.

Yazarın arşivi

Berlin – Hamburg

İnsan havada olunca beyni daha bir farklı mı çalışıyor acaba? Oksijen daha az olduğu için mesela? Belki de aşırı rahatlıktandır. Yolcu olmak sizi bazı sorumluluklardan da kurtarıyor olabilir. Örneğin düşünme ve değerlendirme sorumluluğundan, “Parasını verdim, tahammül edin bana.” 

Çocuklar zor, uçan çocuklar daha zor. Annesinin yanında oturuyordu. En fazla sekiz yaşında. Saçı uzun, kız mı erkek mi anlayamadım.

“Pilotu görmek istiyorum” dedi. Annesinde hiç tepki yok.

“Neden istiyorsun bakalım küçük prens… es?” diye şirinlik yapmaya çalıştım.

“Kral” dedi çocuk.

“Ne emredersiniz kralım?” diyerek gülümsedim.

“Pilotun bıyığı var mı yok mu diye iddiaya girdik” diyerek annesine baktı.

“Pilotun bıyığı yok ama kucağında kocaman siyah bir yılan var” dedim.

Çocuk yol boyunca ağladı.

Hamburg – Münih

Adam çift kaşarlı tost istedi. Götürdüm. İçini açıp baktı:  

“Bu bana çift kaşar gibi gelmedi” dedi.

“Tabii ki çift kaşar, kendi ellerimle saydım da koydum” dedim, “Bir, iki”

İçindeki erimiş kaşarı çıkardı. Bir kâğıda sardı. Bana geri verdi.

“Lütfen bunu değiştirin. Ben çift kaşarlı istemiştim.”

“Beyefendi eğer kaşarı eksikse üzerine bir tane daha koyarız, neden çıkarıp geri veriyorsunuz? Bu görüntü hiç hoş değil” dedim.

“Ben şu anda business class’tayım hatırlatırım. Saygın bir işadamıyım. Bu tarz bir muameleyi hak etmiyorum” dedi.

Gittim, tostu yenileyip geldim. Kontrol etti:

“Bunda iki buçuk kaşar var, niye fazla? Sadaka mı veriyorsunuz?” şeklinde bir şeyler geveledi.

“İkisi yemeniz için, diğeri de yatırım yapmanız için.” dedim.

Münih – Paris

Kadının omuzlarına masaj yapacakmışım. Çok yorulmuş. İstanbul’dan aktarmalı gelmiş. Tipik bir Fransız kibri.  

“Ben masaj yapmayı bilmiyorum” dedim.

“Masaj yapmayı bilen birini gönderin o zaman” dedi.

“Hanımefendi uçağımızda hiç kimse masaj yapmayı bilmiyor… Ama sırtınıza bardak çekecek birisini bulabilirim” diye fısıldadım.

Küstü bana. Hep uyudu.

Paris – Manchester

“Bana şu kitabı okuyabilir misiniz, ben kendim okuyunca korkuyorum da.”

Manchester – Londra

Gökyüzünde insanlar daha bir vahşi görünüyor gözüme. Beyinden yoksun kimselere ve emekli pilotlara uçağa binmek yasaklanmalı. Ömrüm bin katlı kulelerin bin kat üstünde geçiyor ama sığ insanların sığ istekleri ve ukalalıkları karşısında her gün boğuluyorum. Her gün yeniden doğuyorum. Fakat ne için? Uçakları bar zanneden insanlara şampanya doldurmak, tuvaletin kapısını açmak için. Ne için? Uçuşun başında çıkış kapılarını gösterirken yalancıktan kulaç atmak için.

Çok yaşlı bir adamcağızdı. Sevimli gelmişti ilk başta. Yol boyunca içti. Hep beni çağırdı. Buna karşılık bir kere bile tuvalete gitmedi. Mesanesine bir hortum bağlı gibiydi. Başka türlü olamazdı. Sarhoş olunca televizyonun açılmasını istedi. Önündeki ekranı açtım.

“Bunu istemiyorum ben normal televizyon istiyorum, Cosby Show başladı” diye inat ediyor adam.

“Cosby Show biteli yıllar oldu” desem de anlatamadım. Kahve ikram ettim sakinleşsin diye. Kahveyi içtikten sonra kustu. Temizlememize izin vermedi. Sızmadan önce şunu dediğini hatırlıyorum:

“Pilot neden öyle mır mır konuşuyor? Anama mı küfrediyor belli değil.”

Londra – Frankfurt

“Köpeğimi çişe çıkarabilir misiniz?”

“Köpeğiniz nerede?”

“Bagaj bölümünde”

“Merak etmeyin hanımefendi, köpeğinizi az önce çıkardılar, fakat paraşüt kullanmak istemedi. Biz de market poşeti bağladık.”

Frankfurt – Viyana

“Bu uçaklar sık sık düşüyor mu yoksa bazen mi düşüyor? Öyle bir şey duydum da aslını sizden öğrenmek istedim” 

 

“Kolajen, hayvan ve insanlarda bulunan doğal bir maddedir. Bazı türleri kırışık azaltmada ve dudak dolgunlaştırmada kullanılır. Bovin kolajen ise ölü inek derisinden çıkarılır. Arındırılır ve sıvılaştırılır. Dudaklara ve kırışıklıklara enjekte edilir. Alloderm dolgusu, insan cesetlerinden elde edilir ve daha dolgun dudaklar elde etmek için kullanılabilir.” Francesca Gould / Bir Yaşıma Daha Girdim

 Bunlar da Doktor Potrov Nubrovynizyak’ın “Kozmetik Kozmos” adlı yayımlanmamış makalesinden alıntılar:

• “Deodorantlar doğaya zarar vermektedir. Ancak sanıldığı gibi tek sorun ozonosferde delik açılması değildir. Deodorantlarda kullanılan nano teknolojik yoğun pudranın gökyüzüne yükselerek her gün biraz daha artan sayıda dişi kırlangıcı geyşa olmak zorunda bırakmasına Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün (OIE) 2011 raporunda dikkat çekilmiştir.” (2. Bölüm / Spreyler ve Korkunç Sonuçları, s. 5)

• “2009 yılında Milano merkezli bir şirket 25-35 yaş arası müşterileri için “Eşek rimeli ve eşek farı” projesini tanıttı. Gelen tepkiler üzerine kampanya daha ürünler piyasaya çıkamadan iptal edildi. Projeyi yürüten şirket, hülyalı eşek gözlerinin çekiciliğinin ürün için uygun bir reklam kampanyası olduğunu düşünmüştü fakat şu çok önemli iki bilimsel gerçeği ihmal ediyordu: 1. Eşekler prensip olarak rimel, far ve probiyotik yoğurt kullanmıyordu. 2. Eşekler anıran hayvanlardı.” (3. Bölüm / Boya Badana, s. 9) 

• “Uzak doğuda kaplan kuyruğu yağının kişiyi otobüs beklerken sakinleştirmede etkin olduğuna inanılıyor. Bu mevzu incelendiğinde kaplan kuyruklarında bulunan melotestin adlı maddenin otobüs egzozu dumanı ile birleştiğinde sinir uçlarını uyuşturduğu ortaya çıkmıştır. Melotestin tek başına endike olmadığından şimdiye kadar uyuşturucu madde klasmanına sokulmamıştır ve pomat versiyonları özellikle Singapur, Tayvan ve Hindistan’da parfümerilerde bile bulunur. Birçok uyanık kişinin bu maddeyi otobüs duraklarının yoğun olduğu alanlarda boyun ve koltukaltlarına sürerek vuslata ermeye çalıştığı gözlemlense de henüz yasal bir düzenleme yok. Emekli bir laborant olan vizyoner yatırımcı Sun Yin’in Taipei şehir merkezinde bulunan durakların ortasında “Melotestinos Cafe” adlı bir işletme açma girişimi belediye tarafından “şehir merkezinde yeterince keş olduğu” gerekçesiyle geri çevrilmiştir.” (5. Bölüm / Torbacılar, s. 14)  

• “Ölü inek derisi sadece organik dudak silikonunda kullanılmıyor. Geçtiğimiz yıl ölü montofon derisinin TV koltuğu kaplaması yapımında istenen randımanı verdiği keşfedildi. Bildiğiniz gibi bundan önce çizme, eldiven ve sümen takımları parlak görünsün diye Bağ-Kur’dan emekli montofonların derileri hayvanda öksürük ve halsizlik başlar başlamaz alınıyordu.” (6. Bölüm / Cindy Jackson Sendromu, s. 17)

• “Karıncalar düşmanlarını unutmazlar. Bu fikirden yola çıkan Malezyalı araştırmacılar politikacılar için karınca beyninden elde edilen bir krem üretmişlerdir. Bu kremi her parti kurultayından önce günde iki kere alın bölgesine masaj yaparak uygulamak gerekiyor. Fakat herkes alamıyor. Dünyada üç merkezde; New York, Londra ve Ankara’nın Balgat semtinde satılıyor. Eczacılara parti delege belgesi, ikametgâh senedi ve iki adet boş A4 fotokopisi ibraz etmek yeterli.” (7. Bölüm / Savaş ve Mola, s. 20)

• “Fillerin zıplayamadığı gerçeği henüz bir kozmetik firmasına ilham olamamıştır.” (9. Bölüm / Medikal Safari, s. 23) 

• Kredi kartı şifresi dört tane yıldız olan ilk kişi benim, sonradan çok popüler oldu.

• Zengin olmanın çok yolu, zengin kalmanın ise iki altın kuralı var: Bir; altınların yerini kimseye söylemeyeceksin. İki; ikiden fazla prensibin olmayacak.

• Otobiyografiler biyografilerden daha çok satıyor. Bunun sebebi otobiyografilerin araba meraklılarının da ilgisini çekmesi.

• Ter iki türlüdür; halı saha teri ve ecel teri. Bir elli boyunda ve yüz kiloysanız ikisi de aynı.

• Normal olamama korkusuna psikolojide normandiyafobi denir. Psikologlar kişilerin bunu yenebilmeleri için onlara şu geleneksel testi uygular: Hastanın kafasına elektrotlar bağlanır ve hasta herhangi bir kargo şubesine sokulur. Adamın beyninden, şubenin bir kenarında duran dev elektronik tartıda tartılmak için dayanılmaz istek sinyalleri geliyorsa ona “Korkuya mahal yok, son derece normal bir insansınız” denilir. Akabinde hasta serbest bırakılır.

• Ünlü dolandırıcı ve katil Alberto Kampanelli’ye sormuşlar: “Hayatınızı yönlendiren değerler nelerdir?” “Adalet ve merhamet” demiş, “Bunlar yüzünden yıllardır hapse girip duruyorum.”

• Lütfen bana halı püskülünü bir overlokçunun icat ettiğini söyleyin, huzurla dolacağım.

• Bir dinlenme tesisinde 2.90 TL’ye Steinbeck’in daha önce okumadığım bir kitabını buldum. Adı: “Fareler”

• GQ dergisinin bu ay çıkan ilk sayısında 400 erkek arasında yapılmış bir araştırmaya yer verildi. Araştırma sonuçlarından bazılarını paylaşıyorum:

– Erkeklerin %62’si “pembe delikanlıyı bozar” diyor. %13’ü “pembe hangisiydi? O eflatun gibi olan mı?” diyor.

– Yarısından fazlası “gardırobunuzdaki en önemli şeyler nedir?” sorusuna “ayakkabı” diyor. %36’sı “gardıropta ayakkabının ne işi var, ayakkabı kapının orda ayakkabılıkta olur” diyor.

– %17’si halı sahada futbol oynuyor. Bunların %89’u forvet, %0,0002’si kaleci.

– Çalışan erkeklerin %59’u şartlar öyle geliştiği için şu anki işinde olduğunu söylüyor. %41’i ise şartlar böyle geliştiği için.

– %77’si işyerinde “kadın patrona evet”, %23’ü ise “erkek patrona hayır” diyor.

– %78’i “kredi kartı kullanıyorum” demiş. %22’sinin kartı ise borcundan dolayı alışverişe kapalıymış.

– Ortalama aylık bakım ve kozmetik harcaması 118 TL. (Araba cilası ve araba şampuanı dâhil.)

– Erkeklerin %70’i “sevgilimi ya da eşimi aldatmam” diyor ve %83’ü hayatta yalan söylediğini kabul ediyor. Şimdi eller hesap makinesine. 

acreativeuniverse.com

“Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.”  J.Lloyd-J.Mitchinson

“En yüce fikirlerimiz ve tutkularımız bile yalnızca nöral aktivitenin yan ürünleridir”  Francis Crick

Sucukla ilgili problem / Sabahleyin Doktor Refikle beraber kahvaltı ettik. Sucuk getirmiş sağ olsun. Çok sevdiğimi bilir ve kadirşinas bir yengeçtir. Sucukları karısı yapıyormuş kılıçbalığı bağırsağından. O, yüzde yüz dana eti diye ısrar ederken gülmekten yerlere yattık. Kollardan bazıları yatmadı çünkü onlar şakadan anlamaz. Sucuğun insan sağlığına zararlı olduğunu duyduğumu söyledim, bilmiyormuş çünkü o göz doktoruymuş. İlahi doktor. Ama gözlere bir zararı olmadığından eminmiş. “Karşıma çıkan miyoplarda sucukla ilgili bir problem hissetmedim” diyor, “en fazla bir sucuğu çok uzaktan seçemeyebilirler” diyor. Refik çok matrak biri bence. Gülerken ağzındaki peynir parçaları etrafa saçıldı, kedi balıkları bayram etti.

Difüzyon / Adalet duygusuyla mı doğarız yoksa sonradan mı enjekte edilir bize? Peki tonton hukukçular birliği tarafından her yıl ödüllendirilen bir ton balığını yuttuktan sonra birdenbire mahallenin en adil canlısı olabilir mi bir balina?

Yaşamın sırrı / Mute dün sabah bana bir şey söyledi. O sırada önümdeki bulmacaya dalmıştım duyamadım, “Pardon?” dedim gayriihtiyarî. Zaten çok kısık sesle söyledi mırıldanır gibi. Sonra bu pardonun ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaktım. Kırk yılda bir kelime eden çocuğun lafını duyamayıp ondan bunu ikinci kere söylemesini istemek ne kadar dramatikmiş bilemezsiniz. Sadece yüzüme baktı. “Lütfen tekrar söyle, duyamadım?” dedim. Hiç faydası olmadı. “Yalvarırım söyle bak çok özür dilerim” dedim, çok ısrar ettim ama hiçbir şey değişmedi. Tek bir kişinin bile duymadığı bir şey söylemişti. Belki de yaşamın sırrını vermişti. Asla bilemeyeceğim. Ağzından bir kere çıkmıştı, tekrar etmeyecekti. Dokunsanız ağlarım.

Stabil balık / Bir çöp balığının sarhoş olduğunu nasıl anlarsınız? Anlayamazsınız.

Yok ben dışarıdan süt almıyorum / 1911 yılında Louvre müzesinden Mona Lisa tablosu çalınmış. İki yıl sonra bulunmuş ama bir efsaneye göre Mona Lisa’dan kalan boş yeri görmeye gelenlerin sayısı resmi görmeye gelenlerinkinden fazlaymış. İbretlik bir hikâye. Bu benim hatırıma önceleri kafamı epey kurcalamış bir şeyi getirdi: Diyelim ki bir sütçüsünüz ve her sabah ineklerinizden sağdığınız sütü yakınlarınızdaki evlere dağıtıyorsunuz. Bir gün çocuğunuzun okulunda veli toplantısı olduğu için süt dağıtmaya gidemediniz. Ertesi gün sizden normalde hiç süt almayan insanların “Dün neredeydiniz?” diye sorduğunu göreceksiniz. Mazeretinizi anlattıktan sonra bu soruyu fırsat bilip “Süt vereyim mi?” diye sorarsanız muhtemelen şu cevabı alacaksınız: “Yok ben dışarıdan süt almıyorum.”

Rıza Kaymak / Rahmetli kaplumbağa demişti ki: “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmenin en güzel tarafı yaratılana olan bağımlılığı makul bir seviyede tutmasıdır.” 

• Heveslerin ihtiyaçları doğurduğu yerde aile planlaması ihmal ediliyor demektir.

• Tren garının otele çevrilmesinden çok, bir şeyleri delmeye alışmış kondüktörlerin duş telefonuna çevrilmesi ihtimalinden korkuyorum.

• Bir tavus kuşuna bakarak yelpazenin icadına dair fikir edinebiliriz ama salon duvarına asılmış açık bir yelpazeye bakarak ne anlayabileceğimizi hiç bilmiyorum.

• Karıcığım bak televizyonda diyor ki; çok brokoli yemek iktidarsızlığa ve zekâ geriliğine sebep oluyormuş. Sen bana hep brokoli çorbası yapıyorsun ya haberin ols… ama pardon sen meşgulsün galiba, bu beyefendi kim?.. Neyse tamam ben bu gece salonda yatarım, sabah konuşuruz.

• Dünyada her gün doğan on iki bebek hastanelerde yanlış anneye veriliyor, bunların üçü hastaneler arası.

• İki kişiyi güldürmekten hiç hoşlanmadığım halde anlattıklarıma hep gülüyorlar. Biri psikoloğum, öbürü kırmızı çamaşır leğenim. (Not: Kırmızı olan leğen, çamaşırlarım değil)

• Bugüne kadar ölçülmüş en yüksek iki IQ değeri de kadınlara aitmiş. O zaman soruyorum: Bu iki kadının birbirlerinin test sonuçlarından haberi var mıydı? Varsa hangisi daha önce öldü?

• Aşağıdakilerden hangisi diş fırçasına diş macunu yerine yanlışlıkla tıraş kremi sürünce ‘olan oldu artık’ diyerek tıraş olmaya başlayan bir adamı tarif eder?  A) Dalgın B) Cimri C) Dalgın ve Cimri D) Dalgın ve Cimri ve Salak

• Yan yana dalgalanan iki bayrağın birbiriyle iyi anlaşması rüzgârın şiddetine bağlı.

Tim O'Brien / Frog Prince

BİRİNCİ KISIM

Amaç ve Kapsam

Madde 1 – Bu Kanunun amacı evlenmeden önce eğleşmenin kural ve kaidelerini belirlemektir. Evlendikten sonra flört ve tek kişilik halüsinasyonlar bu Kanun kapsamı dışındadır.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2-

Flört; birbirine karşı elektrik hisseden çiftlerin beraberce gezmesi, tozması, karşılıklı çene çalması ve erkeğin kadına hediyeler almasını,

Sinema; flört eden kişilerin ilk başvurduğu sanatsal ve tercihen karanlık faaliyeti,

Konser; flört eden kişilerin ikinci olarak başvurduğu sanatsal ve tercihen gürültülü faaliyeti,

Alışveriş merkezi; yirmi yaşından küçük çiftlerin flört, yirmi başından büyük çiftlerin kavga ettiği aydınlık, mermersi ve kalabalık alanları;

Kısa mesaj; cep telefonlarından gönderilen-alınan içerik ve anlamdan bağımsız alfabe tabanlı cilveleşmeleri,

Histosantrizm; yakın tarihsel feminen sorgulamaları,

Ev; bilimsel olarak şifresi çözülememiş, kombili olanın soğuk, merkezi ısıtmalı olanın pahalı olduğu kör noktayı,

Futbol; problemi,

Kuaför; sıkıntıyı ifade eder.

İKİNCİ KISIM

Yükümlülükler ve Yasaklar

Madde 3- Bir flört kısa mesaj ile başlar. Fiilen kısa mesaj ile başlamayan flörtlerin tarihlerinde ilk kısa mesajın atıldığı tarih esas alınır.

Madde 4- Flört tekliflerinde geçen kahve, çay, salep, bira, boza, nar suyu vb. gibi içecekler, teklifin kabul edilmesi halinde teklife konu olduğu şekliyle içilmez. Kahve içilmesi teklif edilerek başlanan flörte çay bahçesinde, salep içilmesi önerilerek başlayan sürece canlı müzik yapan bir barda, şampanya içilerek başlanması öngörülen bir ilişkiye ise kuyumcuda adım atılır. Çiftlerden birinin aklında histosantrik herhangi bir irde kalmaması zorunludur.

Madde 5- Alışveriş merkezlerinde erkeğin ayakkabısının rahat ve sabrının geniş olması mecburidir.

Madde 6- Kuaförden gelen kadının anında fark edilmesi, saniyesinde ve sessizce tahlil edilmesi, ortaya çıkan fikir ne olursa olsun “Süper yakışmış hayatım” denmesi zorunludur. Röfle hususu bu hükmün dışındadır. Flört sürecinde kaşlarının uçlarını makasla kestiren bir kadına takınılacak tavır yahut manikürü bileğine kadar yaptıran hanımefendiye karşı benimsenecek davranış biçimi bu hüküm uyarınca çıkarılacak Yönetmelikle belirlenir.

Madde 7- Flört süresinin ilk üç ayında kadınlarca “Kimse evlenmek zorunda değil” denmesi, ikinci üç ayında “Benden çok iyi kaynana olur” denmesi, üçüncü üç ayında ise “Necati, şunun adını koyalım” denmesi esas olup, erkeklerce ilişkinin hangi üç ayında olunursa olsun “Bağlanmaktan korkuyorum” denmesi mümkündür. (Bu hükümde geçen “Necati” ifadesi haksız rekabet yaratacağı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin 2012/65 esas sayılı kararı ile iptal edilmiş olup, “mümkündür” ifadesi 2012/66 esas sayılı karar ile “gayet olabilir yani, ne var?” olarak değiştirilmiştir.)

Madde 8- Kadın ağladığında erkek ona “Neyin var aşkım?” diye sormak zorundadır. Erkek ağladığında kadın hiçbir tepki vermez ve arabayı park etmeye çalışmaya devam eder.

Madde 9-  Bir flörtün ilk üç ayından sonra erkeğin uyuması esastır. Penaltılara kalan bir futbol maçının son dakikalarında ve ayıp fıkra anlatılırken bu hüküm uygulanmaz.

Madde 10- Sevgililer günü, kadınlar günü, ilişkinin ay dönümü gibi özel günleri akılda tutmak esastır. Erkekler için bu özel günlere tahsisli bir akıl zorunlu olmayıp, unutulmaması yeterlidir. Unutan erkekler Ceza Kanununun “Özel Günleri Unutmanın Telafi Edilemez Sonuçları” başlıklı 986. maddesi uyarınca cezalandırılır ve ayrıca kırbaçlanır. (“ve ayrıca kırbaçlanır” ifadesi Anayasa Mahkemesinin 2011/45 esas sayılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Madde 11- Flörtlerin birbirinin evine gelmesi halinde karşı cinsin ayakkabısını çıkarırken yalnız olabilmesi için azami gayret gösterilir. Karşı cins ayakkabısını çıkarırken çorabının delik olup olmadığını kontrol edebilmesine veya çorapların birbirinin aynısı olduğuna emin olmasına fırsat verilmesi zorunludur. Erkeklere bu hüküm uyarınca ekstra bir “kok-u-tetkik” süresi sunulur.

Ek madde:  “Kahve içmek için yukarı gelmek ister misin?” sorusu modern ihtiyaçları karşılamaması nedeniyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Geçici madde: Buna ilişkin Yönetmelik çıkana kadar konser ve sinema çıkışlarında “Kahve içmeye davet etmek isterdim ama babam ve dört abim cezaevinden yeni çıktığı için biraz huysuz” denmesi zorunludur.

 

Maalesef Marina’dan birşeyler gizliyordum.

Onun iyiliği için, bildiklerimi ve yaptıklarımı kendime saklamak zorundaydım. Son mektubumu Zedong’un yanından dönerken yanıma bir cipin gelip durduğunu yazarak bitirmiştim. Beni geri götüren ve tuhaf bir şekilde iyi davranan Çinli er dört gün sonra yeniden geldi. Vakit henüz sabahtı, yola yeni çıkmıştım. Herhalde üç kilometre filan yürümüştüm daha. Marina’nın şu topal ejderha’dan bahsettiği mektubunu da önceki akşam almıştım. Asker, nazikçe ve iyi bir Almanca ile beni cipe davet etti. Arka koltuğa oturduğumda yanımda Zedong’u fark ettim. Sırıtarak “Hoş geldin” dedi. “Hoş bulup bulmadığıma henüz karar vermedim, nereye gidiyoruz?” dedim. Cevap vermedi. Yirmi dakika kadar gittikten sonra duvarı uzaktan görebildiğim bir yere geldik. Etrafta kayalıklar ve kırmızı renkli bir topraktan başka hiçbir şey yoktu. Yola çıktığımdan beri ilk defa kırmızı toprak görüyordum. Bana Marina ile yaptığımız Amerika yolculuğunu, Colorado’yu anımsattı. Zedong inip gökyüzüne baktı, kollarını açarak gerindi. Biraz kalçasını, biraz kafasını kaşıdı. Önceki seferden çok daha sakin ve rahat gördüm onu. “Ne istiyorsun? Neden buraya geldik ki?” diye tekrar sordum. Cipe dayanmış başıma gelecekleri bekliyordum. John Wayne gibi bana doğru yürüdü. Kel ve yaşlı bir Çinlinin John Wayne gibi yürümesi akıl alacak iş değildir ama aynen böyle oldu. Koluma girdi. Hafifçe çekti, “yürüyelim” dedi. Elli metre kadar ilerideki yassı bir kayanın üstüne çıktı, tereddüt ettim. Yanına çıkmam için ısrar etti. Beni arkamdan itecek, sonra Alman turist kayalıklardan düştü diye elçiliklerde ağlayarak anlatacak diye düşündüm. Kayadan inip yanıma geldi. Duvarı gösterdi:

“On haftadır üzerinde yürüyorsun. Uzaktan bakmış mıydın hiç?”

Lafı dolandıracaktı aklı sıra.

“Gerek görmedim”

“Sence kaç metredir buradan duvar?”

Çok sert omuz silktim. Apoletlerim olsaydı dökülürdü:

“Bilmiyorum. Askerlerine söylersen adımlayabilirler, hatta senin için yan yana dizilebilirler. Hiçbir alet kullanmadan öğrenebilirsin uzaklığı. Bunun için Çin askeri kadar iyi bir malzeme bulamazsın herhalde.”

Ed Haris gibi güldü. Olabilir. John Wayne yürüyüşünden daha inandırıcı.

“Kızmayacağım hiç uğraşma. Neyse, bana kalırsa sekiz yüz metre vardır. Peki, sence neden duvarda değil de ondan sekiz yüz metre uzakta bu yılan kanıyla sulanmış topraklardayız?”

“En başından beri bunu merak ettiğimi saklamayacağım.”

Bir puro çıkardı. Basit, soluk bir üniforma ve puro. Tanıdıktı.

“Topal ejderha diye bir şey duydun mu?”

Yalan söyledim tabii ki:

“Duymadım.”

“Bir böcek. Bu çevrede yaşıyor. Dünyada başka bir tek Japonya’da var. Bir tarafındaki ayakları diğer taraftakinden bir tane eksik. Neden böyle olduğunu bilmiyoruz. Radyasyona maruz kalmış sanırım. Böylece yıllar içinde mutasyona uğramış belki de.”

“Ne olmuş? N’apayım?”

“Devlet bu mutant eklembacaklıyı koruyor, çok değerli. Ulusal bir hazine. Duvar üzerinde bunun için keskin nişancılar nöbet tutar. Böceği almak, birisine hediye etmek, öldürmek veya yemek yasak.”

“Zor durumda kaldın yani. Açlık zor tabii.”

Stres, kötü esprinin mürebbiyesidir.

“Senden bir şey isteyece…”

“Ben yumurta bile kıramam, kaldı ki böcek yahnisi…”

Korku, kötü esprinin süt annesidir.

“Sözümü kesmezsen anlatacağım! Senden bu yaratığın yuvasını bulmak için bize yardım etmeni istiyorum. Çok basit. Ben de bir daha seni hiç rahatsız etmeyeceğim.”

“Neden yuvasını bulmak istiyorsun? Pis işler çevirdiğini biliyordum.”

Ciddileşti. Kaşları daha da siyah oldu.

“Pis kelimesini reddediyorum. Uluslararası destek bulan biyokimyasal bir araştırma bu. Tamamen bilimsel. Dişi topal ejderha bu mevsimde doğduğu yere geri dönüp yumurtlar. Bu yumurtalarda kanser araştırmalarına ışık olacak mucize bir madde var. Adı: Kolizopestin. Bir tür antibiyotik gibi. Böceğin zaten özel olan bu türüyle radyasyon etkisi bir araya gelince kolizopestin ortaya çıkmış.”

“Sana ne? Sen doktor musun?”

“Ben askerim ve işim ülkemi korumak. Tıbbi savaş da buna dâhil.”

“Biyolojik bir silahtan bahsediyorsun ve beni saf sanıyorsun. Ee tabii, düşmanlarınızı o bitmez tükenmez kalabalıklarınızın sek osuruğuyla yok edemeyeceğinizi anladınız sonunda.”

Küstahlık kötü espriden de kötüdür. Ve ben küstah olmak zorundaymışım gibi geliyordu.

“Asla. Bir grup saygın bilim adamı benden yardım istedi. Hükümet izin vermiyor. Mecburen bazı kuralları azıcık deleceğiz”

“Benim bu işlere aklım ermez. Madem derin devleti oynuyorsun, kendi başına halledebilirsin.”

Bir ihtimaldi sıyrılmak.

“Edemem. Yardımın gerek. Yuvanın duvara çok yakın hatta üzerinde bir yerde olduğunu düşünüyoruz. Sen dikkat çekmezsin. Nasıl olsa yürüyorsun bütün gün.”

“Nöbetçiler var. Böcek aradığımı görmeyecekler mi?”

Bağırarak ayağını yere vurdu. Kızıl bir toz.

“Böcek aramıyorsun, sadece yuvasını keşfedeceksin!”

“Bana göre değil. Zaten böceklerden korkarım. Banyoda bir kakalak görsem banyo yapamam, o derece.”

Anthony Hopkins gibi sakinleşti birden:

“Uwe, Marina’yı seviyor musun?”

***

İt herif. En klasik numaraya başvurdu. Marina’yı tehlikeye atmayı göze alamazmışım, ilkel bir Alman da olsam masum bir kızın kanına girmek istemezmişim bilmem ne…  

Kabul etmek zorunda kaldım.

Marina son mektubunda Zedong isminin tanıdık geldiğinden bahsetmişti. Bu adam da onu tanıyormuş gibi konuşuyordu. Kafam çok karışmıştı ama ne Zedong’a ne de Marina’ya bunu soramazdım. İsviçre’den mektup atmalar, Zedong’un İsviçre’de bulunmuş olması, İsviçreli bilim adamlarının boş işleri çok sevmesi… Bunların hepsi bir bulmacanın parçaları olabilirdi. Şu Dragan adlı topal gangster… Zedong’la ortak olabilirler miydi? Peki, bir insan kendi öz kızını yem olarak kullanabilir miydi? Düşündükçe b.ka bandırılıyordu sanki beynim. Ya danışıklı dövüşse? Ya bu sanatsal performans sandığım proje aslında Dragan’ın en başından tasarladığı bir şeyse diye içim içimi zımparalamaya başlamıştı. Marina’yı da kafa kola aldıysa kendimi ödüllü bir moron gibi hissedecek ve muhtemelen bunu belgelemiş olacaktım. Evet, ben bir embesildim. Ve bunların hepsi g.tü başı çarpılmış bir karafatma içindi. Bir böcek kadar değerim yoktu. 

 
Bu sabah Gölbaşı’na büssürü küçük cam parçası yağıyordu
Atmosfer pasajında kavga olmuş
Bütün vitrinlere taş atmışlar
 
Bu sabah otuz yaşıma girdim
Halam perdeden şeftali topluyordu
Clark Gable yüz on bir yaşındaydı ve ölüydü
 
Dua dua için midir yoksa dua sanat için midir
Dua ettim bu sabah
Canlar kırılmasın diye
İnşallah şeftali toplamaz diye kimsenin halası
 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

*
Yani yıllar tespih taneleri efendim
Çektikçe yaklaşıyor Fatiha

 

• Gerçek inci sirkenin içinde erir. O halde bir bardak sirkesi ve gözyaşları olan inci tüccarına güvenebilirsiniz.

• Moda ancak ölümle sona erer. Bu yüzden kefenler sadece ve hep beyazdır.

• Bence elektronik kitaplar, internet gazeteleri gibi kendine has bir reklam geleneği oluşturacak. Mesela Anna Karenina’yı mı okuyorsunuz: “Anna lambayı söndürüp, yatağa girdi. Düşüncelere daldı. Anna’nın çok özel fotoğrafları için tıklayın.”

• Atış poligonunu sadece televizyonda gördüm. Ama bir gün gideceğim çünkü orada ne tür müzik dinlettiklerini çok merak ediyorum.

• Muzu bıçakla soyan bir arkadaşım var. “Maymundan gelmiş bile olsak, ilerleme kaydetmeliyiz.” diyor.

•  “Yürüyüşün tıpkı Mona Lisa gibi muhteşem” dedim. “Mona Lisa yürümüyor ki…” dedi. “Ama muhteşem” dedim.

• IQ testinden 51 aldığım için moron olduğuma karar verildi. Yanımda oturan 140 almış. Buna da sözümona dahi dediler. Şu sınavı iki kere daha yapsam geçiyorum sahtekarı. Fazla şişinmesin.

• Bir ampulü değiştirmek için kaç kişi gerekir? Değişime inanmış bir kişi yeter.

• Bu cümlenin sonuna öyle bir işaret koyacağım ki ne kadar uzun olursa olsun herhangi bir süreci ufacık bir şeyin nasıl da kolayca bitirebildiğini hep beraber göreceğiz.