.

Yazarın arşivi

“Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.”  İkinci Cahillikler Kitabı / J.Lloyd-J.Mitchinson

Leblebi Gibi İnsan Yağıyordu / Dün akşam çok tuhaf bir şey oldu. Yukarıdan süzüle süzüle bir şey indi. Süzüle süzüle indi diyorum çünkü galiba batıyordu. Arkadaşlara bunun bir denizaltı olduğunu, ağır silahlarla donatılmış insan yapısı bir gemi olduğunu söyledim. Anlayamadılar önce. Geminin su altında ne işi varmış. Su altında gitmesi için tasarlanmış olduğunu izah ettim. Hangi memleketten olduğunu seçemedim. Tayfur ve birkaç arkadaşı hızla aşağı batığın peşinden gittiler. O makinelerin on santimetreye kadar kalın çelikten bir zırhları oluyor. Akılları sıra ekmek çıkar mı diye bakıyorlar. Hiç zannetmem. Hatırlıyorum da buzdağına çarpan şu meşhur transatlantiğin batışına şahit olmuş Rıza Kaymak adlı bir kaplumbağa ile tanışmıştım. Birkaç sene önce öldü toprağı bol olsun. Dediğine göre gemi batarken arkasından bütün leş yiyiciler koşturuyormuş. “Zemine ulaştığında etrafına toplanan meraklı kalabalık ve fırsatçılardan güverteyi göremiyorduk” derdi. “Yukarıdan da leblebi gibi insan yağıyordu” derdi. Tabii oralar soğuk. Yiyemediklerini saklamak zor olmamış. Bu Tayfur gibileri aylarca bayram etmiş. Rıza Kaymak çok şeker ve çok bilge bir kaplumbağaydı. Tavşanla yarışmasından bahsetti bir keresinde. “Dalga mı geçiyorsun, o hikâyedeki kara kaplumbağasıydı” diye itiraz ettim sırıtarak. “Düşün işte, o kadar kibirli bir tavşandı.” dedi. Yarış bitmeden boğulmuş gitmiş.   

Alman Paraşütleri / Denizanaları bazen mahallece gezmeye çıkıyorlar. Sanırsın Nazi Ordusu Varşova’ya hava indirme başlatmış. Aralarından bir tek Piraye’yi tanıyorum. Bunları görünce sesleniyorum: “Yüz kişi dolaşmayın vallahi ödüm patlıyor, Alman paraşütü sanıyorum sizi” Gülüyor. Haa, paraşüt deyince aklıma ne geldi bakın: Dünya Sağlık Örgütü, 1960’lı yılların başında sıtma salgınını önlemek için birçok ülkeye DDT sıkmış ancak işler ters gitmiş. Malezya’da yalnızca sivrisinekler değil hamamböcekleri de cortlamış. Zehirli hamamböceklerini yiyen kediler ölünce fareler inanılmaz artmış. Hayvan, verem ve tifüs gibi hastalıkların taşıyıcısı olduğu için de köyler birdenbire bu hastalıklarla baş başa kalmış. Örgüt tutuşmuş, sağa sola “Yetişin, acil kedi lazım” diye mesajlar bırakmış. “Nasıl kedi istiyorsunuz? İran mı, Van mı, Cihangir mi?” diye soranları “Faşist misiniz?” diye terslemiş. Birkaç gün içinde yüzlerce kedi bulunup, İngiliz uçaklarından paraşütle iç kesimlerdeki uzak köylere bırakılmış. Buna “kedi bırakma operasyonu” denmiş ve başarılı olmuşlar. Aradan elli yıl geçti. Cihangir kedilerinin atalarının tavşan olduğu da hesaba katılırsa Malezya’ya şimdi de birkaç elektrik süpürgesi fabrikası açmak gerekiyor olabilir.

Vazop Kılıklı / Vatoz balıkları hakkında çok şey söylüyorlar. Balık dediğin oradan oraya gezermiş. Bu uçuyormuş, havada süzülür gibi kanat çırpıyormuş. Hakikaten öyle. Diken gibi kuyruğu var ya akrebe benzetiyorlar. Eskilerin “Vatoz belası gibi dikilmek” diye bir deyimi vardır. Şimdiki çocuklar bilmez. “Cebine vatoz yapışmak” “K.çına vatoz kaçmış gibi dans etmek” laflarını da duydum. Kafanın büyükannesi gizli işler çevirip yakınlarını üzenlere “vazop kılıklı” derdi. Onların köyünde vazop derlermiş. Bu tuhaf yaratıkların deniz kuvvetlerinin ajanı olduğuna inanlar da var. Tevekkeli değil sinsi sinsi dolaşıyor aşağılarda. Dokunanı da yakıyor. Geçen hafta salı günü kollardan biri değecek oldu da zor tuttum. Bu kafadan çıkan on sekiz kol var. Birçoğu saf. Doğruyu yanlışı bilemiyorlar.

Mute / Kollardan birine Mute ismini taktım. Çünkü hiç konuşmuyor. Uyum sağlıyor. Sızlanmıyor. Ama bu hali çok tehlikeli. İçinde biriktirdiğine inandığımdan bir gün gelip her şeyi kusacağından korkuyorum. Gevezelikten hoşlanmadığım doğrudur ama zevzek birini içine atan birine tercih ederim. Mute’ye böyle söyledim. “Kendi iyiliğin için biraz konuş. Derdini aç bana, futbolun artık futbol olmadığını yeni bir fikirmiş gibi söyle, bazı kitapların edebi olup olmadığına mahkemeler karar vermelidir de, kurban olayım, her cinayet sonuçta iki kişiliktir de razıyım ama susma, ne olur iş işten geçmeden fışkırt” dedim. Vantuzlarıyla oynamakla yetindi. Tutup sarstım. Önüne baktı. “Senin vantuzlarının sülalesini s…” dedim. Küstü. Eyvah ki eyvah! 

(İllüstrasyon: Wesley Edgebrecht /ABD)

• İnsanlık tahterevalliye binmeye benzer, ağır ya da kalabalıksanız kontrol sizdedir ama böyle asla gökyüzüne yükselemezsiniz.

• H.L. Mencken çok okuyanlar için ‘bibliobibuli’ demiş. Kaynaklar yazarın o sırada bir buçuk yaşında olduğunu söylüyor. 

• Asıl soru ofsayt kuralının saçma mı olduğu değil, yirmi iki kişiye sadece bir tane top verilmesinin haksızlık olup olmadığı.

• Pileli eteğin bir dalgınlık sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Terzi kumaşı katladığını unutup öylece dikivermiş işte.

• Parçacık fiziğinin standart modeline göre maddeyi tamamen enerjiye çevirmek mümkün. Yani bir at ya da bir insan az yorgunsa çok yorulana kadar, çok yorgunsa ölene kadar, öldüyse de -dert değil- bedenindeki bütün proton ve nötronları ayırmak suretiyle enerji elde edilebilir.  

• Enis Batur’a kitaplığındaki bütün kitapları okuyup okumadığını sorduklarında “Tabii ki okuduklarımın hepsi bunlar değil” demiş. Geçenlerde kuzenim aynı soruyu bana sordu. “Tabii ki hepsi bunlar değil; Enis Batur’un ödünç alıp geri getirmedikleri de var” dedim.  

• Önce tuş koleksiyoncuları vardı. Sonra birinin aklına piyano almak geldi. Avrupa’da klasik müzik tarihi böyle başlar. 

• Besin zincirinde kravatların rolü nedir? Kuru temizlemeci Hamdi açıklıyor…

• Her şey yeniden yorumlanabilir, aşure hariç. 

“2005 yılında İngiliz Peynir Kurulunun 200 gönüllü ile yaptığı deneye göre çedar peyniri ünlülerle ilgili rüyalara yol açarken, Kırmızı Leicester peyniri çocukluk anılarını su yüzüne çıkarıyor. Stilton peyniri yiyenlerin çoğu ise silah yerine yavru kedilerle savaşan askerler, vejetaryen timsahlar gibi çok acayip rüyalar gördüklerini söylemişledir.”  Dailymail, Eylül 2005.

Kaşar

Sevgili rüya günlüğü, dün gece okul kantininin işletmecisi olduğumu gördüm. Önce çok zor bir ihale ile kantinin işletme haklarını dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz teneffüslüğüne alıyordum. Kantinde biraz tadilat yapıyor, yeni elemanlarla sözleşmeler imzalıyordum. Kantinin duvarlarını turizm meslek lisesinden mezun çömezlerle kaplayıp çırak olarak da yumurta kartonlarıyla anlaşmıştım. Aslında aynaları da kullanmak istiyordum ama iş ortağım aynaların sendikal haklarının çok geniş olduğunu ve ileride ufak bir pozisyon değişikliğine bile gitsem kendimi birden sırlar konseyinde bulabileceğimi ima ediyordu. Dev tost makinelerinde sarımsaklı vafıl yapıyor, ince topuklu kadın ayakkabılarıyla duvarlara çiviler çakıyordum. Her ne hikmetse teneffüsler üç yıl sürüyordu. Diyeceksin seninki de kapsamlı bir rüyaymış. Evet, vallahi öyleydi. En az on yıl sürdü. Kalktığımda gözlerimde katarakt, dizlerimde de ağrı vardı. Günlük, sen sen ol iki yüz gram eski kaşarı ekmeksiz yeme.

Lor

Rüyamda düğündeydim. Ben kendim mi evleniyordum yoksa başka birisi mi evleniyordu hiç bilmiyorum. Üzerimde somon rengi bir takım elbise ve dantelli füme bir kravat var ama ceket benim ceketim değil gibi. Pantolon meğer kuzeniminmiş, düğün boyunca “Ne zaman geri vereceksin, halı sahaya gideceğim” diye yanıma gelip durdu. “Halı sahada somon rengi pantolon giyilmez” diyen dantelli kravatımdı. “Tırtıllar için de böyle kısıtlamalar getirmeye çalışmışlardı, sonuç ne? Bot pastasının yüzde yirmisine sahip oldular” biçiminde şarladı. “Bot pastası da ne?” dememe kalmadı salona yetmiş sekiz adet palyaço girip halay çekmeye başladı. Palyaçoların sayısından çok takma burunlarının beyaz olmasına şaşırmıştım. Bir de oynadıkça ufalanıyorlardı. Parkeler tamamen burun kırıntısıyla doldu. “Durun basmayın, nimettir, yetim hakkıdır” diyordum ama kimse dinlemedi. Sesim çıkmıyordu sanki. Bağırıyordum ama bağıramıyordum. Elime bir mikrofon tutuşturdular. Mikrofonu alınca emanet pantolonu çıkardım. Bu sırada kuzenim gelip beni eğitim bakanıyla tanıştırdı. Mikrofonu eğitim bakanına verdim. Uyanmadan hemen önce sahnede arabesk söyleyen büyük bir bardak süt vardı. Yüzünü ekşitmişti; içinde kıpraşan tırtıllar yüzünden bence.

İzmir Tulumu

Allah’ın cezası günlük, dün gece köşe yazarıydım. Haftada üç kere toplam bin vuruşluk yazı yazıyordum. Bin bölü üç; üç yüz otuz üç vuruş ve bir artıyordu. O tek vuruşu hangi yazıya yedireceğimi bilemiyordum. Kurdeşen döküyor, süpürgeyle süpürüyordum. Siyaset, spor, medya, halkla ve tankla ilişkiler… Tadımdan yenmiyordum. Entır tuşum ömür boyu garantiliydi, üç noktaları ucuz bulmuştum. Herkes beni seviyordu, ben hiç kimseyi sevmiyordum. Buna kâbus demek istemiyorum ama kâbus olmadığını da iddia edemem. Evime kitaplar ve yavru şemsiyeler yağıyordu. Şemsiyeleri okumak kolaydı da kitaplar zor oluyordu. Handiyse sabaha kadar gördüm bu rüyayı. Rüyalar birkaç saniye sürüyor diyorlar ya, tıraş. Tamam, belki bir gazete yazısını yazmak öyle olabilir ama bu rüya inanın öyle kısa falan sürmedi. 

(İllüstrasyon: Mark Fredrickson /ABD)

Glenn Jones / Yeni Zelanda

 

• “Beş Yüz Soruda Tekne Yapımı” adlı bir kitap okudum. Beş yüzüncü soru şöyle: “Hâlâ yapamadın mı yeteneksiz?”

• Günün herhangi bir saatinde Norveç’ten havalanan uçaklarda taşınan balık sayısı o anda uçakla yolculuk eden insanların toplamından fazladır. Daha ilginci; ayın herhangi bir günü yeni aldıkları İsviçre çakısını kurcalarken kürdan niyetine konmuş küçük çubuğu yerinden çıkarıp gerçekten işe yarıyor mu diye dişlerine sürten insanlar da İsviçre ordusundan daha kalabalıktır.   

• “Lahmacunlar hazır mı?” diye bir kısa mesaj yazıp gönderirken telefon rehberinde Lahmacun’u arama durumuna nöropsikolojide ‘refleksif zihin bombesi’ denir. 

• İzcilerin ellerinde yaşanan dramı hiç merak ettiniz mi? Kendi kendinize izci selamı verin; başparmağın adeta gözaltına alırcasına abandığı serçe parmağına bakın. 

• Surinamlı natürmort ressam Ahmed Matmour, canı sıkıldıkça kâğıtlara salatalık eskizleri yaparmış. Bunu fark eden Hollandalı gazeteci Lumbort Van Dandique, gazetesindeki köşesinde konuyu anlatıp “Ressam adını ezberliyor” diye yazmış. Matmour’un gazeteciye yazdığı cevap mektubu o haftanın gündemi olmuş: “Sayın bay gazeteci, adımı ezberlemek istemem mümkün ama sık sık yellenmenizin sebebi sizin adınızı da ezberlemek istediğimi sanıyor olmanız ise belirtmek isterim; vahim bir yanılgı içindesiniz.”   

• “Diş ipi kullanmalısın” diyorlar ama ipin diğer ucunu nereye bağlayacağımı söylemiyorlar. 

• Kesitleri gerektiği kadar genişse, yuvarlak bir masanın iki hatta tek bacağı olabilir. Üç veya dört bacaklı ise montaj noktalarını iyi belirlediğiniz takdirde bacakların ne kadar ince olduğu önemsizdir. Yani kümülatif ve konumsal yeterliliği sağlayamıyorsanız kalınlığa mecbursunuz. 

• Kendinizden daha uzun yaşayacak bir eser mi yazmak istiyorsunuz? Vasiyetinizi kaleme alın.

 

BİRİNCİ KISIM

Amaç ve Kapsam

Madde 1 – Bu Kanunun amacı komşuluk ilişkilerini düzenlemek ve komşuluğa ilişkin esasları belirlemektir. Konutlarda uygulanacaktır. Yazlıklar ve ıslak mayoyla gezilen diğer yaşam alanları bu Kanun kapsamı dışındadır.  

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2-

Komşu; birbirine bitişik ya da bir fincan kuru kahve veya şarj aleti isteme mesafesindeki komşuluk birimlerinde bulunan sakinleri,

Komşuluk; komşuların birbirleriyle gerçekleştirdiği her türlü iletişim, etkileşim ve faaliyeti,

Kapı; komşuları birbirinden ayıran metal, ahşap, cam, polyester, sunta, strafor vb. malzemeden yapılmış ve bu Kanun uyarınca kullanılabilen geçitleri,

Asansör; komşuların konutlarda dikey olarak yolculuk ettikleri veya belli saatlerde toplanıp sohbet ettikleri, yalnız seyahat etme halinde kadınların gözlerini, erkeklerinse burun deliklerini tetkik ettiği kabinleri,

Merdiven; konutlarda katları birbirine bağlayan, dört ve daha az katlı binalarda gürültülü, beş ve daha çok katlı binalarda soğuk ve ıssız alanları,

Tavuk; bir komşuda bulunup diğer komşuya kaz görünen kümes hayvanını,

Bina yöneticisi; konutlarda komşuluğa ilişkin mali ve teknik konularda yetkilendirilmiş idareciyi,

Hidrofor; bina görevlisi ve komşular arasında iletişimi sağlayan sembolik kavramı,

Bakanlık; Güruh ve Cemiyetler Bakanlığını ifade eder.

İKİNCİ KISIM

Yükümlülükler ve Yasaklar

Madde 3- İki komşu arasında konuşulan bir konu eğer bir başka komşu tarafından duyulmuş ise bütün konutta bulunan komşulara ulaştırılır. Bir takvim yılında en az üç kere ulaştırılmayan konular yürürlükten kalkar.

Madde 4- Komşuların alan dışından konuk ağırlaması durumunda konukların alandan ayrılma süresi saat hesabıyla konuk sayısının iki katıdır.

Madde 5- Komşulardan birinin üçten fazla çocuğu bulunuyorsa en az biri merdivende gürültülü bir oyun oynar. Asansör düğmelerine yerli yersiz basar. Geceleri misafirlikte dönerken katlarda yüksek sesle popüler şarkı repertuarını sunar. Komşuların üçten az çocuğu var ise bu göreve eşlerden genç olan da katılır. Komşunun bekâr olması bu gerekliliği değiştirmez.

Madde 6- Kapı zillerinin kuş ötüşü veya dingdong olması esastır. Kapı zilleri böyle olmayan komşular bu Kanunun yayımlanmasını takiben en geç altı ay içerisinde zillerini kuş ötüşü veya dingdong haline getirir.

Madde 7- Tek asansör bulunuyorsa bunun, birden fazla asansör bulunuyorsa en az birinin haftanın en az bir günü bozuk olması zorunludur. Bir haftadan fazla hatasız çalışan asansörler Ceza Kanunu hükümlerine göre cezalandırılır. Tavuk kısırlaştırılır.

Madde 8- Yılda en az dört kez hidrofor konusu gündeme gelmek zorundadır. Bu sayının altına düşen konutlar Bakanlık tarafından ikaz edilir. İkaza rağmen hidrofor gündeminin yeterli olmaması halinde Bakanlık bu konuttaki komşuluğu iptal eder, bina yöneticisi, apartman görevlisi ve tavuğun vazifesi düşer ve komşuluk yenilenene kadar üyeleri Bakanlıkça belirlenecek kayyuma devredilir. Tavuk kesilir.

Madde 9- Aşure günü, kurban bayramı ve salıncak sanayicileri haftası gibi zamanlarda komşulara Yönetmelikle belirlenecek ölçü ve miktarlarda gıda ve paslı zincir dağıtımı yapılır. Bu günlerde evde yokmuş numarası yapılamaz. Getirilen gıda ve zincirlerin bulunduğu kaplar, benzeri bir malzeme ile doldurularak iade edilir.

Madde 10- Komşular arasındaki misafirlikler iki türlüdür. Birinci tür misafirlikler GeçiyordumUğradım adını taşır ve AyGireyimBari ile yürütülür. Bu tür misafirliklerde KapıdaKaldınBuyursana cümlesinin kullanılmaması durumunda o misafirlik iptal olur. Birinci tür misafirliklere terlikle gelinmesi ve ocakta yemek olması esastır. İkinci tür misafirlikler AnnemlerBuAkşamMüsaitsenizSizeGelecek adını taşır ve en az iki ailenin bir araya gelmesi zorunludur. Bu misafirlikler en az üç kere KalkalımArtık ifadesiyle bölünmelidir. Bu ifade misafirliklerin kapanış özünü oluşturur ve meyveler bittikten sonra sarf edilir. En az üç kere kullanılmayan durumlarda misafirlik iptal olur ve Bakanlıkça belirlenecek bir kayyuma devredilir. Tavuk yolunur. Misafirliğe ilişkin esaslar bu hüküm uyarınca Yönetmelikle belirlenir.

Madde 11- Balkonlara aşağıdaki komşuyu rahatsız edecek şekilde futbol takımı bayrağı ve çarşaf asmak yasaktır. Ancak şampiyonluk durumunda bir hafta süreyle bayrak veya herhangi birine mesaj vermek için beyaz çarşaf veya dokuz-on iki yaşları arasındaki çocukların mama önlüğünü asmak bu hükmün dışındadır.

Madde 12- Bina yöneticisi emekli subay ve emekli serbest güreşçiler arasından seçilir. Bina yöneticisinin eşofman üstüne keçe yelek giymesi zorunludur.

• Yerçekiminin keşfinin yıldönümünde balkona Newton’un portresini asarken düşürdüm. Herhalde bundan daha iyi bir kutlama olamazdı.

• Ses hızı ışık hızından çok daha az olduğu için ses ışıktan geç gelirmiş. Peki, nasıl oluyor da gece mutfağın ışığını daha yakarken içerden “Gece yemek yenmez!” diye bağıran annemin sesini duyuyorum?

• Çinli pinpon topuna hal hatır sormuşlar, “Başım dönüyor” demiş. İngiliz futbol topu “Canım acıyor” demiş. Rus tenis topuna sormuşlar: “Haa?” demiş.

•  ‘Herkes kendi kapısının önünü süpürse’ kampanyası süpürge baronlarının işi değil mi?

• Konuşurken kullanılan kas bileşimi, yutkunma sırasında kullanılanla aynıymış. Yani bir boşboğazla sükût eden kişi arasında tıbben fark yok.

• Serbest vuruş kullanılmadan önce barajdaki futbolcuları topa doğru santim santim, ilmek ilmek yaklaştıran o ortak bilinçten, o kenetlenmiş yüreklerden, o topyekün eylem ruhundan ilham almalıyız.

• Tekstilciler Derneği “Cumhuriyet Tarihinde Yorgan ve Nevresim” adlı bir sergi açacakmış, fakat güvenlik şirketi ‘atlayan çocuklar’ı zaptetmek için çok para isteyince proje iptal olmuş.

• Anlamlı bir dövme yaptırmayı çok isteyen ama ne yaptıracağını ve bitmez tükenmez sorulara ne cevap vereceğini bilemeyen arkadaşlara şu iki kelimeyi dövme olarak öneriyorum: “eVet AcıTıYor”

• Tura üste bakıyorsa atılan paranın tura gelme olasılığı fazlaymış. Bence bu, turanın marifeti olamaz; yazı alttan alıyor.

• En az iki parçaya bölünmemiş bir define haritasını ciddiye alamam.

• Tıbbi veriler, insanların %10’unun hayatları boyunca vertigonun (baş dönmesi) bir biçimini mutlaka deneyimlediğini söylüyor. Buna göre insanların %90’ının hayatları boyunca en az bir kere hamile kalıp kalmadığından emin değiliz.

• Turuncu renkli bir pistte sabah koşusunu yapan adam, bazı tuğlaların daha fırında pişerken kurduğu birilerine yuva olma hayalleri, onlar daha duvara işlenemeden kamyonlarda, inşaat kenarlarında kırıldıkları için eriyip toz olur, bu nedenle belki de en hakiki hayal kırıklığı tuğlanınkidir diye düşündü. Sonra bir de bu açıdan baktı bastığı yere.

• Aldığımız piyango biletine büyük ikramiye vurması şans olamaz. Biletle ancak ikramiye çıkma ihtimaline ortak oluruz. Şans, piyango bileti almadığımız halde büyük ikramiye çıkmasıdır. 

• Sana göre delik; fare için tünel, sana göre tünel; dağ için yara. Sana göre şimşek; dağ için türkü, sana göre türkü; fare için korku.

• Pireler kuaför, develer gazeteciyken Brunei Sultanı “Bizdeki de kafa” diye söylenip duruyormuş. Herkes neden böyle dediğini merak ederken Sultan saraydaki yeni gelinlerin bir şeyleri alkışlamasını, elleriyle yelpaze yapmasını ve toplantılarda el kaldırarak söz istemesini yasaklamış.  Herkes “Hııı” demiş. Sonsuza dek mutlu yaşamışlar.

• İnsanların el yazılarından cinsiyet, eğitim durumu ve hatta intihara meyil gibi şeylere dair fikir edinebiliyoruz. Uzmanlara göre her beş intihar mektubundan üçündeki el yazısının sahibinin intihara kalkışma olasılığı çok yüksek.

• Maya takvimine göre 2012’de kıyamet kopacak, Pirelli takvimine göreyse çoktan kopmalıydı. 

“Ahtapotun sinir sisteminin büyük bir kısmı uzuvlarının içinde olduğundan her bir uzvun özgürlüğü söz konusudur. Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.” İkinci Cahillikler Kitabı / John Lloyd-John Mitchinson / NTV yayınları, Kasım 2011.

 • Diğer bacak ve kolların fikri nedir bilmiyorum ama bana kalırsa su altı belgesellerinin modası geçti. Birkaç yıl öncesine kadar dalgıçlar ellerinde ışıklı kameralarla sık sık ziyaretimize gelirler, kendi aralarında “Oğlum topsun sen”, “Asıl sen topsun” gibi işaretler yaparak dolaşırlardı etrafımızda. Kafa, kameralardan hoşlanıyordu. Dalgıçlara “Ne zaman, hangi kanalda?” diye sorular sorup akşam da televizyon karşısında uyuyakalıyordu. Birkaç kere kendisini aydınlatmak istedim; su altı belgeselinde kendisini görmek istiyorsa uykusuz kalmayı o pekmez beynine sokmalıydı. Yemekten sonra “Öyle bir akar sular ki” ya da “Zargananın suçu ne?” dizisini seyretmek dururken kim oradan oraya yüzen aptal cennet balıklarını seyretmek ister ki?

• Köpekbalıklarından nefret ediyorum. Sanıyorum kafa o kadar da nefret etmiyor. Zaman zaman şu Tayfur adlı leş yiyicisiyle sohbet ettiğini görüyorum. Tayfur bütün hemcinsleri gibi çirkin ve zalim bir itbalığı. Ortalıkta kral gibi dolaşıp sörfçü olsun balıkçı olsun bakınıp duruyor. Bu kadar açgözlü, bu kadar doyumsuz, bu kadar kibirli bir hayvan görmedim arkadaş. Dünyada zevk için öldüren ikinci canlının köpekbalığı olduğunu biliyor muydunuz?

• Sponge Bob ile Bob Dylan arasındaki fark nedir? Sponge Bob’un sesi güzeldir. Sponge Bob ile bulaşık süngeri arasındaki fark nedir? Bulaşık süngerinin sesi daha güzeldir.

• Kafa, geceleri genellikle horluyor. Kocaman baloncuklar çıkara çıkara uyuyor. Suyun yüzeyinde birisi bunları görse denizde sıcak su kaynağı var herhalde diyerek yanılgıya düşebilir. Hâlbuki bilmez ki iki yüz kiloluk dev, işe yaramaz ve ihtiyar bir ahtapot kafasından çıkan sarımsaklı horultular bunlar. Aslında benzer bir düş kırıklığına da Barbaros sebep oluyor. Barbaros aşağı mahalledeki balina. Adam oradan yellense burada Jules Verne’in beş haftalık balonlarından peyda oluyor. Yukarı doğru giden balonlar gün yüzüne çıktığında kesin bir ineğin işkembesi gibi patlıyordur.

• Tayfur çete kuracakmış. Şu, Amerika’da son elli yılda elde edilen istatistiklere göre yıldırım düşmesi sonucu ölenler, köpekbalığı saldırısında ölenlerden yetmiş altı kat fazladır dedikodusunu duymuş. “İtibarımızla oynuyorlar” diyor. Planladığı şeyi de söyleyeyim: Meteoroloji lobisini yok etmek. Dünyada kontrolsüz akıl aşınması nedeniyle alay konusu olan ikinci canlının köpekbalığı olduğunu biliyor muydunuz?

• Bazen deniz çok sessiz oluyor, yüz yıl önce verilmiş sözleri duyuyorum. 

• Harfler içinde en eğlencelileri Ö ve F harfidir. Çünkü canı sıkılan herkes cümleye bu harflerle başlar.

• Düğün alışverişinde damadın cebinde bulunması zorunlu olanlar; para, kredi kartı, onaylı maaş bordrosu. Düğün alışverişinde bulunması zorunlu olmayanlar;  damat.

• Murat Menteş, gerçek hayattan romanlara neler aktarıldığından çok romanlardan gerçek hayata neler aktarabildiğimizin önemli olduğunu söylemişti. Fareler ve İnsanlar’dan fareleri, R. Gary’nin Koca Tembel’den de dev pitonu aktardım gerçek hayatıma. Piton duruyor, fareler bitti.  Aslında korkmaya başladım. Ecinniler’den bir tabanca aktarsam iyi olacak.

• Yeşilçam Komedi Sinemasında Bir Misafir Karakter Olarak Suudi Arabistan Vatandaşının İşleniş Açısından İrdelenmesi, TEZ ÖZETİ: Ayva.

• Mum ışığında duvara tavşan gölgesi yapan eller ne zaman havuç da yapmayı düşünecek?

• Ayakkabıcıların köseleyi değil ayakları iyi bildiği bir dünya düşlüyorum.

• Konformist pastanede yaşar, oportünist kremayı kapar. Pesimist mutfakta böcek ararken, optimist şeker hastası olur.

• Dayımın Paralel Bar’da altın madalyası var; biraya parası kalmayınca rehin bırakmış.

• İki boşanma avukatı evlenirse ve şiddetli geçimsizlik yaşarsa boşanma töreni aile arasında mı olur?

• Ülkemzde kalitesz veya eksik in$aat mlzemesi kullanmı ndeniyle bnlerce yapı ciddi bir risq taşıor. Uzmnlar eğitmszliq ve umursmazlığın insan ya$amnı her an ve her yerde thlikeye atabilecğini vurguluor.

 

Banyodaydım. İyice sabunlanmıştım. Ellerim mellerim hep sabunluydu. İşim bitince suyu açmak istedim. Ellerim kaydı, açamadım. Tekrar denedim gene olmadı. Gıcık oldum. Küvetten çıkıp lavabo musluğunu denedim, onu da açamadım. Kapıyı denedim, kapı da aman vermedi. Kalakaldım. Ne suyu açabiliyor ne dışarı çıkabiliyordum. Hırsımdan gözlerim doldu. Biraz daha zorladım. Beceremedim. Çaresiz kuruyana kadar bekleyecektim.

Dakikalar geçti. Sabunluyken kurudukça derim çekildi, büzüldü. Ufacık kaldım. Küçüldükçe küçüldüm. Artık kaygan değildi ellerim ama bu sefer de bir dış fırçası boyuna indiğim için musluğu hiç açamadım. Ne çeşmeye ne de kapıya gücüm yetiyordu. Aynaya bakmak istedim, yetişemedim. Babaannemin geldiği günlerde küvette kullandığı tabureyi araba çalıştırmaya çalışan insanlar gibi ittirerek aynanın önüne getirdim. Tırmandım. Kendini göremedim. Ellerimi kaldırdım, salladım. Maalesef sadece parmaklarım giriyordu aynanın görüş alanına.

Zaman akıyordu. İşe gidemeyecektim ve gidemeyeceğimi haber vermek mümkün değildi. Dışarı çıkamadığım için telefon kullanabilmek de hayaldi. Havalandırma penceresine doğru yaklaştım: “İmdat” diye bağırdım. Karşılığında hava boşluğunda sesten ürkerek kaçışan güvercinlerin kanat seslerini duydum. Bir daha “İmdat” dedim. Kuşların guguruk sesleri bile beni bastırabiliyordu. “Banyoda kaldım. Kurtarın beni” diye tekrar tekrar denedim. Komşular duymuyorlardı. Yani, normal şartlarda insanlar banyoya girdiğinde acaba diğer banyolarda mahsur kalan biri var mı diye havalandırma penceresine kulak kabartmaz.

Canım çok sıkılmıştı. Oysa şimdi suyu açabilsem, bu küçük halimle küvetin tıpasını takar havuz keyfi yaşardım. Aynalı dolabımda sakladığım lastik ördeği alır deniz yatağı gibi binerdim. Küçülmenin de avantajları vardı ama asla banyoda kalmak pahasına değil. Çaresizdim. Ne sesimi duyan vardı ne de kapımı çalan. Yalnız yaşayan bir adamın normal şartlarda banyo kapısı sık sık çalınmaz.

Saatler geçti. Küvetin kenarına oturmuş banyo halısının makarnaya benzeyen iri tüyleriyle oynuyordum. Susamış ve acıkmıştım. İşe gidince kahvaltı yapmaya alışkın midem alarm veriyordu. Etrafa bakındım. Diş macununu düşündüm. Zar zor lavabonun üstüne çıkıp bir fırt aldım macundan. Acı geldi. Fırçaların olduğu plastik kupayı devirdim. İçinde diş fırçalandıktan sonra durulanan fırçadan süzülen sular birikirdi. O bayat suyu içtim. Aşağı indim. Birden geçen hafta beş yaşındaki kuzenimin yiyip banyoya attığı çikolatayı hatırladım. Ambalajı kaptığım gibi yalamaya başladım. İyi gelmişti bu. Enerjimi biraz toplayınca kapıyı yumruklamaya başladım. Ancak faydası olmadı. Takdir edersiniz ki el kadar bir insanın yumruklaması, çişi gelen kedinin kapıyı tırmalaması gibidir. Sadece görülürse etki yapar. Yumruklamaktan yorulunca banyo halısına uzandım. Vücudumda kuruyan köpük her yerimi kaşındırıyordu. Sabun artık düşmanımdı. Hem beni cüce haline getirmiş hem de cildimi tahriş etmişti. Beyaz beyaz alçı lekeleri oluşmuştu bedenimde. Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor, cildimin gözeneklerine nefes aldırmıyordu. Daha ne kadar küçülebilirdim?

Susadığımda ne yapacağımı düşündüm. Klozetin sifonunu çeksem, akan suya bir kap tutup doldursam nasıl olur acaba diye geçti içimden. Mantıklı bir fikirdi. Beğendim. Önce bir kap bulmalıydım. Temiz bir kap. Az önce su içtiğim kupayı yüklendim. Tabureye tırmanıp klozetin üzerine çıktım. Kapağı açmak için ayrı bir çaba gerekiyordu. Bardağı orada bırakıp aşağı indim, lavaboya çıkıp tarağımı aldım. Tarağı manivela gibi kullanıp kapağı açtım. Klozetin içine girmem için ip lazımdı. Yoksa boğulabilirdim. Küvet tıkacının zincirinden boyumun iki katı uzunluğunda bir parça ayırdım. Zinciri klozetin iç kapağına sarıp bağladım. Bardağı yüklenerek zincir boyunca aşağı sarktım. Zincirin ucunu bardağın kulpundan geçirdim ve temiz suyun içine dolabileceği bir şekilde bıraktım. Dışarı çıkınca sifonu çekmenin işin en zor kısmı olduğunu daha iyi anladım. Başımı kaldırdım. Sifon ipi havalandırma penceresinin hizasında kalıyordu. Küvetin kenarına çıktım. Oradan tıkacın zincirinin kalan kısmının ucuna lavabonun altından bulduğum bir toplu iğneyi çengel yaparak taktım ve havalandırma penceresine İndiana Jones gibi tırmandım. Tek bir iş kalmıştı: Atlamak. Susuzluktan ya da açlıktan ölme tehlikesi insanı daha başka ölüm tehlikeleriyle baş başa bırakıyordu. Atladığımda sifon ipine tutunamaz da düşersem fayansların üzerine domates salçası gibi yayılabilirdim. Bu aklıma bir fikir getirdi. Eskimiş banyo süngeriyle yeni aldığım banyo süngerini üst üste koyup sifon ipinin tam altına getirdim. Ama mesafe gene de çoktu. Süngerleri taburenin üstüne taşıdım. Tabureyi de ipin altına kaydırdım. Tekrar pencereye tırmandım. Sifona konsantre olmuştum ki çok yakınımdan “gurk” diye bir ses duydum. Sanki bir nefes hissettim ensemde. Arkamı döndüğüm anda korkudan neredeyse bayılacaktım. Pembe gerdanlı, kurşuni gagalı bir kumruyla burun buruna gelmiştim. Pencere, menteşesi camın üst kenarında olduğu için aşağı kısmından ittirilerek dışarı doğru açılıyordu. Böylece dış taraftaki denizliğe konan bir kuş banyo sakiniyle tanışabiliyordu. Bütün olanlara mantıklı bir sebep bulmaya çalışıyordum, pencerenin bütün kimyasını, biyolojisini filan geçiriverdim bir saniyede aklımdan. Kuş ne olduğunu anlamadı önce. Sonra kafasını azıcık sağa eğerek yüzüme baktı. Yorgunluktan ve havasızlıktan alnı, yanakları kızarmış, göğsü körük gibi inip kalkan, fışkıran ter üzerindeki sabun kalıntılarını eritmeye hatta yer yer köpürtmeye başlamış bu tuhaf insan da kimdi böyle? Ben donup kalmıştım zaten. Çocuk dondurması gibi küçük ve çıplak bir arkeoloji profesörü olarak dev bir kumruyla boy ölçüşemezdim. Çaresiz kumrunun tepkisini bekleyecektim. Kumru bir gurk daha çıkardı. Birden kanatlanıp yukarı doğru uçtu. Kanatların rüzgârından düşecek gibi oldum bir an. Duvara tutundum. Denizlikte ufak tefek kırıntılar, pirinç taneleri vardı. Kuşlar düşürmüştü herhalde. Bir tane kullanılmış kulak çöpü, bir tane de çok eski tıraş bıçağı gördüm. İki tane kendi elim büyüklüğünde ekmek ve birkaç pirinç parçasını alıp aşağıya, süngerlerin üzerine doğru attım.  Sifon ipine baktım. Derin nefes aldım. Biraz gerilerek atladım. İpi yakaladım, atlamanın şiddetiyle biraz aşağıya kaydım, iple beraber sallanmaya başladım. O anda müthiş bir gürültüyle rezervuardan su boşaldı. Başarmıştım. İnşallah aşağıdaki kupanın başına bir şey gelmemiştir diyerek ipin sonundaki topuza kadar kaydım. Şimdi de Tarzan olmuştum. Sifon ipinde salınan üryan bir adamdım, Tarzanlık en çok bana yakışırdı. İpin sonuna geldiğimde aşağıdaki süngerle aramda kendi boyumun iki katı kadar mesafe kalmıştı. Gözümü kapayarak bıraktım kendimi. Yumuşak ve iç gıcıklayıcı zemini hissettiğimde zafer kazanmış gibiydim. Süngerden inerek klozete koştum. Çıktım, içeri baktım. Evvvet! Bardağa yarısına kadar su dolmuştu. Ekmeğim de vardı. Suyum da vardı. Hatta pilavım bile vardı. Çocukken bisikletin ön tekerleğini kaldırıp üç pedal atmayı başardığımdan beri hiç böyle mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Zincire tutunarak bardağa indim ve kana kana su içtim. Yukarı çıkıp ekmek tanelerinden birini kemirmeye başladım. O sırada derinlerden bir zil sesi duydum.

***

Komşular kurtardı. İşe gelmediğim ve telefonlara da cevap vermediğim için merak etmişler, nasıl yaptılarsa önce apartman yöneticisine, oradan da kapıcıya ulaşmışlardı. Komşular banyoya girdiğinde karşılarında tuvalet kâğıdından yaptığı ihramı giymiş yirmi beş santimetre boyunda beni buldular.

Normale dönünce, hemen cep telefonuma koştum; on iki cevapsız çağrı ve dört kısa mesaj. Ne de güzel görünüyordu ekranda bildirimler. Hevesle baktım mesajlara; biri spor mağazasından, biri telefon operatöründen, kalan ikisi de bankadandı. Yeni kampanyaları müjdeliyorlardı.