.

Yazarın arşivi

• Vicdansızlık, üzerindeki iki yapım ekinden başka hiçbir şeyi hak etmiyor ki onlara sorsanız eklenmek istemezlerdi. “Biz yokken her şey ne güzeldi” derlerdi.

• “Niçin böyle üzgünsün?” dedi nüfus memuru, “Adın neydi?” “Gaårchtak” dedi İsveçli, “Kapılar yüzüme kapanıyorken beni çağırdıklarını sanıyorum.”

• Eskimolar kar için bir düzine farklı kelime kullanmaktadır. Bitpazarı esnafına ise nur için sadece nur kelimesi yeter.

• Bir mumdur, iki mumdur derken dördüncü mumdan sonra gizemli bir şekilde on dördüncü muma atlayan türküden hesap sorulmayacaksa bütün mahkemeler derhal boşaltılmalıdır.

• Eskimiş sekizgene daire denir.

• Johann Sebastian Bach’ın kedisi tuşların üzerinde yürümeden önce piyanonun tek elle çalındığını biliyor muydunuz?

• “Çok aşk mektubu gördüm” dedi posta kutusu, “Hiçbiri bana değildi.”

• Limon ile ağız sulanması arasındaki ilişki korniş ile kol ağrısı ilişkisiyle açıklanabilir.

• Gün içinde tavanı seyrederek geçirdiğimiz toplam dakikalar ciddiye alınsaydı tavanlarda surata benzettiğimiz lekeler görmek yerine her baktığımızda öbür telefon operatörüne geçmeye veya bankaya para yatırmaya karar verirdik.

• Aşk şiiri: Kalbim bende kiracıdır ısrar etme güzel. Kontratı yok tamam da, ha deyince çıkaramam.

• “Bir bakımevinde iki yıl fazla yaşamak için hayatın hiçbir tadından vazgeçmeye değmez” demiş Kingsley Amis. “Ayaklarınızı kaldırır mısınız, yatağınızın altını süpüreceğim. Terliklerinizi de lütfen oradan çeker misiniz Bay Amis? Hayır benimkileri değil, kendi terliklerinizi” demiş bakıcı.

• Ses, rutubetli sıcak havalarda daha hızlı hareket eder. Böyle zamanlarda oturduğun yerde “Ay çok sıcak!” demen sana çok uzaklardan yardım gelmesini sağlar.

• Her güne bir oda spreyi projesine katkım, pazar için şişelere çamaşır suyu doldurmak olurdu.

• “Blöf nedir?” “Yüksek yerlerde dostlarım var.” “Tehdit nedir?” “Yüksek yerlerde dostlarım var, üzerine hoplamak için işaretimi bekliyorlar.”

• Türk hamamının meşhuriyetinin yıllar önce Frenk seyyahlarının “Cüzdanlarıyla kirli adamları ovalıyorlar, böyle de parayı önemsemeyen millet bunlar” diye anlatmasına dayandığını biliyor muydunuz?

•  “Hoş geldin aşkım Rusya nasıldı?” “Eh işte. Soğuk. Sıkıcı. Eh.” “Hediyemi getirdin mi?” “Eh işte. Soğuk. Sıkıcı.” “Aloo, diğer soruya geçtim: Hediyemi getirdin mi?” “Neydi ki?” “Matruşka istemiştim.” “Ah unuttum…” “Aşk olsun!” “O kadar üşüdüm ki unutmuşum hayatım. Siteler’den zigon sehpa alsam olur mu?”

• “Gene 22:22, gene birisi beni düşünüyor” dedi çırak. “Çok sık saate bakıyorsun” dedi usta.

• Teşhir için kaldırıma konan koltuğa “Lütfen oturmayınız” yazan mobilyacıyı anlarım, işinde gücündedir. Bitişiğindeki banyo-dekorasyon mağazasındaki aynaya “Lütfen bakmayınız” yazan adam mizahçıdır. Çünkü mizah, anlar gibi anlayamamaların tercümesi, cereyan yapan mantık odalarının penceresidir.

• “Bunca felaket ve sefalet içinde umut ne ola ki?” dedi muhabir. “Felaket gibi, musibet ve sefalet gibi büyük kelimeler yapabilirsin elindeki yirmi dokuz harfle. Umut, tasarruf eden kelimelerin en güzelidir” dedi ihtiyar.

• Çorabının içinde sana çok büyük bir sır vermek istercesine deli gibi kıpırdayan ayak parmaklarına “Söyleyin bakalım?” diyorsan kafayı yemişsin, “Şimdi sırası değil, sabredin biraz” diyorsan kız istemeye gitmişsin ve sana terlik vermemişler demektir.

• “Mermer benim ömrümü özetliyor” dedi yaşlı ev kadını. “Koridorlar, merdivenler ve mezarlık… Tabii bir de mutfak tezgâhı.”

• Bebek olduğu yerde çırpınınca bir an için beni gördüğüne sevindiğini sandım ama ortamın havalandırılmasını istiyormuş.

• Bütün yazılarını iki yana yaslayan birinin otobüste yanına düşmek istemem.

• Kadın “Karnımda kelebekler uçuşuyor” demiş sevdiği adama. “Uzun sürmez” demiş adam, lepidopteroloji* diplomasını duvara asarken.

• Kadın ruhu ile tuz ruhunun bir benzerliği yok aslında ama ikisinden de anlamam.

• Henri Lefebrve’nin kırmızı bültenle aranan bir sessiz harfi soyadında sakladığını ve bunun şimdiye kadar farkedilmediğini biliyor muydunuz?

• “Nasılsın” yerine “N’aber” sorusunu tercih etmem, karşımdakinin hatırından çok haber değeriyle ilgilendiğimi gösterir mi? Zaman makinesine binip Mozart konserine gitsem, keyfimin sebebi müzik değil de bunu başkalarına anlatacak olmam olabilir mi?

• Kırlangıçları uçarken görmeyen acelenin ne olduğunu bilemez.

• Aşk Şiiri: Eşiğinde beklerken kış geldi sevgilim, bari sobanı ben kurayım. Oduncu arama olur mu, istersen kemanımı kırayım.

• Aşk şiiri 2: Böyle parlak gülme sevgilim, hafif kusur yazarlar. Sağa çek, kontağı kapat, kollarını aç. Hızlı koşacağım, koru kendini.

• Denize düşen adamı kurtarıp “Yüzme bilmiyor muydun?” diye sormuşlar, “Ya konuşamıyorum ama anlıyorum” demiş.

• Tespih değil, kutu kutu pense oynayan bir grup zeytin çekirdeği.

• “Küçük bir çakıl taşının gölgesini gördüysen yıkılmış olabilirsin” dedi Aleksi Pavloviç. “Ama üzülme, gölge varsa güneş de vardır.”

(*) Kelebek bilimi.

Stanley Kubrick’in o filminde Peter Sellers’ın oynadığı Doktor Strangelove, siyah deri eldiven taktığı sağ elinde sinirsel bir rahatsızlıktan muzdaripti. Bu el kendi başına hareket ediyor, kontrol edilemiyordu. Hitler selamı veriyor, bazen de Doktor’u boğmaya çalışıyordu.

Filmi üniversite ikinci sınıfta izlemiştim. Altı ay sonra küçük bir kaza hayatımı değiştirdi. Fakülte kantinindeki meşrubat otomatına paramı attığım halde aşağıya hiçbir şey düşmemişti. Hakkımı yedirmek istemedim. Makineyi salladım işe yaramadı, tekme attım bana mısın demedi. Gömleğimi dirseğime kadar sıvayıp aşağıdaki delikten kolumu içeri soktum. Kola kutusu bir yerde takılmış olmalıydı. Parmaklarımın soğuk bir şeye temas ettiğini hissettiğim anda şimşek çaktı. Ayağımdaki fason spor ayakkabılar sayesinde kurtulmuştum. Gözümü hastanede açtığımda sağ kolum sargıdaydı. Bölüm başkanı koltuğunun altında iki buçuk litrelik gazozla ziyaretime geldiğinde firmaya elektrik kaçağı yüzünden dava açacaklarını söyledi.

İlk tuhaf belirtileri evde yatarken yaşadım. Birkaç kere elim durup dururken kıpırdamış, yemek masasında da hiç sevmediğim pul bibere uzanmıştı. Fakat doktorlar bir süre istemsiz hareketler olabilir diye uyardığı için önemsememiştim. Ancak üç gün sonra sabah beni tokatlayarak uyandırdığında kabul etmek zorunda kaldım: Strangelove sendromu sahibiydim artık.

Doktor konuyu önemsemedi. Bu tip otomat kazalarında böyle şeyler yaşanmasına alışıklarmış. İlaçların yan etkisi de olabilirmiş, iyi ki kendimi gazoz açacağı sanmıyormuşum. İçime sinmeyince başka doktorlara da gittim. İlki, sorunun psikolojik ve geçici olduğunu iddia etti, göz seğirmesi gibi düşünmeliymişim. İkincisi, Kubrick’in filmini izleyen birçok kişinin bu şikâyetle geldiğini hatta benim durumumdan daha kritik olanların mesela dilinin, ayak serçe parmağının ya da karaciğerinin bağımsız hareket ettiğini sananlar olduğunu söyledi. Üçüncüsü “Ben üroloğum, nörolog üst katta” dedi. Rezil olmuştum, kapıyı sağ elim çalmıştı.

Kerata çok güzel resim çiziyor, Barış Manço yüzükleri takıyor, muhteşem tokatlar atıyordu. Yemekhane sırasında önüme kaynamaya çalışan birinin ensesine öyle bir çaktı ki çocuk beline kadar nohut yemeği kazanına girdi. İstisnasız her selam verdiğimle tokalaşıyor, insanlara güven veriyordu. El sallıyor, işaret ediyor, parmak kaldırıyordu. Herkesle iyi geçiniyordu, kötülerin düşmanı mazlumun dostu olmuştu.

Fakat canımı sıkan yönleri de vardı. Acımasız derecede şakacı, çok inatçı, dayanılmaz bir muhalifti. Bağcıklı ayakkabı giyemez olmuştum çünkü sol elimle bağlamaya çalıştığımı çözüyordu. Arkadaşlarla sohbete başladığımda burnumu karıştırıyordu. İnternette sohbet ederken olur olmaz enter tuşuna basıyor, top sakal bırakmama ve daha önce muntazaman bakımını yaptığım tırnaklarımı kesmeme asla izin vermiyordu. Çoğunlukla bana uyum sağlasa da öyle zaman ve yerlerde başına buyruklaşıyordu ki küçük düşüyordum. Bir defa derste sunum yaparken taş-kâğıt-makas oynamaya başladı. Başka bir gün market sırasında sakız kutularından birini açıp içindekileri teker teker kasiyer kızın göğsünden içeri atmaya başladı. Kasiyer kız çığlık atınca güvenlik geldi. Kendisi cebime saklandı, baldırlarıma inen cop darbelerini sol elimle savunmaya çalıştım.

Asıl hünerini yaz gelince anlayacaktım. Kazadan iki ay sonra okul kapandı. Ailemle dört yıldızlı bir otele beş günlüğüne tatile gittik. Daha ilk akşam beni şaşkınlıklar içinde bıraktı. Sahildeki açık hava barında öylesine oturup, alkolsüz mango-şeftali kokteyli içerken yanımdaki sarışın kızın sol dizinde gezindiğini fark ettim. Ben çekmeye çalışsam da gücüm yetmedi. Paniklemiştim:

“Özür dilerim hanımefendi, bu elim bir hast-”

Kız işaret parmağıyla ağzıma dokunarak beni susturdu. Halinden memnun görünüyordu. Saçını boyatmış Mona Lisa gibi gülümsedi:

“Yüzüklerin ne kadar güzel.”

Ertesi gün havuzun başında buluştuk. Sağ elim gene iş başındaydı. Hemen kızın elini tutup hızla havuza attı. Çığlık çığlığa düştükten sonra başını sudan çıkararak saçlarını savuran hatunun gözleri büyümüştü:

“Sen manyaksın sevgilim.”

Kız havuzda yüzerken şezlonga uzanmış, kumral, otuzlu yaşlarda bir İngiliz kadının sırtını yağlamaya başladı sağ elim. Kadın zaten uyuyor muydu yoksa masaja başladıktan sonra mı uyudu hiç bilemiyorum. Uzun bir süre sonra uyandı ve yüzünü döndü:

“Extremely nice, you are very very nice man. Oh god! What a fantastic ring!”

Bir süre de göbeğine krem sürdü. Ben şaşkınlığımdan robot gibi olmuştum, itaat ediyordum. İngiliz kadın gene uyuyakalınca önceki ikisinden de genç, kızıl saçlı, sevimli bir kıza doğru çekti beni. Bunu da tuhaf bir şekilde yapıyordu. Nerede durursam durayım mutlaka bir şemsiye, bir şezlong her neyse tutunacak bir şey buluyor ve beni istediği yöne doğru çekiyordu. Kızın başının üzerindeki şemsiyeyi düzeltti ve gölgesi büyüyen kızın saçlarını usulca okşamaya başladı. Gözlerimi kıstım. Tokat ya da tekme bekliyordum ama hiçbir şey olmadı. Kız okuduğu Danielle Steel romanını bıraktı ve sağ elimi tutarak yanağına götürdü. Çocuksu sesini duydum:

“Ellerin ne kadar yumuşak öyle.”

Bu sırada sarışın kız havuzdan çıktı, yanımıza geldi. Danielle Steel’i tutup fırlattı, kafam da terliklerinden nasibini aldı. İngiliz kadın da ne ara uyandıysa acıyan başımı ovuştururken yüzüme güneş kremini fışkırtıverdi. Kızıl saçlı ne olduğunu anlayamamıştı. Kitabını yerden aldı, çantasını ve havlusunu toplayıp ağlayarak otele koştu. Peşinden gittim. Galiba kalbim silahlı mücadeleyi değil gözyaşı dökmeyi tercih eden birine yakınlık duyuyordu. Kızı üst katta yakaladım. Sağ elim cebimde pusmuştu, sol gözüm çok yanıyordu. Kız durdu, gözümü kıpkırmızı ve yaşlı görünce:

“Ağlıyor musun?” dedi.

“Sen ağlarsan ben de ağlarım” dedim.

Islak bir cam usulca kırılıyor sandım, meğer gülüyormuş. Sol elimle yanağımı sildim. Koltuğunun altında sayfaları kıvrılmış ve ıslanmış kitabı gösterdim:

“Ne anlatıyor?”

“Ay bilmiyorum” dedi. “Çok sıkıcı! Tatilde bu okunur diye verdiler.”

Mekanik bir ses duyduk. Koridorun sonundaki meşrubat makinesini tekmeleyen İngiliz kadını gördüm. Oraya doğru yürüdüm. Elini delikten sokacakmış gibi geldiğinden “Yapma! Don’t hand!” diye bağırdım. Beni görünce hâlâ elinde tuttuğu kremi gene sıktı. Bu kez iki gözüme birden geldi. Acıyla inleyip diz çökünce sağ elim cebimden çıkıp kadına sağlam bir Osmanlı tokadı ekledi ve kaşla göz arasında makinenin ürün çıkışına giriverdi.

Bir şimşek daha.

Uyandığımda hastanedeydim. Kızıl saçlı kız gülümseyerek üç parmağı hafif derecede yanmış sağ elimi tutuyor, elindeki boncuklu tırnak makasıyla tırnaklarımı kesiyordu:

“Bunlar çok uzamış ya, en son ne zaman kestin?”

• Musluktan uzun süre düşündükten sonra damlayan su olgunluğun resmidir.

• “Düşlerime yağmur yağdı” dedim. “Hayır, altını ıslatmışsın” dedi. Psikiyatriden bana ne, ben edebiyatı seçmiştim.

• Susam, olması gereken yerlerden çok olmaması gereken yerler ile meşhur.

• 0 bulunmasaydı medeniyet, 9 keşfedilmeseydi serbest piyasa olmazdı.

• Testi kırılmadan önce tokatla, daha önce testiyi çocuğun elinden alıp kenara koy.

• Dikdörtgeni ortasından sıkınca papyon olur. Sıkıntıyla var olmuş bir şey ancak sıkıntı verecektir.

• Tarihte ilk oyuncak ayı 1902’de çizilmiş, ilk lunapark 1903’te açılmış, ilk pamuk şeker 1904’te satılmış. 1905 liseli sevgililer için harika bir yılmış.

• Vatandaşların süper güçleri fatura kuyruğunda ortaya çıkar. İki saniye öncesine kadar hiç görmediğiniz bir enseyle karşılaşırsınız birden. Bunlara süper enseler denir.

• Benim kalbim temiz, senin kalbin temiz, onun kalbi temiz, karda miyavlayan kedinin kalbini bilemem.

• Diyet teknikleri çağ atladıkça insanlık da gelişecek, kilo alınca “Uzayı sıkıştırma” diyecekler.

• Büyük bir felaketin ardından dünyada sadece çöller, Nasrettin Hoca ve bir grup kötümserişgüzarasalak kalmış. Hoca çölde “Su, su…” diye dolaşırken sormuşlar: “Hiç göl maya tutar mı?”

• Eklektizm üzerine üç ciltlik bir kitap yazmaya karar versem ve birinci ciltten sonra üçüncü cildi bitirsem ikinci cilt de yazılmış olmaz mı?

• Yeni yıl yeni defter gibi, birkaç sayfa sonra güzel yazmaktan bıkacaksın.

• Sinek Şiiri: Camda cızırdayan büyük karasinek, pek kederli yolcusun. / Yek çalar özün ağlarsın fakir gibi, deyiver ne burcusun? / Büyük karasinek bilirim mesain uzun, feci yorgunsun. / Ne geçersin ne göçer, hep aynı civarı efkâra meftunsun.

• “Aynı insan” dedi Aleksi Pavloviç. “İpliği tükürükleyen de iğne deliğinden anlayış bekleyen de aynı insan.”

• Çok zekiler ve çok aptallar mütevazı değil.

• Björk’ün sahne adını scrabble kesesinde kalan son harflerle seçtiğini biliyor muydunuz?

• Mükemmellik bir kelime olarak bile paradoks, tatminsiz gibi üst üste iki M harfiyle.

• “Heyhat!” dersen şiir okuyan bir Türk, “Hey hat!” dersen karısını şapka sanan bir İngiliz olursun.

• İki noktanın birbirine paralel olması imkânsız; ilerleme yoksa mutabakat da yok.

• “Dünyanın en pahalı bitkisi nedir?” dedi öğretmen. “Uçurumdaki dal” dedi çocuk.

• Ve İnsanlar’ın başladığı yerde Fareler biter.

• Şelale ne kadar romantik değil mi? İnsanın içini coşkuyla dolduruyor, çağlamıyor adeta haykırıyor dünyaya. Ne müthiş çığlık! Pardon ya, bu çığlık şu sürüklenen sandaldaki çocuktan geliyormuş.

Asker Şiiri: Yârim mektup yaz, dörde katlama / Yiğidi öldür de, çarşısını kitleme

Saçı kabarmış, dudakları çatlamış birinin hasta olduğunu değil, hızlı okuma kursu aldığını düşünürüm.

DNA sarmalını anlatan bir fen öğretmeni olsam yüksek bir binanın yangın merdivenini gösterirdim: “Bakın çocuklar şu aralarda donarak sigara içenler de organik bazlar. İşte onlar birleşerek canlıyı oluşturuyor.”

• Saat beşte Marakeş’te. Leş küpeştede. Keş kreşte. Saat beşte Budapeşte. Yoda ateşte. Dada oynaşta.

• “Anlayamam” dedi Aleksi Pavloviç. “Karpuzu tokatlayarak, domatesi sıkarak, kurbanlığı parmaklayarak seçiyor, sonra da sevilmek istiyorlar.”

• Kıyamet, bir sınav kâğıdının altında yazan “iyi şanslar” cümlesidir. Bütün soruları okuduktan sonra göreceksin.

• Bir keman batıdır, beş keman doğu.

• Erkek için evlilik ve kongreler birbirine çok benzer. Önce bir yere imza atar, boynuna bir şey asar ve şık insanlar arasında yiyip içer. Sonrasında söz hakkı olmadan saatlerce konuşma dinler. Sonunda ya kaçar ya da uyur.

• Türkiye’de düşünce suçu filan yok, çünkü banka memurları manevi tazminat zengini değil.

• Anten tamircisinin pabuçları dama atıldı, ayakları üşümesin diye.

• Aerobik federasyonu kuruluş yıldönümü kutlamalarında yüzbir pare plates atışı yapıldı, üyeler coşkuyla ve hep beraber alkışladı; bir… ki… ve üç… ve dört…

• Çember küpeli flamenkocu kadın ile halka jimnastikçisinin aşkı kadın için ıstırap, adam için egzersiz.

• Mama sandalyesinde, beyaz tulumuyla bir sağa bir sola bakan bebeğe “Maşallah, büyüyünce tenis hakemi olacak galiba” denir.

• Wittgenstein “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık” demiş. Aslan konuşabilseydi, hayvanı dürbünlü tüfekle avlamalarına “Anama sövdü” diye bir gerekçe uydurabilirlerdi.

• Çocukların daha çok silgi kullanmasının sebebi hata yaptıklarına kolay ikna olmalarıdır.

• Sevgili günlük, bugün de beden dersinde kasalardan atladık. Yaşasın müfredat! Cicim günlük, bugün de beden dersinde sola ve sağa çark yaptık. Yaşasın müfredat ve öbür bütün gizemli şeyler!

• Anestezi uzmanı “Üçe kadar say” dedi. “Ama ben sözelciy-” demişim.

• Tahrik nedir? Göbecikler atılan bir yerde müziği kapatmaktır. Tahkir nedir? Göbecikler atılan bir yerde kapıları da yağlamaktır.

• Ataç tutuklamaktır, zımba hüküm giydirmek.

• Klasik taksimetreleri gözlerken kendimi biraz paranoyak hissediyordum. Dikiz aynasındaki yeni model taksimetreler sayesinde paranoyaklık sertifikamı aldım.

• Çekyat bir jandarma yüzbaşısının icadıdır. Bilinen ilk çekyatın üzerinde şu pirinç levha asılı: “Gereksiz kullananlar cezalandırılır.”

• Ben-Hur öyle büyük bir film ki, şaryo hattını döşemek için geçtiği güzergâhtaki madenleri işleme hakkını şart koşanlar olmuş.

• Kral Lear adeta bir ceset fuarı. Pek çok kişi ve hayat sigortası şirketi için korkunç bir trajedya. Bu sebeple o dönemden günümüze kalan sigorta şirketi yok.

• Roma İmparatorluğu’nda mühendislik ve mefruşat çok gelişmişti. Odalar ve bohçalar birliği ülke idaresinde söz sahibiydi. Çamaşır suyu tacirleri burjuvaya önderlik ederken, patiska, Sezar’dan sonra Google’da en çok aranan kelimeydi. Zenginler nevresim, orta sınıf ise çarşaf giydiğinden geceleri beyaza sarınıp çocukları korkutmak Çizme’de ancak VI. Yüzyılda ortaya çıkabilmiştir.

Richard Benson haytalar arasındaki yolculuğuna devam ediyor…

İlkokul Ödevlerinden

“Güneş doğudan doğar, batıdan batar. Bu yüzden doğu daha sıcaktır.”

*

“Okulda bir sürü arkadaşım var ve evde daha bile çok arkadaşım var.”

*

“Kızkardeşim bir bebek satıcısıdır. Yetişkinlerden para kazanır ve onlar dışardayken bebeklerini satar. Ben de bebek satıcısı olmak isterdim.”

*

“Yaşayan her şey bir orgazmdır. En küçük hücreden en büyük memeliye kadar her yerde orgazm vardır.”

Liseliler

Bir erkek tek bir testisle üreyebilir mi?

“Hayır. Kızlar onu bu şekilde çekici bulmaz.”

Derinin üç görevini sayınız.

“Görüntünü daha normal yapar.Kaburgalarını ve iç organlarını gizler. Rüzgârın içeri girmesini engeller.”

Bitkilerin diğer bitkilerle etkileşmesinin beş yolunu yazınız.

“Bitkiler etkileşmezler. Onlar konuşamaz ve flört edemez. Bu tuzak bir soru mu?”

Canlıları sınıflandıran bilim nedir?

“Irkçılık.”

Bir enzim nasıl immobilize edilir?

“Bacaklarını kırarsınız ve mahalleden dışarı çıkmamasını söylersiniz.”

Dereceli bir silindirde 100 mililitrenin altındaki sıvılar nasıl ölçülür?

“Dikkatlice.”

Fosfor triklörür (PCL3) neden polardır?

“Allah onu öyle yaratmış.”

(ç.n: Cevap aynen şöyle: “God made it that way.”)

Küçük çocuklar temizlik malzemesi yuttuğunda onlara neden süt içirilir?

“Son dakikalarında mutlu olsunlar diye.”

Buhar maddenin hangi halidir?

“Su delirince buhar olur.”

‘Kız anormal derecede zekiydik.’ cümlesindeki hatayı düzeltiniz.

“Erkek anormal derecede zekiydi.”

‘Boğa ve inek çayırda otluyorlar.’ cümlesindeki hatayı düzeltiniz.

“İnek ve boğa çayırda otluyorlar. (Bayanlar önden)”

Shakespeare’in iki oyununu yazınız.

“Romeo ve Jülyet.”

Hamlet oyununun dördüncü perdesi nasıl başlar?

“Üçüncü perdeden sonra birdenbire başlar.”

19. yüzyılda İngiltere nüfusunun çok artmasının nedenini açıklayınız.

“İnsanların birbirini çok fazla çekici bulduğu bir dönemdi.”

Abraham Lincoln ile aynı dönemde yaşadığınızı hayal ediniz. Kendisine ne sormak ya da söylemek isterdiniz?

“Asla tiyatroya gitme.”

(ç.n: Abraham Lincoln 1865’te tiyatroda öldürülmüştü.)

Sanayi Devriminin sebebi nedir?

“İnsanlar elle üremeyi bırakıp makinelerle üremeye başlamışlardır.”

Okyanus sularının yükselmesinden niçin endişe duyarız?

“Yunus balıkları sahil kasabalarını ele geçirerek dünyaya hükmetme planlarının birinci safhasını gerçekleştirecekleri için.”

Isının üç kaynağını yazınız.

“Ateş. Sürtünme. Cehennem.”

Momentumu tanımlayınız.

“Biryere doğru giden birine verdiğiniz bir şey.”

Deniz neden tuzludur?

“Çünkü içinde bol miktarda balık vardır.”

Depremlerin sebebi nedir?

“Dondurma kamyonuna koşan şişman çocuklar.”

Şimşek çakması niçin meydana gelir?

“Bulutlar geğirdiği için.”

• Akıl bir kâse yoğurttur, yedikçe sulanır.

• Enstrümantal şarkılardan fal tutuyorsan boş konuşmayı sevmeyen biri olduğunu düşünürüm.

• İki kafanın birbirine sürtülüp elektron alışverişi neticesinde nötrleşmesine uzlaşma denir.

• Navigasyon cihazım çok kullanışlı; ‘Yüz metre sonra sağa’ diyor, ‘kavşakta yavaşla, polis var’ diyor, ‘evlilik yıldönümünü unuttuysan eve gitme’ diyor.

• Sabrımın tükendiği anlarda derin nefes alırım ve sayarım: 1… 2… 4… 5… 7… 10.

• Kaprisli kadına ‘kömür gözlüm’ deme; ‘kardan adama mı benziyorum yani?’ diye sorar. Takıntılı kadına ‘kiraz dudaklım’ diye yazılma; ‘ay rujum çok mu şey olmuş?’ der. İkisine birden ‘çok güzelsin’ demekse büyük hata, iki çanta çok acıtıyor.

• Uyanık tavşan dağa küserse gazetelere faks çeker.

• Birkaç kişinin beraber söylediği rap şarkılarında kayıt stüdyosu daha geniş olmalı, yer darlığından sürekli çarpışıp ‘ah-uh’ ediyorlar.

• “Bu ne biçim İspanyolca? Uyduruyor gibisin. Nasıl öğrendin acaba?” dedi. “Palas pandıros” dedim.

• ‘Önsöz antolojisi’ fikirlerinin tarihi, yayın mutfaklarındaki mutlak sessizliklerin tarihidir.

• “Yakama yapışanlar hep kuru temizlemeciydi; belki çok kirliyim, belki çok yalnız.” dedi Aleksi Pavloviç. Doluydu, dokunmadım. Devam etti: “Kravatlarım bana medeniyeti değil ölümü hatırlatır. Sıkıca boynuma dolanmış, toprağı gösteriyor. Başka ne anlayabilirim bundan? Soyunurken de giyinirken de kuralları bozuyorum sanırdım ama o masada oturmuyormuşum bile. Bir oyunun parçası olamadım, belki bir oyunum. Ellerim tavla zarı gibi mesela, hep hilekârlar tutuyor. Ceket kollarından ben fışkırıyorum, çalınan taşım, çoğu vakit birinin blöfüyüm çünkü gerçek veya doğru kabul edilemeyecek kadar görünmezim.” Bir yaşam belgeselinin sonundan seçilen görüntüye benzeyip ağırlaştı sözleri: “Şair söylemiş ya öyledir; ne inkâr, ne itiraf bu yalnızca sitem.”

“Kurtlu ceviz göndermişler” dedim.

“Kurtlu mu? Neden?”

“Bilmiyorum. Rıfat abiydi gelen. Bu torbayı verdi.”

“Ne biliyorsun kurtlu olduğunu?”

“O söyledi.” Tam olarak nasıl söylediğini düşündüm biraz. “Anneannem köyden getirmiş, dedi. Pek sertmiş zor oldu ama ayıkladık. Size getirdim bu kurtlu olanları da, dedi.”

Annem elimdeki torbayı aldı. İçine baktı. Birçoğu kırılmış cevizler. Şöyle bir karıştırdı. Ben olsam iğrenirdim.

“Mutfağa koy” dedi. Sonra tespihini aldı. Dudakları sessizce kımıldamaya başladı.

Odama gittim. Ders kitabımı açtım. Açtım da içime dert oldu bu kurtlu ceviz. Birkaç dakika sonra kalem ağzımda dalmışım. Abimi farkettim:

“Tatlı mı?”

“Ne?” Kalemi hemen ağzımdan çıkardım. “Bilmiyorum, kurtlu dedi Rıfat abi.”

“Onu sormadım, kalem tatlı mı?”

Yüzüm kızarmış olmalı. Cevap vermedim. Bir süre daha durdu orada. Sonra güldü gitti.

Birkaç sayfa daha okuyamadıktan sonra içeri annemin yanına gittim. Hâlâ tespih çekiyordu. İyice yanına yaklaşıp yüzüne baktım. Bakışlarını öte yana çevirdi. Mutfak tezgâhının üzerinde bıraktığım yerde duruyordu cevizler. Çekine çekine içine baktım. Bir kıpırtıyla karşılaşmayı bekliyordum. Göremeyince elime bir poşet geçirip kırılmış cevizlerden birini aldım. Simsiyahtı. Birkaç tane küçük tünel vardı. Tünellerin etrafında toz haline gelmiş içi. İşte kurt oradaydı. Ağır ağır ilerliyordu. Bir canlının yiyeceğinin içinde yaşaması çok tuhafıma gitti. Bizim evin de ekmek ve zeytinden oluştuğunu düşündüm. Ama tükenince başka bir eve taşınmak gerekirdi.

Ertesi gün ilk teneffüste fen öğretmenini yakaladım:

“Hocam kurtlu ceviz faydalı mıdır?”

“Faydalıdır. Protein var içinde.”

Yüzümü buruşturdum. Başımı okşadı.

“Şaka şaka. Kurtların bıraktığı atıklar zararlı bile olabilir. Nereden çıktı?”

“Dün akşam bir komşu bize kurtlu ceviz getirdi de.”

“Aa, sebep?”

“Köyden anneannesi getirmiş.”

“Hepsi mi kurtluymuş?”

“Yok, ayıklamışlar.”

Öğretmenin yüzü düştü. Baştan ayağa süzdü beni. “Tamam” dedi. “Haydi, iyi dersler.”

***

Akşam eşime anlattım:

“Bu ailenin durumu pek iyi değil tamam mı. Komşularına ceviz gelmiş köyden, sen tut ayıkla, kurtluları bunlara ver.”

“Kim dedi?”

“Çocuk geldi bugün. Nasıl da saf. Soruyor bana kurtlu ceviz iyi bir şey mi diye.”

“İyi olduğunu sandı belki” dedi eşim.

“Ayıp” dedim. “Utanmazlık.”

***

Pazara erken çıktım. Akşam oldu mu iyileri bitiyor. Gerçi akşam ucuzluyor ama olsun, tazeyken almayı tercih ederim. Girişte ceviz tezgâhı gözüme çarptı. Evvelsi gün Burhan’ın anlattığı şeyi hatırladım:

“Kaça ceviz?”

“Abla çok taze. Bak yi bak” Hemen orada kırık olanlardan birini elime tutuşturuverdi. “Yi abla çekinme. Siftahım senden olsun. Gez dolaş bakalım böyle ceviz görebilecek misin.”

“Kurtlu olmasın” dedim.

“Abla ayıp ettin. Bir tane çıkarsa Allah da benim canımı alsın, o kadar söylüyorum.”

“Ayıklıyor musunuz?”

“Bak şimdi kurtlu olanı zaten delik olur.” Pazarcılara özgü o enerjiyle gözüme soktu iri bir taneyi. “Dikkatli bakacan. Hem biz ilacını suyunu veriyoz. Olmaz bizde öyle zararlı. İlaç dediğim de bakma. Daha olgunlaşmadan. Böcek neyin giremiyor bir daha.”

“Kurtlu olanları ne yapıyorsunuz?”

“Abla kurtlu yok diyorum.”

“Ya diyelim ki çıktı. Ne yapıyorsunuz? Komşuya mı veriyorsunuz?”

Dalga geçtiğimi sanıp içerler gibi oldu pazarcı. Elindeki cevizleri atıverdi yığına.

“Hiç olur mu? İnsanız biz afedersin. Çöpe atarız.”

Şöyle bir göz kırptım pazarcıya. Aldım iki kilo, dolaşmaya devam ettim.

***

“Kız çay koy. Dizlerim koptu bugün.” Somyaya bırakıverdim kendimi.

“Nasıldı?” dedi hanım.

“Çok şükür bin bereket. Zabıta geldi arandı filan. Hamdolsun yok bizde yamuk leblebi.”

“Yamuk leblebi mi?” diye gülerek sordu oğlan.

“Hee yamuk leblebi.”

“Nasıl oluyor o baba?”

“İşte lafın gelişi, yani yanlış iş yapmıyoruz anlamında.”

“Hıı” dedi. Hemen de anlıyordu sıpa.

Yanıma çektim. Öptüm saçından.

“Baba anlatsana? Bugün o deli çocuk geldi mi?”

“Gelmedi.” Her hafta gelip saçma sapan sorular soran şu sarışın çocuğu kastediyordu. Ben de oğlana anlatıp güldürüyordum. Geçen hafta “Sizin cevizler Almanya’dan mı geliyor?” diye sormuştu. Daha önceki hafta “Cevizi benim dedem icat etti, size de getireyim mi?” diyordu. Deli herhalde deyip suyuna gitmiştim.

“O çocuk gelmedi ama sabah bir kadın geldi. Kurtlu cevizleri komşuya mı veriyorsunuz, diye soruyor.”

Oğlan abartılı bir kahkaha patlattı. Nasıl da hazırdı gülmeye. Galiba bu yaşta çocuklar için babasından daha komik biri olamaz.

Hanım çayları getirirken duydu konuşmayı:

“Bozuk mu çıktı cevizlerin?” diye korkuyla sordu.

“Yoo benimkiler değil. Kadının birini anlatıyorum. Öyle soruyor. Nereden icap ettiyse.”

***

“Biliyor musun Aylin, senin gibi kurtlu cevizleri ne yaparlar?”

“Ne yaparlarmış?”

“Komşuya verirler. Hahaha!”

“İğrençsin Onurcan. Öğğretmeniiiim, Onurcan bana iğrenç şeyler anlatıyor!”

***

Kapı çaldı. Tülbentimi sarıp delikten baktım. Yan komşunun küçük kızı. Açtım:

“Süleyha Teyze bunu annem gönderdi” dedi elindeki aşureyi yukarı doğru uzatarak. “Ceviz göndermiştiniz ya onun için de çok teşekkür etti.”

“Ne demek evladım, Allah razı olsun. Afiyet olsun.”

Aşureyi masaya koydum, yanına da iki kaşık. Rıfat da herhalde gene pazara gitmişti. Pazarcılarla konuşmayı nedense çok seviyor bu çocuk. Allahtan kızıp da dövmüyorlar. Anlıyorlar herhalde azıcık kafadan uçuk olduğunu. Böylesini de Rabbim korur işte. Ne yapayım? Eve de kapatamam ya. Beş dakika sonra zil: Rıfat.

“Ooo anne ne bu? Sütlaç mı?”

“Aşure oğlum sütlaç değil. Komşu getirmiş. Haydi ellerini yıka da yiyelim.”

“Neden getirmişler?”

“Ne olsun oğlum işte görenek. İnsaniyet. Geçen akşam ceviz gönderdik ya seninle.”

“Kurtlu mu aşure? Aşure maymunlu mu? Üçüncü sorum ise; aşure tilkili mi?”

“Yoo kurtlu filan değil. Mis gibi aşure. Niye kurtlu olsun aaa, ayıp, deme öyle.”

“Ben onlara hayvanlı ceviz götürdüm ya.”

Kaynar sular indi başımdan ama belli etmeden sakin sakin sordum:

“Nasıl hayvanlı ceviz oğlum?”

“Hani sen bunları götür dedin ya. Ben de götürdüm. O cevizler etli değil miydi?”

Fasulye tanesi boğazıma takıldı, öksüre öksüre mutfağa koştum. Çöpün kenarına bıraktığım poşetin düğümünü deli gibi açtım: Sağlam cevizler.

Sonra o poşeti nasıl kaptım, tülbentimi nasıl aldım, nasıl fırladım apartmana, komşunun zilini nasıl çaldım…

Kapıyı açtığında gözyaşlarım boşanıverdi. Hıçkırarak sarılmışım kadıncağıza, cevizler yayılmış ortalığa, düşeyazmışız beraber. Nasıl korkmuş o mübarek kadın, anlatır durur bizim deli Rıfat.

• Dünyanın en şişman 100 adamı listesine 64 kişi sığmış.

• Felsefe bir kazağın yeni kesilmiş tırnaktan ne istediğine cevap olamaz.

• Köken olarak tokalaşmak ‘elimde silah yok’ demek ama füze esnafı da tokalaşıyor.

• Bence assolistlerin en son çıkması onların en yeni teknoloji olduğunu değil makyajlarının daha uzun sürdüğünü gösterir.

• Boğaç Han boğayı yenip adını haketmeden önce bilgisayarındaki bütün dosyaların ismi ‘yeni klasör’dü.

(Parantez içine yazdığın şeyin emlak değeri düşer.)

• Adam metresi yerine yanlışlıkla karısını aramış: “Ona toplantım var derim, sana geliyorum.” Kadın kalender bir insanmış: “Öbürüne ayıp olmayacak mı?”

• Sahneye en yakın kişiysen cellattan bis yapmasını isteme.

• “Sayfalarca kitap, koçanlarca çek yazılırken benim kaderim duvar kâğıdı olmakmış” dedi Aleksi Pavloviç. “Yok kalemle karşıma çıkan, çocuklar ve delilerden başka.”