.

Yazarın arşivi

Sevgili Marina,

Beni ne kadar çok kırdığının farkında olmamanı şu an bulunduğumuz yüksek rakımlı tepelere bağlıyorum. Bana yönelttiğin suçlamaları o vakitler konuşarak aştığımızı sanıyordum. Böyle önemli bir projenin ortasında eski defterleri açmanın ikimize de faydası olmayacağını bilmen gerekiyordu. Ama siz kadınlar, ne kadar da iyi birer koleksiyoncusunuz. Güzel hatıralarda unutkan, kötü hatıralarda pek cimri olursunuz. Her yerde ve her koşulda insanın kendini kötü hissetmesini sağlamayı becerirsiniz öyle değil mi? Mesela biz Klimanjaro’ya tırmanan iki dağcı olsaydık, tam da zirveye yüz metre yaklaşmışken o buz gibi soğuk ve canımızı almaya yeminliymiş gibi görünen kayaların arasında birden bire durup Ernest Hemingway’in kızı ile tanıştığımız o partiyi hatırlatır “O kıza kanepe ısmarlamaya ne gerek vardı?” diyerek kararırdın. Sonra birdenbire seni hiç sevmediğimi, seninle oynadığımı filan söyleyerek salya sümük hıçkırmaya başlardın. Ama genç hanım, unuttuğun bir şey var: Orada, binlerce metre yüksekte gözyaşlarının bir kıymeti olmazdı. Donup kalan yaşlar aşağıya doğru buzdan misketler gibi yuvarlanırdı. Bazı şeyleri durup durup kaşıyorsun gibime geliyor. Hem kendi ağzınla söyledin, Vegas’taki o kadın bir kere fahişe filan değildi. Hiç kocası olan bir fahişe olur mu? Evet tamam adam son derece öfkeliydi fakat meseleyi anlayınca silahını filan indirmişti zaten. İnan bir an bile korkmadım. Çünkü senin çıplak dediğin şey, bluzunun üstüne dökülen domates çorbasının marifetiydi.  Çok içmişti, ben de ‘birer çorba içelim, kendimize geliriz, oyuna öyle devam ederiz’ demiştim. Çok ısrar etmeme rağmen işkembe içmedi. ‘Sarımjak kokarj şimdi’ diyordu. ‘İçkiliyken racon işkembe çorbası içmektir, sarımsak ve sirkedir seni ayıltan’ filan dediysem de fayda etmedi. Domates çorbasında ısrar etti. Tabi ki çorba boşa gitti, ayılamadığı için doğru dürüst tutamadı kaşığı. Çocuk gibi üstüne döktü. Yalanım varsa gözüm çıksın. Buna inanmıyorsan benim neden çıplak olmadığıma bir açıklaman var mı? Sen olayları uygun malzemelerle bir magazin çorbasına dönüştürüyor sonra da üzerime boca ediyorsun. Sonra uğraş dur çıkarmak için o lekeleri. Bak senin yüzünden yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye bile vakit kalmıyor. Yolculuk deyince şimdi mektubunun sonunda bana attığın taşlar geldi aklıma. Yok futbol topuymuş yok bilmemneymiş. Ben sana Çin’de bisiklet yok mu dedim? Bu satırların kendi kendine ne kadar öfkelendiğini gösteriyor. Bisikleti bile kalbimi kırmak için fırsat olarak görüyorsun. Yazıklar olsun. Evet belki bu projenin ilk tasarlandığı tarihten çok farklı bir noktadayız fakat senin bu dokundurmaların sürerse korkarım bir ayrılıktan çok daha fazlası yaşanacak. Çin hükümetinin yıllarca projeye izin vermemesi meselesi ise tamamen adamların kırtasiye tipi bürokrasisi ile ilgili. Bir dilekçeye on ay sonra cevap verenlerden ne beklenir? Peki verdikleri ilk cevabı hatırlıyor musun? Tam olarak şöyleydi: “Duvara badana yapılacaktır.” Yani hafızanı tazelemek isterim; o badanayı bekledik biz tam iki yıl. Bir de hafıza konusunda lepistesten farkım yokmuş. Vur, alttan alttan vur. Olsun, ben lepistes olmaya razıyım. Peki sen pirana olmayı kabul ediyor musun? Her şeye rağmen sevgiler.

 Uwe.

• Yanlızlık bir yazım hatasıdır.

• Bir şeyi uzun süre bekledikten sonra umutsuzluğa kapılıp hiç içine sinmeyen başka bir şeye razı olduğun anda o beklediğin şey çıkageliyorsa ve onu mecburen hiç hak etmediği bir yere koymak zorunda kalıyorsan tetris oynuyorsun demektir. 

• “Karga olduğumu sanmıyorum ama artık neye vuruyorsan, o sesten korkuyorum. Bir davul ile bir peynir tenekesi arasında fark vardır, tıpkı bahşişle gazete kâğıdı arasında olduğu gibi…” diye bağırdı balkondan atletli amca.

• En güzel ‘hoş geldiniz’ diyen iki meslek: Hostesler ve piyanist şantörler.

• O akşam Taksiciler Derneği Burhaniye Şubesi üyeleri lunaparkta eğlenmeye gitmişti. Dönme dolaptı, elma kurduydu derken çarpışan otolara bindiler. Ne olduysa ondan sonra oldu. Gelin bundan sonrasını Akçay Polis Karakolu zabıtlarından okuyalım: “Soldan geniş alarak dönüyorum, geldi küt diye çarptı komiserim. ‘Yol versen ne olur lan’ dedim. ‘Dikiz aynasına bakmıyor musun deyus’ dedi bu. ‘Ayna mı var sanki lavuk’ dedim. ‘O elini indir’ dedi. Koltuğun altında sopa aradım, alışkanlık. Sonrası karanlık. Bunun kafasını kim yardı kuran nimet çarpsın ki hatırlamıyorum amirim.”

• Kalın kitaplardan korkarım. İçine tabanca ya da bıçak gizlenmiş olabilir.

• Sepette karınca, sinide kurbağa taşınmaz.

• “Park halindeki bir arabanın sürücüsünün kadın olduğunu nasıl anlarsın çocuğum?”

“Direksiyondan dumanlar çıkıyorsa sürücü kadındır.”

“Peki seyir halinde bir arabanın sürücüsünün kadın olduğunu?”

“Etraftaki arabalardan duman çıkıyorsa.”

Amcam anlatır: Bundan kırk yedi şubat önce, bir anadolu şehrinin büyük ilçelerinden birinde, o yıl kurulan heyecanlı zabıta teşkilatı birkaç fakir mahalleye gece baskını yaparak korsan üretildiği ve dağıtıldığı gerekçesiyle tonlarca meşe odununu toplayıp yakarak imha etmiş. Güneş teneke çatıların arkasından turuncu soğuk göbeğiyle fırlarken şehir meydanında yakılan odunları uykulu, şaşkın ve yaşlı gözlerle izleyen ahaliden tek ve tırsak bir fısıltı yükseliyormuş: “Biz de yakacaktık.”

Konu İstanbul gazetelerine filan çıkmış ertesi günlerde. Ben bu hikâyeyi duyunca biraz araştırdım. Hakikaten böyle bir olay yaşanmış. Kaymakamın haberi var. O vakitler zabıta da bizim şimdi bildiğimiz gibi zabıta değil. Daha çok merkezi yönetim tarafından idare edilen bir kolluk gücü gibi. Ayrıca yanlış anlaşılmasın, doğu illerinden biri de değil bu. Hatta İzmir’e yakın bir şehir. Olay çok enteresan.

Gazeteciler gidiyor, birkaç kişiyle görüşüyor. Kaymakam da görüşülenler arasında. O gazete haberlerinden birkaçını buraya aynen alıyorum:

Akşam, 12 Şubat 1964

“ODUNLAR HASTALIKLIYDI”

Kaymakam Saffet Büyükbey iddialara cevap verdi: “Bakınız, evet yakılmıştır. Doğrudur. Yakılan odunun yekünü on altı ton gelmektedir. Biz bu odunlara izin vermedik. Bizden izin alınmadı. Bize sorulsa bunları almayın derdik. Ne yapıldı? Alındı. Bakınız bu odunlar Gürcistan’dan gelmiş. Kendi toprağımızın ürünü değildir. Bunlar marazlıdır, hastalıklıdır. Zabıta müdürümle istişare halinde nerelerde satıldığını belirledik. Sadece vergisi şusu busu ödenmemiş olsa el koyar gerekli tahkikatı yapardık, neden yakalım? Vatandaş şu soğuk kış günlerinde ne yapacak? Odunla, bulabilirse de kömürle ısınacak. Bunlar saf, iyiniyetli vatandaşımızı kandırmaktadır. Yakılmış olan odunlar böceklidir. Bu böcekler ise Anadolumuzda daha önce hiç görülmemiş bir hastalığın taşıyıcısıdır. Biz halkımızı ateşe mi atacağız? Diyorlar ki kurtluysa, hastalıklıysa onlar da yakacaktı siz de yaktınız. Bakınız biz açık havada kontrol altında yaktık. Biz buna imha diyoruz. Vatandaş bunu kendi üç göz odasında yakacak olsaydı Allah muhafaza ortaya çıkacak duman çok kimseyi telef edebilirdi. Bu böceklerin şakası yok efendim. Böcek dediğime de bakmayınız. Bakteri gibi bir şey. Bu konuda geniş malumata sahip değilim. Ancak sağlık müdürü ve zabıta müdürümüz birlikte bir karar verilmiştir. Basın mensuplarından rica ediyorum. Doğrusunu yazın. Bakıyorsunuz fakir mahallelerde halkın yok canına aldığı odunlar zorla alınmış gibi… Biz kimseyi mağdur etmeyiz. Devletimiz kâimdir. Gereken yapılacaktır.”

Tercüman, 13 Şubat 1964

“TAŞ MI YAKALIM?”

Ahali ile konuştuk:

Cevdet S. (57): “Efendim meşe değildi diyorlar. Yok moskoftan ajanlar göndermiş diyorlar. Komonistler getirmiş diyorlar. Aslı yok. Ben de aldım eve koydum beşyüz kilo. Bak kar yağmış. Kömür mü var? Ne var? Taş mı yakalım? Ucuza verdiler aldık. Hiç de böcekli filan değildi. Hem böcekli olsa ne çıkar? Çoluğumuza çocuğumuza yedirmeyeceğiz ya, pazardan pırasa mı alıyorsun? Yakacağız. Biz askerdeyken bitli fanilalarımızı yakardık. Yakınca hepsi geberirdi.”

Fahriye B. (29): “Abim çocukları yatırmıştım. İki çamaşır katlayayım dediydim. Kapı çaldı. Açtım, biz zabıtayız, odunlara bakacaz dediler. Bakın dedim, odunlukta duruyor. Vallahi başka da odunum yoktu. Gürcülerden almışlarmış. Gürcü filan bilmedim ben. Esmer bir adamdı. Bizim gibi konuşurdu. Yeldirmemi aldım peşlerinden gittim. Beyim kamyon şoförü, bağlamış malını gitmiş, herşey bana bakıyor. Yapmayın etmeyin ağam paşam dedim. Biz neyle ısınak? Sabiler var. Dinlemediler. Hepsini topladılar. Meydanda yığdılar hepisini. Hastaymış odunlar. Odunun hastası mı olur abim? Fide değil, çiçek değil. Ben anlamadım. Kaymakam dedi ki size vereceğiz odun. Hani beş gün oldu. Hani?”

Ulus, 15 Şubat 1964

“YAKMAK ÇARE DEĞİL”

Yaşanan hadiselere ilişkin olarak görüşüne başvurulan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof Dr. Yaşar Esasgil: “Ülkemize giren ürünlerin hastalıklı olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer hastalıklı ise ki buna yakacaklar ve mobilya eserleri de dâhil, yakmak çare değildir. Yakıldığında ister açık havada ister kapalı yerde ortaya çıkan kül bu zararlı virüsün izlerini farklı yerlere taşıyabilmektedir. Bu da bir anlamda salgın anlamına gelir. Bazı virüsler yakılarak yokedilemez. Söz konusu hastalığın ne olduğu hakkında ayrıntılı tetkik yapmak gerekir fakat bilinen bir bakteri türü ise yakmak değil uygun bir şekilde toprağa gömerek üzerini kireç ile kapatmak daha faideli bir yöntem olacaktır.”

Hürriyet, 16 Şubat 1964

“FUKARAYA HASTALIK, ZENGİNE KÖMÜR”

Bedri K. (36): “Gözlerim doldu inanın kocaman yangını görünce. Hem dumandan hem hüzünden. Varın görün ki devlet yakıyor bunları. Parasını vererek aldık. Zengin olsak kömür alırız. Ama kömür de bulmak şimdi karda sinek bulmak gibi. Kaymakam dermiş ki bizi hastalıktan korurmuşlar. Sobada yanınca zararlıymış. Biz zaten hastayız kaymakam beye böyle söyleyin. Ben lise okudum böyle bir şey duymadım. Cansız bir şey bu yakacak. Adı üzerinde: yakacak. Sen bir cepten alıp öbür cebe koydun bunu. Kim ısındı? Yıldızlar ısındı, kaldırımlar, sokak lambaları ısındı. Bakın benim dedem oduncuydu. Odunları bilirim, hiç de hastalıklı odun görmedim ben. Ağaç hasta olur, çocuk hasta olur, odun hasta olmaz. Odunda olsa olsa kurt olur. Onlar da yanınca kebap olur. Külü kalmaz. Ayıptır, yazıktır. Bekliyoruz şimdi hükümet bize tertemiz, saraylı, püripak bakire odun versin. Nah. Anca bekleriz.”

Gazeteleri karıştırdıkça şaşkınlıktan gülüyordum. Bir insan komik olmayan bir şeye güler mi? Gülüyormuş. Dudaklarım gerildi, kahkahalarım istemsiz gelişti. Birkaç gün sonra İstanbul gazeteleri olayı unutmuş tabi. Televizyon filan yok. Radyolarda türküler. Anlayacağınız meşe odunları duman olduğuyla, şehir halkı da kazma küreği yaktığıyla kalmış. Sizin de aklınıza takılabileceği gibi bu meşe odunlarını satan yahut getiren kişiler ortada yok. Ne basında ne başka yerde. Ne bir tutuklama ne de yasal işlem. Üstelik meseleyi asıl yönlendiren sağlık müdürü ve zabıta şefi de hiç konuşmamış. Kaymakam konuşmayın demiş herhalde. Neticede devlet gereğini yapmış. Odunlar imha edilmiş.

Peki sonraki günlerde yakacağı birdenbire meydanda Jean D’arc gibi ortadan kaldırılan vatandaşa kaymakamın söz verdiği yardım yapıldı mı acaba? O kış planlarını bu cenabet odunlara göre yapan hanelere biri el uzattı mı? Amcam: “Kaymakam, ‘ben yakacak sözü vermedim ki’ demiş. ‘Devlete güvenin, o sizi namerde muhtaç etmez’ demiş” diyor. Cevabını ben vereyim size: O günden sonra tezek, balta sapı, kamyon takozu, kapı tokmağı vs. ne bulduysa yakan mahallelinin evlerine iki hafta sonra teker teker bir Skoda yanaşmış. İkişer çuval iskemle bacağı ve kuru kozalak atıp gitmiş. Kamyoneti görenler ne plakayı okuyabildik ne de şoförü tanıyorduk demişler. Kaymakam dahil kimse üstlenmemiş bunu. Yalnız o akşam bir eve gelen şöyle gizemli bir telefondan bahsedilirmiş: “Bunları çorbaya doğrayın”

(*) Bu yazı tamamen hayal ürünüdür. Hikâyedir. Gerçek kişi ve kurumlarla bir ilgisi yoktur. Zaten benim amcam yok.

chow hon lam / malezya

• Bir insanın kendi dirseğini yalayamayacağını savunan bilimsel bir makale okudum. Bence bilim adına çok üzücü bir tablo bu. Oysa bugüne kadar bir insanın kendi dirseğini yalayabilmesi sağlanmalıydı. Bu kadar fon nereye harcandı? Vergilerim nereye gitti? Ben kendi dirseğimi yalayamayacaksam, kendi dirseğime hakettiği ilgiyi gösteremeyeceksem nasıl çağdaş bir insan olabilirim? Teknolojik ilerlemeler bir insanın kendi dirseğini yalamasını mümkün kılana kadar herkesi bilim adamlarını protestoya davet ediyorum. Beyaz önlüklü  demogoji ustalarının “E sen de arkadaşının dirseğini yala, o da seninkini yalasın, o onun o onun derken toplumsal dayanışma doğsun” dediğini duyar gibiyim. Yok öyle efendim. Sen şişe dibi gözlüklü, ak saçlı biri olarak yan gelip yatacaksın ben de senin açığını bir başkasının dirseğinde kapayacağım? Adama sorarlar. Size köşe ayıran gazetelerin arka sayfalarına yazıktır. Burdan sesleniyorum: Derhal toparlanın. Dirsekleri ve dilleri düşünün. İşiniz ne.

• Voleybolun, arka bahçede çamaşır asan bir grup Slav kökenli kadın tarafından icat edildiğini biliyor muydunuz?

• Barmenin getirdiği çayı beğenmeyen kovboy silahını çekti: DEM! DEM! DEM!

•  ‘İnsanları dış görünüşüne göre değerlendirmek yanlıştır’ tezi arabanızla giderken size doğru baş parmağını sallayan bir otostopçu gördüğünüz an geçerli değildir. Neticede durup adamla satranç oynayamaz yahut onu on soruluk “Nasıl bir yolcusunuz: sünepe mi, yoksa bir sapık mı?” adlı teste tabi tutamazsınız. Saç sakal karışık mı? “Ay Necati yürü, seri katil olabilir.” Elinde BİM poşeti mi var? “Alalım şunu Necati, sevaptır.”

• Yaz tatilini babaannesinin köydeki evinde geçiren genç adam bir süredir geceleri sanki dev bir sigara izmaritinin üzerinde uyuyormuş gibi hissettiğinden şikayetçiydi. Ne doktorlar, ne mühendisler derdine çare olamadı. Bir sabah şilteyi kaldıran babaanne teşhisi koydu: “Sünger yatak sana iyi gelmiyor.”

• Pamuk helvanın nasıl yapıldığını gördünüz mü? Sanki bir hadron çarpıştırıcısının içinden mayası fazla kaçmış pembe örümcek ağları fışkırıyor. Mucizelere inanmayanlara şunu hatırlatmak isterim: Hindistan’ın güney eyaletlerinden birindeki üniversitenin sihirbazlık fakültesinde üç temel ders verilir:  Büyü Hayvancılığı, El Çabukluğu ve Pamuk Helva.

• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Çavdar Tarlasında Çocuklar / J.D.Salinger: “OKULDAN KAÇTI, DİSKOYA GİTTİ”

• Gazoz şişesinde yukarı yukarı aceleyle yüzen baloncukların bizim bilmediğimiz bir şey bildiğine inanıyorum.

• Plajda boş şezlong bulan birinin bulamayana oranla üç kat fazla yaşama sevincine sahip olduğunu biliyor muydunuz?

• Çatı elemanları müziksever olsaydı; uydu antenleri pop, bacalar gotik rock, paratonerler ise mutlaka arabesk dinlerdi.

• Tavuk sevgisi, kâmil bir insanda olması gereken erdemlerden biridir. Ağır market poşetleriyle yorgun argın evine yürümekte olan bir tavuğa her zaman el uzatın. Kapınızı çalıp haylaz oğlunun matematik ödevi için yardım isteyen bir tavuğu asla reddetmeyin. Ama kızartılmış ya da haşlanmış, hangisini sevdiğinizi ona sakın belli etmeyin.

• Fare peyniri de denen o delikli peynirlerin on sekizinci yüzyıl Hollanda’sında yaşanan inşaat malzemeleri krizi sırasında karınca oteli olarak kullanıldığını biliyor muydunuz?

• Yemek masasında pinpon oynayan pırlanta gibi bir nesli görmezden geldiler… Şimdi ‘neden Grand Slam’lerde yokuz’ diye ağlanmasınlar.

• Bir taksiye atlayıp şoföre  “Şu modayı takip et” dedim.

• “Cinayet küvette işlenmiş amirim.” “Ördeği alın, konuşana kadar öttürün.”

• Helikopter pistinde yazan H harfini “Ha buraya ineceğsun” diye yorumlayan pilot da haklı.

• Torpido gözü, sır saklar. Torpido gözü, kötü alışkanlıkların hepsini itiraz etmeden taşır. Torpido gözü, şikâyet etmez. Kadınların çantası, erkeklerin torpido gözü karıştırılmaz. Torpido, gözüm benim, can yoldaşım.

• Yetenek yarışmalarına katılıp, “Nedir?” diye sorduklarında “Tuvalet kâğıdını tek elimle aniden ve hızla çekip, metrelerce kâğıt zayi etmeden koparabiliyorum.” diyeceğim.

• Kitap okumaya başlamadan önce şunlara cevap verelim: Bir, yeterince uykumuz geldi mi? İki, kitapta uykumuzu kaçıracak unsurlar var mı? Üç, ışıkları kapattık mı?

• “Polis ateş etti” cümlesinde yükleme sordum “Kim ateş etti?” “Valla ben görmedim abi” dedi. 

• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Fareler ve İnsanlar / John Steinbeck: “ÖZÜRLÜ MARABA, KADINI SAMANLIKTA BOĞDU”

12. lokum da böyle olsun madem; new order’dan şıftsın “regret”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Çocuklar bize bazen çocuk olduklarını hatırlatır.” Tortelius

 

—Satranç çok saçma… Atlar okuma yazma bilmez ki.

—Atların okuma yazma bilmesi gerekmiyor, senin bilmen yeterli.

—Olur mu hiç, nasıl gidecek L şeklinde?

—Kendi mi gidiyor? Sen götürüyorsun.

—Olsun gene de saçma. Filler çapraz gider diye kuralı kim koymuş? Tuvalete koşan benden başka kimse çapraz gidemez.

—Neden gidemesin? Köpeklere hiç arkadan baktın mı? Onlar da çapraz gider.

—Satrançta köpek yok ki.

—Evladım, köpek gidiyorsa fil de gider demek istiyorum.

—Filler büyük ama.

—Haklısın oğlum. Haklısın… Yoruldum. Hamleni yapacak mısın?

—Kaleyi oynayayım diye düşünüyorum… Al işte, kalelerin yürüdüğünü de hiç görmedim.

—Hayatında kaç kere gerçek bir kale gördün?

—Gerçek kaleler yürüyormuş mu?

—Yürümüyor. Bu sadece bir oyun. Neden bu kadar uzatıyorsun?

—Sadece bir oyunsa doktorculuk oynayalım. Neden satranç oynuyoruz? Sıkıldım satrançtan.

—Vallahi satrancın da sana pek güzel duygular beslediğini sanmıyorum.

—Ne?

—Yok bi şey. Bak, satranç çok eski bir oyundur. Kralların oyunu. Zekâ gelişimine yardımcı olur. Aptal bir çocuk mu olmak istiyorsun?

—Monopoly oynasak?

—Para oyunu o. Ne gerek var. Bak burada planlayarak, düşünerek oynama var.

—Düşünerek mi? Sen hiç düşünmüyorsun ki, hemen vezirimi alıverdin.

—Hızlı düşünüyorum. Sen de yap.

—Ben yapamıyorum baba. Ben küçüğüm. Evcilik oynayalım mı?

—Evciliği kızlar oynar.

—Bunu da krallar oynarmış. Biz kral mıyız?

—Öfff! Şimdi tablayı fırlatacağım duvara. Oyna, piyonu oyna.

—Piyonlar hiçbir işe yaramaz. Boşuna. Bir de yeterince yürüyünce vezir mi oluyordu? Peh! Var mı öyle bir aristokrasi?

—Aristokrasi mi?!.. Savaşları askerler kazanır, piyonlar kazanır.

—Hangi savaştan bahsediyorsun? Hani kılıç? Hani bomba? Hani Rumsfeld?

—Misal verdim oğlum.

—Bana misal verme baba, bana… Neyse!

—Delirtme beni çocuk. Kaleyi çek oradan bak filim yaklaşıyor.

—Yaklaşsın, kale yıkılmaz ki.

—Yıkılır.

—Yıkılmaz.

—Evladım, ben senin iyiliğini düşünüyorum. Hem öğren hem de gerçek bir oyun neymiş gör istiyorum.

—Ne kralın karısı var, ne vezirin karısı var. Neresi gerçek?

—Oğlum savaş bu. Savaşa kadınlar gitmez.

—Kadınlar gitmez ama atlar tek başına… Jokeyler yolda mı düşmüş? 

—Sus da oyna… Bak fillerini hep aldım.

—Filler sarhoş… Hiç de işime yaramaz. Ayrıca kral çok mu şişman, bir türlü gidemiyor… Saçma!

—Şah derler ona.

—Şah?

—Şah.

—Bi şey diycem baba.

—Ne var?

—Şah-mat!

glenn jones / yeni zelanda

• Bir tavuk bir balığa: “Kanatlarım var ama uçamıyorobrolop…” demiş. Balık telaşla karşılık vermiş: “Gördüğüm kadarıyla yüzemiyorsun da…”

• Turşu kurarken şunlara dikkat etmek gerekir: Öncelikle kurduğunuz şeyin parmağınızla ya da bir çatal yardımıyla dokunarak turşuluk sebzelerden biri olduğundan emin olun. Yaygın kanının aksine market poşetlerinin ve yarım litrelik pet şişelerin turşusu olmaz. Öte yandan, turşunun olmazsa olmazları; bidon ve tuzdur. Tuz, turşunun kanı, bidon ise kozasıdır. Caddelerden süpürerek elde ettiğiniz belediye tuzunu damıtarak bidona katın. Belediye tuzu, turşunuza sokaktaki adam lezzeti verecektir. Malzemeleri içine doldurduktan sonra ağzını savcılıktan izin almak şartı ile sıkıca kapatın. Yasal zaman aşımı süresi dolduktan sonra açın. Afiyet olsun.

• Bilge karıncadan genç karıncaya: Darbukanın üstüne düşersen belki darbukatör bir karınca olursun, fakat darbukanın içine düşersen en iyi ihtimalle artık sağır bir karıncasın.

• “Etrafındakilere güvenip ortaya çıkma, ufalarlar” diye tısladı bakkalın çırağı, “Kavak ağaçları sürü halinde gezer ya, kerestesi yumuşaktır. Sen beyzbol sopası olmayı hayal ediyorsun ama dondurma çubuğu olur çıkıverirsin. Dil darbeleri öldürür.”

Televizyon programlarında bir sosyolog ya da psikoanalist tarafından sunulan fikirlere hemen inanmaya meyilliyimdir. Gözlüklerinin, sakallarının ve pipolarının arasından tok ve tartışılmaz erkeksi sesleriyle ileri sürdükleri fikirler, azar azar nesnelleştirilir ve tüketici toplum tarafından hızla emilir.

Korktum. Tarif edilemez ama tasavvur edilebilir düzeyde baş döndürücü bir beyin aktivitesi beni aniden televizyonu kapatmaya ve Villa Urquiza’da bulunan mahallemdeki Susario Hermanos’un bisikletçi dükkânına hızla gitmeye sevketti. Susario kaç kardeşti ve bu onun kardeşi miydi bilmiyorum ama dükkânda çıkık elmacık kemikleri olan çok zayıf bir adam vardı. Zeki, etkili ve pratik birine benziyordu.

Bana bisikleti satarken bir öğretmenin öğrencisine söyledikleri gibi oldukça kibar cümleler döküldü dudaklarından:

“Bu yapabileceğiniz en iyi şey. Hayat umutsuz bir şekilde karmaşık hale geldi. Mekanik bir nesne olsa da bisiklet basittir. Doğal şeyler gerektirir: Temiz hava, güneş ışığı ve egzersiz.”

Haklıydı. Çocukça bir sevinçle bindim ve dışarı çıktım. Villa Urquiza ve Villa Pueyrredon’un caddelerinde dolaştım ve birkaç dakika içinde Villa Lynch’e geldim. “İnanılmaz” dedim kendi kendime. “Bu basit ve çileci alet, upuzun mesafeleri kıpkısa bir sürede almamı sağlıyor.”

Evet ama gerçekten ne kadar mesafe katetmiştim?

Dönüp Bay Susario’nun yanına gittim. Bu sefer bana ciddi ve donuk bir tavırla baktı, tutumunda çok rahat algılanabilir bir değişiklik vardı:

“Unutmayın” dedi, “Geri gelmek sizin fikrinizdi”

Esaslı bir dalkavuk gibi cevapladım:

Yazının devamını okuyun. »

• Üniversite ikinci sınıfta, şehir stadının karşısına yapılacak yirmi katlı bir konut projesi için çalışıyorduk. Ara jüride en korktuğumuz hoca sordu: “Balkon döşemeleri kaç santim?” “Hocam standart, 15 santim” dedim. “Müebbet ceza alırsın” dedi, “Hapislerde çürürsün.” Çok soğuk bir sessizlik oldu. Ardından gülmeye başladı hoca. Şaşkındık. “O evde oturanlar, elli altmış akrabası, eşi dostuyla beraber beleş maç izlemek için balkona doluşmayacak mı sence?” dedi. “30 santim yap, vizyoner ol”

• Berberler acele etmez. APS göndermez ve anında vesikalık çektirmez. Eğer vaktiniz yoksa bir berbere kaç yıldır bu mesleği yaptığını sormayın. 

• “Sen hasta bir Don Kişotsun” dedi doktor, “Zırhının altında amansız bir kaşıntıyla baş etmeye çalışan.”

• Bilinen son kırmızı kurşun kalemin cenaze namazında imam sordu: “Nasıl bilirdiniz?” “Sivri”

• Bir saat boyunca duvara kafa atarak yüz elli kalori yakılabilirmiş. Tercihinizi yapın; beyniniz mi kalori mi.

• Yüksek topuklunun içindeki ayak, yokuş aşağı giderken aniden duvara çarpmış ve arada sıkışmış bir kazazedeyi andırıyor.

• Ey anarşistler, dünya bankacılık sisteminde yaşanacak kansız bir kaos mu hayal ediyorsunuz? Bir sabah uyandığında kimsenin annesinin kızlık soyadını hatırlamadığını düşünün.

• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Beyaz Diş / Jack London: “İT, KOPUK!”

• Yabancı bir belgesel kanalında Anadolu hakkında birkaç yıl önce çekilmiş bir program izliyordum. Uzak köyleri dolaşan sunucu bir çeşmenin başında durup -sanırım- İspanyolca anlatmaya başladı. İngilizce altyazıyı okudum: “Bu çeşme, Türkler yeni devletlerini kurduktan hemen sonra yapılmış. Üzerinde yazan Osmanlıca tarih 1925’i gösteriyor. Yaptıran kişi mi, daha sonra onaran hayırsever mi bilmiyoruz ama üzerindeki Latin harfleri ile yazılmış büyük tabelaya göre adamın ismi ‘Araba Yıkamak YASAK’”