayanlar için sokağın başından Kastamonu’ya ilk otobüs yola çıktı az önce.
Aşağı mahalleden kalkan Tokat otobüsü köprüye varmıştır çoktan.
Bi tuhaflık indi sokaklara. Bi tenhalık var. Var bi selamsızlık sabahsızlık.
Apartıman kapılarında dikilen adamlar-kadınlar, apartıman bekçileri yok artık.
Apartımanların işçileriymiş bunlar, köylüleriymiş!
Apartımanların muhtarlarıymış, bekçileriymiş bunlar, halkla ilişkilercileriymiş!
Apartımanların tarihçileriymiş bunlar, gazetecileriymiş, sakinlerarası telefon hatlarıymış!
Dediler ki; kazan dairelerinden mikrop kapmışlar.
Dediler ki; sıla diye bir mikrop var, sıla hastalığı yapıyormuş. Ondan gitti bunlar zahir.
Dediler ki; mevsim kıştır, e bunlar da gitti, kaloriferleri şimdi kim yakacak.
Dediler ki; kazan dairelerine apartıman sakinlerinden biri inmeli!
Apartıman sakinlerini sakin olmaktan çıktı çıkacak.
Dediler ki; bir İstanbullu inmeli.
Değil mi ki buralarda sıla mikrobu var,
İstanbullular kapıcı olmalı her apartımanda
böylesi herkes için en ideali…

“Kropotkin anılarında, bütün verileri yerli yerine koyduğunda, bilimsel keşif anında hissettiği müthiş hazzı anlatır. “İnsan yaşamında” diye yazıyordu,” uzunca ve sabır isteyen bir araştırma dönemi sonrası, ansızın bir genellemeyi doğurmanın sevincine eş çok az sevinç olabilir. Yıllardır son derece kaotik, çelişkili ve tartışmalı görünen şeyler birdenbire uyumlu bir bütünlük içinde gerçek konumlarını alırlar.”

Sibirya’nın topografisi üzerine raporları Kropotkin’i hemen üne kavuşturdu ve seçkin akademik kariyerin yolunu açtı. Bilimsel çalışmayı sürdürmüş olsaydı, başka hangi keşifleri yapabileceği ve ne kadar itibar kazanacağı ancak tahmin edilebilir. Coğrafya Derneği’nin önerisi ona ulaştığında Finlandiya’da bilimsel ününü artıran değerli gözlemlerde bulunduğu, buzul tabakalarını inceliyordu. Ama aynı zamanda, yaşamının yönünü değiştirecek bir krizin içindeydi. Korkunç gözlem ve iç görü yeteneklerini hasretmiş olduğu işinde huzur bulamıyordu artık. Kendisi entelektüel üstünlüğüyle ayrıcalıklar elde ederken halk kitlelerinin yoksulluk ve cehalet içinde yaşaması derinden sarsıyordu onu: “Çevremdeki her şey sefaletten ve bir parça ekmek mücadelesinden ibaretse, böyle büyük sevinçlere ne hakkım var.
Yüksek duygular dünyasında yaşamamı sağlayan şeyler, buğday yetiştiren ama çocuklarına yeterli ekmeği bulamayan insanların sofralarından alınmışsa, sevinmeye ne hakkım var?”

Kropotkin’in yolu çizilmişti.Bilimsel uğraşlarını gerçekten yüce tutuyordu, ama onları sürdürmek, ıstırabın ve adaletsizliğin kol gezdiği bir dünyada kendi sevinçleriyle mutlu olmak gibiydi. Onu çağıran daha yüksek bir ses vardı; nereye götürürse götürsün, ne kadar fedakarlık gerektirirse gerektirsin, o sesi izlemeye hazırdı.

Aslında bir yoldaşının sözleriyle, yaşamını yazgının cilvesiyle istemeden yarar sağladığı bu adaletsiz dünyaya karşı çıkmaya adaması bir ‘kefaret sarhoşluğu’ gibiydi. Dolayısıyla Coğrafya Derneği’nin önerisini geri çevirdi ve aristokrat olarak doğmasının getirdiği haklardan vazgeçerek yarım yüz yıl sürecek hapishane ve sürgünle dolu bir geleceğe adımını attı.”

Anarşist Portreler, Paul Avrich.
Çev: Osman Akınhay.Sarmal Yayınevi

Üç sorti kafi

Bir arkadaşımdan bahsetmiştim, Hayli Enteresan.
Eskiden sık sık arardı. Ben tanıdığımda zenciydi.
Şimdi değişmiş olabilir.
Woody Allen’ın bir filmi vardı Zelig. Filmin kahramanının da adı Zelig’di.
Hayli Enteresan ona benzer bir şeydir.
Demokratik İskonto Cumhuriyeti’nde yaşar. Geçende aradı.
Diyor ki; komşuları açken yatan toklar artık yatamıyorlarmış. Hazımsızlıktan.
Sabahlara kadar soda üstüne soda içiyorlarmış. Hazımsızlık toklarda görülen en yaygın hastalıkmış. Bu iyi bir şey değilmiş!
Açlar zaten açmış ve sayıları çok artsa da aslında bunun fazla bir önemi yokmuş.
Asıl tehlikelisi toklar artık çok tokmuş.
Bizim buradaki tokların çöp torbalarını görmelisin diyor. Ekistıra larçmış.
Açlar bu durumu umursayabilirlermiş. “Umursuyorlar mı?” diye sordum. Çocuğu olursa ismini Umursu koyacakmış. Şehirlerin acilen havadan ilaçlanması gerektiği düşüncesinde. “İkisi kenar mahallelere olmak üzere toplam üç sorti kafi” diyor.
Havadan mutluluk hapı serpintisi. Sinyor Serpinti Napoli’de oturan dayılarından biriymiş, onu çok severmiş, o da onu çok severmiş.
Gece yarısı diyor, büyük şehirlerin tamamı havadan ilaçlanmalıymış.
Üç sortide yeterli doz sağlanırmış. İlaçların sindirimle kana karışması solunuma nazaran daha iyi olurmuş, ama şimdi yavaş salınımlılar varmış. Hava saldırısında onların salına salına kullanılması daha uygun olurmuş. “Amaçlanan ne diye?” sormuş bulundum. Sormuş halde nerede bulunmuşum? İyi miymişim bari?
Her şey daha mutlu daha da demokratik İskonto içinmiş tabii ki…

“Şehre taşındık. İnsan şehirde yüz yıl yaşar da, çoktan ölüp çürüdüğünün farkına bile varmaz. İş güçten kendi kendinizle
uğraşmaya zaman kalmıyor ki…Çeşit çeşit iş, toplumsal yaşam; hem kendinizin hem çocukların sağlık dertleri, güzel sanatlar, çocukların eğitimi… Bir gün falanı filanı kabul etmek, ertesi gün bilmem kimleri ziyaret etmek, şu artisti seyredip öbürünü dinlemek gerek… Şehirde her an bir değil iki, hatta üç tanınmış sanatçı bir arada bulunuyor; bunları kaçırmaya gelmez tabii… Bunlar arasında bir de kendinizin, ailenizden birinin ya da çocukların öğretmenlerinin ya da mürebbiyelerinin hastalığı çıkar; hadi bakalım tedaviye. Hayat bomboştur. Bizim hayatımız da bomboştu.”

Kroyçer Sonat,  Lev Tolstoy, 1889.
Çev: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları

Bir arkadaşım anlattı; ben onun (bunun) yalancısıyım.
Arkadaşıma da başka bir arkadaşı anlatmış.
Televizyonlardaki haber kanallarında koltuklarda oturup sürekli konuşan yüzler aslında hep orada tutuluyormuş. Her ihtimale karşı!
Televizyon ekranlarında ‘Son dakika’ yazılı bir bant görüldüğünde bunlar bazen sunucu eşliğinde bazen kendiliğinden bir şekilde
konuşmaya başlıyorlar ya, “Bunlar konuşmasa ne olur mesela?” diye aptal bir soru sordum arkadaşıma.
Ölürlermiş, ama onlardan önce asıl biz ölürmüşüz.
Mesela atıyorum (atan ben değilim, kendisi) Hayrabolu’da,  Kurucaşile’de ya da Yeni Zelanda’nın güney doğusunda (artık orası neresiyse) ani bir toplumsal olay olsa ve bu olay televizyonlara yansısa biz sıradan insanlar olarak büyük bir panik ve endişe içine girmez miymişiz, bu koltuk yüzlerinden bir iki yorum dinlemeden evlerimizden çıkamaz, bırakın evlerimizden çıkmayı hacet için helaya bile gidemez hale gelmez miymişiz?
“Gelmez miyiz hiç! Biteriz biz biteriz.” dedim.
Programlar bittikten sonra stüdyoda dekorların arkasına tek sıra diziyorlarmış bunları.
Sabah görevliler işe geldiğinde önce stüdyoların ışıklarını yakıp bunların tozlarını alıyor
sonra kameraların önüne yerleştiriyorlarmış yeniden.
Her haber kanalının kendi koltuk takımı varmış, ama bazen kanalların bunları değiş tokuş yaptıkları da olurmuş. Devamlı kullanılanlar zaten demirbaşa kayıtlıymış.
Kanallar bunları bazen farklı renklerde karşılıklı diziyorlar, bazen ikili, üçlü şekilde yan yana değerlendiriyorlarmış, artık programın cinsine göre.
“Her şey bir yana. Dekoratif olarak bile çok hoş değil mi!” diyor, arkadaşım.
Tek itirazı şuna; bu koltuk takımlarının yüzlerinin daha sık değiştirilmesi gerekirmiş bu  demokratik tüketim cumhuriyetinde.
Söyledikleri bana hayli enteresan geldi! Bir arkadaşım vardı, Hayli Enteresan. Onu da sonra anlatırım.

Ne olduysa iki yıl önce oldu. Daha önce bir şeyler olmuyor muydu? Oluyordu elbette, ama iki yıldır olanları düşününce daha öncekilere gülüp geçiyorum. İki yıl önce reklam sektöründe –ne demekse- üst düzey yöneticiydim, değerli eşim de benimle aynı işyerindeydi. Patronla da iyiydi aramız, ailece görüşürdük. (Ailece görüşme: Erişkinlerin yemek masası başında dolaylı, çocukların televizyon başında dolaysız bir şekilde birbirlerine laf sokmasıyla gelişen bir görüşme biçimi.)

İki yıl önce, biz patronla ailece görüşürken memlekette kriz çıktı, ekonomi bunalıma girdi. Ekonomi bunalıma girince patronların aile görüşmeleri azalmaya, soluk alış verişleri artmaya, gözleri kanlanmaya başlar. Benimkinde ayrıyeten homurdanma da başladı ve takiben kafesin kapısını açıp dışarı maymun salmaya başladı her gün. Ben dışarı salınan beşinci maymunum, bana kısaca “Bekir” diyebilirsiniz. “Peki Bekir sen maymun musun?” diye sorarsanız, “E maymunuz biyerde…” diye cevap veririm size . “Peki Bekir sen havadar bir ortama salıverildiğin saatlerde değerli eşin neredeydi söyler misin bize?” diye sorarsanız, “O salınmadı, içerde kaldı.” derim size. Yazının devamını okuyun. »