.

Yazarın arşivi

1. Fransızca bilmeyen ve ukulele çalamayan otobüs şoförleri rencide edilsin. Otobüse binerken onların çarpık kentleşmeye ve peynirlerin bozulmasına olan katkıları yüzlerine vurulsun.

2. Yürüyen merdivenlerin ana fikrinin yürümek değil durmak olduğunu anladıkları için solda dikilen kişilere varış noktasında çiçekten kolyeler asılsın.

3. Bütün şarkılar 99’dan başlayan fiyatlarla alınsın. Bütün filmler %50’ye varsın. Bütün kitaplar kaçırılmayacak fırsatları, masrafsız kredileri anlatsın.

4. Kırmızı ışıkta geçip kazayla burun buruna gelen sürücüler camı açıp “Yol versen ölür müsün?” diye bağırdığında yeşil ışıkta geçen sürücüler hatalarını anlasın.

5. Ağaç diplerinin evsel atık deposu olarak değerlendirilebileceğini akıl eden vatandaşlar taltif edilsin.

6. Gönülden kopanların parayla ölçülemediği hallerde gönüller bir olmasın. Paranın söz konusu olmadığı bir jest söz konusu bile edilemesin.

7. İnternette kalp kırma olimpiyatları düzenlensin; en kısa sürede incitme, en popüler acıtma, en yaratıcı nobranlık dallarında altın madalyalar dağıtılsın.

8. Sigara izmaritini, sakız kutusunu herkes gönül rahatlığıyla yere atsın. Belediye temizlik işçilerinin tembellik yapmasını önlemek için herkes el ele versin.

9. İnsanlar üçe ayrılsın; patronlar, çalışanlar ve garsonlar.

10. Kaldırımın sağından yürümek kuralı bir inşaatın temel betonuna gömülsün. Kimse kimsenin sağına soluna karışmasın. Karışan olursa alnı karışlansın.

11. Madam Bovary’nin instagrama koyduğu fotoğraf gündeme bomba gibi düşsün. Tsubasa Galatasaraylıları çok kızdıracak bir röportaj versin.

12. Futbol hakemleri müsabakalardan önce ve sonra kırbaçlansın.

13. Sevmek sadece sevdiğini ilan etmekle sınırlandırılsın. Sevmenin zihinle ilişkisi, terakki etkisi sıfırlansın.

14. Eleştirmek düşman olmayı, itiraz etmek can yakmayı gerektirsin.

15. Kazanma hırsı kutsal sayılsın.

bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.

 

 

1.

Ellerini yıkamadan sofraya oturuyorsun. Kızınca da küsüyorsun. Sen küsünce ben de üzülüyorum. Taştan oyulduğumu mu sanıyorsun? Fincanı taştan oyarlar, fincanlar hijyene ve dostluğa kafa yormaz.

Ellerini çekip durmasan olmaz mı? Bütün bu kutuların kurdeleyle bağlanması lazım. Madem bu işe birlikte bulaştık, birlikte bitireceğiz. Kaldırma elini. Sabret biraz, düğümleri atayım.

Ellerini çekip benden bunları beğenmemi isteme. İlk yaptıklarına hevesin kırılmasın diye itiraz etmedim. Böyle bütün gün el çekerek fotoğrafçı olunmaz. Aç bir kitap oku. Çıkiii çıkiii kafam şişti.

Ellerini çekip benden yârim ekmek döner isteyeceksen olabilecek her şeyi hesaba katmalısın. Burada birlikte yaşıyorsak en azından çorba yapmayı öğren. Bulaşıklar da aramızı bozmamalı.

Ellerini çekip benden yârim bugün su doldurmaya gitti. Yosunlu, bakteri dolu damacanalara milyonlar veriyorduk. Komşunun fikri bu. Bütün bidonlar bizi bir ay götürür.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider diye umuyorum. Biraz yalnız kalmak istedim.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider oldun. Sakın sonra pişman olup da mesaj çekme. Bırak da doya doya kendime acıyayım. Canın sağolsun.

2.

Telgrafın uzunluğu kısalığı para açısından önemli değil. Zenginiz bin şükür. Mesele şu; kimse artık uzun şeyler okumuyor.

Telgrafın tellerine boya damlamış dün. Yok, teller asılmamıştı daha. Yerdeydi. Genel müdürlüğü boyarken olmuş. Müfettiş görmeden temizlesinler, söyledim.

Telgrafın tellerine kuşlar mı saldırmış? Ne istiyorlarmış, posta güvercinleri işinden mi olmuşmuş?

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? Doğru diyorsun. Kuşlar konarsa teller gevşer. Ne lazım? Telgraf telleri dikenli imal edilebiliyor mu? Pahalı galiba. Tamam o halde, öğlenleri voltajı artırırız.

sezon açıldı.  harikulade kitaplar peşpeşe rafları şenlendiriyor. mis gibi kuru yaprak, tütün ya da kahve kokuyorlar.

işte benim seçtiklerim:

aşkın soğuk yalnızlığı

yaralarım seni seviyor

sensiz ceset akşamlarım

çekip gittim içimden

guatr romansı

sendrom

 

Keloğlan Sendromu:

Kökeni dermatolojik efsanelere dayanmakta olup, en az iki kişilik sosyal gruplar için söz konusudur.Kimi durum veya zamanlarda en belirgin, en önde, en dikkat çekici soru cevabı en az bilinendir. Sendrom; (her ne kadar bahsedilen sorunun içeriği özel hayatın gizliliğini ihlal edebilecekse de) bu içeriğin hiç gündeme gelmemiş olması, bunun sürdürülmesi halidir.

Yedi Cüceler Sendromu:

Bazı kimseler belli dostlarıyla veya çalışma ekipleriyle öyle bütünleşirler ki, yalnız olduklarında ciddiye alınmazlar. Her zaman birlikte göründükleri bir yere tek başlarına gittiklerinde tanınmama durumuyla karşılaşabilir, üçüncü şahıslara yapılan ziyaretler esnasında Hoşgeldin yerine Seninkiler nerede? sorusuna muhatap olabilirler.

Hansel ve Gretel Sendromu:

Günlük hayattaki birçok söylem veya eylem insanları yemeye, (insanların birbirini yemesi değil) daha çok yemeye ve daha çok yiyebilmek için yeni yöntemler araştırmaya özendirir. Gıda tüketmek söz konusu olduğunda sonuçlarına katlanmak kavramı bile tatlandırıcılarla renklendirilir.

Açıl Susam Açıl Sendromu:

Bilindiği gibi Ali Baba’nın patlattığı mağara zulasının kapısı açılır-kapanır bir kayadır ve gerçekçi olmak gerekirse tahin elde etmekte kullanılamaz. Çocukların daha sık muzdarip olduğu bu sendrom kimyasal, biyolojik veya fiziksel açıdan hiçbir benzerliği olmayan iki şey arasında yerleşmiş terim-nesne, terim-eylem ilişkilerinden kaynaklanan hayata dair güvensizlik duygusu olarak özetlenebilir. Örneğin; Anadolu’da bazı yerlerde kadınların hamur açma işine “yazmak” adını vermiş olmaları çocukların zihin dünyasında karşılığını bulmakta zorlanır.

Rapunzel (Marul) Sendromu:

Romantik veya estetik sayılan her şeyin vejetaryen (burada etimolojik bir espriyle sebze bilimi anlamında kullanılmıştır) bir arka planı olabilir. Bu öğrenildiğinde kişide duygusal motivasyonsuzluk su yüzüne çıkar. Bilindiği gibi Rapunzel’in kaderi annesinin çaldığı marulların etik neticeleriyle şekillenmiştir. Süresi bilinmeyen esaretin biricik açıklaması besin değeri (tarımsal masrafıyla kıyaslandığında) oldukça düşük yeşilliktir.

“Bütün kasaların susacağı bir hesap gününe inandık” dedi Aleksi Pavloviç. “Büyük kapıların kara cereyanlarının uçurduğu tek feryat zerresine bile ad konulduğuna inandık.”

Tarak savaşa katıldı. Sakat döndü. Kuaför onu tanımadı, kovdu.

*

Savaş çok barutlu, yoğun kanlı. Onlarca tarak, fırça, flüt, kumanda oradan başka biri olarak çıktı. Birçoğu yuvasında yara sardıktan sonra sokaklara düştü. Kapaksız bir kumandayı, son notası noksan bir flütü, dişi kayıp bir tarağı bağıra basmak zordur.

*

Makas mırıldandı: “Duyduklarıma inanamıyorum” Çırak yanıtladı: “İki kulağın var inan, yoldaşımız tarak şu an gazi, işsiz.” Makas üzüldü. Aklındaki fikir tavır koymaktı. Çırak soğukkanlıydı, fısıltıyla konuştu: “Sigortamız yatıyor, uslu dur.”

*

Ağzında dişi kalmamış bir kuaför hatasından pişman olur mu? Aynaya bakıp da tarağa haksızlık yaptığını hatırlar mı?

*

Harp malulü bir tarağı olduğu gibi kucaklayacak biricik kişi kabak kafalı fırıncı olmalı. Fırıncı bütün garibanı sokaktan topladı, iş-aş sağladı. Flütü çaldı, fırçayla un süpürdü, tarağı sırt kaşıyıcısı yaptı. Kapağı olmayan kumandayı da bantla sararak yüzyıllık alışkanlığı başlattı.

*

Tarak rüyasında savaşta olduğunu gördü. Rüyaya bak; sapasağlam dönüyor, kuaförün camından bakıp gülümsüyordu. Kuaför ona sarılıyordu: “Yihuu! Hayattasın.” diyordu. Kabak kafalı fırıncının sırtı kaşınınca rüya bitti.

*

Sadakatsiz kuaför sararmış rüyalar görür mü? Hayır. Sadakatsizin nostaljisi yoktur.

*

Kabak kafalı fırıncı tarağa çocukluğunu sordu. Tarak hatırlayamadı. Patlamalar ortasında kuru sis yayılınca hafıza küçülür. Ayrıca niçin hatırlasın? Noksanlığını unutmadı ki.

*

Makas ara sıra tarağı özlüyor. Çırak soğukkanlı, çünkü usta olmadan duygularını açığa vurmamalıdır. “Şu saçları sil çırak, ağlama ulan.”

(*) e harfi kullanılmadan yazılmıştır.

Yaşlı adam dolmuşa bindi. Günaydın, dedi. Şoför cep telefonuyla konuştuğu için cevap vermedi. Pazara giden kadın biberin kilosunu düşündüğü için cevap vermedi. Kot pantolonlu çocuk müzik dinlediği için duymadı. Genç kız vatsaplaşıyordu. Adamın biri yaşlı adamın ne söylediğini anlamadı. Kadının biri mutlaka birisi cevaplar sandı. Yaşlı adam oturdu. Dolmuş yürüdü.

*

Canıgüz’den; Thorndike “Öğrenmek hüsrandır” demiş. Neyi? Mesela vatsaplaşmayı. Biberin kilosunu. Güzel şarkılar öğreniyoruz, gerçekten süper şarkılar öğreniyoruz. Öbür şarkıları kenara koyuyoruz. Yaşlı adam oturuyor. Kadın mutlaka birisi cevaplar sanıyor.

*

Kuşlar kiremitleri kırmış, dedi kadın. Karateci olanlar mı? dedi adam. Bu adam dolmuştaki yaşlı adamın ne söylediğini anlamayan adam. Aslında kötü biri değil. Karısına şaka yapıyor. Karate bilmiyor biraz.

*

Ne istediğimizi bildiğimizde hayat ne kadar sıkıcı oluyor farkında mısınız? Ya öğretildiğinde? Evet, şunu istiyormuşum. Hı hı anladım. Kabul. Sevgilim beni sevdiğini söyler misin? Tamam da onlayn değilsin ki. Karşında oturuyorum. Harbiden mi, keps göndersene.

*

Ne diyordu: Günaydın. Hiç yakışmaz yaşlı bir adama. Gitsin evine ölsün. Yeni şeyler lazım bize. Bir dakika, kızgın kuşlar mı kırmış kiremitleri? Orasını indirememişim.

*

Şu an feci bunalımdayım. Niye? Hiç. Dedeye mi üzüldün? Kiremitler çok hüzünlü. Aynen.

0000.tif.ac-9

“Büyüyünce astronot olacağım” dedi küçük Delilah.

“Büyük şehrin kenarındaki kasabanın dışındaki bu küçük köyde yaşayacaksın” dedi annesi. “Burada kalacaksın ve tarlamızda çalışacaksın. Astronot filan olmayacaksın.”

Gerçekten de Delilah köyde kaldı ve tarlada çalışarak yaşlandı.

Ölüm döşeğinde etrafına dizilmiş köylülere dönüp sordu:

“Astronot muydum ben?”

“Evet” dediler. “Harika bir astronottun.”

“Sahi mi?”

“Şşş” dedi köylüler. “Daha fazla yorma kendini.”

 

“Seriously… I’m Kidding” / Grand Central Publishing / Eylül 2012

Çev: bCy

 

kuş lokumu

 

Her veda bir başlangıç, en azından son harfine göre.

Zımpara kâğıdı, kemâlin ilk şartının ıstırap olduğunu daha çok savunur. Değil mi ki çile çektirenler çilecilerden daha çok beyanat verir.

Yavru pencerenin ismi Was ist das? denildiği için konmuşsa, bu Almanların onca filozofluğunun açıklamasıdır.

Bir koyunu yardan atlarken görmeyen koyunluğu bilebilir mi?

İki komşu kesekâğıdının ya da iki baltanın hikâyesi yoktur, bir kesekâğıdının yanındaki baltanın hikâyesi vardır.

Basküle çıkınca ağlama, gözyaşı dökmek seni hafifletmez.

Eski çocuklar kimya, geometri ve fizikle bir parkta harman olurdu. İlk sekiz yılını paslı demir kaydıraklarda geçirenler üçgenin iç açılarının mazide ve sürtünme kuvvetinin kalçada bıraktığı izleri unutamaz.

Boş külahın içi perspektifi ve çekirdeksizliği tarif eder.

Eşek anırdığında kulaklarını tıkadın, sana definenin yerini söylemeye çalışıyordu.

Ağaçlar yeşilken başka renkte meyve vermelerini sözümona ilginç olma çabalarına yoruyorum. Özüne sırt çeviren ağaçlara, şımarık meyvelere itibar etmeyiniz.

“Kızartma sevmem, mutfakta münazaraya girmekten kaçınırım” dedi yassı burunlu adam. “Senin problemin yüzüne yediğin tavayla, bunu halledebiliriz” dedi doktor.

Köpekler HAV, kediler MİYAV diyor diye hepimizi kandırdılar. Yüzlerce kedi-köpek gördüm, hiçbiri kendini bu kadar net ifade etmedi.

Ey motor ahalisi, bujinin öfkesinden başka öfkeye ihtiyacı yok bu arabanın. Ayrıca biliyorsunuz ki bütün gereksiz celaller sanayide sönüyor.

“Ben Dali’nin virgülüyüm” dedi golf sopası.

Yalnızlığın tüccarı kusursuzlar mahallesine yatırım yapar.

 

http://www.afilifilintalar.com/kus-lokumu-99

 

“Ömür iki büyük şaşkınlık arasındadır” dedi Aleksi Pavloviç. “İlkinde ağlar, ikincisinde ağlatırsın.”

 

último