.

Yazarın arşivi

• Akş, innasın anlıkı şırtaşır.    

• ‘Markette diş fırçası seçtim’ isimli bir şiir yazıyorum. İlk dizesi şöyle: ‘It was the best of times, it was the worst of times.’

• Amcam askerden geldikten sonra, bir komşusu onu lunaparkta oyuncak at yarışı sunuculuğu işi için çağırmış. Patrona “Ben at yarışı bilmem” dese de dinletememiş. Adam “Bilmen gerekmez, zaten söylediklerini kimse anlamayacak” diyormuş.

• Rüzgârlı bir plajda yuvarlanan simidin peşinden koşan adam, başkalarının mutluluğu ile mutlu olabilen adamdır.

• Ahiret gününde babanın oğlunu, kardeşin kardeşi tanımayacağı gerçeğini anlamak için cami çıkışındaki ayakkabı bulma sürecinde yaşananları gözlerinizin önüne getirmeniz yeterli.

• Deneysel bir üst komşum var. Katı meyve sıkacağına Moby Dick kitabını atmış. “Tuzlu su geldi” diyor.

• “Bir paragraf, asla bir katili deşifre edecek kadar uzun, bir kurbanı öldürecek kadar kısa olmamalı” demişti hocam. Arka sıralardan “Yani kaç cümle olsun?” sorusu geldiğinde hepimiz bembeyaz kesilmiştik. Cevabı görmemek için gözlerimi kapatmıştım. “Sana” demişti, “sayıyla değil kiloyla versinler.”

• Müzik ve mizah denince aklıma MFÖ gelir, müzik ve komedi denince repçiler.

• Üç yaşındaki kızını kucağına alarak araba kullanan, trafik polisi durdurunca da çocuğu öncelikle ve telaşla ön koltukların arasından arkadaki annesine doğru uzatan şoförün, o sırada kızını kendi hayat gündeminin en son sırasına koyduğu bir an vardır. İşte o ana “psikoloji” diyoruz.

• Fizikte bir kural vardır: Bir kere bozulan sifon mutlaka bir kere daha bozulur.

• Romanlar gazete manşeti olsaydı, John Steinbeck / Bitmeyen Kavga: “POLİS BİLE AYIRAMADI!”

“That walk became a complete personal drama.”  Marina Abramovic, 2002 

 

  9 yıl önce (1979), Amsterdam

 

 —Uwe buraya gelir misin? 

—Efendim nar tanem? 

—Uwe bu nedir? 

—Çorap. 

—Peki bu çorap neden burada ocağın üzerinde ve neden yalnız sence? 

—Bilmiyorum. Teki neredeymiş? 

—Ben de bunu merak ediyorum. 

Bunun bir çağdaş sanat çalışması olması iyi olurdu. Yalnızlık üzerine. Düşünün bir kere, her zaman çift olmak zorundalar… Yan yana. Beraber. Ayrı düştüklerinde hiçbir faydaları yok, dahası manasız hale geliyorlar. Bir sergi hayal edin. Bir ev olsun bu. Normal ev eşyaları olsun etrafta. Ortalama bir ailenin kullandığı beyaz eşyalar, birbiriyle çok da uyumlu olmayan halılar, perdeler. Köşe takımları. Camı çatlak salon sehpası. Etrafı parmak izi lekeleriyle dolu elektrik anahtarları. Boya bulaşmış süpürgelikler. Hatta duvarlarda birkaç tane sivrisinek ölüsü olsun. İşte bu normal evin çeşitli yerlerinde birer tane çorap dursun. Bir tanesi evyenin içinde. Bir tanesi abajura takılmış. Bir tanesi ölü bir köpek gibi sokak kapısının önünde. Mutlaka tek başlarına ama. Gelişigüzel. Belki kirli. Hatta tercihen kötü kokan. Sergiye gelenler kokuyu da duyabilir. Modern yaşamda, evli olalı ya da olmayalım, sevgilimiz olsun ya da olmasın, annemizle yaşayalım ya da annemizden uzak olalım fark etmez, yalnızlığı anlatmak için daha iyi bir yöntem olabilir mi? Önce bunu düşündürdü bana. İyi bir fikir olabilirdi. Ama gerçekti. Marina bana o sabah ocağın üstünde unuttuğum tek çorabım yüzünden seslenmişti. Kızgın ve yorgundu. “Her şeyi anlıyorum da neden mutfakta onu anlamıyorum” dedi. “En son dün gece şarap açmak için mutfakta tirbuşon aradığımı hatırlıyorum” dedim. Diğer tekini bulmam çok zor oldu. Yatağın altında baygın vaziyette yakaladım. O sırada banyodan gelen kuş yavrusu sesini duydum sevgilimin: “Bulduysan getir, makineye renklileri atacağım” 

Tanışalı üç yıl oldu. 1976’da Diemen’de bir doğum günü partisine davetliydim. Biraz geç kalmıştım. Partinin verildiği büyük eve vardığımda salonda herkesin bir şeyi seyrettiğini gördüm. Çıplak, kumral bir kız camdan yapılmış kovanın üzerine oturmuş, doğu avrupa aksanıyla sürekli olarak Hollanda milli futbol takımının on birini sayıyordu. Kovanın içinde spor gazetelerinden yapılmış büyük bir top vardı. Kızın gözleri kapalıydı. Hiç kıpırdamıyor, durmadan futbolcuları sayıyordu. On dakika boyunca sürdü bu. Eskiden olsa kıza deli muamelesi yapabilirdim. “Bu Ortodokslar da ne yapacağını şaşırdı, soyunan sahneye fırlıyor” derdim. Fakat Amsterdam son zamanlarda bu tip vücut sanatçılarının, bağımsız performansların merkezi oldu. O gösteriyi izlediğimde kıza hayran kalmakla birlikte zaten ilgili olduğum modern sanata daha da yakınlaşmıştım. Herkes alkışladıktan sonra içeri gidip giyindi. Döndüğünde doğum gününün onun için düzenlendiğini anladım. Pasta kesildi filan. Yanına gidip tebrik ettim. Hem performans nedeniyle hem de yeni yaşı için. 

—Biliyor musun bugün benim de doğum günüm. 

—Gerçekten mi? 30 Kasım mı? 

—Evet. 

—Ne güzel. Hey arkadaşlar bakın burada bir doğum günü çocuğu daha var. Hep beraber alkışlıyoruz… 

—Ya hiç gerek yoktu. Utandım şimdi. Ben Uwe Laysiepen. Ulay da diyebilirsin. 

—Ben de Marina. 

—Romanyalı mısın? 

—Hayır Yugoslavya. 

—Biliyor musun ben de sanatçıyım. 

—Aa ne güzel sürprizler, hem doğum günlerimiz aynı, hem gözlerin çok güzel… Bir de sanat… Peki ne yapıyorsun? 

—Cam gibi kırılgan, ceylan gibi ürkek, çilek gibi tatlı Yugoslav genç kadınları arıyorum. Özellikle adı Marina olanları. Sonra onları gökkuşağı rengine boyuyorum. 

Kafadan atmıştım tabi. Evet, resim yapıyordum ama bir insanı tuval olarak kullanmamıştım hiç. Fakat işe yaramıştı. Bu fıstıkovic öyle bir gülümsemişti ki biri gözüme ayna tutuyor sandım. Zaten o da benim gözlerime dikkat çekmişti laf arasında. Bunu kaçırmadığımı daha sonra söylediğimde “Sende kaçıracak göz var mı?” demişti. Kahkahalar atmıştık. Planörüm benim, motorsuz uçuruyordu. 

—Beni de boyar mısın? 

—Boyarım. 

—Herkesin önünde? 

—Olur. 

—Hangi renge boyayacaksın? 

—Siyah. 

—Neden siyah? 

—Siyah aşkın rengi. 

Böylesine romantik olabildiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama nasılsa Marina beni o havaya sokmuştu işte. Kemerli burnu ve simsiyah saçları ile o donuk Alman kızlarından sıtkı sıyrılmış olan beni, her yaz tatilini otellerde geçiren adamın ilk defa bir yazlıkta dilim karpuz yediği akşam hissettiği huzurla tanıştırmıştı. Siyah neyin rengiydi hiç düşünmemiştim doğrusu. Resim yaparken elimin yakın olduğu rengi kullanır, hangisi temizse o fırçayı alırdım. Değerlendirmeler, irdelemeler bana göre değildi. Marina, bilmediğim bir denizde muza binme fırsatı vermekle kalmamış, kendi derinliği ve hassaslığı ile müşerref kılmıştı. İlk görüşte aşk diyemem aslında, benimki aşkın görünüşünün değişmesiydi.

• Uzaylılar dünyaya radyo dalgaları ile mesaj gönderiyorlarmış ya, cevabımızı sahneden müzisyenler veriyor: “sei… a… seii… a… 1… 2… 3… seiiii… o.” Çok gizli.  

• Vatikan’dan şöyle bir kısa mesaj geldi: “Noi tutti crediamo in dio.” Cevap yazdım: “Resultante importante.”

• Arkeoloji müzelerinde mutlaka bir çuval bozuk para sergilenir. Demek ki dolmuşçuluk eskiden de varmış.

• Ağlayan gelin çiçek cins(i)dir. Bakın size bir kadını 4 kelimede özetledim.

• Roald Dahl ve Nietzsche de Cemal Süreya’nın girdiği iddiaya girmişti. Dahl kaybetmişti, Nietzsche kazanmıştı.

• Karınca kısa çöpü çekmiş, gene sevinmiş. Keçi bostana girmiş, ‘ana yemek nerde?’ demiş.

• Atmosferdeki kirlilik: Karbonmonoksit, radyoaktif partiküller, asansör diyalogları.

• Bursa, Adana, Edirne ve Diyarbakır’ı aynı cümle içinde sayan birinin hava durumu sunucusu olma ihtimali, çoktan seçmeli test sınavında kopya veren biri olma ihtimalinden azdır. 

 —Teorik olarak ekmek ile elmasın yapı taşları aynı değil mi? Karbonu düşündüğümüzde…

—Değil. Elmas saf karbon. Ekmekte karbon, hidrojen, oksijen, azot… Belki daha fazla element var.

—O zaman ekmeği saflaştırabilirsek elmas elde edebiliriz.

—Saçmalama, ekmeği saflaştırırsan sadece un ve su elde edersin.

—Ben burada teorilerden bahsediyorum. Elementsel saflaştırma. Kimya mühendisi olan sensin.

—Kimya mühendisi bensem bana böyle abuk sabuk fantezilerle gelme, eğer kimya mühendisi sensen emrediyorum… Neyse, dediğin belki mümkün… Ama yakmamız gerekebilir.

—Neyi?

—Ekmeği.

—Olmaz, günah!

—Ekmekten elmas yapmaya çalışmak günah değil mi?

—Günah mı?

—Zevzeklik günah bence.

—Ben zevzeklik ediyorum yani? Peki. Oysa sadece fikir jimnastiği yapıyordum. Belki buradan geleceğimizi aydınlatacak bir fırsat çıkar.

—Elmas kimsenin geleceğini aydınlatmaz merak etme.

—Olur mu, zengin oluruz.

—Seni öldürürler, elinden de ekmeğini alırlar. Dimyata elmasa giderken elindeki somundan olursun.

—Yok canım daha neler. Bilimsel bir proje geliştirilebilir.

—İyi niyetli ve gerçekten saf olduğunu varsaysak bile bu iş… Hani ne diyor İspanyollar: El amor el imposible!

—Niçin?

—Öncelikle, neden ekmek? Sanırım karbonhidratı kastettin. Bu dediğin mümkün olsaydı bildiğimiz içme suyundan da hidrojen bombası yapılabilirdi.

—E yapılsın?

—Yapılamaz! Sen burada neredeyse atomu parçalamak gibi bir süreçten bahsediyorsun. Oysa buna gerek yok. Neden hidrojeni ayırmaya çalışasın ki? Sadece karbon elementinden oluşan şeyler var. Mesela grafit. Kurşunkalemlerde kullanılan madde işte. Ama asıl sorun bileşiksiz karbon bulmak değil.

—Grafit güzelmiş. Grafitten yapalım elmas. Kurşunkalem toplama işini bana bırak. Okul bahçelerinden bedavaya halledebilirim.

—Olmaz diyorum. Kurşunkalemden elmas yapmak, ekmekten elmas yapmak… Kafayı mı yedin? Diamond is diamond. Vardır ya da yoktur… Dinazordan petrol yapabiliyor musun?

—E dinazor olsa?

—Dinazor bitti! No dinazor!… Şöyle şimdi… Petrol nedir?

—Petrol benzindir. Çölde bolca yetişir. Ne biliyim, varillerde saklanır. İçi boş variller çöp tenekesi olur. Kediler…

—Uzatma, onu sormuyorum. Petrol nasıl oluşur yani?

—Hayvanlar ölür, mezarlarında sıkışır. Etleri petrol, osurukları da doğalgaz olur.

—Bravo, bakış açını alkışlıyorum. Kusura bakma da, embesil misin? Es idiota?

—Ağır konuşuyorsun…

—Ya lafın gelişi söyledim. Elbette embesil değilsin. Bak şimdi, petrol tarih boyunca bölgede yaşamış bütün canlıların ve başka inorganik maddelerin yer altında binlerce yılda çürüyüp, basınç ve sıcaklık etkisiyle karışarak oluştuğu bir doğal kaynaktır.

—Tamam, ben ne dedim?

—Yani kurşunkalemin de elmas olması için çoook uzun yıllar, yüksek sıcaklık ve basınç gerekir. Eğer yeteri kadar sabırlı değilsen biraz masraf ederek en fazla pikap iğnesi yapabilirsin.

—Bu kadar mı?

—Bu kadar. Ayrıca ille elmas istiyorsan sabır da yetmiyor. Kimse bin yıl yaşayamaz. Michael Jackson’u hatırla… Ajda Pekkan da bunu deniyor ama sanmıyorum.

—Hayallerimi yıktın farkında mısın?

—Kimya üzerinden hayal kurma, bankalar ve kuyumcular üzerinden kur.

—Çok bilmişsin. Ben sanki onu akıl edemiyorum… Hımm bankalar… Hımmmmm…

—Ne hım?

—Biraz borç verir misin?

—Sebep?

—Külotlu çorap alacağım.

•  Armut sulu olmalı. Elma sulu olursa iyidir. Sulu ayva daha güzel. İmza: DSİ

• Bilim adamları, kişinin tükürüğünden yaşının belirlenebileceğini iddia ediyor. Ohoo, ben bunu çoktan beri yapıyordum. “Haaaagghhh tüüüaaaaa” 36 yaş (erkek),  “Tü tü tü maşallah” 72 yaş (kadın), “Ptüüüii…gggşşş…” 6 yaş (erkek).

• Sirk çadırı ile müzik festivali çadırı temelde aynı şey: Biletsiz girilmez. Sarhoş palyaçoları meşhurdur. Ateş çemberinden geçmeye çalışan aslanlar var.

• Kabullenin; hepimiz öleceğiz, bütün diş macunları bitecek ve bütün çekmecelerin kulpları kopacak.

• Uzayda iki farklı noktayı birleştiren şeye doğru parçası denir, dünyada menfaat.

• Pragmatizm: Ayak serçe parmağı hiç bir işe yaramıyor. Romantizm: Ayak serçe parmağım, canım benim.

• Yeni evlenen bir kız arkadaşımı ziyarete gittim. Kızcağız dertliydi. “Eşim radyocu” dedi. “Ne zaman bir yerlerde bir şarkı çalsa sözler girene kadar durmadan konuşuyor. Düğün şarkımızda bile yaptı bunu. Sus ve öp demek zorunda kaldım.”

• Bir kâğıt mendilci, bir kedi ve bir diplomat yemeğe gitmişler. Diplomat oturmuş, diğerleri alışkanlıklarını bozmamış.  

• Tatlı dil her şeyi açar, banyo penceresi hariç.

• 450 metre uzaklıktan bir insanın ancak kıyafetlerinin rengini seçebiliriz, 200 metreden yüzünü ayırt edebiliriz, fakat bazen 5 metreden bile insan olup olmadığını anlayamayız.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-1-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-2-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-3-bolum

Merhaba desem içimden gelmiyor, sevgili desem haddine değil Uwe,

Hayal gücüne hayran olduğumu söylemiştim galiba. Bir Anglosakson polisiyesinde okumuştum: Kumarbazların, katillerin ve yazarların hayal gücü yüksektir diye. Ben buna bir de seni, yani yalancıları da eklemek istiyorum. Gerçi kumarbaz olmanı es geçemeyeceğim. Katil olup olmadığını ise zaman gösterecek. Ama yazar olmak sana gelmez. Çünkü sabırlı olmadığın gibi Almancan Goethe’nin çorabı kadar bile değil. Sarımjak, misket filan gibi harikulade buluşlarına hiç girmeyeceğim ama Çinlilerin tadilat raporunu “badana” diye yorumlaman enteresan. Senin çocukluğun nasıl bir yerde geçmişti çok merak ediyorum. Adamların bize yazdığı mektup dosyamda. Bir tadilattan bahsediliyordu ama bu badana ya da dam aktarma filan değildi, eminim. Allah aşkına Uwe etrafına bir bak, duvarlarda boya görüyor musun sen?

İnan mektupların beni yordu. Nasıl bir yüzsüzlüktür hiç anlamıyorum. Benim üzerimden kadınlara sallıyorsun. Adil mi? Seni feminist derneklerin eline verirsem duvarın sonunu bulamazsın bilmiş ol. Bu satırları okuduğunda ‘tehdit’ ediyorsun diyeceğine eminim. Mektubundaki ‘tehditler’ yanında benimki ‘teh’ kalır.  Yaptığın duygu sömürülerine yıllarca katlandım. Gene aynı yola başvuruyorsun. Ama sevgili dostum, papaz her zaman pilav yemiyor. Öncekilerden çok taş çıkmıştı da ses etmemiştim.

“Yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye vakit kalmıyor” diyerek arnavut kaldırımı gibi laf döşenmeye gerek görmüyorum. Mevzuu daha fazla uzatmak tarzım değil. Birbirimize söz verdiğimiz gibi yolda başımıza gelenlerden, gözlemlerimden vs. bahsedeceğim. Seni bilmiyorum ama ben sözünü tutan, tuttuğu sözün de bir fotokopisini alıp dosyasında saklayan biriyim.  

Bugün yolculuğumun 17. günü. Bilmiyorum senin kaçıncı günün? Belki de şu an sarhoşsun ve toplam sarhoşluğu saymazsak 3. günün filandır. Aha! Şaka yapıyorum tamam. Merak etme biliyorum ki sarhoş bile olsan birkaç kilometre yürüyebilirsin. Neyse. Bu satırları yazdığım şu anda saatim 23.12’yi gösteriyor. Hava öyle karanlık ki büyük ayıyı bile göremiyorum. Düşün yani o kadar kocaman bir şeyi… Aha! Bu gece havamdayım. Nedeni basit aslında. Gayet formda bir gün geçirdim. 27 kilometre yürüdüm. Hem de sadece iki kere mola vererek. İlk molamda oturmuş Rotterdam soğanı, Cenevre peyniri, Fransız ekmeği ve ananas suyundan oluşan öğünümü yerken yanıma bir turist yaklaştı. Oysa şu kulelerden birinin en karanlık köşesine çekilmiştim. Nasılsa dikkat çekmişim. Sarışın olduğumu görüp Rusça konuştu önce. Çok az Rusçamla Rus olmadığımı ama çok güzel tenis oynadığımı söyledim. Kendini tanıştırdı. Japonmuş. Nasıl anlayamadım diye düşünürken güneş gözlüklerini çıkardı. Kendisi ülkesinde küçük bir gazetede spor yazarıymış. İngilizce konuşmaya başladık. Adı Tatsuko. Rusçayı nerden öğrendiğini de açıklama ihtiyacı hissetmiş olacak ki “Aslında konuştuğum Rusça değildi, uydurdum” dedi. Doroznik mavroşka filavnipova zıbarsko filan deyince herkes yiyormuş. Yüksek sesle güldük. “Yani iyi tenis oynadığımı filan anlamadın o zaman” dedim. “İyi tenis oynadığını anlamadım, zaten anlamam için lazım olan şey Rusça değil, iki tane raket” diye cevap verdi. Doğrusu oldukça komik biriydi. Burada ne yaptığımı sordu. Anlattım. Çok ilginç buldu. Sonra hemen yanına gelen karısıyla paylaştı. Kadın kibarca eğilerek selam verdi. Sana da sevgilerini gönderdiler. Hiç gerek olmadığını, senin yabancı dil bilmediği belirttim. Aha! Durduramıyorum kendimi. Pardon. Neyse. “Çinliler çok inatçıdır, umarım projenizde bundan sonra engel çıkarmazlar” dedi kadın. “E izin verdiler ama bundan sonra ne olabilir ki” dedim. “İnşallah öğrenmek zorunda kalmazsınız” diyerek bacağını sıyırdı ve topuğunun üst kısmındaki büyük yara izini gösterdi. Şaşırmıştım. Yaranın hikâyesini öğrenemeden vedalaşıp ayrıldılar. Giderken adam bana birtakım el kol işaretleri yaptı. Anladığım kadarıyla “beni ara” diyordu. Sadece gülümsedim. Ne yapaydım? Hem telefonunu vermiyor hem de bacağı yaralı karısının yanında utanmadan kaş göz yapıyor. Aa dur bir dakika… Kadın bana ayakkabısının vurduğunu anlatmaya çalışmış olmasın? Öyle ya topuğunu gösterdi. Peki, bunun Çinlilerle bağlantısı ne? Ayakkabı Çin malı mıydı ki? Of, birden Hitchcock filmlerindeki kargalar gibi sorular üşüştü başıma. Huzursuz oldum şimdi. Mutlaka Çin hükümeti ile ilgisi olmalı bu yaralı topuğun. Maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğim…  Mi?

Marina.

• “Bende jonglöre verilecek kız yok” dedi manav. Jonglör boynunu büktü: “Peki madem… Bari şuradan üç portakal verin de elim boş gitmeyeyim.”

• Nasrettin Hocanın ‘ipe un sermek’ fıkrasını her duyduğunuzda hayalinizde arka balkondaki naylon çamaşır iplerinin üstünde uzanan minnacık un sıradağları canlanıyorsa siz de benim gibi bunun mümkün olabileceğine inanıyorsunuz bence.

• Bazı kelimeler herkeste ve her durumda benzer bir çağrışım yaparken kimi kelimelerin anlam yelpazesi oldukça geniş oluyor. Örneğin, ‘aşk’ veya ‘ölüm’ çok değişmeyen duygulara karşılık gelir, ‘dolu’ kelimesi ise telefonumuzun şarjı söz konusu olduğunda pozitif bir enerji verirken umumi tuvalette işittiğimizde moral bozucudur.

• Sonuçta adalet kontrol kalemi gibi değil mi, herkese bir gün mutlaka…

• Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, varken komple uçup gitmez. Sadece dönüşür. Tohumlar fidan, fidanlar ağaç, sütler yoğurt ve tişörtler pijama olur.

• Sanat ödüllendirilemez dedim ayol… Tabi, bozuldu kaldı… Yok dedim, sanatçı bağımsızdır dedim… Nası bakıyo… Bi dakka momoşum diğer hattan arıyolar… Alo?… Buyurun kendisiyim… Demeyin! Aa yalan yapıyorsunuz?… İnanmıyorum!.. Oo çok sevindim, harika bir haber bu, çok teşekkür ederim… Ayy, elim ayağım dolaştı şu saniyede… Ayy… Peki bir şey sorabilir miyim? Tuvaletimi Dior’a mı Mayruk’a mı yaptırayım?.. Işıklar çok mu olucek?.. Hımm, o zaman ona göre şeaapiyim…

• İkinci sınıftaki İtalyanca dersinde yeni öğrendikleri ‘usta’ yı cümle içinde kullanırken bütün sınıf, “Duran topların usta ismi’ dediklerinde aklıma statükodan başka bir şey gelmiyor.” demişti küçük Guiseppe ve öğretmeni velisini çağırmıştı.

• Zil, şal ve gül; Yahya Kemal. Pil, fal ve dul; komşum Naciye Abla.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

• “Sni sviyrm” dedi, “Yorma kendini” dedim.

• Dünya üzerindeki bütün politikacıların bütün konuşmalarını bir Word belgesinde bir araya getirin, CTRL+F yapın, çıkan kutuya “ulan şerefsiz” yazın, sonuç: “18.987.722 öğe bulundu.” “Ulan şerefsiz” i silin yerine “haklısınız” yazın, sonuç: “Aranan öğe bulunamadı.”

• Anneyle emlakçı arasındaki fark nedir? Emlakçı ‘satılık daire’ ilanını görünce heyecanlanmaz.

• Bir çocuk kaçırma olayında emniyetin telsiz konuşmalarına şahit oldum. Polis diğerine şöyle diyordu: “Yapılan dinlemede ortamda TRT Fm sesi tespit edildi. Çocuğun çok uzağa götürüldüğü anlaşılmıştır. Tamam.”

• Bardakta gül masumiyeti, yakada karanfil içtenliği, pamukta fasulye ise fen bilgisini simgeler.

• İngiliz nörolog Oliver Sacks’e göre insanlar büyük bir tehlike anı yaşadıklarında zamanın daha yavaş aktığını sanırlar. Böylece tehlikeyi fark etseler bile daha vakitleri olduğunu zannettiklerinden tepki vermek için geç kalabilirler. Bu kişilerin büyülenmiş gibi donup kalmalarının sebebi tehlikenin beyinde yarattığı yanılsamadır. Bazı kalecilerin gol pozisyonu sırasında alıklaşması ve nikâh masasındaki damadın mikrofona “eveeet” diye gürlemesi de bu talihsizliğin örnekleri sayılabilir. Seyirciler alkışlar ve çılgınca sevinir. Her şey bir anda olup bitmiş, top ağlarla kucaklaşmıştır.

• Askeri yemin töreninin sonunda bütün askerler birbirine benzediği için kararsızlıkla yavrusuna koşan annelerin mi, yoksa lunaparkta zil çalar çalmaz çarpışan arabalara hücum eden babaların mı daha göz yaşartıcı olduğuna karar veremiyorum.

• İyimser, Balıkesir’de yürürken Uludağ’daki muz ağacının kokusunu duyar, kötümser, Bursa’da muz yetişmediğini hatırlatır. 

“31 yaşındaki İngiliz Mark Boyle, 2008 yılının Kasım ayında aldığı bir kararla ‘parasız’ bir hayata başladı. O zamandan beri bir karavanda yaşıyor, kendi yiyeceklerini yetiştiriyor ve kıyafetlerini Freecycle adlı internet sitesinden ücretsiz olarak alıyor ya da çöpten topluyor. Gazete bayiinden aldığı eski gazeteleri tuvalet kâğıdı olarak kullanıp, sahilde bulduğu mürekkepbalığı kemiği diş fırçasıyla dişlerini fırçalıyor.” Sabah, Ağustos 2010

12 0cak 2009

Kalem aradım durdum. Babamın bana yirmi beşinci yaş günümde hediye ettiği dolmakalemi kullanıyordum. Ancak dün çalındı. Böyle bir durumda kalemsiz kalmak susuz kalmaktan daha kötü. Sabahtan beri sokaklarda kalem bulma umuduyla dolaşıyordum. Biraz çöp karıştırdım. Ama maalesef kalemden başka her şey vardı: klavyeler, daktilo şeritleri, küçülmüş sıfır-beş uçlar… Sonra Adliye Sarayına gittim. Kırık da olsa işime yarayacak bir tane bulabilir miyim diye bakındım mahkeme salonlarında. Hademenin biri kılığıma bakıp “ne arıyorsun hemşerim?” dedi küçümsercesine. “Kalem” dedim. “Yok kalem” dedi.  “Hiç mi yok?” dedim. “Bas git” dedi. Üstelemedim. Ardından bir kahvehaneye girdim. Onca çengel bulmaca, sudoku, kare bulmaca panayırının içinde bir tanecik turuncu tükenmez buldum. Cebime atıp uzuyordum ki kahveci “Oralet?” dedi. “Sanmıyorum” dedim. “Hı?” dedi kafasını kaşıyarak. Lafı uzatmaktan korktum, emaneti masaya bırakarak çıktım. Sonra aklıma bir fikir geldi. Bir ilkokulun arka bahçesine gittim. Yerde birçok kalem, silgi, flüt pamuğu, bir müzik öğretmeni ve birkaç tane de yeşilay bağış zarfı vardı. İki kurşunkalem ve bir de tükenmez seçtikten sonra müzik öğretmenini orada bırakarak uzaklaştım.

4 Şubat 2009

Pek aç kaldığımı söyleyemem. Özellikle son bir haftadır çok iyi besleniyorum. Karavanımı parkettiğim yol kenarında meyve bahçeleri var. Elma, armut ve erik bol. Dün oldukça zor oldu ama. Ağaçtan topladığım erikleri ceplerime ve ön kısmını torba gibi büzdüğüm gömleğime doldurmuştum. Ağaçtan ineceğim sırada uzaktan koşa koşa bana doğru gelen beyaz sakallı, bastonlu bir amca gördüm. Ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Topukladım. Arkamdan bastonunu fırlattı. Baston elma ağacına saplandı. Nefes nefese karavana girdim. Peşimden geliyor mu diye küçük penceremden baktım. İzimi kaybetmişti. Kendi kendine konuşarak gözden kayboldu. Küçük yatağıma atladım. Eriklerden birinden bir ısırık almıştım ki karavan sallanmaya başladı. Öyle şiddetle sallanıyordu ki önce deprem oluyor sandım. Birden bire camım kırıldı. Patlayan cam parçaları üzerime yağdı. O an camdaki dedeyle göz göze geldim. Karavanın tepesine çıkmış oradan baş aşağı bana bakıyordu. Üzerime doğru uçan şeyi son anda fark ettim. Kenara çekildiğim anda baston zınk diye yastığıma gömüldü. Şoför koltuğuna fırladım. Motoru çalıştırdım. Gaza asıldım. Karavan patinaj yaparak hareket etti. Zikzaklar çizerek asfalta çıktım. Dikiz aynasından baktığımda dede ortalıkta değildi. Bir nefes almama kalmadı arkamdan bastonuyla boğazıma saldırdı. Beni kıstırmıştı. Boğulmak üzereyken sert bir viraj aldım. Dede yana savruldu. Açık olan kapıdan dışarı düşecekken kapıya tutundu. Baston arkaya yuvarlanmıştı. Hızımı artırdım ve bir viraj daha döndüm. İçerdeki eşyalar ortalığa dökülürken dede daha fazla dayanamadı ve elini bıraktı. Dikiz aynasından yerde yuvarlandığını, takkesinin düştüğünü ve ayakkabılarından birinin çıktığını gördüm. Hızımı hiç kesmeden şehrin diğer ucuna kadar gittim. Uygun bir yer bulduğumda ilk işim uğursuz bastonu yuvarlandığı yerden alıp ikiye kırdıktan sonra bulduğum bir mazgal deliğine atmak oldu.  Karavanın içine dağılan erikleri topladım ve afiyetle yedim.

17 Mart 2009

Karavanın benzini bitmiş. Üç gün boyunca mevlüttü, sünnetti, kına gecesiydi dolaştım. Kolonya dağıtma sırası geldiğinde avcumu açarak “Kolonya bana iyi geliyor, Allah razı olsun” dedim. Cebimden çıkardığım küçük şişeyi uzatıp, “Birazcık da yedek alabilir miyim? Sık sık bayılan bir insanım da” demeyi ihmal etmedim. Zaten sevinci yahut acısı yüzünden kolonya stoğunu problem etmeyen ev sahipleri beni çok üzmediler. Sonunda üç buçuk litre kolonya elde ettim. Bu beni bir sonraki durağıma kadar idare eder. Giderken arada bir öksürür gibi oluyor motor. Sanırım tütün kolonyası oranı biraz fazla. Bundan sonra limon kolonyasına ağırlık vereceğim.

30 Nisan 2009

Bu sabah bir mektup aldım. “Canın sıkılmıyor mu?” diye soruyor genç bir arkadaş. Ona şöyle yazdım: “Elbette canım sıkılıyor. Öyle zamanlarda gönüllü olarak çöp kamyonlarına yardım ediyorum, kamyonun arkasına asılarak gitmek çok keyifli. Ayrıca nevale de toplamış oluyorum.” Geçen ay bir yastık bulmuştum. İçinden iki tane cumhuriyet altını çıktı. Hemen kasaba gidip on beş kilogram pastırma ile değiş tokuş ettim. Bu para harcamak sayılmaz. Uzun süre pastırma yemiştim sadece. İnsanlar yanımdan geçerken “Evsizler de ne kadar pis kokuyor” diye söyleniyordu. Ben de içimden “Evsiz değil, tok” diyordum. •

 

• Sabun Bey son nefesini verirken yanı başında bekleyen karısı Sünger Hanıma fısıldamış: “Ben seni okşadıkça sen beni erittin.” Sünger Hanım alttan almış: “Üzerimde kokun hep kalacak”

• İki yıldır gevezelik sendromu terapi grubuna devam ediyorum. Henüz konuşma sıram gelmedi.

• Yetişkin bir mavi balina tek öğünde beş adet ton balığı yer, üç varil fanta içer, yarım silo çekirdek çitler ve sadece büyük esprilere güler.

• Kafelerdeki mönülerin giderek ve baş döndürücü bir hızla ansiklopedileşmesi bizi içerikten uzaklaştırıyor mu? “Hoşgeldiniz, şu mönüleri alın, bir süre okşayın ve geri verin.”

• Bornoz giyip oturanlarda birden pörtleyen kral olma isteği, tül perdeye sarınan küçük kızlarda prenseslik düşleri, sünnet yataklarındaki o havalar… Mefruşat sektörü monarşiye mi meyilli?

• Ey sosyal medya tiryakisi, bol bol siyasi gönderme yap, ülkenin geleceği senin topuklarında yükselecek unutma. Siyasi göndermeler konusunda ilham sıkıntın var ise istatistik kurumunun güncel raporlarında yer alan şu verileri değerlendirebilirsin: “Türk halkının yüzde ellisi aptaldır.” “Türk halkının yüzde yirmi altısı aptaldır.” “Vatandaşların yüzde doksan dokuzu kokoreçtir.” Ayrıca, kullanışsız olan şeylerden de kaçın: Bir dil olarak Türkçe, bir lob olarak sol lob vs.

• Dedim kuğu nedir / Dedi kuşumdur / Dedim keman nedir / Dedi kaşımdır / Dedim ne alakası var. 

• Bacak bacak üstüne atan insan savunmasızdır. Ya size güvenmiştir ya da kendine. Birini tokatlamayı düşünüyorsanız bacak bacak üstüne atmasını bekleyin. Kaçamayacaktır. 

• İspanyolca kursuna yeni başlayan çocuğa sataşıyorlardı. Elebaşı çaçarondu: “Şimdi sen turist kızlarına mı yavşayacaksın? Her şey bitti de İspanyolca mı kusur kaldı? Memlekette bu kadar aç varken yabancı dil de nerden çıktı? Hadi İspanyolca bir kelime söyle bari biz de öğrenelim.” Çocuk, gözlerini kırpıştırdı, azıcık düşündü: “El insaf”

 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.