.

Yazarın arşivi

Yok Öyle Kararlı Şeyler’i internette “Nefret Söylemi” adlı şarkılarının akustik kaydıyla tanımıştım. Hem şarkıya hem de söyleniş biçimine bayılmıştım. Sonra 2013’te ilk albümleri geldi. “Bir Sherlock Değilsin”, “34” ve “Domates” gibi şarkılarını herkes gibi ben de çok sevdim. Defalarca dinlemekten bıkmadım. Müzikler harika, performanslar şahaneydi. Sözlerse duygu, fikir ve mizah içeriyordu. Daha sonra “Ah Lunapark” ve “Ağustos Gökleri” gibi ekstra şarkıları da kalbimizi fethetti. Yok Öyle Kararlı Şeyler (Yökş) grubunun ikinci albümü “Beklenen” geçtiğimiz ay çıktı. Grubun solisti Erdem Topsakal’la Afili Filintalar’a özel bir söyleşi yaptık.

Beklenen ikinci albümünüz “Beklenen”in eski deyimle A yüzü, yani ilk 5’i tam bir Yökş şarkısı dedirtiyor. Sonraki 5 şarkı biraz daha değişik sulara girmiş. Çok iyi de olmuş. İkinci albümdeki şarkı seçimlerinde nasıl bir motivasyonla hareket ettiniz?

İşin aslı şarkı seçimlerinde biraz daha temkinli ve titiz davranmaya çalıştık. Her ortaya çıkan, melodisi ve cümlesi olan şey iyi bir şarkı olmayabiliyor maalesef. Şarkının anlamına baktığımız zaman; tonlama değişiklikleriyle çeşitli duygular uyandıran uyumlu, ezgili insan sesleri dizisi demek olduğunu görürüz. Biz de tesiri daha uzun sürecek, ezgisi ve anlamı daha güçlü olan şarkılara yer vermek istedik bu albümde. Yeni sulara yelken açmak için de yönümüzü çevirdik.

İlk video klip “Kalabalıklar” şarkısına çekildi. Söylemeden geçemeyeceğim, şarkıyı evde eşimle birlikte defalarca dinledikten sonra “Beni sevmiyor alabalıklar” şeklinde talihsiz bir balıkçı yorumuyla eşlik etmeye başladım. Klibe dönecek olursak, ilginç, yenilikçi, aslında oldukça sade ama sonuna kadar izleten bir klip olmuş. Hikâyesi nedir?

Yanlış anlaşılmış şarkı sözleri konusunda yaratıcı bir milletiz vesselam. Biz de kendi aramızda Alabalık’lı ve Okan Yalabık’lı kelime esprileri döndürüyoruz, yalnız değilsin!

Klip için genç ve ufku açık bir ekiple çalıştık. Yönetmenimiz Sinan Kut, yapımcımız da Sedef Yılmaer’di. Oyuncumuz Nihan Aşıcı da klibin enerji ve estetiğini bir hayli arttırdı, buradan tekrar teşekkürlerimi iletmiş olayım ekibimize.

Şarkının görsel dünyasını tasarlarken birey ve kalabalık hakkında imgeler yaratıp, ana karakteri bu imgesel dünyaların içinden kararlılıkla ilerletmekti nihai amaç. Aile, iş hayatı, arkadaş çevresi, toplum gibi kişinin kalabalık içinde var olmak ile kendi olabilmek arasında mücadele ettiği bir çatışma halini yansıtmaya çalıştık. Klip için bu imgelerin arasından geçen uzun bir yol tasarlandı ve o yolda durmadan yürüyen ana karakterin akışı filme alındı. Çekim tek seferde, normalin 4 katı hızda, kesintisiz bir şekilde tek plan gerçekleştirildi. Sonradan yavaşlatılarak şarkıya denklik sağlandı. Tabi her şeyin doğru yansıması için defalarca provası alındı. Çekimler yorucu ve umduğumuzdan daha zorluydu fakat nihayetinde ortaya kafamızdaki gibi sade ve şarkıyla uyumlu bir video klip çıktı.

 

Şahsen bu albümünüzde farklı damarlar denilebilecek şarkılarınız arasında “İçimde Yok” ile “Yolların Sonundayım”ı çok beğendim. Bu şarkılar nasıl çıktı? Hikâyesinden bahsetmek istediğin özel bir şarkı var mı?

Yolların Sonundayım’ın melodisi hepimizde kutsal bir tutku uyandırdı. Nostaljik yapısı ve hissiyatlı nağmeleri, her ne kadar tarzımız dışı olsa da; bu şarkı kesinlikle albümde yer almalı fikrini doğurdu. İçimde Yok da keza yine öyle bir şarkı. Dinlerken bünyede duygu uyandırıyorsa bir melodi ona insan sesi ve cümleler eklemek daha kolay oluyor.

Tabi ki her şarkı farklı dönemlerde farklı hisler sayesinde ortaya çıkıyor ama benim için Kalabalıklar’ın hikâyesi ayrı bir yere sahip, çünkü kendime yazdığım ender şarkılardan biri. Bazen insan kendine uzaktan veya gelecekten bakıp o şimdiki haline tavsiyelerde bulunabiliyor. Öz tavsiye ve eleştiriye ihtiyaç duyduğum günlerde yazdığım sözlerden oluşan bir şarkı Kalabalıklar. Bu sebeple söylerken aslında kendime nasihat hissi uyandırıyor.

En başta grubunuzun ismi, sonra neredeyse bütün şarkılar özgün birer roman ismi gibi. Şarkı isimlerini nasıl koyuyorsunuz? Sözleri yazarken mi mesela? Yoksa müzikle birlikte tamamlandığında mı? Söz yazarken müziğin kendisiyle ilgili melodi, ne bileyim armoni gibi kurallar dışında belirli prensiplerin var mı?

Ezelden beri mizah edebiyatı, Cenk & Erdem dili ve Ekşi Sözlük jargonu ile çok haşır neşirim. Türkçe kelimelerle demagoji yapmak çok zevkli. Türkçeyi daha olağandışılaştırmayı yenilikçi ve çekici buluyorum. Kurallara uyduğunuz takdirde kelimelerle dilediğiniz oyun ve hinliği yapabilirsiniz bana kalırsa. Bu sebeple “kararlı olmak istemiyorum” demek yerine “yok öyle kararlı şeyler” demeyi uygun görmüştüm. Aynı şekilde şarkı isimlerine merak uyandırması ve özet niteliği taşıması açısından özen gösteriyorum. Bir Sherlock Değilsin, Ben Niye Şanssızım, Evde Ekmek Yok gibi sıra dışı şarkı isimlerinin tuhaf bir çekiciliği olduğunu düşünüyorum. Bunlar genelde şarkı sözlerinin içinden çıkıp kendilerini belli ediyorlar, acaba ne isim koysam diye çok fazla düşünmeme gerek kalmıyor.

Söz yazarken de kendimce güncel prensiplere sahibim. Güncel diyorum zira despot bir söz yazarı olmaktansa kendini geliştiren ve deneyerek öğrenen bir yazar olmak istiyorum. Eğer bir şarkıcıysan, insanların seninle aynı dili konuştuğuna inanması lazım. Benzer duygulara, benzer başarısızlık ve zevklere sahip olmalısın insanlarla. Tabi bu benzerlikleri söz oyunlarıyla sunman, lafı gediğine koyman lazım, yoksa iz bırakamazsın.

Bildiğim kadarıyla iki albümünüzde de bütün söz ve besteler sana ait. Aranızda böyle bir iş bölümü mü yaptınız? Örneğin Ayhan veya Çağrı “Ben de şöyle bir beste yaptım” diyor mu? Yazının devamını okuyun. »

 

YÜZÜNE DE SÖYLERİM trafik kazası geçirmiş, yoğun bakımdaymış” dedi Boris Bey. “Şirketteki sessizliğin sebebi bu.”

Birkaç saat sonra DOBRAYIM BEN ve İÇİM DIŞIM BİR’in YÜZÜNE SÖYLERİM’i hastanede ziyarete gittiğini öğrendik ama bunu Boris Bey’e söyleyemedik. Zaten birkaç gündür durgundu. Gazetelerin her geçen gün daha fazla resimli basılmasından şikâyetçiydi. KORKULAN OLDU, DEHŞET ANLARI, SOKAK ORTASINDA VAHŞET manşetleri daha yeni istifa edip meslekten el etek çekmişken onlardan etkilenen arkadaşlarının da kafasının karışık olduğunu biliyorduk. “Bu gidişle kimse şöyle ağız tadıyla gazete okuyamayacak” diyordu.

Öğleden sonra distribütörlere yapacağım sunum sadece beş dakika sürdü. MUCİZE ÜRÜN, MUHTEŞEM KAMPANYA, SAHİP OLUN, SINIRSIZ ve LİMİTSİZ gibi ifadeleri kullanamıyordum. Bunların hepsi üç gece önce aynı uçakta İbiza’ya giderken yanlış hatırlamıyorsam Alp Dağları’na çakılmıştı. Distribütörler durumu anlayışla karşıladılar ve sunum bitince zor sorular sormayarak bana yardımcı oldular. Zaten çete operasyonları nedeniyle her yerde aranan ama sırra kadem basmış olan YANLIŞ MIYIM ve DÜNYANIN HİÇ BİR YERİNDE olmadan sormaları oldukça zordu.

Mesaiden sonra arkadaşlar bir şeyler içmek için ısrar etti. Herkesin morali bozuktu, kimse bu halde eve gitmek istemiyordu. Kafeye oturduk. Birimiz bekârdı, kalan üçümüz evliydik. Bekâr arkadaşımız Ceremi yemeğe geç kalacağımızı haber vermek için eşlerimize telefon etmeye gerek görmememize şaşırdı:

“Kimsenin eli telefona gitmiyor, hanımlarla bozuk muyuz?” diye sordu.

“Yok canım” dedi hepimizin adına konuşan Osvaldo, “İSTERSEN HİÇ GELME’nin lisansı iptal edilmişti. Biz de kadınları zor durumda bırakmamak için aramıyoruz” dedi.

“Daha kötüsü de var” dedim.

Ceremi ilgiyle bakıyor, üzüntümüze uyum sağlamaya çalışıyordu.

“Nasıl daha kötü? Yoksa BEN DE GELEYİM mi ölmüş?”

“Hayır, hayır bu bizi ilgilendiriyor. BU GECE TOPLANTIM VAR’ın gelirlerine ihtiyati tedbir kondu” diye zaten evli adamlarca ezberlenmiş bu kötü habere bir dikiş de ben attım. Ceremi dâhil herkesin başı öne düştü.

Yemek ve sohbeti çok uzatamadık. Tadımızı bir türlü bulamadık. Dönerken arabada radyoyu açtım. “VATAN HAİNİ’nin kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce kaçırılması nedeniyle bir grup genç öğleden sonra meydanlara çıktı. Aslında MEYDANLARA DÖKÜLMEK istediler ama bu deyim kredi kartı borçları nedeniyle bir haftadır cezaevindeydi. Gençler KAHROLSUN’u da kullanamadılar, çünkü yıllık izne ayrılmıştı. Gençler meydanda bir başka grupla karşılaştı. Onlar da LANET’in birkaç gündür kayıp olmasını, devletin onu koruyamamasını protesto ediyordu. Her nedense iki grup arasında arbede çıktı. Polis gençlere vişne suyu ve deodorantla müdahale etti. Emniyet müdürü, TAZYİKLİ SU ve BİBER GAZI isim tamlamalarının yurtdışında eğitime gönderilmesi sebebiyle şu an için göstericilere bu maddelerin sıkılamayacağını açıkladı.”

Eve girdiğimde dört yaşındaki kızım Sementa kucağıma atlarken, eşim Laila yüzüme boş boş bakıyordu. Ne olduğunu sorduğumda hiçbir şey söylemeden koluma girip televizyonun karşısına götürdü. Ekranda geçen altyazı SEN Mİ GELDİN sorusunun akşam saatlerinde ardında bir intihar mektubu bırakarak köprüden atladığını, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını haber veriyordu. İntihar mektubunda ne yazdığını çok merak ettim, hemen internetin başına oturdum. Mektupta “Elveda zalim dünya” yazıyormuş. Laila’ya seslendim: “ELVEDA ZALİM DÜNYA istifa etmemiş miydi?”

Mutfaktan cevap geldi: “Kabul edilmemiş.”

Hazır interneti açmışken sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarıma baktım. Çok tuhaf bir şekilde sayfalara büyük bir sessizlik hâkim olmuştu. Forumlar ve sosyal medyadaki ileti akışı yok denecek kadar azdı. Kimse tepki göstermiyor, kimse kimseye hak ettiği gibi sert cevaplar vermiyordu. Her şeye ne olmuştu böyle? E-posta kutumu açınca hemeneşimi çağırdım. Gelen en son postada bir arkadaşım (…)’ın askere çağırıldığını, (…) ve (…)’nın ise onu askere uğurlamaya gittiğini anlatıyor, birtakım noktalama işaretleri ile adeta gözyaşlarını tutamıyordu. Bunları Laila’ya okurken Sementa masadaki vazoyu devirip kırınca kadın kıpkırmızı oldu, sessizce ağlamaya başladı. Nedenini anlamış gibi koşarak gelen kızım bana bir zarf uzattı. Dil Kurumu’ndan geliyordu: “ALLAH KAHRETMESİN SENİ ÇOCUK GİBİ cümlesi tadilata alınmış olup, ikinci bir bildirime kadar kullanılmaması hususunda hassasiyet gösterilmesi rica olunur.” Küçük kızım sırıtıyordu. Eşim ağlıyordu. Her şey üst üste geliyordu.

Moralim zaten çökmüştü, üstüne bir de Laila’nın ağlaması yaramı kanırtmıştı. Onu teselli edici sözler söylemeye çalıştım. Ama eşimin cevap olarak verebileceği, isyan edip ferahlamasını sağlayacak şeylerin çoğunun kayıp, tutuklu ya da hasta olması durumu kötüleştiriyordu. İçinden gelenler boğazında her düğümlenişinde kendini hırsla sıkarak ağlama tonunu yükseltiyordu.

Bir teselli olarak, henüz “MÜZMİN öldü sayın seyirciler” haberini duymamıştık, yoksa bekârların hali ne olurdu?

Bir süre daha Laila’nın ağlamasını dinledikten sonra onları salonda bırakarak yatak odasına tabletimle oynamaya gittim. Bunu rahat yapıyordum çünkü BENDEN SIKILDIN MI ve ARTIK BENİ SEVMİYOR MUSUN cümlelerinin de yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuştu. Beş dakika sonra eşim, Sementa’nın uyku saatinin geldiğini söylemek ve en azından bakışlarıyla sitemini göstermek için odanın kapısında belirdi.

“Bunu kim uyutacak?” dedi. Hemen ardından böylesine önemli bir soruyu rahatça sorabildiğine şaşırdı. Bir hata mı yaptım diye tereddüt etti.

Üfüldeyerek kızın odasına geçtim. Sementa yatağına girmiş hevesle beni bekliyordu. Küçük ve ümit dolu gözlerine baktığımda doğduğu günleri yeniden hatırladım. O zamanlar böyle tuhaf olaylar yaşanmıyor, kelimelerin başına olmadık işler gelmiyordu. Kızımın ismini nasıl da güzel bir törenle koymuştuk. Şimdiki gibi çocuklara isim bulmak renkli top havuzunda rubik küp aramak kadar zor değildi. Sementa doğduktan birkaç ay sonra ismi başka bir ülkeye sığınma talep etti. Bir daha da kimse çocuğuna SEMENTA adını koyamadı.

Raftan eski bir masal kitabı seçip yüksek sesle okumaya başladım: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde vasat bir ülke varmış. Kralı halkıyla küs, ekonomisi istikrarsızmış. Bir gün gizemli ve yakışıklı bir tüccar heybeleri ışıl ışıl parlayan büyük bir kervanla ülkeye gelmiş…”

muz tabanca

• Bütün atık pil kutuları kullanılmış kâğıt peçetelerle dolsun.

• Bayat ekmekler aşağılansın, soğuk çorbalara hakaret edilsin, tuzsuz yemekler lanetlensin.

• Araçlar amaçların önüne geçsin, hayır lokması kuyruğunda boynuzun “Hastam var” gerekçesiyle kulağın önüne geçmesi gibi.

• Herkes herkesin hatasından tespih yapsın.

• Sabahları kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim ekmek, bir kaşık bal ve bir çimdik dedikodu tüketmeden evden çıkılmasın.

• Şükür “fakir”, vakar ise “kibir” sanılsın.

• Arabanın içinde veya dışında olmak fark etmeksizin herkes herkese korna çalsın.

• Üç kişinin oturduğu sohbet masasında, birisi konuşurken diğerleri dinlemesin, her ikisi de kendi tiradına başlayacak en uygun zamanı kollasın.

• Herkes imtihanda kopya çekmeyi, sokakta yere tükürmeyi, trafikte makas atmayı kendine hak görürken politik tartışmalarda cevval kesilsin.

• Halı silkeleme olimpiyatlarda resmi spor olsun.

• Bütün kardanadamların burnu çalınsın çünkü havuç yemeden uyuyacağımıza ölelim daha iyi.

• Tüm düğünlerde kız veya erkek tarafından en az bir akraba muhakkak küssün.

• Bir şaka yapıldığında, çevredeki herkes bu şakayı puanlayarak kişiyi hapse ya da özgür dünyaya göndermek misyonunu yüklenmiş bir yargıç olduğuna inansın.

• Ancak şu gerekçe için başlar siperden çıksın; düşmanın ölülerini saymak.

• Jüteki ile Öteki birlikte yemeğe giderse hesabı mutlaka Öteki ödesin.

• Çok okuyan da çok gezen de bilmesin, çok konuşan bilsin.

From: Hakkı Boncuk <hakkibon33@fmail.com>

Date: 2015-09-25 12:41 GMT+03:00
Subject: Sayın April Yayıncılık
To: April Yayıncılık <aprilyayin@aprilmail.com>

>>

Öncelikle çok selam eder, hayırlı işler dilerim. Benim ismim Hakkı Boncuk. 38 yaşındayım. Garsonum. Evvelki akşam terastaki masalardan birinde dört-beş genç küçük bir kitabı birbirlerine okuyarak gürültülü bir şekilde gülüyorlardı. “Benimle oynar mısın?” yazıyordu kapağında. Gençlere neyle ilgili olduğunu sordum. “İçinde bir sürü soru var” dediler. Benimle konuşurken de fışır fışır gülüyorlardı. İçlerinden biri kitabı çok seveceğimi, öbürsü yayınevinin bu sorulardan en sevdiklerini cevaplayarak gönderen üç kişiye tablet vereceğini belirtti. Diğer arkadaşları buna güldü. Önce benimle dalga geçtiklerini sandım ama şansımı denemeye karar verdim. Kitabı sabahleyin aldım. Restoran kapanınca cevaplarımı yazdım. İşte gönderiyorum. İnşallah tablet bana çıkar, bizim oğlana vereceğim.

benimle-oynarmisin

“Hemen şu anda dünyada bir şeyi değiştirme şansın olsaydı, neyi değiştirirdin?”

Menüyü değiştirirdim. Oraya “Şefin tavsiyesi” yazmışlar. Ne olduğu belli değil. Patron diyor ki “O gün hangi yemek gitmemişse onu söyleyin” diyor. Böyle dalavere olmaz.

“Bir adada tarihten bir kişiyle sonsuza dek yaşamak zorunda kalsaydın, kiminle kalmak isterdin?”

Ben aslında rahmetli Ecevit’i çok severdim ama adamın biriyle adada yaşamak istemem. Safiye Sultan olur, neydi öbürsü Hürrem Sultan olur. Bunlar olabilir.

“Su dışında bir sıvıda boğulacak olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Ihlamur. Çok faydalı.

“İnsanüstü bir yeteneğe sahip olabilecek olsaydın, nasıl bir gücün olsun isterdin?”

Uçmak isterdim. Otobüslerden sıtkım sıyrıldı. Ama havada da şu çöpçü pis martılar var. Kask takardım, uçardım.

“Vücudunun bir bölgesi reklamlarda gösterilecek olsaydı, hangi bölgenin nasıl bir ürün ya da hizmet için gösterilmesini isterdin?”

Ayaklarımı göstersinler. Benim bacaklarda hiç çorap izi olmaz biliyor musunuz? Hanım şaşıyor bu işe. Allah’ın bir lütfu işte. En kral lastikli çorabı getirin, tık yok. Hanım bayılıyor buna.

“Anayasa’ya bir madde ekleyecek olsaydın, neyi eklerdin?”

Bütün garsonlar 15 yılda emekli olsun. Devlet garsonları korumakla mükelleftir. Bir de emekli maaşı dolara endeksli olacak yazsın.

“Dünya üzerinde istediğin herhangi biri için çalışabilecek olsaydın, bu kim olurdu ve sen hangi pozisyonda olmak isterdin?”

Bir film seyrettiydim: Don Karleona. Onun adamı olmak isterdim.

“Neyi icat eden mucit olmak isterdin?”

Trileçe. Çok gidiyor.

“Hayatını konu alan kitabın ismi ne olurdu?”

Suç ve Ceza. İlk baş aklıma Karga ile Tilki geldi ama o masaldı galiba.

“Kaçırıldın. Yanına tek bir eşya alma hakkın var. Bu ne olurdu ve onunla ne yapardın?”

Tabanca. Beni kaçıranların gözüne sıkardım.

“Hangi ünlünün annesi/babası olmak isterdin ve neden?”

Acun Ilıcalı’nın babası.

“Aslında doğru olduğunu düşündüğün bir şeyin yanlış olduğunu öğrenecek olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Bizim hanım 22 ayar altını 1 kilometreden tanıyor manyak. Keşke bu doğru olmasaydı. Keşke 8 ayarı görünce de “Kocacım ne zahmet ettin, şofpeni yakıyorum…” deseydi.

“Şu an sana bir mektup gelmesini sağlayabilecek olsaydın, kimden gelmesini ve ne yazmasını isterdin?”

Acun’dan. “Sevgili abim, seni severim bilirsin. Al yengeyi gel yanıma, kanalın yemekhanesi senin. Yengeyi de Yeteneksizsiniz’e jüri yapayım. Hülya’yı göndermeye fırsat kolluyorum.”

“Bir sirkte çalışıyor olsan, ne yapıyor olurdun?”

Aslan olurdum. Çemberden geçer, sonrasında kalıbı devirir yatardım.

İnsan yapımı herhangi bir objeyi karakterini en iyi yansıtan simge olarak seçecek olsaydın, bu ne olurdu?”

Ayna. Aynalar da hiç uyumaz, faka basmaz, aldatmaz ve aldanmaz. Doğruya doğru. Meraklı değildir ama hakemler gibi gördüğünü çalar.

“Ünlü birinin zihnini okuyabilecek olsaydın, kimin zihnini okumak isterdin?”

Bülent Ersoy’un okumak isterdim. Yaz başı bizim mekâna geldiydi. Bir tepsi karışık yedi, üstüne tam tavuk. Yetmedi yarım kilo künefenin canına okudu. Ben böyle iştah görmedim. Siyasete girecekti, acıkırım diye girmedi belki.

“Bir kokuyu yok edebilecek olsaydın, hangi koku olurdu?”

Ölü martı kokusunu. İnan ki ölü adam bu şekil kokmaz. Çöp yiyor kardeşim sabahtan akşama.

“Hangi ünlünün giyeceği iç çamaşırı olmak isterdin?”

Bülent Ersoy dermişim… Ama yok. Kimsenin donu filan olmak istemem. Üzerine oturuyorlar, bir de muhatap olduğun şey belli.

“Hayata bir hayvan olarak gelecek olsaydın, hangi hayvan olarak doğmak isterdin?”

Aslan olarak. Ya da fil de olabilir. Mekânda laflarına itiraz edilmeyen hayvanlar bunlar.

“Şimdi itiraf zamanı! İşlediğin bir suçu itiraf et!”

Geçen yıl arkadan uzatılan akbili kendi akbilimle değiştirdim. İnince anladım, çaldığım akbilde daha az bakiye vardı.

“Meclisten istediğin yasayı geçirebilecek olsaydın, neyi teklif ederdin?”

Garsonlar 10 senede emekli olsunlar yasası. Buna göre 2 sene fazlam var.

“Bu yüzyılın en büyük olayı sence neydi?”

Yalova depremi.

“Ülkenin liderine bir özellik verebilseydin, bu ne olurdu?”

Kendisini sevmeyen herkesi düşman bellememesini isterdim. Sevmemek başka, düşman başka.

“Bir politikacıyı sonsuza dek siyasetten uzak tutma şansın olsaydı, bu kim olurdu?”

Ankara belediye başkanını uzaklaştırmak isterdim. İnşallah beni mahkemeye vermez.

“Hayatının geri kalanında yalnızca tek bir kişiye mektup yazma hakkınolsaydı, kime yazardın?”

Oğlana yazardım. Derdim ki, oğlum garson olma. Bir de halden anla. Bazen insanlar hata yapar, bazen yanlış yapar. Kimseyi sevmek zorunda değilsin ama sevecek bir şeyler bulursan daha mutlu olursun. Mutlu olmak için garson olma ve sevdiğin bir işi yapmalısın.

gleenz tees rubik

 

Bir rozet bir insan, iki rozet iki insan, üç rozet deli.

Tabancayı doğrultup “Seni basen anıtına çeviririm” diye bağırdı adam. “Şarjörüm makarna dolu.”

Yansıtmalı bir sunumda en güzel kısım, “Teşekkür Ederim” kısmıdır.

Binlerce vatandaş ellerini aynı anda semaya kaldırmıştı. Coşkuluydular, kıpır kıpırdılar. Mesir şenliğindeydiler.

Maksimum deve hörgücü ikidir. Böylece ikiye de belli bir saygınlık verildi.

Muğlak kelimesindeki Ğ kendisini en iyi hissettiği yerdedir. Mutlaktaki T gibi.

Sihirli mantar saçmalığına inanmıyorum. Geçen akşam 90’lar partisinde George Harrison’la birlikte yedik. Hiçbir şey olmadı.

Bir adamın kel olduğunu başında şapka varken bile anlayabilirsiniz. Şapka takan keller kadınlara selam vermeye can atmaz.

Asilzade kurbağalar “frak” diye bağırır.

İnsanların da korna çalabildiğini farz etsene. Bankalarda, bilet gişelerinde, otobüs kuyruklarında. Uff! Düşünmesi bile kafamı şişirdi.

İcat edildiklerinden beri sahtesi en çok yapılmış üç şey; aşk, para ve öksürük.

“Hafızanı da tevazun gibi koru” dedi Aleksi Pavloviç. “Unutma; kumun tarihi kayayla başladı.”

hotel by a railroad-edward hopper

Bir kitap aldım, bir koku,
Seni sordum.
Bir nefes, bir öksürük,
Kendimi ezip söndürdüğüm küllük,
Hep o usulca sesin.

Klasik kuğulara hiç güvenmem,
Boynunu andım.
Hastaneler temaruz taarruzunda,
Bahar da gelemez bazen.
En iyisi, bir kitap okudum.

Kıpırdama, sinek korkuyor.
Bu sır çok kısa, sıkı dur:
İlk selam son kelimeyi fısıldar, daima.
Ama seni bildim,
Ama umut centilmenin standardı.

Elmayım, soydular mektup bıçağıyla,
Görmediler de feci utandım.
İnandın mı duyduğuna?
Şimdi adını saklarken aç biilaç,
Sen evini seç, ben canavarı oyalarım.

 

 

 

Giz TV sunar,

Woody Allen’dan Groucho Marx’a, Steve Martin’den Rita Rudner’e, Zsa Zsa Gabor’dan Will Ferrell’e,

Komedyenler, yazarlar ve oyunculardan alternatif bir Sevgililer Günü kutlaması.

goat-with-glasses

1. Salvino Delgi Armati adlı bir İtalyan on dördüncü yüzyılda gözlüğü icat etmiştir. Defansif futbol ve isimlerdeki İ harfi ile birlikte İtalya’nın en faideli keşiflerindendir.

2. Bazen sorarlar: Gözlük camları hep şeffaf mıydı? Hayır. Gözlüğün icadından dokuz yıl sonra saydam hale geldi. Şeffaflığın ilk senelerinde de kurutulmuş denizanası kullanıldığı rivayet edilir.

3. Gözlük camı iki tanedir çünkü gözlük kabı daha geniş olabilsin diye.

4. Üç boyutlu gözlükleri acıklı bulanlar var; mesela bir kanaate göre sinemadaki herkes Ray Charles’a benziyor.

5. Nasıl ki bir diyetisyen sıfır beden olmak mecburiyetinde değilse gözlükçülerin, sosyal güvenlik kurumunun hamlelerini takip etme dışında, ileri görüşlü olması gerekmez.

6. Büyüteç, gözlüğün büyük dayısıdır. Gözlük, bardak dibinin küçük eniştesidir. Deniz gözlüklerinin tuzu kuru değildir. Kelebek gözlükler kısa ömürlüdür.

7. Gözlüklü kişiler bir kavgadan önce niçin gözlüklerini çıkarırlar? Bu arkadaşlar miyoptur, gözlük çıkarılınca hasım göze daha küçük görünmektedir.

8. Şu cümlenin Elton Cohn’a ait olduğu söylenir: “Evdeki gözlüklerin bir salkımdaki üzüm tanelerinden fazlaysa ve piyano çalamıyorsan onları bana ver.”

9. Lens, Latincede “mercimek” anlamına gelir. Bir mercimek tanesini telkin yöntemiyle transparan hale getirebilirseniz ve itinayla ortadan ikiye keserseniz bir çift yeşil lens elde edebilirsiniz.

10. Kimi yörelerde “ali okulu” öğretmenlerinin göz doktorlarından devşirildiğini görüyoruz. Zira dünyamız girdiği göz muayenelerinde okuduğundan fazlasını okumamış vatandaşlarla doludur.

11. Dezenfektan olarak kullandığınız ağız buharından tasarruf edebilmek için gözlüğünüzün camlarını yere mütevazi vaziyette tutup, dudak hizasına getirmeli ve iki kere “Hofenheim huuu huuu” veya işiniz aceleyse “Jimmy Hoffa” demelisiniz.

 

 

1. Fransızca bilmeyen ve ukulele çalamayan otobüs şoförleri rencide edilsin. Otobüse binerken onların çarpık kentleşmeye ve peynirlerin bozulmasına olan katkıları yüzlerine vurulsun.

2. Yürüyen merdivenlerin ana fikrinin yürümek değil durmak olduğunu anladıkları için solda dikilen kişilere varış noktasında çiçekten kolyeler asılsın.

3. Bütün şarkılar 99’dan başlayan fiyatlarla alınsın. Bütün filmler %50’ye varsın. Bütün kitaplar kaçırılmayacak fırsatları, masrafsız kredileri anlatsın.

4. Kırmızı ışıkta geçip kazayla burun buruna gelen sürücüler camı açıp “Yol versen ölür müsün?” diye bağırdığında yeşil ışıkta geçen sürücüler hatalarını anlasın.

5. Ağaç diplerinin evsel atık deposu olarak değerlendirilebileceğini akıl eden vatandaşlar taltif edilsin.

6. Gönülden kopanların parayla ölçülemediği hallerde gönüller bir olmasın. Paranın söz konusu olmadığı bir jest söz konusu bile edilemesin.

7. İnternette kalp kırma olimpiyatları düzenlensin; en kısa sürede incitme, en popüler acıtma, en yaratıcı nobranlık dallarında altın madalyalar dağıtılsın.

8. Sigara izmaritini, sakız kutusunu herkes gönül rahatlığıyla yere atsın. Belediye temizlik işçilerinin tembellik yapmasını önlemek için herkes el ele versin.

9. İnsanlar üçe ayrılsın; patronlar, çalışanlar ve garsonlar.

10. Kaldırımın sağından yürümek kuralı bir inşaatın temel betonuna gömülsün. Kimse kimsenin sağına soluna karışmasın. Karışan olursa alnı karışlansın.

11. Madam Bovary’nin instagrama koyduğu fotoğraf gündeme bomba gibi düşsün. Tsubasa Galatasaraylıları çok kızdıracak bir röportaj versin.

12. Futbol hakemleri müsabakalardan önce ve sonra kırbaçlansın.

13. Sevmek sadece sevdiğini ilan etmekle sınırlandırılsın. Sevmenin zihinle ilişkisi, terakki etkisi sıfırlansın.

14. Eleştirmek düşman olmayı, itiraz etmek can yakmayı gerektirsin.

15. Kazanma hırsı kutsal sayılsın.

bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.