.

Yazarın arşivi

brock d

• “Sinek öldürüyorum yahu” dedi genel izleyici. “Alkışlamıyorum.”

• İngilizlerin bazı şeylere net, dolaysız bakışını kıskanıyorum bazen. En fazla dizlere kadar gelen, kimilerince uzun don denen güdük pantolona kısaca “short” diyorlar.

• Ateşin ve yazının henüz bulunmadığı, saatin de zaten olmadığı yıllarda kadınlarla tanışabilmek için tek bir soru aklıma geliyor: “Ohumbo?”

• Orman dediğin, ağaçların toplantı ve gösteri mevzuatına muhalefeti değil midir? Devlet izin vermiş bile olsa, yakılmadan ya da yerlerinden sökülmeden kolay kolay dağılmıyorlar.

• Sen ne zaman düz bir çizgi çizmek istesen cetvel kâğıda yanaşıp hakkında ileri geri konuşuyor.

• Çocuktum. Dilbilgisi canıma okuyordu. “Allah razı olsun!” diyene “Cümlemizden…” dediklerine şahit olduğumda dolaylı tümlecin alacağı payı düşünürdüm.

• Yıllar önce Max Brod’un mezarını ziyaret etmiştim. Telefonumun şarjı bittiği için mezar taşının fotoğrafını çekemedim ama kırmızı sprey boyayla Almanca “(YAKMADI)” yazılmıştı. Mezarlığın doksan yaşındaki bekçisi bu yazıları defalarca sildiğini ama tekrar yazıldığını, artık bıkma noktasına geldiğini söyledi. “Başka birilerine de yazıyorlar mı?” diye sordum. “Hayır” dedi. “Sadece Bay Brod’un mezar taşına. Hep aynı şeyleri de yazmıyorlar. Her seferinde farklı” dedikten sonra cebinden bir defter çıkardı. Anlaşılan her yazılanı not ediyordu. Gözlüklerini takıp okudu: “DOSTO AZDIR, KAFKA YOKTUR. Bunu geçen yıl yazmışlardı. En tuhafı da şuydu dedi sayfaları çevirerek. Ben pek anlamadım… ADINI BİR DONDURMAYA VERDİLER. AMEN.”

• Nubar Terziyan’ın filmi televizyonlarda her yayınlandığında torunlarına telif ücreti ödenmesini anlayabilirim, sandalyeci Murtaza Usta’nın sandalyesine her oturduğumda ona bir ödeme yapmıyor olmamı kimseye söylemeyin.

• Kadınlar çok konuşuyor diye şikâyet etmeden önce, erkek isimlerine birkaç harf ekleyerek kadın isimleri yapılması üzerine düşünmek lazım. Hüsnü-Hüsniye, Şemsi-Şemsiye… Kadın daha adını söylerken öne geçiyor, ne diyeceksin?

• Tek bir çubukla adamın kafasını patlatabilirsin, iki çubukla iki gözünü birden aynı anda oyabilirsin. Veya üçünü bir araya getirip A harfi yapabilirsin ki galiba bu hepimiz için daha iyi bir başlangıç.

• Korkunu sayısallaştıramıyor musun? Yavaş ol. Trilyarlara, kentilyonlara gitmene gerek yok. Yaklaş. Üç ile dördün tam ortası matematiğe en uzak, kendi titreyen nefesine en yakın yerdir.

• Babaannem dedi ki: “Cenabül Rabbil Âlemin insana kıyametin vaktini söylemez, çünkü bileydik en son düğünde kimse bi’şey takmazdı.”

• Bir teoriye göre analizin senteze ulaşması için kalın bağırsaktan geçmesi gerekiyor.

• Piramitler inşa edilmeden önce dev balonlar dünyanın hâkimiydi. Piramitler sayesinde büyükler patladı. Beş bin yıldır küçüklerle idare ediyoruz.

• “Ekimsin diye eylüle sövme dostum” dedi Aleksi Pavloviç. “Senin de topuğun kurur, kasıma maskara olursun.”

bear

• Susam mı, simit mi daha önce siyasallaşır?

• Paragraf duşa girmiş, üç noktalar gideri tıkamış.

• Kapağı açılmış bir buzdolabı size soğuk gelebilir ama her şeyini paylaşmaya hazır olduğuna emin olun.

• Odanın penceresinden gördüğün güneşin bir medya projesi olmadığına garanti verebilir misin? Kıpırda. Sen orada otururken kim bilir kaç küçük sır dünyayı dolaşıyor.

• Valizlerin tarihsel dönüşümü, tekerleğin icadından bu yana beş bin yılda gelişen medeniyeti seksen yılda özetledi.

• Kulaklıklarımı çıkarıp “Ne dinliyorsun?” diye bağırdı. “Çok acayip, sesin görüntüden sonra geliyor” dedim.

• Sular kesilince çeşmeler konuşmaya başlar.

• Edip Cansever’e mendilini imzalatan birisi, müsait pozisyonda pas vermek yerine şut çeken oyuncuya benzer. Ne olur, en fazla gol olur. Halıları rulo yapmak yerine kâğıt gibi katlayan halıcının gurbete giden oğlundan yirmi yıldır mektup beklediğini öğrenirsen senin de içine bir overlok hüznü oturur. Camdan saray yaptıran kral, halkın sarayını başına yıkmasından önce delirmiş karasinek vızıltısından belasını bulur. Sosyal bilgiler dersi öğretmeninin her dersine konunun uzmanını getirdiğini duyan geometri hocası, konileri anlatması için seyyar çekirdekçi çağırınca kuş sesleri daha net duyulur.

• Kaprisli bir kadına “nar tanem” demek yetmez, onu toptan almadığına ikna etmen lazım.

• “Bu hafta beyazperdede ne var?” dedi gazeteci. “Leke” dedi çamaşır suyu reklamcısı.

• İngiliz şair Rudyard Kipling’in isminden “Paul Dirk Grindy” çıkıyor. Hangisi anagram?

• Kuzey kutup dairesi başkanı üşümüş, kalorifer dairesi başkanı olmuş. Dünya böyle dönüyor.

• Muktedir, fillerin sol arka ayağını düşünmeyi yasaklar. Seçmenlerin bir kısmı neredeyse içgüdüsel olarak fillerin sol arka ayaklarına şiirler yazmaya başlarken, bir filin dört ayağı olmasına rağmen düşünme serbestliğinin üç ayağa indirgenmesinin adil olmadığını iddia ederken, başka bir kısmı da ivedilikle duvarlarındaki resimlerden fillerin sol arka ayaklarını kesmeye girişir, belgesellerde sol arka ayakları mozaikler.  İnsanlar fillerin sol arka ayaklarını düşünmek istediğinde hükümet; “Filleri bu kadar sevdiğinizi bilmiyorduk. Fillerin ayaklarını düşünmek yasaklanmış değil, sadece kısıtlama getirildi. Kimse fillerin sol arka ayakları olmasın demiyor, çarpıtmayın. Kamu yararı adına hayvanlar âlemine yönelik kimi kısıtlamalar getirmek devletin görevidir. Siz leoparların sokakta özgürce dolaşmasını ister misiniz? Maymunların her istediğinde sizi çimdiklemesinden memnun olur musunuz? Ayrıca soruyoruz: Siz ön ayakları acıyan filler için ne yaptınız?” der. Muktedirin her zaman bir bildiği, her zaman yedek anahtarı ve ince uçlu şarj aleti vardır. Taraf olmaya yetecek vakti veya hevesi olmayan vatandaş sorar: “Fil mi? Niye? Ne zaman?”

• “Toprak otu verir, inek otu yer” dedi Aleksi Pavloviç. “Sen ineği yersin, toprak seni alır.”

• Sütün kaymağını kaldırdığında süt biraz utanır.

• Yanağımdaki tokat izi, beş parmağın tarihe geçme hevesidir.

• Burada bir öfkeyi yatıştırmak için en iyi yol “Sen haklısın” değil, “Kaç şeker?” demek.

• Statik enerjiye bir çift lafım var: “Durduğun kabahat!”

• Ortak medeniyetimizin iki kilometre taşı olan tükenmez kalem ile roll-on’un çalışma prensibinin aynı olduğunu biliyor muydunuz?

• Süre-miktar ilişkisi bakımından edebiyatla akışkanlar mekaniğinin ortak yanı gözyaşlarıdır.

• Şimdiki bebekler çok şanslı. Bizim diş kaşınma dönemlerimizde Tabu düdükleri yerine koltuk başları vardı.

• İlkokulda operaya götürmüşlerdi. Öğretmenimiz kulisteki terli kadınlardan biriyle konuşurken kadının aslında hiç acı çekmediğini görünce şaşırmıştım.

• “Kep fırlatma” töreni sürdükçe akademinin güvenilirliğinden, “temel atma” töreni sürdükçe yapıların sağlamlığından hiçbir zaman emin olamayacağım.

• Erken kalktım. Yüzümü yıkamaya gittim. Aynada kendime neden erken kalktığımı sordum. İçerideki yastık dile geldi: “Çok soru sorma, gel buraya, doyamadım sana”

• Cam kırıklarını süpüren süpürgeye fazla mesai bile vermiyorsunuz, oysa canı çok acıyor.

• “Rezonans ressamı” “Ne?” “Leooonardooo da Vinci”

• Bir kâse Antep fıstığına baktığımda ağzını kapatamayanların sır tutmayı bilenlerden çok daha kalabalık olduğunu görürüm.

• Rahmetli üçlü priz kralının üç çocuğu miras yüzünden birbirine girip mahkemelik olmuş. Hâkim Hulusi Kentmen’miş: “Adam milyonlarca kilowatt elektriği paylaştırdı, hiç mi ders almadınız?”

• İlkbahar mönüyü verir. Sonbahar hesabı getiren garsondur.

• “Dünya tersine dönmüş, insan kuşun üstüne pisliyor” dedi Aleksi Pavloviç. “Anlaşılan uzun zaman olmuş ki, baş aşağı durarak da isabet ettirmeyi öğrenmiş.”

• Küvete su doldurmayı sevenin tıpası kibirli olur.

• Zaman her şeye rağmen sabırla akmaya devam ediyorsa, pastanelerdeki balıksız akvaryumlarda bin yıldır durup dinlenmeden çalkalanan limonataya saygısındandır.

• Fosil yakıtlar safsatasına inanmayın. Hangi müzede mazot tankı gördünüz?

• Uzmanlar “Koşmayın, yürüyün” diyor. Çünkü koşarken defalarca sehim yapan uzuvlar sadece daha sünük görünmemizi sağlar.

• “Pi sayısı gerçek hayatta işimize yaramayacak ki!” dedi çocuk. “Haklısın” dedi öğretmen. “Şu elimdeki kâğıda büyüyünce kesinlikle halı yıkamacısı olmayacağına dair imza atanlar ve evlendiğinde kendilerine çarkıfelek kilimi aldırılmasına asla izin vermeyeceğini taahhüt edenler dersi terk edebilir.”

• “Mazeret” Fransızca olsaydı onu “mazeğ” diye okuyacaktık. Hiçbir şey değişmeyecekti ama.

• Mantıklı olanla mantıklı olmayan arasında çoğu zaman bir televizyon kamerası vardır.

• Kaykay sevmezdim. Bana bir lafın bir kere söylenmesi yetiyordu.

• Jack Lemmon tenis raketiyle makarna süzer de ben pinpon raketiyle mangal yelleyemem mi? Her zaman her yerde spor!

• Bazen canım sıkıldığında acaba o kâğıttan halkaları asmanın bir sünnet düğününde mi yoksa bir güzellik yarışmasında mı ilk olarak akıl edildiğini düşünür ve yazı tura atarım. Sucuk ve örgü yünü firmalarının yaklaşımını ticari bulduğum için onları değerlendirme dışı tutuyorum.

• Her vatandaş için gerekli olan asgari mali muhasebe bilgisine hiç sahip olamadım. “Fiş mi, fatura mı istersiniz?” diye sorduklarında “Sağlıklı olsun da…” diyorum.

• Kuyumcuda çay diafonu mu? Olmaz. Kırmızı düğmesinin etrafı parmak kiriyle dolu hem de? N’asla! Lütfen benim kuyumculara olan güvenimi sarsmaya çalışmayın. Muhtar Kent’e, Jack Daniels’a direkt bağlanır, söylemezler. Daha yeni işittim, Kolombiya’ya sepet sallandırıyorlarmış. Hey yavrum!

• Zarı attığınızda masada zarın yalnızca beş yüzünü görebilirsiniz. Altta kalan yüz sizi ilgilendirmeyebilir fakat sorarlarsa cevabınız hazırdır değil mi? Matematik ve teamüller konusundaki deneyiminize saygı duymakla birlikte göremediğiniz bir şeyden emin olabilmeniz bana ilham veriyor.

• “Kötümser olmak kolay” dedi Aleksi Pavloviç. “Siyah çelenkler çiçeklerden daha uzun yaşar.”

• Cesaret mızrağı fırlatmak değil, onu saplandığı yerden geri almaktır. Mızrak zenginiysen zaten cesur olmadan da yaşayabiliyorsun maalesef.

• Toplu iğne başı kadar mutlulukla toplu iğne ucu kadar acının arasında sadece 2,8 santimetre var.

• Gıdıklanınca çıkardığımız seslerin gülmek olduğunu sanıyorsunuz. Yo dostum yo; bedenimizin dış mihraklara verdiği en mütevazı tepkidir o.

• Politika Şiiri: Sümenimin altı şenliktir şenlik. Gündeme gelir, gündemden düşerim. Bu dünya hey, tam benlik.

• Koçlar kafalarını birbirine tosluyor ya, bir şeyi yanlış anlıyorlar bence. Müzakere böyle olmaz.

• Kol saatimi tamire her verdiğimde “Geçmişimi geri getirebilir misin usta?” diye sormak geliyor içimden. “Akşama gel al” diyor, vazgeçiyorum.

• Bir çocuk, mezura denen şeyi ilk gördüğünde önünde iki seçenek vardır: Kendi boyunu ölçmek veya etrafında bulunan herhangi bir nesneyi sayısallaştırmak. İşte burası benmerkezcilik ile bilimsel kariyer arasındaki tercihin yeşillendiği yerdir. Bknz: Evladım neden astronot olamadı?

• “Hırs” kelimesi neden bu kadar kısa ve neden merdivenin son basamağındaki hızlı soluk gibi bir sesi var hiç düşündünüz mü?

• Kurbağaları bankamatik kuyruğuna sokamazsınız, bu yüzden kurbağalar bir medeniyet kuramadı.

• Kimi kültür merkezlerinde müsamere ile tiyatro arasındaki tek fark; birinde yetişkinlerin sahneye doğru el sallamasıdır.

• Künefenin (1899-…), buzdolabında evvelki ay şehir dışından gelen annenin getirdiği kurumuş kadayıf ile küflü peynirden başka şey olmadığı bir gece Hataylı bir grup öğrenci tarafından tost makinesinde keşfedildiğini biliyor muydunuz?

• Davulcuya bahşiş olarak para sesi dinletmişler. “Davulun hakkını verdiniz, şimdi de tokmağınkini alayım” demiş. Canımı ye davulcu.

• Akşam ezanı okundu, baba eve geldi; oyun bitti. Babası müezzin olanlar biraz daha oynadı.

• “Sen çile de, ben imtihan” dedi Aleksi Pavloviç. “Her Tesla’nın bir Edison’u vardır.”

“Bana zebralardan bahset” derdim babama. “Masal istemem, zebralar getiriyor uykumu.” Alüminyum beş liralar vardı. Abimle tek gofret alırdık. Bir rüzgâr esmişti de uçmuştu beş liram. “Kim buldu da gofret aldı” diye sayıkladım durdum o gece. Sonra devlet ağırlaştırdı parayı. Uçmadı bir daha ama gofret de istemedi canım sonra. Sünen bir dedikodu gibi sakız devri başlamıştı. Sünüyor muyduk, uzuyor muyduk bilemedim.

*

“Ne onlar?” dedim.

Kocaman siyah bir çöp poşetinin içinde lacivert beyaz tekerlekli bir şeyler vardı.

“Oyuncak TOMA.”

“Satılıyor mu?”

“Hem de nasıl abi. Bir de zabıta çekiniyor bunlardan, polisle papaz olmamak için toplamıyor. Hangi seneydi? Vuzela mıydı o sene bile bu kadar hâsılat olmadıydı. Allah bin bereket versin.”

“Vuvuzela.”

“Buyur abi?”

“Vuvuzela. Vuzela değil.”

Bir haftalık beyaz sakallarını kaşıdı.

Çorum’dan gelmiş birkaç gün önce. Hacıbayram’ın arka tarafında bekâr pansiyonunda kalıyormuş. Bana “abi” diyor. Alışkanlıktan. İşportacılar zabıtayla konuştu mu ona da amirim diye hitap ederler. Herkese rengine göre. Teyzeye abla, delikanlıya beyim.

Çocuğa “Bak Süpermen, yeni TOMA’lar geldi. Haydi Süpermen yeni TOMA’lar” diye bağırıyor.

“Neden Süpermen?” dedim.

“Böyle gördük biz.”

“Nasıl gördün?”

“Çok soru soruyorsun abi. Ne diyorsun? Alacaklı mısın?”

“Nereden çıkardın. Seni ilk defa görüyorum.”

“Öyle değil, yani alacak mısın? Almayacaksan şöyle ötede dur.”

Tezgâhın önünü kapatma diyemedi çünkü tezgâhı yoktu.

Birbirimizi duyamadığımız için, anlayamadığımız için çıkmıyor mu savaşlar? Mesela kavgalar “Ne diyon lan sen?” ile başlamıyor mu?

Bir çocuk yanaştı.

“Ne var poşette?”

“TOMA. Yeni geldi. Alsana? Baban nerede?”

Hevesle bir tane çıkardı. Tekerleklerinin döndüğünü göstermek ister gibi eğilip yere sürttü. Bu beyaz sakallı adam bu çocuktan daha masumdu.

“Su sıkıyor mu?” dedi çocuk. Alnına düşen saçı düzeltti. Küçük çocuklar kontra soru sordukları zaman böyle yapıyorlar.

İşportacı bana baktı bir an. Sıkmıyor der gibi kaşlarımı yukarı kaldırdım.

“Su sıkmıyor ama bak burada mavi pencereleri var.”

Gene eğilip yere koydu. Çocuğun kaybolduğunu fark etmedi.

“Hani iyiydi satışlar?” dedim.

“İyiydi de bu akşam biraz serin. Ortalık sakin.”

Az önce çıkardığı TOMA’yı poşetin önüne koymuştu. Başka bir çocuk geldi.

“Satıyor musun amca?”

“Evet Süpermen. Bak çok kalite bunlar. Tekerleklerine bak.”

“Kepçe var mı?”

“Ne kepçesi?”

“Baya kepçe kepçesi.”

Gene bana baktı adam.

“Yok” anlamında kaşlarımı kaldırdım. Sanki patron bendim.

“Bak su sıksaydı iyiydi. Bu kadar ayakta kalmazdın. Şimdiye odanda karpuzunu kesmiş olurdun” dedim.

“Neden su sıkacak? Su tabancası mı bu?”

“Yahu bilmiyor musun?”

“Biliyorum da. Oyuncak bu nihayetinde, göreve çıkmayacak ya?”

“Çocuk bu, her gördüğünü ister.”

“Senin işin yok mu?”

“Gideyim mi?”

“Estağfurullah da, yani…”

Birden ıslak ve inik meşin top sesiyle uçarak gelen çakmak gibi bir şey poşete çarptı.

“Kaç!” dedim.

Ortalık dumana boğuldu. Caddenin karşısından bir kalabalık bizim olduğumuz yöne doğru koşuyordu. Poşetini sırtlayıp arkamdan geldi. Hızlandık. Burnumun içi, gözlerim feci yanıyordu. Arkamdan “Bu ne la?” diye bağırdı.

“Koşmana bak, uzaklaşalım buradan” dedim.

Birkaç metre sonra arkamdaki ayak sesleri kesildi. Ipıslak gözlerle geri döndüm. Yerde yatıyordu. Poşetteki oyuncak TOMA’lar etrafa saçılmış. Yanına çömeldim.

“Bu ne la?” dedi hırıltıyla. O da gözyaşlarına engel olamıyordu. “Abi ağlatıyor bu, ne biçim yakıyor!” Elimi başının altına koydum.  Avcum kan oldu.

*

Üç tekerlekli bisikletim devrilince yaralı bir maymun görmüş gibi üzülürdüm. Yıllar geçti. Dağ bisikletim her yere serildiğinde, “Yakışıyorsun yere” dedim hep. Alıştım mı, büyüdüm mü bilemedim. Abim benden çok önce ihtiyarlamıştı. Sakız alırdı, zebraları anlatırdı. Bir gün karga tulumba götürdüler abimi. Zaten çok birleştirici bir insan olmuştur hep, karga ile tulumba bile bir cümlede birleşti onun sayesinde. Hayvanat bahçesine götürmedikleri için oluyordu bütün bu zincirsiz çağrışımlar. Korkuyordum galiba kapatılmış aslanlara bakmaya. Yaşım da mı tutmuyordu acaba, yoksa çişimi mi tutamıyordum, hatırlamıyorum.

• Yılan da biraz talihsiz. O sarılır, sen saldırıyor sanırsın.

• Aldığın kot pantolon önceki gün birinin deneme kabininde bıraktığı olamaz mı? Azıcık sakin ol.

• “‘Allah bu ya, yerden alır göğe verir, gökten alır yere verir’ diyen şair, ne anlatmak istemiştir?” diye sordu öğretmen. “Meteoroloji” dedi çocuk.

• Ne konuşurlar kendi aralarında bütün gün, çatılarda toplanmış çanak antenler?

• Seninle ikimiz televizyonda haber bülteni gibiyiz. Sen bal gözlerinle, şık elbisenle bıcır bıcır konuşuyorsun milyonlara. Bense arkandan usulca geçiyorum, farketmiyorsun ve bütün ülke iki saniyeliğine kel kafamı izliyor.

• Çocukların büyüyünce ne olacaklarına karışmayın, zaten anlayamazsınız. Tarakla oynar, siz berber olacak derken o birlik ve beraberlik meselesine kafa yormaktadır. Mesela, meyve tezgâhına tırmanır, siz manav olmayı düşlüyor sanırsınız da o derviş gibi bekleyen kavunların sabrına hayret etmektedir.

• Çorba kaşığı, mahmurlar için sahur aynasıdır.

• “Papazın Sinekleri romanımı aldınız mı?” demiş yazar. “Sizin kumar borcunuzu ben mi ödeyeceğim?” demiş okur. Canımı ye okur.

• Nefis olimpiyatlarında bir leğen patlamış mısırı teker teker yiyebilme dalında bronz madalyam var. İki saniyeliğine konsantrasyonumu kaybedip ağzıma dörtlü tıkınca finale kalamamıştım. Üç gün önce de, yarım kilo leblebi tükettikten sonra suların akmadığını fark ettim. Buzluğu yalayarak hayatta kaldım. Dilimin yarısı hâlâ orada. Buzlukların bu tavrını hiç anlamıyorum.

• İlk kez “çizmeyi aştın” uyarısını cümle içinde kullanan kişi laf anlamaz bir karıncayla konuşuyordu.

• Un kurabiyesi = un + (un + şeker)

• Efendim? Japonya’da Adalar Belediyesi mi var?

• “Seni doğuracağıma istifra torbası doğuraymışım” dedi kadın. Yemin ederim kulaktan kulağa oynamıyorlardı.

• Elmayı sapından tutup çevirdin, çevirdin, çevirdin, kopmadı bir türlü ya hani. Evlenemedin o yüzden.

• Noktalama Şiiri: Gerekirse gülme: Ne yap et, gece (parantezi kapatma, belki gelirim s ss zc .

• “Ya elektrik kesilince ya da âşka düşünce gelir aklına” dedi Aleksi Pavloviç. “Yo mum değil, bu herkese oluyor mu diye pencereden bakmak.”

• Boş hamak, pikniğin kısa şiiridir. Biraz mucize, biraz mücadele.

• “Fransız balkon yapar mısın?” dediler ustaya. “Yaparım ama Türkçe oturamazsınız” dedi. Canımı ye usta.

• Doktorlar herkesi iyileştirseydi kadavra diye bir şey olmazdı ve tıp gelişemezdi ve böylece doktorlar herkesi iyileştiremezdi.

• “Öyle kimsesizim ki dişimdeki yeşil bir şeyden üç gün sonra haberim oluyor” dedi adam. “Bana duygu yapma, her sabah fırçala” dedi kadın.

• Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) I ve II B) II ve III C) I ve III D) Yalnız

• Saksağan Şiiri: Sır verdim sütçüye, gitti döktü salçayı. Çakmak aldım tüpçüye, koştu yaktı ilçeyi.

• “Hiçbir şeyim yok” dedi adam, “Sadece B planım var.” “Yarın gel başla” dediler.

• Kaşar arabesktir. Kaşar olmasaydı böyle acıklı olabilir miydi tostun tost makinesinden ayrılışı?

• M ü n a s i p her gece ağlıyor bekâr odasında. “Neden” diyor, “Neden sadece küfürlü içeriklerin karakter oyuncusu oldum ben? Hiç değilse ara sıra dolmuşlarda m ü s a i t ’in yerine çağırılamaz mıyım?”

• “Oradan dönmek yasaktı” dedi trafik polisi. “Zararın neresinden dönersek kâr değil mi?” dedim. “Üfle” dedi. “Bir Do alayım” dedim.

• Sezon sonu ürünlerde %50 indirim var ama istikrar ve demokrasimize zarar gelmesin diye evden çıkmıyorum.

• “Güzellik, tokluk gibidir” dedi kuaför Jorje. “Geçici olabilir ama asla bir kereye mahsus değil.”

• Herhangi bir şeyden muzdarip olduğumuzda oralarda bir yerde muz olması da tesellidir.

• Dondurma külahlarını çok sayıda üstüste dizince yamuluyordu. Söylesenize, ciddiyetini nasıl anlayacaktık biz düzgün gitmeyen şeylerin?

• “Bulaşık makinesi tableti de verelim, kampanyada sadece beş lira” dedi kasiyer Aslı. “Peki. Birgün bulaşık makinesi de alacağım, söz” dedi Kerem.

• Yankısızlık Şiiri: Hızlı hızlı pirinç ayıklıyordum. Acelem vardı, memurlar paydos etmişti ve içeride çocuk uyuyordu. Zili bekliyordum ve pirinç ayıklıyordum. İçeride çocuk kanun çalıyordu. Pilav yaptım. Tek başıma yedim. Önce doydum sonra mı öldüm? Unuttum.

•  “Büyük düşünemedim; çayımı süzdüm, süzgecimi astım” dedi Aleksi Pavloviç. “Mesela, paslı bir gazoz açacağıyım en alt çekmecenin en arkasında. Ama güzel günler de gördüm.” Sonra hafif bir buruşmayla çok uzun sustu, sandım ki içerisinde hiç uzanamayacağı bir yer kaşınıyor. “Ben yatmaya gidiyorum” diye kalktı. “Rüyalarımdan istediğin bir şey var mı?”

• Bir yükseltinin dağ olarak tanımlanabilmesi için en az 600 metre yüksek olması gerekiyormuş. Bizim işyerinde 540 metre boyunda bir adam var, kimse ona gerçeği söyleyemiyor.

• Aklımıza çok süper bir fikir gelmiş gibi görünmüyor muyuz hapşırmadan hemen önce?

• Norveç’te ülke haritası çizimi bitirme tezi olarak verilir.

• Kırk beş yıl evrak memurluğu yapmış adam torununa altında ıslak imzası olmayan hiçbir masalı okumaz.

• Tarla traktörü “İş bulabildin mi?” diye sormuş şehir traktörüne. “Tarla traktörleri hakkında kitap yazıyorum” demiş şehir traktörü.

• Niçin fasulye tanesini ıslak pamuğa sarıp uğraştırıyorsunuz ki çocukları? Tek bir patatesi evyenin altındaki dolaba koyun ve sadece bekleyin. İki ay sonra içinde birkaç minik İnka yerlisiyle beraber küçük bir yağmur ormanı köyünüz olacak. Beceremezseniz gelin benimkileri göstereyim.

•  “Ben küçükken şövaleydim” dedi şövalye. “Sonra şairler pazarında çok ucuza bir Y buldum.”

• Armutta akıl olsa plates yapardı.

• “Göz kamaştırıyorsun” dedi adam. “Hey, ben bu taraftayım” dedi kadın.

• Bütün garsonlar açık çay talebine olumlu yanıt verir. Ne var ki bu size açık çay getirecekleri anlamına gelmez. Herhangi biri çıkıp da “İşletmemizin prensipleri gereği açık çay veremiyoruz maalesef” dese ben bu işin peşini bırakırım. Ancak gerçek böyle değil. Şahsen, ülkenin bütün çay bahçelerinde bazı büyücülerin garsonların gözüne perde indirmekte olduğuna ya da bizzat dem büyüsü yaptıklarına inanıyorum.

• Çocuğun ismini “Masraf” koymuşlar. Bu çocuğun ne olamayacağını söyleyeyim: CEO olamaz (imaj sorunu), bankacı olamaz (kavramsal engel), astronot olamaz (zaten kimse astronot olamıyor).

• Kaplumbağanın biri otoban kenarında kendi kendine sövüp duruyormuş. Başka bir kaplumbağa gelip ne olduğunu sormuş. “Yahu” demiş öfkeli. “Yolun ortasında bir çeyrek altın düşürmüştüm, iki gündür alamadım. Tam varacakken, herifin biri durup yolun karşısına koyuyor beni. Öbür yandan niyetleniyorum, hop, bu sefer de denyonun teki alıp bu yana bırakıyor.”

• Rüzgâr hep kazanır, tül hep kaybeder.

• F ı s k i y e tam çalışmıyor. Çalışsaydı f i s k i y e olurdu.

• Kadınların ayrıldıktan sonra bunalıma girdikleri için saçlarını kestirdiklerini sanıyorsunuz. Yo dostum yo; aynı saçları bir başkası okşamasın diye yapıyorlar bunu.

• “Kutadgu Bilig gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç. “Herkesin bildiği, kimsenin okumadığı.”

• Telefon kulübesinde devlet kuracaksan, sırada bekleyenlere hazırlıklı ol.

• Düello denen şeyin mantıklı olması için önce o iki L harfinden birinin ölmesi gerekir.

• Tabanları yağlamak kaçışı zorlaştırır.

• “Bir soda, iki çay ne yapıyor?” dedim. “İyiler be amcası, büyüyorlar işte” dedi garson. Canımı ye garson.

• İnce Şiir: Hamuru asfalta vurdum, ezdi geçti silindir. Yaprak gibi yufka uçtu gitti, dönerse senindir.

• “Ne çalıyorsun?” “Ud.” “Çalma onu, ağız doldurmuyor.”

• İki dozerin dövüşmesi de sevişmesi de hurda esnafını sevindirir. Dozer çok ağır bir imtihandan geçmektedir.

• Rus salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. Amerikan salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. İtalyan salatası: bkz. bezelyeli mayonezli patates. Üçüncü dünya savaşı: bkz. bezelyeli mayonezli patates.

• Boş Tribünlerin Öğlen Şiiri: Kademeye girdim, kimse yoktu.

• Adam bağırsak solucanına sormuş: “Nerelisin?” “Karnın nerede doyuyorsa oralıyım” demiş hayvan.

• “Boş damacanaya ne denir?” “Dmcn.”

• Brüt, net ve dara üç kardeş. Brüt ve net bankacı. Darayı cami bahçesinde bulmuşlar, işsiz, manik depresif. Davetsiz olarak sürekli dolduruşa gelir.

• Sinemada ışıklar söndükten sonra gelip yukarı doğru yürüyen insanlar Tibet’in karanlık ve tekinsiz çöllerinde kaybolmuş bir grup serüvenci olamaz mı?

• Müzik kulaklıkları giderek büyüyorken kulakların bununla rekabet edememesi çok üzücü.

• Sadece uzun taç atışlarıyla tanınan bir futbolcuydu, jübilesine top toplayıcıları geldi.

• “Pervane oldum aşkından” dedi adam. “İyi zamanlama” dedi kadın. “Af buyur?” dedi adam. “Oh, püfür!” dedi kadın.

• Sevgili günlük, bugün muza bindik. Üç maymunu oynadık.

• Sivilce, güzel yüzündeki misafir sanatçıdır.

• Zürafanın ses telleri yok ama sorun değil; severse mutlaka söyler.

• “Bilmediklerim bildiklerimi döver” dedi Aleksi Pavloviç. “Çoğunluğun tahakkümünden değil, cahilliğim hep kavgacı.”