.

Yazarın arşivi

BİRİNCİ KISIM

Amaç ve kapsam

Madde 1 – Bu Kanunun amacı belediye otobüslerine binişleri, otobüsten inişleri, çıkışları, o kendinden kaçışları düzenlemek ve yolculuk esnasında uyulacak esasları belirlemektir. Metrobüsler ve banliyö trenleri bu Kanun kapsamı dışındadır.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2-

Araç; körüklü, körüksüz, kırmızı, mavi, hardal, erguvan vb. çeşitli çap ve ebatlarda belediye otobüslerini,

Şoför; aracın en ön koltuğunda mukim, direksiyona hâkim, diksiyonu muhkem ve arada sırada “o düğmeye kim basıyorsa basmasın, boşu boşuna duruyoruz kaç duraktır” diyen insanoğlunu,

Yolcu; Adem oğlu ve Havva kızını,

Bilet; otobüste yolculuk etmenin manyetik ve ekonomik bedelini,

Nizami durak; araç durduğunda inilen, araç hareket ettiğinde binilen resmi yer şekillerini,

Orta kapı; kimi yolcuların şoföre hitaben yüksek sesle tekrarladığı şifreli mesajı,  

İmdat çekici; güvenlik amaçlı nalburiyeyi, 

Uyku; durak kaçıran kendinden geçme halini,

Müzikçalar; genç yolcuların araçlar için özel hazırlanmış ezgileri dinlediği ve dinlettiği gereçleri, 

Güzel kız; araçlarda yetişen milli serveti ifade eder.

İKİNCİ KISIM

Yükümlülükler ve Yasaklar

Madde 3- Arka kapıdan binilemez. Ancak ön kapıdan binmenin olanaksız olduğu hallerde şoförün yazılı onayı ve arka kapının bizzat kendisinin gönlü alınarak otobüse duhül edilebilir. Bu gibi binişlerde biletin aracın ön bölümüne uzatılması sırasında ve sonrasında yaşanan “bu benim biletim değil”, “atı yalnız geldi, biletimin başına bir şey gelmiş olmalı” ve benzeri olumsuz hadiseler otobüs kurumunu bağlamaz.

Madde 4- Arkalara doğru ilerlemek zorunludur. Şoför ve ön kapıda biriken yolcular, herkesin arkalara doğru ilerlemesi gerektiği yönünde telkin yapar.

Arkalara doğru ilerlemenin imkânsız olduğu durumlarda “Kucağına mı oturayım adamın?” ve “Üstüne mi çıkayım kadının?” adlı serzenişlerden birisi seçilerek haykırmak suretiyle dile getirilir.

Madde 5- Hamile, gazi ve yaşlılara yer verilir. Hamilelik şüphesi olanlar, buruşuk tenliler ve arabesk-fantezi müzik dinleyenler* ilk cümlede sayılan sınıflara dâhil olmadıkları sürece bu hükümden yararlanamaz.

(* Bu maddede geçen “ve arabesk fantezi müzik dinleyenler” ifadesi sosyo-elektronik ortamlarda infial yaratacağı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 09/09/2011 tarihli 66 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Madde 6- Orta kapı nazlıdır. 

Madde 7- Müzikçalarların sesi kısılamaz. Kısanlar hakkında Ses ve Müzik Kanununun ilgili maddeleri uyarınca işlem tesis edilir ve dinlenen eserler dinlenmemiş sayılır.

Güzel kızların seyahat süresince müzikçalarlarını karıştırarak üfüldemeleri, erkek yolcuların dinleme esnasında kafa sallamaları, gereken hallerde ellerle tahayyülen davul ekipmanları kullanmak suretiyle esere eşlik etmeleri zorunludur.

Madde 8- Mesai başlangıcı ve mesai çıkışı saatlerinde nizami duraklardan araca binmeler sırasında gereken hallerde babamıtanımamizm ve hakkımıyedirmemizm gibi sosyo-legal teknikler kullanılabilir. Bu ve benzer teknikleri bilerek ve isteyerek kullanmamak suretiyle araca dâhil olamayıp durakta kalanlar belediye ekipleri tarafından itlaf edilir. İtlaf edilen vatandaşlar hak iddia edemez. * (Ek: 4/12/2011 – 58741/19 md.) Ekip çalışanları itlafın biçimi nedeniyle yalnızca bireysel olarak sorumlu tutulabilir.

(* Bu maddede geçen “İtlaf edilen vatandaşlar hak iddia edemez.” cümlesi, bütün vatandaşların kamu tarafından yürütülen iş ve işlemlere ilişkin olarak adalet arama hakkı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 09/09/2011 tarihli 66 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Madde 9-  Araçlarda cep telefonu ile konuşulamaz.

Hayati önem taşıyan; emlak pazarlığı, aile içi kavga, çek-senet münakaşası, gönül ilişkileriyle alakalı değerlendirmeler ve sosyo-elektronik ortamlarda yazılmış olan iletilere yapılmış yorumlara ilişkin mütalaalar birinci fıkranın kapsamı dışındadır.

Madde 10- Araçlar gün sonunda her bir araca otuz adet gönüllü temizlik görevlisi düşecek şekilde muntazam temizlendiğinden seyahat esnasında kâğıt bilet, pet şişe, portakal kabuğu ve fil dışkısı gibi mütevazı atıklar koltuk arkalarına ve radyatör kenarlarına bırakılabilir.

Madde 11- Klimanın kapatılmasının istenmesi ile klimanın açılmasının istenmesi taleplerinin toplamda ayrı ayrı 10’ar adete yükselmediği seyahatler geçersiz sayılır.

Madde 12- Araçta uyunamaz.

Gözlerin dinlendirilmesi esnasında horlanması birinci fıkra kapsamı dışındadır.

Madde 13- İmdat çekicine ellenemez.

Üretici firma elemanları kullanılmayan imdat çekiçlerini beş yaşını doldurmuş araçlardan toplayarak yeniden satabilir. 

Uwe’den kaç gündür haber yoktu ve Tresa’yı kaçırmışlardı.

Sabah yola yeni çıkmıştım. Buluşmamıza sadece 2-3 günlük yol kalmıştı. Saçını kazıtmış seyrek bıyıklı biri geldi. Selam bile vermeden burnuma küçük bir teyp uzattı. Tresa’nın sesi geliyordu. Pekin’de uçaktan indikten sonra otobüse geçecekken zorla bir araca bindirmişler. Çok korktuğunu, nerede olduğunu hiç bilmediğini söylüyordu zavallıcık. Şoklar içinde dinledikten sonra sordum: 

“Kimsin sen?!”

“Tatsuko. Hatırladın mı? İmaj tazeledim biraz.”

Tatsuko’nun saçları öncekinde gürdü, güneş gözlüğü vardı ve bıyık filan yoktu. Gizleniyordu bu adam.

“Spor yazarıyım demiştin… Tresa’dan ne istiyorsun?”

“Evet, spor yazarı olduğum yalandı. Rusça uydurmalarım doğruydu ama.”

“Nesin peki?”

“Devlet memuruyum.”

“Lütfen espri yapma. Şaşkınlıktan ve sinirden bayılmak üzereyim. Hiç anlamıyorum, kendi halinde bir hostesten ne isteyebilirsin? Kızcağız onca yolu beni ziyaret etmek için, bana destek olmak için geliyordu. Hem nasıl buldun onu? Nasıl haber aldın?”

“Devlet memuruyum dedim. Devleti küçümseme, devlet memurunu hiç küçümseme.”

Teybi cebine koydu. Duvar kenarına oturdu. Benim de oturmamı ister gibi taşa eliyle vurdu. Gidip oturdum. Gözlerimi kırpmıyordum. Bu aptal Japon devlette neciydi acaba? Kadastro memuru olduğunu sanmıyordum, muhasebeci gibi değildi. Hatırlıyordum, yanımdan ayrılırlarken telefon işareti yapmıştı. Herif karısının yanında bana asılıyor olamaz diye düşünmüştüm.

“Bize yardım etmeni istiyorum.”

“Yardım istiyorsan bir kutu lokum yaptırır öyle gelirsin, arkadaşımı niye kaçırıyorsun?”

“Tresa da lokum gibi. Farkı şu; ben sana lokumu işimiz bittikten sonra getireceğim.”

“Ne istiyorsun? Ajan filan mısın yoksa?”

“Devlet memuruyum.”

“Papağan kadrosunda mısın?”

“Tresa senin gibi şakacı değil. Hem senden güzel, hem senden daha güzel ağlıyor. Çok parlak, çok sıcak gözyaşları var. Konuya gireyim mi?”

Cevap veremedim. Çok kötü hissetmiştim kendimi. Kulağını kaşıdı, uzakta bir karınca gibi görünen kuledeki keskin nişancıya baktı, konuşmaya başladı.

“1937’de Japonya ile Çin tarihte ikinci kere kavgaya tutuştu. Sekiz yılda bütün Mançurya’yı, Shanxi’nin yarısıyla, Suiyuan’ın büyük bölümünü kontrol altına almıştık. Yani şu an yakınlarında olduğumuz eyaletler. Amerikalılar Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atınca pes ettik ve bir ay içinde buradaki savaş da bitti.”

“Fat Man.”

“Evet, bombanın ismi Fat Man. Sana bir başka fat man’dan bahsedeceğim şimdi: Albay Suzura Miyozi. Askeri doktor. 120 kiloydu ve boyu 1.75’den fazla değildi. Neyse, Albay Miyozi çok önemli bir çalışma yapıyordu ve 1944 yılında bu bölgeye gelmişti. Uzmanlık alanı hematolojiydi. Aynı zamanda böceklere büyük bir ilgisi vardı.”

“Topal Ejderha?”

“Doğru. Savaş sırasında yaralanan askerleri iyileştirirken bir yandan da büyük yaraların daha çabuk kapanabilmesi için pıhtılaşma üzerine bir deney yürütüyordu. Bu deneyde Topal Ejderha’dan faydalanıyordu. Genetik bilgisi de muazzamdı. Savaş şartlarında ilkel de olsa bazı ilerlemeler kaydetmişti. Bu böcekte insan kanının daha hızlı ve geniş alanda pıhtılaşmasını sağlayan bir madde bulmuştu. Tıp bilimi için çok önemliydi. Yaşasaydı Nobel alabilirdi.”

“Öldü mü?”

“Öldürüldü. Çin Seddi’nde bir yerlerde Çinliler tarafından katledildi. Yıllar sonra yanılmıyorsam 1966’da cenazesi iade edildi. Fakat iade edilmeyen bir şey vardı. Biz de şimdi onun peşindeyiz.”

“Altın dişleri mi? İç çamaşırları mı?”

“Hayır Marina, böcekler. Bu böcekler Japonya’nın biyokültürel mirası olduğu gibi o tıbbi araştırmanın devam edebilmesi için vazgeçilmez bir hazine. Çinliler elbette vermiyor. Karımın topuğundaki yarayı hatırlıyor musun? Kurşun yarası. Böceğin yuvasını ararken yaptılar.”

“Japonya’da kalmadı mı bu Ejderha’dan?”

“Kalmadı, Nagazaki’de bir tür endemikti bu böcek. 9 Ağustos 1945’te hepsi buhar oldu.”

“Hamamböceklerinin radyasyona dayanıklı olduğunu sanıyordum.”

“Bir kere bu hamamböceği değil. İkincisi, patlamada öyle bir radyasyon yayıldı ki bırak böcekleri otuz yıl boyunca çiçekleri bile öldürdü.”

“Ama topal bir böcek için adam kaçıracak kadar gözü dönmüş birine benzemiyorsun?”

“Değilim aslında ama mecburum. Devlet vazifesi bu. Ben de çocukları olan, bankada kuyruğa giren, akşamları çöpünü kapının önüne bırakan sıradan, duygusal bir insanım.”

“Ne yapacağım?”

“Albay Miyozi’nin öldüğü yeri tam olarak bilemiyoruz. Buralarda bir yerde. Bulabilirsek böcekleri de buluruz. Böceklerin hepsi yumurtlama mevsiminde yumurtadan çıktıkları yere geliyor. İlk çoğaldıkları yer de Albay’ın öldüğü yer. Böcekleri takip ederek ilk yuvayı bulacaksın.”

“Burada dolaşabilmek için yıllarca uğraşmış, dikkat çekmeyen biri olacağım içi beni seçtiniz yani.”

“Aynen öyle.”

“Aradan yarım asır geçti. Şimdi milyonlarcadırlar. Hepsini nasıl bulacak, nasıl götüreceksiniz?”

“Çok fazla yumurtlamıyor. Ayrıca dediğim gibi bizim için asıl yuvayı bulmak yeterli. Bir kısmını alıp, dişilerin ve yumurtaların kalanını yok edeceğiz. Böyle asil bir canlıyı avam Çinlilere bırakamayız.”

“İğrenç. Sizi hayvansever sanmıştım”

“Tokyo’da bir köpeğim var biliyor musun… Üzümle besliyor, her hafta çilek şampuanıyla yıkıyoruz.”

“Meyveli köpeklerden hoşlanan bir insanı böyle suçladığım için çok pişmanım. Tresa ne olacak?”

“Şimdi sana bir radyo vereceğim. Şu frekanstan yayın yapacağız, gerekli talimatlar için. Sürekli açık olsun. İşimiz bittiğinde Tresa’yı karşında bulacaksın zaten.”

“Nasıl güveneceğim diye sormak istiyorum ama…”

“Eşim Tresa’nın yanında. Başarırsan geri gelecek, başaramazsan ne olacağına ben karar veremem.”

“Peki, yuvayı bulduğumu size nasıl söyleyeceğim?”

“Saçını topuz yapacaksın. Etrafına iyi bakarsın, topluca ilerleyen böcekleri görünce saçını topuz yapacaksın.”

“Beni görecek misiniz yani?”

“Hep görüyorduk. Neyse, böcekleri takip et, bir deliğe ya da yuva olduğunu tahmin ettiğin bir yere girdiklerinde saçını tekrar aç. O sırada biz sana gerekli şeyleri bu radyodan söyleyeceğiz.”

Mecbur olmak böyle bir şeydi herhalde. Tresa adını duydukça içim ürperiyordu. Tatsuko radyoyu bırakıp gitti. Bilemiyorum, çok da cani birine benzemiyordu. Bir devlet memuruydu sonuçta. Kendine göre kutsal bir görev yapıyordu. Gene de Tresa’yı çok merak ediyordum. Uwe’yi merak ediyordum. Sonumuzu merak ediyordum. 

• Bazen hayallerimizin söndüğünden bahsediyoruz çünkü bazı hayallerimiz balon.

• Q klavyedeki tek sıra tuşla, Türkçe olarak yazılabilen en çok harfli ülke Fildişi Sahili’dir. Fildişi Sahili bunu her yıl törenlerle kutlamaktadır.

• “Ne demek istedin?” feminen bir sorudur, “anlamı nedir?” maskülen. Bu yüzden meal erkektir, tefsir kadın.

• Eskişehir’de bol miktarda lüle taşı çıkar ve o kadar pipoyu kim içiyor bilinememektedir.

• Aslında bir çuval incirin berbat olması için kimsenin ekstra çaba göstermesine gerek yok. 50 kg taze inciri çuvala doldurup biraz beklediğinizde en az yarısının kendi kendine berbat olduğunu görebilirsiniz.

• Tuhafiyenin camında “On beş dakikaya dönerim” yazan bir kâğıt gördüm. Hakikaten on beş dakika sonra döndü: “Bu da madalyonun öbür yüzü” imiş.

• Dünyadaki en uzun yer ismi Yeni Zelanda’daki Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwenuakitnatahu adlı tepedir. Okumaya bile üşendin, hiç heyecanlanma.

• Erişte yüklü genç eşeği kaçınca “sıpa getti” diye bağıran İtalyan köylü hikâyesi şu diyalektik gerçeği atlıyor: İtalya’da Yörük lehçesi yok.

• Nişanlım Jülyet’e açık mektup: Sevgili Jülyet, her gece beni pembe saten bir yorgan gibi saran tatlı düşlerinizle uyuyorum. Burada hiç kırtasiye yok, bana biraz zarf gönderebilir misiniz?

• Benim özgürlüğüm senin özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bizim özgürlüğümüz onun özgürlüğünden sonra hiç başlamaz.

• Değişim muhteşem bir şey olabilir fakat kozadan çıkan kelebeğin ömrü azalmış demektir.

• “Baca deliğine doldurulmuş gazete gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç, “Onlar için ne dediğim önemli değil.” 

—Okul çok saçma… Öğretmenler hiçbir şey bilmiyor.

—Çok ayıp, bilmez olur mu hiç.

—Bilmiyor tabii, resim öğretmenini duydum öğretmenler odasında “Gece ne giysem?” diyordu.

—Kime diyordu, sana mı?

—Hayır bana değil, matematik öğretmenine. Matematik öğretmeni de “Puantiyeli bir şeyler giy” dedi.

—Yavrum o dersle ilgili bir konu değil ki.

—Olur mu, matematik öğretmeni hep bize puan veriyor. Demek ki dersle ilgili.

—Ama resim öğretmeni sormuş, Türkçe öğretmeni “Geze ne giysam?” diye sorsa anlarım.

—Soruyor ki. Sınıfta sordu bize.

—Sınıfta size öğretmek için…

— “Gece ne giysem?” diye…

—Hay Allah, o da mı ne giyeceğini soruyor?

—Evet, haftaya öğretmenler gecesi varmış.

—Gündelik şeyler sorulabilir bence. Asıl önemli olan sizi o dersle ilgili bilgiyle donatması, ilim irfan ışığı vermesi, eğitmesi, yontması, çağdaş, ilerici, yaratıcı ve kendine güven duyan bireyler haline getirmesi.

—Yontması mı?

—Yani şekil vermesi

—Dün sabah müdür yardımcısı çocuğun birine şekil verdi. Önce kulağından bir parça kopardı, sonra makasla saçlarını kesti.

—Abartma oğlum, ben şekil vermek derken eğitmek gibi, yetiştirmek gibi söylüyorum. Yani sivri yanlarınızı düzeltmesi…

—Bizim sivri bir şeyimiz yok. İngilizce öğretmeninin var ama.

—Nedir o?

—Kafasında. Çok uzun, çok sivri.

—Toka mı?

— Bilmiyorum. Geçen hafta bir arkadaşımıza doğru eğilirken başka bir arkadaşın dudağına battı. Dudağı kanadı.

—Bunlar öğretmenlerinin bir şey bilmediğini göstermez, kaza olmuştur.

—Çocuğun ağzına bir toz sürdü. “Makyaj çantamda bu var şimdi, kapatır sonuçta” dedi.

—En azından gayretliymiş. Bilen insan çok belli etmez hem.

—Ama gerçekten bilmiyorlar. Biz sınav olurken bulmaca çözmüştü. Yarısını boş bırakmış, yarısı da yanlış.

—Hangisi?

—Çengel.

—Onu sormuyorum, kim yani?

—Basri Çengel. Sorulardan birini söyleyeyim mi? Soldan sağa 5: Bir tür elbise.

—Kaç harf çıkmış?

—T, U, V, A, L ve E harfleri çıkmıştı. 7 harfli.

—Ne öğretmeni bu?

—Müzik.

—Bak müzik öğretmeni diyorsun elbiseyi bilmediği için suçluyorsun. Olacak iş mi?

—Bu öğretmen hiç konsere gitmedi mi? Düğüne? Hiç bir türk sanat müziği korosunda şarkı söylemedi mi? Hadi bunları yapamadı diyelim, hiç mi çişi gelmedi?

—Farklı şeyler onlar…

—Farklı şeyler, farklı şeyler… Sıkışınca “farklı şeyler” diyorsun. Anneme de hep böyle diyorsun.

—Anneni karıştırma.

—Ben de karıştırmak istemiyorum ama veli toplantısı mektubunu sana vermemi o istedi, gidemezmiş.

—Veli toplantısı mektubu mu? Veli toplantısı nereden çıktı şimdi?

—Gece ne giyeceklerine sizle beraber karar vermek istiyorlar galiba.

—Neden annen gitmiyormuş?

—Alışveriş yapacakmış. Geceye o da davet edilmiş.

—Kim davet etmiş?

—Basri Çengel.

—O cahil dümbelek de kim oluyor!

—Müzik öğretmenim.

—Göndermiyorum geceye filan. Ulan adam daha bir T harfini yazmaktan aciz. Göndermiyorum. O alışverişe gidecek ben sıralara sığmayan bir sürü salağın arasına veli toplantısına? O gezerken ben “ay gecelayin ne giysam” diye virildeyenlere evladımı soracağım? Yok öyle yağma! Gidilmeyecek alışverişe de hiçbir şeye de!

—…

—…

—Dedim sana, okul çok saçma.

—Evet.

(Resim: Normal Rockwell / Facts of Life)

• Dargınlar derneğine desibel cezası kesilmez.

• Yumurta suya atılınca yüzüyorsa bayat, dibe batıyorsa tazeymiş. Dibe batan yumurta, içinde olmamasını umduğumuz bir şey yüzünden ağır olamaz mı? Yüzeye çıkan yumurta en azından boğulmamayı bildiği için saygıyı haketmiyor mu?

• Kol düğmeleri bileklerinin nerede olduğunu unutanlar için ideal.

• “Her şeyi birbirimizin yüzüne söyleseydik toplum diye bir şey olmazdı” diyor Balzac. Bence olsa bile biraz tükürüklü olurdu.

• Las Vegas’taki kumarhanelerde saat yokmuş, çünkü saatin kaç olduğuna dair iddiaya girilmesi kumarhanelere para kazandırmıyor.

• Mecbur kalmadıkça Şemsipaşa pasajında şan dersi almamak lazım.

• Soyguncular tanınmamak için sadece gözlerini açıkta bırakan maskeler takarken, gazeteler birilerini gizlemek istediğinde sadece gözlerini kapatıyor. Soyguncular mı gazeteler mi doğru?

• Araştırmaya göre uzun boylu erkekler kısa boylulara göre daha çok para kazanıyor ve otobüste daha kolay tutunacak yer buluyor.

• Palet gibi elleri olan yeni fizik öğretmenimiz havanın sürtünme kuvvetini anlatırken nasılsa dövse bile acıtmaz diyerek şımarmıştık ve “aerodinamik tokat” ile tanışmıştık. Bilim tezdir, teknoloji ise antitez.

• Şemsiyenin markasını sapına yazma fikri aklıma yatmıyor. Kadın kafama vururken markasını okuyamam ki? 

Gene kaldırılmamıştı. Üzerine motor yağı sıçramıştı ve noktasız iki siyah soru işareti ceset gibi yatıyordu. Söylene söylene kapağı kaldırdım. Böyleydi; oturan çıkarken unutuyor, arkasından gelen de dünyanın en hijyenik insanıymış gibi dokunmak istemediğinden oturmayacaksa bile öyle kullanıyordu. Bir kâğıt parçasıyla bir saniyelik hamleyken hijyen insanı ile gamsız insan aynı bedende buluşuyordu. İşimi gördükten sonra gömlek cebimdeki tükenmez kalemi çıkarıp kapının arkasındaki üzerinde “BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ” yazan köşeleri kıvrılmış, plastik bantları kurumuş A4’ün kenarına “LÜTFEN ÇÖVDÜRMEDEN ÖNCE KAPAĞI KALDIRINIZ” yazdım. Bir kamu hizmeti yerine getirmişçesine memnun kabinden çıkarken ayakta hacet gideren birinin kapıya sırtının dönük olacağı, dolayısıyla yazıyı fark etme olasılığının çıkarken düşük olacağını, üstelik bu olasılıktan da hacet nihayete erdikten sonra verim alınamayacağına karar vererek bir de kapının tam karşısına, klozet kâğıdı kutusunun altındaki boşluğa yazmayı denedim. O güne kadar fayans üzerine hiç yazmadığımdan suya yazı yazmak denli imkânsız olduğunu anladım. Daha önce suya yazı yazmış biri de değildim ancak ilk defa lunaparka götürülmüş beş yaşında bir çocukla pazarlık etmeyi tecrübe etmiştim. Bu konularda fikrim vardı. Aceleyle çıkıp masamdan CD kalemini aldım. Geri dönüp cümlemi tamamladım.

Akşama doğru tekrar girdiğimde yazılarım karalanmıştı. Fayansın üzerindeki karalama adeta kısasa kısas diye bağırıyordu: CD kalemiyle yazdığımın hakkından CD kalemiyle gelinmişti. Bir daha yazdım.

Bir sonraki gün, öğle yemeğinden sonra fayanstakilerin tamamen silinmiş, A4’ün de tamamen  kaldırılmış olduğunu gördüm. Hemen Turan’ı buldum. Turan, temizlik şirketinin en genç elemanlarından biriydi. Saçları her daim jöleli, dar paçalı kot pantolonu beyaz denebilecek kadar taşlanmıştı. “Ben bir şey yapmadım abi” dedi. Tuvalet kâğıtlarının hiç yetmediğinden şikâyet etti. Moralinin bozuk olduğunu belirtti çünkü Arjantin liginde her maç şikeymiş ve Bursa’da birçok atları ilaçlıyorlarmış.

Bilgisayarda “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ. LÜTFEN FERMUARINIZI AÇMADAN ÖNCE O YUVARLAK OLAN KAPAĞI KALDIRINIZ. EN ÜSTTEKİ KAPAĞIN İLK BAŞTAN KALDIRILMASI GEREKTİĞİNİ İSE HİÇ SÖYLEMEYE GEREK YOKTUR.” Yazıp kimsenin görmemesine özen göstererek çıktı aldım. Word dosyasını ise Shift-Del yapıp sildim. Mesai biterken gizlice eski yerine yapıştırdım.

Ertesi öğlen idare müdürü Kudret Bey çağırdı. Bir an titredim. Yanına giderken o yazıyı benim yapıştırdığımı kesin anladıklarını düşünüyor, cümlelerin tam olarak hakaret içerip içermediğini tartıyor, savunma kurguluyordum. Kudret Bey, elli yaşlarında bekar bir adamdı. Kel kafasını yandan uzattığı saçlarıyla kamufle eden, boş vakitlerinde bilgisayarda okey oynayan, her gün baş sayfasında mutlaka en az iki general resmi olan gazeteye bakan ortalama bir insanoğluydu.

“Biri tuvalete dadanmış” dedi.  “Kepaze şeyler yazıyormuş duvarlara.”

Büzüldüm. Bir şemsiye vardı, açılmayacaktı.

“Git düzgün bir şey yaz. Geri yapıştıralım. Oradaki şeyi de sökmüş sığır.”

Sığır? Galiba onun nazarında yazan da söken de aynı saftaydı. Boyun eğdim.

“Ne yazayım müdürüm?”

“Lütfen bulmanız istediği gibi bırak yaz. Sen anlıyorsun işte bu işlerden. Güzel, efendi gibi bir şey yaz.”

Dadanmıştım, sığırdım, anlıyordum. Dediğini yaptım.

Ofiste bu konu konuşulmaya başladı:

“Ay Tülay duydun mu bi salak erkekler wc’sine kapağı kaldırın yazmış. Sonra karalamış. Sonra kağıdı yırtmış, üzerine de hörlemiş . Abartmıyorum.”

Hörlemek?

“Oğlum hayvanın biri duvarları karalıyodu lan, görmüştüm bunu yazan tosun kapağı kaldırıyosun, kaldırmazsan topsun yazmıştı.”

Tosun mu?

Sonraki gün kâğıt yoktu. Kudret Bey herkesi odasında topladı:

“Tuvalete müdahale etmeyelim arkadaşlar” dedi. “Sizden rica ediyorum” dedi. “Bakın burada hepimiz yetişkin insanlarız” dedi.

Kâğıt yerine “LÜTFEN BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ BIRAKINIZ.” yazan bir levha kondu.

Üç gün geçti geçmedi, levha da gitmişti.

Kudret Bey yılgın bir öfkeyle Turan’ı çağırdı. Yerleri silmediği zamanlarda erkekler tuvaletinin önünde nöbet tutmasını buyurdu. Turan kapının önünde mesajlaşmaktan tuşları silinmiş cep telefonuyla bekler oldu. Beni görünce “Abi kolonya da vereyim, üç beş yolumuza bakarız” diyordu.

Turan çare olmadı. Levha gene uçtu.

Genel Müdür’e çıktık.

Genel Müdür, özel sektörde ayakta kalabilmek için gerekli olan çok zeki, çok çalışkan, çok konuşkan ve çok iyi bir çözüm üreteci olma niteliklerinin hepsini taşıyordu. Zekâsı ve çenesinin yanında işitme ve görme duyuları da bizlerden üstündü. Turan’ın dediğine göre masasında çalışırken yerde yürüyen böceklerin adımlarını bile duyabiliyormuş. “Bir sabah bana gözlerimle bile göremediğim çiyanı arattırdı. Çok yaman adam” demişti.

Adam levhayı tuvaletin dış kapısına monte etmemizi önerdi. Herkes göreceği için çalınmazmış. Toplantı iki dakika sürdü. Dış kapıdaki levhanın ömrü ise bir buçuk hafta.

Kudret Bey meseleyi uzatmaya gerek görmedi. Medeni insanların bu tür uyarılara ihtiyacı olmaz diye düşünmeye başlamıştı. “Genel Müdür’e de söylemeye gerek yok” dedi. “Zaten bu kattaki tuvalete girmez ki o” dedi. “Konu kapanmıştır” dedi. Kibarca itiraz ettim, okeye döndüğünü, çıkarken kapıyı örtmemi söyledi.

Medeni insanlar klozetin kapağına motor yağı fışkırtmaya devam ediyordu. Ben pes etmemiştim. CD kalemimi kaptım: “UYGARLIĞIN EN TEMEL GÖSTERGELERİNDEN BİRİ TUVALET ADABIDIR. UYGAR BİREYLERDEN BEKLEDİĞİMİZ ÜÇ YAŞINDA TUVALETİNİ SÖYLEYEBİLME BAŞARISINDAN FAZLASIDIR.”

Merakımdan, ihtiyacım olmadığı halde, birkaç saat sonra gidip kontrol ettim. Karalanmamıştı ama altında şu yazıyordu: “SENİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM.” Başımdan ayağıma soğuk bir ter boşandı. İyi bir şey yaptığımı sandığım halde deşifre olmak beni rahatsız etmişti. O kadar canım sıkılmıştı ki büyük bir başarıyla klozetin kapağına bırakılmış, çöreklenmiş yılan gibi kahverengi cam macununu az kalsın göremeyecektim.

Turan’a para verdim. “Bana bu levhaları çalan adamı bul. Genel Müdür beni çok gizli olarak görevlendirdi. Kudret Bey’in bile haberi yok. Aramızda kalsın” dedim. Başını salladı. “İskandinav liglerine oyna” dedim. “Onlar şike yapmayı bilmezler.”

“Vallaha mı?” dedi parayı sayarken.

Bir ay geçti. Turan’dan haber yoktu.

Bir akşam mesaiden herkesin çıktığına emin olduktan sonra ofisin birçok yerine, asansörün yanına, su sebiline, şirketin vizyonu panosuna, turizm acentelerinin bedava dağıttığı Ölü Deniz fotoğrafının altına, her yere yapıştırdım: “KLOZETİN KAPAĞINDA BEYNİNİ UNUTAN YARATIK, ARTIK SANA BEYİNSİZ DİYEBİLİR MİYİZ?”

Sabah geldiğimde hiç biri yoktu. Kudret Bey çağırdı. Kâğıtlardan birini göstererek: “Sen misin? Uğraşma, benim kafamı bozma.” dedi. Cevap vermeme bile izin vermedi. İki okey de ondaymış.

Kabullenemezdim. Gene yazdım tuvalete. Ertesi gün çıkışımı verdiler.

Bisküvi kutusu bulup masamı toplamak için geldiğimde baktım, cümle silinmişti. CD kalemlerinin de serbest kullanımını yasaklamışlardı. Gerektiğinde Kudret Bey’den istenecekti.

Bir hafta sonra, ziyaret bahanesiyle tam mesai başlama saatinde geldim. Üçüncü kata çıkıp gömleğimi çıkardım. Tabelacıda yazdırıp, atletimin üzerine sardığım ince uzun brandayı pencereden sarkıttım: “İNSANLIK İÇİN KLOZETİN KAPAĞINI KALDIRALIM!” Aşağıda bir hareketlenme oldu, güvenlikçiler yukarı koşmaya, işe gelenler gülmeye başladı. Heyecanlandım, branda elimden kayıverdi. Giriş kapısında arabasından inmekte olan Genel Müdür’ün üzerine düştü. Güvenlik biraz hırpaladı. Gömleğimi dışarıda giyebildim.

On beş gün sonra Kudret Bey telefon etti. Turan’ı duvara bir şeyler yazarken yakalamışlar. Sıkıştırınca da uyarı levhalarını kendisinin söktüğünü itiraf etmiş.  

“Nasıl anlaşıldı?”

“Genel Müdür ne hikmetse bu tuvalete girmiş dün, yan kabinden kalem gayırtısı…”

“Kalem gayırtısı?”

“Kalem sesi işte, yazarken çıkan ses. Onu duymuş. Klozetin üstüne basarak yan tarafa bakmış. Turan’ı enselemiş. Seni de affetti. ‘Fazla duyarlı olmasın. Gelsin, işine baksın’ dedi.”

“Ne yazıyormuş Turan duvara?”

“Göteborg da yatırdı bilmemnesine koduğum gibi pis pis şeyler…”

 

•  “Seviyorum” dedim, “örnek ver” dedi. Eşantiyonsuz yapamazdı.

• “Tek kişinin geçebileceği bir yolda iki kadın karşı karşıya geldi diyelim, kimin diğerine yol vermesi gerekir?” “Yokuş aşağı inenin yokuş yukarı çıkana.” “Yokuş değilse.” “Küçüğün büyüğe.” “Aynı yaştalarsa?” “Zayıfın şişmana” “Hımm, burada tıkanıyoruz işte.”

• Varan 1: Bir değnek sizin için sadece iki uçtan ibaretse uçların hijyen koşulları çok önemlidir. Varan 2: Bütün iyi dövüşçüler sopayı ortasından tutar.

• Kızılderililer savaş baltalarını gömdükleri yerden çıkarmaları gerektiğinde kazma kullanıyor muydu?

• Hatırlamak gençleştirir, unutmak genleştirir.

• “Ütü yapmaktan nefret ediyorum.” Johanna Philips (1862-1942)

• Madam Curie büyük bir dehaydı ve Nobel Ödülünü alan ilk kadındır. Sorgulamak onun doğasında vardı: “Canım kocacığım Pierre, söyle bakalım; o uranyum çubuklarını mı yoksa beni mi daha çok seviyorsun?”

• Cimrilik mi, solaklık mı? Vakti zamanında cimriliğiyle ünlenen bir aslan varmış. Bu şöhretinden bıkan aslan, bir gün ormandaki bütün hayvanları yemeğe çağırmış. Büyük bir ziyafet sürprizi hazırladığı için herkes sofraya yerleşene kadar tabaklara hiçbir şey koydurmamış. Tabakların boş olduğu görülünce homurtular yükselmiş. Geyik: “Hani cimri değildin hacı?” diye çemkirince aslan dayanamayıp solunda oturan geyiğin başını bir pençe darbesiyle uçuruvermiş. Şok olan misafirler toparlanana kadar geyik pişirilerek tabaklara paylaştırılmış. Yemek bittiğinde aslan kadeh kaldırmış: “Cimri değilim ama solağım.” Soruyu tekrar sorayım mı?

• Kerata imalatçıları birliği haksız rekabet iddiasıyla beni mahkemeye verdi, işaret parmağımı da şahit göstermişler.

• Komşunuz sesleniyor; bireysel matkaplanmaya hayır!

• Enerji dolaşır, madde dönüşür; bu ekolojidir. Adam dövüşür, kadın dolaşır; bu ekonomidir.

Büyük İskender’in yüzü asıldı. Her şeyi fethetmişti. Fethedilecek hiçbir şey kalmamıştı.

“Şurasını alalım?” dedi, haritada taranmamış bir yeri göstererek.

“Orayı geçen hafta ele geçirdiniz efendim” dedi en yüksek rütbeli general, “Boyamaya vaktimiz olmadı.”

İskender bu işe başladığında dünya taze ve yeniydi, fethedilmek için yalvarıyordu. On yaşında, üzerinde sadece külotla, bütün Yunanistan’ı aldı. Büyük Pers İmparatorluğunu yok etmeye tamamen çıplak ve sarhoş halde gitti. Uyurgezer bir gecenin sonunda uyandığında Mısır’ı fethetmiş olduğunu gördü. Bir keresinde tek başına bir kaleyi kuşatmış, çalıdan çalıya saklanarak ve her birinden bambaşka bir asker gibi fırlayarak ilerlemişti.

Tabii ki zorluklar da yaşıyordu. Tatsız bir zafer yemeğinde bir tavuk kemiği boğazına takılmış, su içmek için bardağa uzanırken fare kapanına, sonra bir diğerine, sonra bir başkasına takılmıştı. Kendini kurtarmaya çalışırken ayağı bir kovanın içine girmişti. Buna rağmen Hindistan’ı alıverdi.

Durdurulamıyordu, ülkeleri ve ardından başka ülkeleri ele geçiriyordu. Komutanları durmasını rica ediyor ama o “ Hadi lütfen bir tane daha” diyordu, komutanlar da “E peki madem” demek zorunda kalıyordu.

İmparatorluğu o kadar genişledi ki, bugün bile, bir kadınla bir barda tanışsanız ve onu evinize Büyük İskender’in ülkesinin haritasını göstermeye götürseniz size sürekli aynı şeyi söyleyecektir: “Şaka yapıyorsun değil mi?”

İskender üzerine gönderilen bütün orduları bozguna uğrattı ve binlerce insanı boğazladı. Savaş meydanından kaçanları da yakalatıyor ve öldürüyordu. Kadınlar ve çocuklar köle olarak satılıyordu. Ama mutlu günler sonsuza kadar sürmez. Sonunda, fethedilmemiş tek bir insan evladı kalmamıştı.

“Asurlular?” diye sordu generallerine.

“Aldık efendim” dedi biri.

“Tamam. Peki Basurlular?”

“Al-dık” dedi birkaç general koro halinde.

İskender çaresiz hissetmeye başlamıştı. “Önce özgürlüklerini versek ve sonra tekrar fethetsek olmaz mı?” Generaller bakışlarını yere çevirdi. Bir tanesi öksürdü.

“Oldu o zaman, ben de gider gökyüzündeki kuşları…” dedi ama onları da çoktan ele geçirdiği hatırlatıldı, hatta papağanın teki ağdalı bir övgü konuşması yapmıştı onun için.

“Ya karıncalar? Onlara çökemez miyiz?”

Bir komutan gönülsüzce küçücük bir teslimiyet belgesini açtı.

İskender’i avutmak isteyen en bilge konsey üyesi: “Belki de efendim, asıl istediğiniz fethetmek değil fethedilmektir.” dedi. Bunun üzerine İskender mızrağını kapıp adamı deşiverdi.

Ordusuna basit bir uzay roketi yaptırdı. Özel seçilmiş ve nefeslerini tutabilen otuz adamıyla birlikte aya gitti. Aydakileri çok şaşırtarak çöplerini aya bırakıp döndüler.

Belki de en muhteşem zaferi cennetin yarısını fethetmesiydi. İstihkâmcılarıyla sedef kaplama kapıları zayıflatmış, zırhlı filleriyle içeri dalarak azizleri ve melekleri ezmişti. Ama cennetin “çoğu bulut” olduğuna karar verdi ve akıllıca bir hamleyle geri çekildi.

Büyük İskender, yakıp yıkabileceği bir başka evrene yolculuğa hazırlanırken öldü. Generaller başta buna inanmadı, ama cesedi ortaya çıkınca gördüler ki hala sımsıkı kılıcını tutuyordu ve üzerinde yeni diktirdiği uzay elbisesi vardı. Derler ki, safranlara sarılarak Kafkasya’ya gömülmüştür ama kimse kesin olarak bilememektedir. Efsaneye göre bir gün geri dönecektir, belki de çok yakın bir gelecekte, dünya bir kez daha güzelce fethedilmeye ihtiyaç duyduğunda.

The New Yorker / 12 Mart 2012 / çev: bCy

• “Sana günahlarımı vereceğim.” “Şaka mı yapıyorsun?” “Ama yanında bedava tükenmez kalem.” “Ver. Ajanda da var mı?”

• Hawai alfabesinde yalnızca 12 harf vardır. “Hawai alfabesinde yalnızca 12 harf vardır.” cümlesinde 17 farklı harf vardır.

• Resmi kayıtlara göre, Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton’un 1979’da ölmeden önceki son sözleri “Banyo perdelerini küvetin içinde bırakın” olmuş ama konuşmanın kamuoyundan gizlenen devamı şöyle: “Çıkarken sifonu da çekin, eşşoğleşşekler.”

• Permakültür; doğal süreçleri taklit eden insan çevreleri ve gıda üretim sistemleri yaratmak demek. Üst katımda bir ayı yaşıyor. Alt komşum mevsiminde tükettiği meyve atıklarını kapısının önüne koyuyor ve plastik kullanmaktan özenle kaçınıyor. Asansörde sık sık yarı sindirilmiş organik patatesler görüyorum. Bizim apartmanın permakültür ödülü var.

• Bir boyacıdan duvarları süpürgelikler takılmadan önce boyamasını istemeyin. Boya damlalarıyla şereflenmemiş bir süpürgelik boyacının mesleki utancıdır.

• Kilo vermek isteyenler neden kulaklarına akupunktur iğneleri batırıyor biliyor musunuz? Pizzacılar için işaret. Birini kulağında iğneyle gören garson ona karışık pizzanın yanında diyet kola getiriyor.

• Ayakların bitişik ve ellerin dizlerde durduğu oturuş şekli “Hiç rahat değilim ve kendimi korumaya çalışıyorum” demektir. Ayaklar ayrık ve ellerin de her iki yanda olabildiğince uzağa konduğu oturuş ise “Kapıları kilitledim, kaçamazsın. Ayrıca boşuna bağırma, burada seni kimse duyamaz.” manasına gelir.

• “Afedersiniz bayan, o plastik çizmeler ayaklarınızı terletiyor mu?” “Ay sanane be!” “Banane olur mu, şu dört kişilik asansörün içinde beş saattir altı kişi beklediğimizi dikkate alırsak hiç banane olur mu?”

• “Pirincin içindeki taş gibi hissediyorum” dedi Aleksi Pavloviç, “Beni arıyorlar ama dışlamak için.” 

Berlin – Hamburg

İnsan havada olunca beyni daha bir farklı mı çalışıyor acaba? Oksijen daha az olduğu için mesela? Belki de aşırı rahatlıktandır. Yolcu olmak sizi bazı sorumluluklardan da kurtarıyor olabilir. Örneğin düşünme ve değerlendirme sorumluluğundan, “Parasını verdim, tahammül edin bana.” 

Çocuklar zor, uçan çocuklar daha zor. Annesinin yanında oturuyordu. En fazla sekiz yaşında. Saçı uzun, kız mı erkek mi anlayamadım.

“Pilotu görmek istiyorum” dedi. Annesinde hiç tepki yok.

“Neden istiyorsun bakalım küçük prens… es?” diye şirinlik yapmaya çalıştım.

“Kral” dedi çocuk.

“Ne emredersiniz kralım?” diyerek gülümsedim.

“Pilotun bıyığı var mı yok mu diye iddiaya girdik” diyerek annesine baktı.

“Pilotun bıyığı yok ama kucağında kocaman siyah bir yılan var” dedim.

Çocuk yol boyunca ağladı.

Hamburg – Münih

Adam çift kaşarlı tost istedi. Götürdüm. İçini açıp baktı:  

“Bu bana çift kaşar gibi gelmedi” dedi.

“Tabii ki çift kaşar, kendi ellerimle saydım da koydum” dedim, “Bir, iki”

İçindeki erimiş kaşarı çıkardı. Bir kâğıda sardı. Bana geri verdi.

“Lütfen bunu değiştirin. Ben çift kaşarlı istemiştim.”

“Beyefendi eğer kaşarı eksikse üzerine bir tane daha koyarız, neden çıkarıp geri veriyorsunuz? Bu görüntü hiç hoş değil” dedim.

“Ben şu anda business class’tayım hatırlatırım. Saygın bir işadamıyım. Bu tarz bir muameleyi hak etmiyorum” dedi.

Gittim, tostu yenileyip geldim. Kontrol etti:

“Bunda iki buçuk kaşar var, niye fazla? Sadaka mı veriyorsunuz?” şeklinde bir şeyler geveledi.

“İkisi yemeniz için, diğeri de yatırım yapmanız için.” dedim.

Münih – Paris

Kadının omuzlarına masaj yapacakmışım. Çok yorulmuş. İstanbul’dan aktarmalı gelmiş. Tipik bir Fransız kibri.  

“Ben masaj yapmayı bilmiyorum” dedim.

“Masaj yapmayı bilen birini gönderin o zaman” dedi.

“Hanımefendi uçağımızda hiç kimse masaj yapmayı bilmiyor… Ama sırtınıza bardak çekecek birisini bulabilirim” diye fısıldadım.

Küstü bana. Hep uyudu.

Paris – Manchester

“Bana şu kitabı okuyabilir misiniz, ben kendim okuyunca korkuyorum da.”

Manchester – Londra

Gökyüzünde insanlar daha bir vahşi görünüyor gözüme. Beyinden yoksun kimselere ve emekli pilotlara uçağa binmek yasaklanmalı. Ömrüm bin katlı kulelerin bin kat üstünde geçiyor ama sığ insanların sığ istekleri ve ukalalıkları karşısında her gün boğuluyorum. Her gün yeniden doğuyorum. Fakat ne için? Uçakları bar zanneden insanlara şampanya doldurmak, tuvaletin kapısını açmak için. Ne için? Uçuşun başında çıkış kapılarını gösterirken yalancıktan kulaç atmak için.

Çok yaşlı bir adamcağızdı. Sevimli gelmişti ilk başta. Yol boyunca içti. Hep beni çağırdı. Buna karşılık bir kere bile tuvalete gitmedi. Mesanesine bir hortum bağlı gibiydi. Başka türlü olamazdı. Sarhoş olunca televizyonun açılmasını istedi. Önündeki ekranı açtım.

“Bunu istemiyorum ben normal televizyon istiyorum, Cosby Show başladı” diye inat ediyor adam.

“Cosby Show biteli yıllar oldu” desem de anlatamadım. Kahve ikram ettim sakinleşsin diye. Kahveyi içtikten sonra kustu. Temizlememize izin vermedi. Sızmadan önce şunu dediğini hatırlıyorum:

“Pilot neden öyle mır mır konuşuyor? Anama mı küfrediyor belli değil.”

Londra – Frankfurt

“Köpeğimi çişe çıkarabilir misiniz?”

“Köpeğiniz nerede?”

“Bagaj bölümünde”

“Merak etmeyin hanımefendi, köpeğinizi az önce çıkardılar, fakat paraşüt kullanmak istemedi. Biz de market poşeti bağladık.”

Frankfurt – Viyana

“Bu uçaklar sık sık düşüyor mu yoksa bazen mi düşüyor? Öyle bir şey duydum da aslını sizden öğrenmek istedim”