.

Yazarın arşivi

Aksiyon Filmi : Önce sürat teknesi sahnesini yaz, gerisi gelir.

Bekâr Yemeği : İlk evvela soğanı doğra, salçayı dök. Allah kerim.

Modern Sanat : Streç filmle saracak bir şey bul.

Berberde : Selam ver ve sus. Sonrası berberin işi.

Portakal Soyarken : Gözüne fışkıracak.

Markette Oyuncak Reyonunda : Bas o orgun tuşlarına.

Kitapçıda : Tanıtım yazısı için arkasını çevir. İn aşağı, fiyatı gör. Tanıtım yazısını geç.

Tırtıl : Acele etme, tadını çıkar.

Kirpi: Durma öyle.

Eşek: Git ve o cep telefonu melodileri için telif ücretini al.

Dans : Ayaklarını seyretme. Evde de seyredebilirsin onları.

Çocuğa Top Alırken : İki elinle bastırarak sağlamlık kontrolü yapma. Hiçbir top öyle patlamaz.

Bunun tamamen kendi hayat hikâyem olmasını isterdim ama en iyi arkadaşıyla aldatılan birinin öz hikâyesi o meşum noktadan sonra ilginç olmuyor. Statik elektriğin tuhaflıklarına karşı duyduğumuz alaka kısa sürer ama akıp giden, enerjiye dönüşen elektrik koskoca şehirleri aydınlatır. Ben, yani aldatılan adam, balonlarda ve kabarık saçlarda çocuk eğlendiriyorken, o baraj kurduran, fabrika çarklarını döndüren bir kadın, öbürü ise arazi kapatan bir enerji kodamanıydı.

İsim vermeyeceğim. Öbürü benden daha yakışıklıydı. Hatta ikimiz birlikte değerlendirildiğimizde o “yakışıklı” klasmanına girerken ben “Yakışıklının yanındaki arkadaşım bi müsaade eder misiniz fotoğraf çekiyorum da?” gibi incelikli iltifatlar alıyordum.

Benden daha uzun boylu, benden daha sporcuydu. İkimiz birlikte okul takımında oynamıştık ama ona “Al da at” diyenler bana “Kademeye girsene, baston mu yuttun” diye bağırırdı.

Okuldan kaçma anılarında başrolü bölüştüm onunla. Sırlarımı söyleyecek kadar -saklayacağına inanmaktan çok beni anlayacağını bildiğim için- yakın olduğum biriydi. Severdik birbirimizi.

Beni spora alıştırdı fakat buna rağmen ona sportmen diyemeyeceğim. Sportmenler hile yapmaz. Gözümün içine bakarak sevgilimi alıp götürdü.

Evlenecektik. Evlenmeyi düşünen insanların ellerinde sık gördüğümüz şu mobilya kataloglarındaki şıkır şıkır mutfak dolapları, televizyon sehpaları rüyamıza giriyordu. Öbürü bize bu kataloglardan getiriyordu. Posta kutusuna bırakılan bütün ıvır zıvırları bizimle paylaşıyordu. Ben de bu iyiliklerini karşılıksız bırakmıyormuşum meğer. Üçümüz beraber kestane yerdik, koşuya çıkardık, beraber pazara bile gittik. Pazar yerinde bir kere “Yenge de patatesten iyi anlıyor” dediğinde şüphelenmemiştim.

Filmlerde ve romanlarda ‘büyülü aşk’ saçmalığının altında böylesi olayları yücelten bir şey vardır. Kadın başkasına çok fena âşık olur ve kocası da zaten makbul biri değildir. Güya aşk hangi delikten çıkarsa çıksın peşine düşmeliyiz. Hayır efendim! Aldatmak hele ki yanı başımızda oluyorsa patlayan bir kanalizasyon borusu kadar iğrenç.

Bunun neresi şirin?

Dizlerinize kadar gelen amonyak ve bağırsak çamuru önce burnunuzu sonra yaşama sevincinizi ısırmaz mı?

Sevgilimle aynı evde yaşamaya başlamamızın dördüncü ayıydı. Bunu eski buzdolabının kapağındaki pideci mıknatıslarına sıkıştırdığımız dört elektrik faturasından hatırlıyorum. O mıknatısların arasında bir sabah şu notu buldum:

“Onunla gidiyorum. Sana hayatta başarılar dilerim.”

Hiç abartmıyorum, hemen orada, fayansların üzerine uzanıverdim. Birkaç saniye “o” dediğinin kim olduğunu anlayamadım. Sonra hayatta başarıyı çok önemseyen, kestirme yolları gözleyip arkadan dolaşan ve sevdiği arkadaşlarına mobilya kataloğu getirecek kadar düşünceli insanların neslinin hızla tükendiğini fark ettim.

Başarılar diliyordu kaçan sevgilim bana. Mutluluklar yerine başarılar diliyordu. Başarıyla mutluluğun bir arada bulunmasının imkânsız olduğunu bilecek kadar bilge kişininkine benzer bir tercih değildi, benim mutlu olmamı istemediği için de değil; sevgilimin çapsız kalbi aldatıp kaçarken mutluluklar dilemenin abesle iştigal olduğunu hissedebilmişti. Allah razı olsun dedim içimden.

Darbe almış sıkıcı bir statik elektrik parçası olarak yarım saat kadar fayanslara akıttığım gözyaşlarımla azıcık ferahlamış olarak kalktım oradan. Kapıcının bıraktığı ekmeği içeri aldım. Bir parça attım ağzıma. Aldatılıp terk edilen adamlar kalabalığına karışmıştım fakat ekmeğin tadı değişmemişti. Düşünmeden, nereden geldiği belirsiz bir komutla pencereleri açtım. Elimdeki ekmekle salondaki çekyata oturdum. Sevgilime bu çekyatta “Sen çok başkasın” dediğimi hatırladım.

“Sen de başkasın” diye cevaplamıştı.

Ekmeğe seslenerek “Seni seviyorum dediğimde de teşekkür ederim diye karşılık vermişti” dedim. Ekmek saygıyla dinledi. Mübarek nimet.

“Gitti” dedim. Çok gerçekti.

• Trambolin ticareti yapanlar şöyle dua eder: “Allah’ım sen yerçekimini koru.”

• “<zxcvbnmöç.” nedir? Olay var diye yalınayak hamama koşturan meraklı kaynana solucanın şekeri düşüp de iki shift arasına bayılması.

• Ofis açlarına müjde! Fotokopi çekebilen fırın üretilmiş ama börek şimdilik siyah-beyaz oluyor.

• Bohçacı kadına sordum: “Çarşafın kaç metre?” “Nevresimden uzun” dedi. “Nevresim nasıl?” “Pikeden biraz küçük” “Hepsi kaç para?” dedim. “Hah şöyle!” dedi.

• Kalpsiz avcı ile kırmızı başlıklı kız kurdun karnına çakıl doldurup hayvanı dereye atınca “şimdi taşlar yerine oturdu” demişler. Böyle şaka, böyle insanlık olmaz!

• Bana yürümeyi koşu bandında öğretmişler, bu yüzden ayrıca çok hızlı emekleyebiliyorum.

• Eleştirmen sergi açılışındaki boş çerçeveye uzun uzun bakıp “Issızlık ve kaos” diye mırıldandı. Ressam koltuğunun altında bir tuvalle yetişip “Pardon, çok trafik vardı” dedi.

• Etçil bitkilerin ve kurbağaların bataklıkta çoğalması ölçek ekonomisi, kurbağaların etçil bitkileri de yemesi haksız rekabettir.

• Sokak lambasına bak, eğilmeden aydınlatmak olmaz.

• Solo: “Terazi, lastik, jimnastik.” Koro: “Biz size geldik bitlendik.” Solo: “Ve bu keyfimizi hiç bozmadı.” Koro: “Üçüncü dersimiz matematik.” Solo: “Sonra beden. Ooh, bitli bitli.”

F In Exams (Nasıl FF Alınır) Şubat 2011’de yayımlanan bir kitap. Lise öğrencilerinin sınavlarda verdiği bazı tuhaf (yanlış diyemeyeceğim) yanıtlar derlenmiş. Benzer bir çalışma ülkemizde Ahmet Gülüm tarafından “Dikkat Yazılı Var” adıyla yayımlanmış ve çok sevilmişti. Richard Benson’un bu kitabı bizimkisi gibi çok tutmuş ki ikincisi “F For Effort (Daha Çok Çalışmalısın Yavrucuğum) adıyla çıkmış.

Richard hocamızın bu derlemesinden bazı soru-cevaplar aşağıda. Hiçbirini kendim uydurmadım. (Belki çeviride bu öğrencilerle birlik olmuş gibi hissetmiş olabilirim) Amerikalı lise öğrencilerinin durumunu değerlendirmek size kalıyor. Yerinizde olsam “amma salakmışlar” demeden önce biraz gülerdim. Güldükten sonra da birilerinin öğretmenle dalga geçtiği anlaşılıyor zaten.

 Kireç ile kumu birbirinden ayırmaya yarayan sürece ne denir?

“Flört.”

Suyun buharlaşma sürecine ne ad verilir?

“Diyalog.”

İnsan kulağının duyabileceği en düşük frekanslı ses nedir?

“Fare.”

İnsan kulağının duyabileceği en yüksek frekanslı ses nedir?

“Mariah Carey.”

Adam kolunu kesti. Kolundan kan fışkırdı ve rengi açık kırmızıydı. Bu neyi gösterir?

“Adam robot değildir.”

Hawai adalarında 500 çeşit meyve sineği bulunmasının nedeni nedir?

“Yaklaşık 500 çeşit meyve olmasıdır.”

Termodinamiğin birinci ve ikinci yasası nedir?

“Termodinamiğin birinci yasası termodinamikten bahsetmemektir. Termodinamiğin ikinci yasası termodinamikten kimseye bahsetmemektir.”

Mark ile Mary toplamı 300 kişi olan onuncu sınıflardan birer öğrencidir ve dönem arkadaşlarının en sevdiği rengin hangisi olduğu hakkında bir araştırma yapacaklardır. Mark 150 öğrenciyle, Mary ise 30 öğrenciyle anket yapar. Mark “Benim araştırmam Mary’ninkinden daha gerçekçi” demektedir.  Mark neden haklı olduğunu düşünmektedir?

“Çünkü Mark bir erkektir.”

2(x+y) denklemini açınız.

“2(x+y)

2 ( x + y )

2  (  x  +  y  )

2    (    x    +    y   )”

Ortabatıdaki tarım türlerinin dağılımını açıklayınız.

“İnekler ve domuzlar farklı alanlarda yetiştirilmektedir. Böylece birbirlerini yememektedirler.”

Kutuplarda yaşayan 6 hayvanı sayınız.

“2 kutup ayısı, 4 fok balığı.”

Berlin duvarı niçin inşa edilmiştir?

“Almanya Çin ile rekabet etmekteydi.”

1980’lerde dünya barışını tehdit eden en temel unsur neydi?

“Heavy metal. Çünkü çok gürültülüydü.”

Romalıların en büyük başarısı nedir?

“Latince öğrenmeleri.”

Mahatma Gandhi ve Genghis Khan’ın ortak özellikleri nedir?

“Tuhaf isimleri olması.”

Sokrates kimdir?

“Sokrates en meşhur Eski Yunan öğretmenlerinden biri olup, sokaklarda dolaşıp insanlara öğütler vermiştir. Onu öldürdüler. Daha sonra kendisi aşırı doz zehirli evlilik alması nedeniyle ölmüştür. Öldükten sonra kariyeri hızlı bir düşüşe geçmiştir.”

Diktatör kime denir?

“Bağırarak konuşan kişiye diktatör denir.”

2. Elizabet tahta çıktığında ilk olarak ne yapmıştı?

“Oturmuştu.”

http://www.amazon.com/Exams-Very-Totally-Wrong-Answers/dp/0811878317

• Gofretten nefret ediyorum çünkü kafiyeli.

• Tabeladaki okun ana fikrini kaçırmayın; istikamet gösterenler sivri yanları olanlardır.

• Protokolün gelmediği dolu tiyatro salonu alnı açılmış kalender bir insana benzer.

• Avuç çizgilerime bakan falcı iki kere evleneceğimi söyledi. “Üçüncü karım aynı fikirde değil” dedim.

• Üstün zekâlılar birliğine katılmak isteyenler şunu iyi bilsin; hep telesekreter çıkıyor.

• Gömlek cebinde kalan kâğıt peçetenin yayıl-parçalan vizyonunun kapasitesini çamaşır makinesini açana kadar, pantolda unutulan peçetenin kuru(m)sal bir yaratığa dönüşme potansiyelini elini cebe atana kadar bilemezsin.

• Daha çok televizyon satmak için aile, daha çok tornavida satmak için komşuluk öldürüldü.

• Karınca file “çekil önümd-” demiş.

• EKŞİ ve TURŞU kelimelerindeki ses benzerliği diğer Ş’li kelimelerde bir beklenti yaratıyor.

• Tuvaletleri kilitli olan plajda öfkeli bir emekli fizik öğretmeninin WC BOZUK tabelasının altına DENİZ SUYUNUN KALDIRMA KUVVETİ FAZLADIR yazdığını gördüm.

• Kanun çalıyorum diye kandırıp orkestranın köşesinde seri pazıl yapan sanatçılar var.

• “Televizyon kumandasının hiç basılmayan alt tuşları gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç. “Renkli ve güçlüyüm ama hiçbir şeyi değiştiremem.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

BAKARSIN *

kalkıyorum, üstüm başım lacivert benim gibi
hiç uyanmadan gideniniz oldu mu işe
bugün gereklilik yarın ise kurmaca
dün oyun oynadı size
ben sonra olmak hali içime doğru üflendim
kamış sandım su gitti çiğ gök kaldı geride
şimdi ıslak taşındım kalbimdeki keçeyle

kirli bir oda açtın bana sular çıkan evlerine doğru
yumurta çaldım hıçkırmak için ama kar çok yağıyordu
ne fena salıncaklar kayboluyordu çatıların üstünden
kanepeye sızmış gözler günaydından bozma
vaktim varsa buluşulacak sobaya en yakın köşeyle
konsere gidilmeyecek, sinemaya gidilmeyecek
kira verilecek, beddua alınmayacak
ekmeğin yeri değişecek en fazla miktarı elde değil
kimin yerine koydunsan kendini onda bir parçan kalacak
çünkü biz külü rüzgar yemeden dökemeyiz
elde röntgen varken hava güneşlidir
o tırnaklar bu gece kesilecek

en güzel anındır doğumum annem kanat çırpar
her çıplak lambaya hükmeder kökündeki seyyaha
kalemi basa basa yazıyorum bu sayfayı temiz diye
arkamı çevirince aksimi gör

Serkan Gezmen

(*) Bireylikler dergisinin eylül-ekim 2012 sayısında yayımlanmıştır.

“İlaç kullanan pek çok kişinin ‘Latince kâbuslar’ görmesine neden olan prospektüslerdeki dil, vatandaşların anlayacağı şekilde değiştirildi.” Radikal, 20 Eylül 2012.

Nedir, Nasıldır?

Yutraksin, hafif kafa yapıcı, ateş düşürücü ve iltihap kurutucu etkilere sahip, gazozumsu asit çeşitleri ihtiva eden, güçlü, yağsız bir ilaçtır. Kurutucu etkisinin görülebilmesi için ağrı kesici amacıyla kullanılandan daha yüksek dozda ve dilek tutularak yutulması lazımdır. Karımcalanma ve yanmayı yavaşlatır. Öbürsü ilaçlar gibi bu da kanın pıhtı pıhtı olmasını engelleyerek kanı sulandırma etkileri gösterir. Mikrop ve haşereyle mücadele edebilmekle birlikte insanı az biraz heyecanlandırır.

Yutulunca Neler Olur?

Ağızdan alındıktan sonra hızlı bir şekilde mideden geçerek 1,5 saat içinde kana karışır. Yemek sırasında alınması hapın ayarını bozmaz ancak yoğurt çorbası veya keşkülle birlikte yutulması tavsiye edilmez. Vücuttaki faaliyeti 6 saati bulur. %90’ı kanda aktif görev alırken %10’u damarlarda ziyan olur. Balık ve cevizde bulunan vitaminler sayesinde karaciğerde parçalanarak paketlenir. Paketlerin %20’si büyük abdestle, %65’i idrarla, %11’i ise sportif coşku sırasında dışarı atılır.

Ne Zaman ve Hangi Dozlarda Yutulacak?

Günde 2-3 tane, başınıza piyano düşmüşse 4 adet Yutraksin alınabilir. Mesela, 7 tane almayın, mide yıkama teknolojisi henüz arzulanan seviyede değil. Muayyen sancı başlangıcında birer tane, sonrasında 3’er-5’er, akşam trafiğinin ardından ve üst kat komşunuz gece boyunca birileriyle tartışıyorsa 2’şer-3’er alınabilir. Etkinliği ve güvenliği kanıtlanmadığı için 24 ayı doldurmamış bebeklere içirmeyin. Çocuk “başım eşek tepmiş gibi ağrıyor” diye mucizevî bir cümle kursa bile “geçer geçer” deyin. 2 yaşındaki normal bir çocuk “anne kakam geldi” bile diyemez. Kimse kimseyi aptal yerine koymasın.

Diyelim Ki Çok Fazla Yuttunuz…

Aslında çok bir şey olmaz. Ama farzedin ki 15 dakika önce zaten 4 tane aldığınızı unuttunuz, 5 tane daha içtiniz: Başınız ağrır, döner, uyuşukluk hissedersiniz ki tv yarışmasına kısa mesaj gönderecek haliniz bile kalmaz, azıcık depresyona girersiniz. Ne oldu şimdi? Başa döndünüz. Bol miktarda radyo reklamı dinleterek kusturma veya ileri vakalarda (yarım kilo yutmuşsanız) lavman yöntemiyle müdahale edilir.

Neye İyi Gelir?

Ağaçtan düşmelere, diş ağrılarına, sevda yanıklarına (günde 2’şerden 7 posta alınması), eklem şişinmelerine, göz torbası böbürlenmelerine, nadiren de olsa bağırsak gazlarına, yumruk sızılarına, kuyruk acılarına ve ayak serçe parmağının kapıya çarpması tipi ev yaralanmalarına karşı etkilidir. Mide bulantısına veya hapşırığa iyi gelmez, kim söylüyorsa yalandır.

Kimler Yutmamalıdır?

Şair tipi hassas kimseler, ergenlik çağındaki erkekler, astım, ülser ve aşırı hip-hop dinleme gibi rahatsızlıkları olanlar, giyotin cezasına çarptırılanlar, baş ağrısını mazeret göstermek isteyenler, büyük başarısızlıklara gebe olanlar Yutraksin kullanmamalıdır.

Yan Etkileri

Seyrek görülen ve hafif şiddette yan etkilere sahiptir. Kusma, bağırsak bombelenmesi, mide ekşimesi, damar damar üstüne binmesi, genizde hırıltı, uyku şapırdatması, bulanık görme, solunum dermansızlığı, agresiflik, stadyum tipi yüksek tansiyon, horlama (bir kimseyi itip kakmak anlamında) gibi geçici, bir tuhaf haller yaşanabilir. Bazı hastalardan gelen “yürüyüşüm değişti” ve “istemsiz olarak şan dersleri almaya başladım” gibi yan etki şikâyetlerinin hayal ürünü olduğu kanıtlanmıştır. 

Mısır piramitlerinin meşhur mezar odalarına benzeyen, Çin Seddi’nin altındaki bu el yapımı mağarada hostesle karşılaşmak, çürümüş cesetten ya da elleri ve ağzı bağlanmış Marina’dan daha fazla şaşırtmıştı Uwe’yi. Marina’nın mektuplarından birinde Tresa’nın ziyarete geleceğini haber verdiği yazıyordu, bunu anımsadı. Marina ise Uwe’yi gördüğüne hiç şaşırmadı. Çünkü on iki yıldır genç kadının bulaştığı her belanın içinde bu çocuk vardı. Bunların çoğu da bizzat onun yüzünden oluyordu. Şimdi ise ikisinin de kafasına birer tabanca gölgesi vurmuştu. Uwe’nin arkasında duran adamı görür görmez hatırladı. Bu üniformalı Çinli, babasının İsviçre’de bir dönem beraber çalıştığı ve Uwe’nin mektubunda söz ettiği, onu ormanda alıkoyan askerdi. Herifin karanlık bir yönü olduğunu biliyordu, zaten Dragan da gücünü sadece gün aydınlığında çalışarak elde etmemişti. Bu böcek avı işinin içinde babasının parmağı olduğunu düşündü. Bazı şeyleri anlayabilirdi ama cesedin kimliğine dair bir açıklama bekliyordu. Ama kime hatta hangi cinsiyete ait olduğunu anlamak imkânsızdı. İskeletin üzerindeki paramparça ve sanki erimiş haki kıyafetlerden bir subay olduğu tahmin edilebilirdi. Marina o sırada Uwe’nin kendisine bakışındaki ışığı farketti. Bu ışık tuhaf bir huzur verdi ona, susamışken foşur foşur akan bir çeşmenin soğuk kurnasında parlayan damlacıkların insana hissettirdiği yaşama sevincine benziyordu. Tresa’ya döndü; kızcağız bayılmıştı. Sırtı duvara dönük bir şekilde yan yatıyordu.

“Kimleri görüyorum…” dedi Zedong. Tatsuko’ya gülümsedi. “Japonlar sıkıldıkça buraya geliyor ama görgüsüz olmamak lazım. İnsan önce bir sorar; müsait misiniz, bir maniniz var mı diye…”

“Misafirliğe gelmedik.” dedi Tatsuko. Zedong ile karşılaşmak canını çok sıkmıştı.

“Marina’yı çözer misiniz lütfen?” Bu Uwe’nin titreyen ve öfkeli sesiydi. Kimse onu duymamıştı. Arkasında Zedong olduğu halde sığınağın ortasında öylece dikiliyordu. Bağlı olmayan tek tutsak olmasına rağmen herhangi bir kahramanlık yapmayı düşünmemişti. Zedong ile Japon ise birbirlerini ısıracakmış gibi bakıyorlardı fakat Çinli mütebessimdi. Marina Tresa’ya sokulmaya çalıştı, silahlı kadın buna izin vermemek için aralarına girdi.

Zedong iğnelemeye devam ediyordu: “Cenaze için buradaysanız ben de size memnuniyetle katılırım. Memleketimizi sömürmeye gelmiş olsa da toprak altında dinlenmek onun da hakkı. Önerim şu: Siz dedenizi alın ben de emaneti.”

“Ya siz ben tişörtümü çıkarınca Marina’yı serbest bırakmamış mıydınız? Ayrıca emanet ne ki?” diye atıldı Uwe.

“Sevgiline çok benzeyen Çinlilerin olması ne kadar ilginç değil mi?” diye sırıttı Zedong, Tatsuko’dan gözlerini ayırmadan.

“Böcekleri aramıyor muyduk?” Uwe bunu sorduğunda Marina ister istemez yere baktı. Etrafta onlarca böcek dolaşıp duruyordu. “Lütfen Marina’yı çözer misiniz?” diye yineledi. Uwe’nin kafasındaki sorular cesetten şimdiye kadar nasiplenmiş bütün leş yiyici karıncalardan bile fazlaydı. Önce hangisini sorması gerektiğini bilemedi. O ana kadar hiç tebessüm etmemiş olan Tatsuko şimdi kötü bir fıkraya verilen nezaketle karışık ezbere tepki gibi dişlerini gösteriyordu “Dedemiz değil o” dedi, “Amerikalı.” Bu macerada şimdiye kadar fat man’den başka bir Amerikalının dâhil olmamış olması bir eksiklikti. Artık herkes rahatlayabilirdi.

Birdenbire sığınağa topallayarak Dragan girdi. Elinde silah yoktu. Marina babasını görünce şok oldu. Ağzının ortasından geçen urgana rağmen “Baba” dediği duyuluyordu. “Demek eşeğin nalları sendeydi” diye o eski Sırp deyimini mırıldandığını ise sadece kendisi anlayabilirdi. Dragan sığınağın göbeğinde durdu. Tatsuko’nun silahı bir Zedong’a bir yaşlı adama yöneliyordu. “Dışarıda birkaç Vietnamlı ve birkaç Kuzey Koreli var. Hepsi de çiğ köpek filan yiyen komandolar. Anladınız mı? Kızımı hemen çözün. Yoksa dışarı canlı çıkamazsınız” dedi Dragan. Tatsuko’nun işareti ile karısı Marina’yı çözdü. Tatsuko Marina’yı boynundan sıkıca tutup kıstırılmış bir soyguncu gibi arkasına geçerek kendini sağlama aldı.

Zedong, Uwe’den cesedi karıştırmasını, bulacağı kutuyu Dragan’a vermesini istedi. Uwe iğrenerek cesedin yanına çömeldi. Aslında bu kemik yığını artık kokmuyordu. Tüketilecek bir derisi kalmadığından dikkatini çeken bir kurtçuk ya da karınca da olmadı. Toza karışmış küflü kumaşların arasından üzerinde küçük hava delikleri bulunan kurşun isabet etmiş siyah metal bir kutu çıkardı. Büyük delikten Topal Ejderha dedikleri böceklerden biri çıktı, elini biraz korku biraz refleksle salladı. Böcek yere düşüp gözden kayboldu. Kutuyu Dragan’a verdi. Yaşlı adam Uwe’ye az sonra odasının kapısını içeriden kilitleyip kendisine sopayla saldıracak bir okul müdürü gibi bakıyordu. Kutuyu açtı. İçindeki kırk yıllık tozu, böcek parçalarını üfledi. Sekize katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı açtı, zafer gülümsemesi sığınağı aydınlattı. Bu bir haritaydı. Marina o güne kadar izlediği deniz korsanı filmlerini gözünün önüne getirip kendine yabancılaştı. Tatsuko ve karısı heyecanlarını gizlemedi. Uwe ilk defa, çürük bir Amerikalı’nın, hamam böceklerinden rol çalan bir haritanın, topal mafya babası Dragan’ın, baygın bir hostesin ve cinnet geçiren mahalle kabadayısı tarafından rehin alınmış gibi görünen Marina’nın toplandığı bu sığınağın bir rüya olduğunu düşündü. Hatta buna inandı.

“Ne haritası bu?” dedi Uwe.

Dragan, kızı Marina’ya bakarak cevapladı: “Define.”

Zedong’un kahkahası duvarları sıvadı. Dragan ve Zedong konuyu Tatsuko’nun açıklamasını istiyordu. Tatsuko Marina’yı daha da sıkı tutarak kinayeli ve derin bir nefes aldı:

“Filipinler’de gömülü altınlardan birinin haritası.”

“Altın mı? Filipinler mi? Hani böcek? Hani kolizsopestin?..” diye uzayacak bir sorular zincirine henüz başlayan Uwe’yi Zedong’un ikinci kahkahası susturdu. Tatsuko devam etti: “Böcekler Filipinler’den geldi. Amerika altınları Japonya’yla paylaşırken bu Amerikalı doktor haritayı çalıp buraya kaçmıştı. Çinli bir komünist tarafından vuruldu ve bu mağarada öldü. Böcekler de doktorun gizli nükleer çalışmaları sırasında kullanılıyordu. Kurşunlardan biri doktorun cebindeki kutuyu deldiği için böcekler mağaradan dışarı çıkıp, üredi.”

“Böcekleri ne yapacaktı? Bir bok anladıysam şurada kişnerim” dedi Uwe. Zedong’un kahkahalarına alışmıştı herkes. Kişneme esprisine Japon kadın da güldü.

“Doktor böcekleri yanında taşıyordu çünkü Filipinler’e geri dönüp nükleobiyolojik silahı geliştireceklerdi ve komünist Çin’i bombalayacaklardı. Doktorun kendi hesabı ise altınları bulmaktı.”

“Neden Filipinler? Siz kimsiniz?” İkinci sorusu Tatsuko’yaydı.  

Zedong söze girdi: “Japonya, 2. Dünya Savaşı sırasında çapulculuk yapıyordu. Asya tapınaklarındaki, müzelerdeki altınları, yeni evli kızların bileziklerini vesaire toplayıp Filipinler’de dağlara sakladı. Malları ülkelerine götüremediler çünkü okyanusta dolaşan düşman denizaltıları Japonya’ya giden gemileri avlıyordu. Hesapta savaş bitince altınları alacaklardı. Ama biliyorsunuz: Japonya gümledi. Her şey dağlardaki deliklerde kaldı. 40’ların sonunda Amerika’yla anlaştılar, altınların çoğu kapışıldı ama bazıları kayıptı. Tatsuko bunu öğrenmiş. Kendisi çok takdir ettiğimiz bir ajandır.”

Uwe ağzı açık dinliyordu. Marina ise duyduklarını mantıklı buldu çünkü babası kalkıp taa oralara gelmişse bu bir hamamböceği için olamazdı. Nükleer araştırmalar ya da biyoloji onun umurunda olmazdı.

Zedong’un sığınağa girerken yaktığı gaz lambası yerde duruyor ve on metrekarelik bu mağarayı aydınlatıyordu. İşte o lamba bir ‘çıt’ sesiyle sönüverdi. Ardından bir kargaşa, birkaç acı haykırış, iki el silah sesi duyuldu. Bütün bunların altından şimdiye kadar herkesin unuttuğu baygın sarışın hostes çıkacaktı.

***

“Senin adın ne şimdi? Tresa değil mi yani?” dedi yere oturmuş sol kolundaki kurşun sıyrığı acısıyla baş etmeye çalışan Uwe.

“Değil, Ayşegül.” dedi sarışın kadın.

“Hostes filan değilsin?”

“İsviçre Konfederasyonu için çalışıyorum.”

“İnanmıyorum” dedi Marina. “Türk filan mısın yoksa?”

“Türküm.”

Ayşegül, yani Tresa Avrupa’ya göç eden birinci kuşak Türklerdendi. Berlin’de doğmuştu. Lisede girdiği Berlin polis teşkilatından İsviçre Stratejik İstihbarat Müdürlüğü’ne (SND) geçiş yapmış, Kuzey Afrika’da ve İstanbul’da bulunmuş, yakın dövüş sanatları ve kaçakçılık konularında uzmanlaşmıştı. “İsviçre’de kaçakçılık konusunda uzmanlaşmış bir polis olmak da ne kadar ironik.” diye gülüyordu. Çin Seddi’ne gelme sebebi Çin hükümeti ile ortak yürütülen bir operasyondu ve haritadan haberi olmayan yetkililer Topal Ejderha’yı çok fazla önemsiyordu. Adamlar böceğin gizemli bir tarafı olduğunun farkındaydı ama henüz işin radyoaktif kısmındaydılar. Filipinler ve altın konusunu Zedong ve Tatsuko gibi gölgesi kendinden geniş çekik gözlüler ve SND’den birkaç kişi biliyordu. Dragan’ın dört başı mamur sahtecilik, haksız rekabet ve kaçakçılık kariyerini takip eden Ayşegül’ün amirleri Marina’nın arkadaşı olan naylon hostese bu vazifeyi vermişti. Kadın sığınakta uygun zamanı bekleyip harekete geçmişti. Çabucak en yakınındaki Tatsuko ve karısını etkisiz hale getirip, Zedong’a ulaşmış onu da paketlemişti. O karanlıkta Japon kadının silahından çıkan bir kurşun Uwe’yi kolundan yaralamış, Zedong’un kurşunu ise Tatsuko’nun ayağına isabet etmişti. Artık karı koca uyum içindeydiler. Bundan sonra attıkları her adımda ikisinde de Çinli kurşunların hatıraları sızlayacaktı.

“Babam dışarıda komandolar var filan diyordu” dedi Marina.

“Blöf!” Ayşegül sanki bir mumu üflemişti. “Senin baban usta bir işadamı ve en iyi becerdiği şey kar hesabı yapmak değil.” Marina’nın sırtını okşadı. “Merak etme, baban iyi” dedi. “Hatta Zedong ve diğerleri de iyi. Az sonra bizimkiler alır onları. Bu arada Uwe’nin bana çok yardımı oldu. O Zedong’a ve babana attığı tokat ve nizami şarj çok yaratıcıydı.”

“Babama tokat mı attın?” diye gözlerini hapishane projektörü gibi açarak Uwe’ye yaklaştı Marina.

“Tokadı Zedong’a attım. Yani atmışım. Aslında çok karanlıktı öyle en yakınımdaki gölgeye salladım. Babanı sadece ittirdim. Başka bir şey yapmadım. Zaten gerek de yoktu, boş çuval gibi çöküverdi.” dedi Uwe sırıtarak.

Dragan, Zedong ve Japonlar bağlanıp deliğin girişine oturtulduktan sonra Marina ile Uwe’nin o dakikaya kadar farketmedikleri, mağara zemininde açılan bir kapaktan geçip sığınağın elli metre ötesinde, duvarın diğer tarafında bir ağacın altına gelmişlerdi. “Bizim de haritalarımız var” demişti Ayşegül.

“Sahi şu harita babamda mı kaldı?” diye sordu Marina.

Ayşegül cebinden sekize katlanmış kâğıdı çıkardı. “Lazım olur diye aldım.” Gülüştüler.

Uwe bir kaşını kaldırdı: “İsviçre’nin bu haritadan haberi var mı?”

“Tabii ki var. Bu yüzden bir sonraki durağımız belli. Benimle Filipinler’e gelir misiniz?” dedi Ayşegül.

“Gitmem ben oraya, çok yoruldum” diyerek yere uzandı Uwe.

Marina Ayşegül’e göz kırparak Uwe’nin turnike yapılmış koluna bir çimdik attı. Yaralı adam inledi.

“Ben de başkasıyla giderim. Orada yeni bir sanatsal performans düşünüyorum.”

“Nasıl?”

“Beyaz tülden bir elbise giyeceğim ve davetlilerin karşısında ‘evet’ diyeceğim.”

“Neye?”

Marina bu soruya cevap vermedi.  

SA KATAPUSAN

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

 

“Yakın gelecekte diş fırçaları nefesimizi analiz edebilecek ve eğer akciğer kanseri kokusu alırsa doktorumuzdan randevu alabilecek.”

Richard Watson / Gelecek Dosyaları

—Öz Hekimler Tıp Merkezi…

—Selamün aleyküm, kerata ben.­­

—Vay kerata, ne haber?

—İyilik be ne olsun, gözlerimi kapatıyorum vazifemi yapıyorum işte.

—Hep öyle, hep öyle. Hayırdır neyin var?

—Benim bir şeyim yok hamdolsun. Bizim patron… Topuğunu hiç beğenmiyorum.

—Ne var? Sertleşme? Döküntü?

—Döküntü var. Bir de son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıkfleksler gibi kokuyor.

—Demek ki son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıflekslerde geziyor.

—Yok, öyle bir şey yok. Kokuyu tarif etmek için söyledim sadece.

—Peki. Çarşamba akşamı uygun mu?

—Valla bilemem. Ben ajandasına yollarım. Beğenmezse kendi değiştirsin.

—Tamam.

—Ya soramadım, sen nasılsın?

—Valla iyi diyelim iyi olsun. Geçen tonerim bitti, mesaj geçtim. Acemi birini göndermişler. Açarken çok acıttı. Bir de artık nasıl bir dolum yaptıysa iki gündür midem feci ağrıyor.

—Korsandır.

—Sanmam. Yani teoride korsan ama bir de korsanın korsanı var. Bunun öyle olmadığını biliyorum, çünkü yazılar parlak, dolgun ve liberal. Anlayacağın bendeki düz korsan.

—Sevindim. Senin durumun da zor ama çektiğimi bir ben bilirim. Adam bazen parmağını kullanıyor, olduğum yerde tepiniyorum, “ben ne işe yararım hödük herif, sizin köyde kerata yok muydu?” diyorum. Duymuyor. Çojuğa da öğretemediler. Almanya’daki dayıoğlum arıyor bazen, “kendini kullandırma elaleme” diyor. “Kullandırmayıp ne yapıcam” diyorum. O da bi manyak. Bilmiyor ki bazılarımızın kaderi saksıda çubuk olmak. Ne ajıdır.

—Doğru be sağdıç. Ama benim daha komplike bir yapım var takdir edersin. Senin gibi bir basit makine değilim.

—Ayıp oluyor!

—Ya onu demek istemedim. Yani basit makinesin. Bilimsel adın bu, yanılıyor muyum? Sen Arşimed’in kaldıracının torunu değil misin? Basit deyince aşağılıyorum sandın. Asla. Akrabaların tahterevalli sektöründeler. Sen de böyle bir misyon yüklenmişsin. Beline kuvvet o ayrı. Yanlış mıyım?

—Evet. Yani anladım.

—Ha işte, telefonuydu, faksıydı hepsiyle aynı anda uğraşıyorum. Bir de varoş kırtasiyesi var.

—O nedir?

—Fotokopi canım. Eski moda, alt sınıf.

—Jakoben misin sen?

—Ja, ich bin jan jak jakoben.

—Uuvv, çabuk jandarmayı arayın, Jamaikalılar plajlara hujüm etti, Jan Jak’lar denije giremiyor!

—Neyse konu dağıldı. Ahije diyecektim. Ahize yani. Ulan kerata, beni de kendine benzettin.

—Aslımı yaşatıyorum. Sen anlat.

—Bu insanlar beni hasta ediyor. Geçen biri geldi. Doktorun arkadaşıymış galiba. Te bilmemnereyi aradı. Bağıra bağıra konuşuyor. Öyle çok tükürdü ki sekreter fark etsin de ahizeye kolonyalı mendil filan sürsün diye ne dualar okudum. Leş gibi kaldım. Faksta kâğıt biter, gelip yumruklarlar. Telefon çok çalar, üstüme bi şeyler fırlatırlar. Yani anlayacağın çile benimkisi. Çile.

—Bunları kime anlattığını unutuyorsun. Bütün işim toynaklarla be koçum. Hani derler ya; ayak işlerine bakıyorum. Eve gelip gidenin haddi hesabı yok. Bazı ince çoraplı, kumru babetli kızlar da gelmese gün göremeyeceğim. Varsa yoksa çocuk mezarı, teyze mantarı.

—Kızlar ha?

—Evet ya, ne biçim baş döndürücü çoraplar var görme. Böyle varı yoğu belli değil. Geçen biri geldi, inan olsun muz kokuyordu o minicik ayak.

—Seninki de iş, kafanı kaldırdığın an boğaz manzarası.

—Terbiyesizlik yapma… Bak terbiyesizlik deyince aklıma ne geldi; Fahrettin’i duydun mu?

—Don Fahrettin mi?

—Evet.

—Ne olmuş, duymadım?

—Ya çocuk idealist. Adamda basur var diye ortalığı ayağa kaldırmış.

—Yok muymuş?

—Yokmuş. Sabun alerjisiymiş. Anlaşılınca çamaşır makinesi ile kapışmış bu Fahrettin. Vay efendim senin bakım zamanın geçti, vay efendim deterjan artığı bırakıyorsun sana kaç kere söylemiştim de servise haber ver dedim de, vay sen bana düşman mısın, adamın g.tü yanınca benden bilecek de, oysa en güzelinden pamukluydum ben, gençliğimi bitirdin filan feşmekan.

—O da çok yaşlı. Altına kaçırıyor diye duymuştum.

—Kim? Ha evet makine. Evet. Gider hortumlarını yenilediler fayda etmedi. Rezistans filan hep cennetlik. Tabii Alzheimer da başlamış.

—Deme?

—“Kapağı açın, sıktım bitti” bile diyemiyormuş.

—Yazık ya. Pardon, diğer hat çalıyor. Kaçtım ben, hadi sen de topukla.

—Espri yapan çiplerini yerim senin silik silikon!

—E sen de odunsun.

—Odun denmez ona jühela, abanozum ben! Darbelerim sert ve temiz olur.

—Senle uğraşılmaz, hadi lafa tutma beni. Kapat!

—Hayır, sen kapat.

—Önce sen, çünkü önce ben dedim.

—Hakkın zamanla ölçüldüğü biricik yer; pide kuyruğu.

—Su küçüğün söz büyüğün. Kapat hadi!

—Atasözleriyle taammüden adam yaralamak!

—Dilin pabuç kadar, ahahaha! Yakıştı bu laf sana. Kapat!

—Tamam, aynı anda?

—Üç deyince?

—Şu an yaptığımız şeyi kimseye anlatmak yok tamam mı?

—Söz.

—Ki… Üç.

—Bıt.

—Jıt.

Önümdeki masada iki sarışın kadın oturuyordu. İkisi de ellili yaşlarda. İkisinin de bana sırtı dönük. Soldaki daha uzun boylu, daha kilolu. Zincirli bir gözlük takıyordu. Sağdakinin saçları herhalde yeni boyanmış. Bu kadın daha esmer ve daha zayıf.  Kahverengi sedef karışımı alacalı eski model bir tokası vardı. Bir kısım saç tokadan kurtulmuş özgür kalmış. Kolaylık olsun diye soldakine Muazzez, sağdakine Nuray diyeceğim.

Önlerinde Muazzez’in kullandığı bir dizüstü bilgisayar duruyordu. Görebildiğim kadarıyla renkli topların istiflendiği bir oyun. Nereye bastığını anlamadım ama o renkli toplar zaman zaman eriyor. İstif küçülüyor. Benden önce gelmişler. Vücutları hafifçe birbirlerine dönük. Muazzez oyunla meşgul görünüyordu ama sırtından bile aklı başka yerdeymiş izlenimini alıyordum. Nuray da ayıp olmasın diye ilgileniyordu sanki. Konuşmuyorlardı. İkisi de şort giymişti. Üstlerinde ise penye anne tişörtleri. Muazzez’in ayağında erkek terlikleri. Nuray’da sandaletler vardı.

Yarı açık bir çay bahçesindeydik. Tavanları hasır kaplı, iskelet ise griye boyanmış demir. Sigara içiyorlardı bir taraftan. Çayları bitmişti. Nuray yeni birer çay almak için arada sırada garsonu gözlüyordu. Olduğu yerde dönüyor, etrafı süzüyor, sonra eski pozisyonunu alıyordu. Sigaraların markalarını anlayamadım. Birininki standart, diğeri ince. Küllük dolu değildi. Ama benimkine nazaran çok daha kirliydi. Aslında buralar rüzgârlı olur ama küllüğün içindekiler aynen duruyordu. Normal şartlarda o küllerin küçük bir hortuma kapılmış gibi kendi etraflarında dönüp dışarıya savrulması gerek.

Muazzez gözlüğünün zincirini düzeltti. O sırada ensesindeki bir tüyü çekmiş olmalı, çok küçük bir iniltiyle zinciri şöyle bir elden geçirdi. Nuray garsona bir daha baktı. Muazzez sigarasından bir nefes çekti. Gözlerini göremiyordum ama duman kaçınca kırpıştırmış gibi geldi. Nuray tavana bakarak, bacağını kaşıdı. PAŞ! Bir sinek öldürdü. Sonra durdu, bu sefer yere eğilip bacağını kontrol ederek tekrar kaşıdı. Anladığım kadarıyla bileğinin üst kısmını ısırmıştı sinek. Kafasını kaldırırken:

“Gözlüğünü mü değiştirdin?” dedi.

“İki tane almıştım yanıma” dedi Muazzez.

Üç buçuk dakika boyunca hiç bir şey olmadı. Garson gelmedi. Sinek ısırmadı. Gözlük zinciri sorun çıkarmadı. Muazzez’in ayaklarının tuhaf bir biçimde kıpırdadığını gördüm sonra. Terliğinin sağ tekini çıkarmış ayak parmaklarıyla sol ayağının üstünü kaşıyordu. Nuray garsona el salladı. İki çay daha geldiğinde Muazzez’in terliğinin teki hâlâ ayağında değildi. Betona mı basıyordu? Evet.

Nuray çayını daha çabuk bitirdi. İstiflenmiş renkli toplar hareketsizdi. Oyuna ara mı vermişti? Zaten çok yavaş oynuyordu. Durdurma tuşuna basmış olabilirdi. Muazzez başını arkaya doğru atarak saçlarını avuçladı, toplarmış gibi yaptı ama geri bıraktı. Bunun esnemekte olduğu gibi bir etkisi var mı acaba? Nuray da yaptı aynı şeyi çünkü. Tokasını çıkardı önce, çekerken takılmış telleri incitmemek için dikkat etti. Sonra Muazzez’den daha uzun olan saçlarını kavradı. Burgu yapıyormuş gibi bükerek ensesi üzerinde birkaç kere salladı, bıraktı. Tokasını yerine taktı. Bu sefer toka düzgün durmuştu. Nuray’dan sonra Muazzez gene saçlarına dokundu. Bu sefer başını daha da geriye uzattı. Bir an göz göze geleceğiz diye korktum. Soluk renk saçlarını topuz yaparcasına yukarıda birleştirip saldı. Bir şeyler yapmak istiyor ama vazgeçiyor gibiydi kadınlar.

Nuray çay kaşığında tırnağıyla bir şey kazıdı. Üç dört masa öteye yeni oturan bir aileye bakarak:

“Bugün pazar çok kalabalıktı” dedi.

“Evet” dedi Muazzez.

Kalkıp lavaboya gittim. Dönerken kasanın olduğu tarafta bir kitaplık gördüm. Yanındaki camda “Okuma Köşesi” yazıyordu. Etrafında bir oturma grubu.  Koltuklarda gri kırışık birer örtü. Kitapları da koltukları da hayırsever birileri bağışlamıştı herhalde. Eğilip kitaplara baktım. Birkaç sıra ansiklopedi. Bir Almanca test kitabı. Birkaç KPSS hazırlık kitabı. Bir Can Dündar. Birkaç dergi. Halikarnas Balıkçısı, İngilizce sözlük, yırtık bir ehliyet kursu kitabı. Panait İstrati’nin aynı romanından birkaç tane. Rıfat Ilgaz. Gani Müjde. Bir sıra Harlequin. Orta sırada iki cilt “İnsanlık Suçu”. Yaklaşıp eğilerek birincisini elime aldım. Belim çok acıdı. Dizlerimi yere bıraktım. Kahverengi cildi açtım. Theodore Dreiser. Altmışlı yıllarda basılmış. Karıştırdım biraz. Çok güzel kokuyordu. Otursam da okusam mı burada diye düşündüm. Üşendim.

Masama geçtim. Muazzez’in renkli topları duruyordu. Nuray beni fark etti. Sol kulağıma doğru baktı. Sanki bakışlarını isabet ettirememişti. Bir daha denemedi. Muazzez birden elini kürek kemiğine attı. PAŞ! Önce sarı ve hemen kırmızıya dönen parmak izleri. Kızıllık kaldı orada.

Gazozum bitti. Gazoz doluyken bittiği anı düşünmekten kaçarım. Bitince de yeni bir şişeye en uzak olduğum yerdir. Aslında lüzumsuz. Gazoz içerken düşünmeye ne gerek var.

Nuray kıpırdandı. Boynunu ovaladı. Kadınlar boyunlarını ovalar bazen. PAŞ! Muazzez önünde bir yerine vurdu ama göremedim. Kucağına belki.

Saate baktım. Sıcak yüzünden kayışından gevşettiğim saatim yamuk duruyordu. Bileğimi sallayarak kalktım. Hesabı ödedim. Dreiser’le vedalaştım. Nuray’la Muazzez hâlâ oturuyordu. Renkli toplar yığılmıştı. Oynamayacaksan kapatsan ya. PAŞ!

Sade’ymiş adı. Ezbere, küçük, ışıksız fakat kadınsı bir ses.

—İyi günler. Ben Sade, sizi bilmemne bankası adına rahatsız ediyorum. Latif Zühtü Beyefendi ile mi görüşüyorum?

—Evet.

—Vaktiniz var mıydı?

‘Vaktim yok’ dersem bu sefer ‘ne zaman arayalım?’ diyorsun Sade.

—Dinliyorum.

—Efendim bankamızın kredi kartı kampanyası konusunda sizi bilgilendirmek istiyorum.

—Bilgilendirin.

Sekiz taksit ve iki ay ertelemeli at toynağı dâhil herhangi bir kampanya hakkında bilgilenmeye ihtiyacım yok ama ilk nefesini tüketmesini beklemeliyim. Söze girmeden itiraz edersem dayanılmaz bir tartışma halini alabiliyor. Önce beklemeliyim. Birkaç cümleden sonra mutlaka bir soru soracak. O zaman kendi kozumu oynayacağım.

—Hangi adınızı kullanmamı isterseniz?

—Hangisi gönlünüzü çektiyse onu kullanın. İkisi de bana yabancı gelmiyor.

—Peki Latif Bey. Öncelikle bankamız ile siz müşterilerimizin güvenliği amacıyla yapılan görüşmelerin kaydedilmekte olduğunu belirtmek isterim.

‘Sakın sinirlenme’ diyor yani. ‘Doğru düzgün konuş, yarın öbürgün böyle böyle hakaret etmişti ayı diye döküveririz çarşaflarını’ diyor.

—Bankamızın ayrıcalıklarından yararlanmak artık çok kolay. Kredi kartı üyelik aidatı, yıllık sabit ücret, fotokopi parası, dosya ve defter masrafı, yakıt, yol kanalizasyon harcı ve benzeri bedeller istenmemektedir. Üstelik herhangi bir kefil talep etmediğimiz gibi ikametgâh senedi, maaş bordrosu, orta öğretim başarı puanı gibi ekstra şeyler istemiyoruz. Sizi belgelerle yormuyoruz. Onay verdiğiniz takdirde kartınızı kapınıza kadar getiriyoruz. Form doldurmak, annenizin kızlık soyadını söylemek, evlilik yıldönümünüzü hatırlamak zorunda değilsiniz.

Yıldönümü zahmetinden kurtarmayı vaat etmen güzel. Fakat mesaj atacaksınız. O mesajı hanım görecek. ‘Latif banka bile hatırladı, gsm, avm, herkes hatırladı bir tek sen hatırlamadın. Latif doktora gidelim.’

—Bankamızdan bir banka kartı kullanıyor musunuz Latif Bey?

—Kullanmıyorum Sade Hanım.

Yeni bir paragraf için soluk aldığını hissedebiliyorum. Tam sırası.

—Sade Hanım.

—Efendim Latif Bey.

—Latif de bana.

—Peki Latif.

Ne güzel peki diyorsun öyle. Bir tutuşma oldu şöminemde Sade. Ömrüm boyunca Sade seni bekledim. Nice otobüsler geldi de binmedim. Bana kek yapar mısın, çoraplarımı bulur musun? Bana peki de, evet de, tabii de. Banka deme.

—Biliyorum bu da senin vazifen. Biliyorum birilerinin de bunu yapması lazım. Dünya çok kalabalıklaştı. Elli katlı apartmanlarda tek bir kapıcıyla yaşıyoruz. Bazen bir terliği iki kişi giyiyoruz. Herkes bir sürü anlamsız işte çalışmak zorunda. Ama sana şükranlarımı sunuyorum Sade. Hatırlamış, aramışsın. Hiç unutmayacağım bu inceliğini. Kredi kartı almak istemiyorum. Teşekkür ederim.

—Latif bey şöyle sorayım…

—Latif de bana lütfen. Sesimiz kayda alınıyor. Soğuk biri sanılmak istemem.

—Latif şöyle sorayım o halde; herhangi bir kredi kartı kullanıyor musunuz?

—Kredi kartı kullanmıyorum. Kefenimi taksitle almam gerekene kadar da kullanmayı düşünmüyorum.

—Anlıyorum. Kartımızın avantajlarını duymak istemez misiniz?

—Sülalesi avantaj olsa da istemiyorum. Çok teşekkür ederim Sadeciğim.

—Sade Hanım demenizi tercih ederim Latif Bey!

Onca mesut hatırayı tek kalemde siliyorsun. Balkondan bavulumu fırlatıyorsun, bavulda porselen çaydanlığım var. Bana kek yapacaktın.

—Gücendim şimdi sana Sade.

—Latif Bey kartımızın her alışverişe on dokuz taksit imkânı verdiğini ve ilk üç ay borç erteleme kampanyamızı biliyor musunuz?

—Ben sadece on beşe kadar sayabiliyorum.

—Latif Bey peki her yüz liralık akaryakıt alışverişinizde ertesi günkü ikinci elli liralık tüketiminizin önceki haftaya yansıyan son otuz liralık indirimine ek olarak altı taksit yapılabildiğini ve her üçüncü yarım depoda yüzde bir nokta sekiz ultra puan kazandığınızı?

—Ne?

—Şöyle açıklayayım Lütfü Bey…

—Latif.

—Pardon Latif Bey. Şimdi her akaryakıt alışverişinizden yüz liralık puanı düştükten kalanıyla önceki haftadan biriken son yirmi liralık puanınızı tekstil alışverişlerinizde kullanabileceğiniz puanların yüzde dördüne ekleyerek ekstradan kazanma şansını yakalıyorsunuz.

—Arabam yok Sade.

Başından aşağı kaynar akaryakıtlar döküldü. 

—Peki ya süper fırsatlar, çekilişler?

—Senin olsun, beni hatırla.

—Özel değilse neden istemediğinizi öğrenebilir miyim Levent Bey?

—Melis Hanım, birbirimizi yormayalım. Sorduğunuz soru mahremiyet alanıma giriyor. Perdelerimin rengi dışında hiçbir şeyi tanımadığım Burcularla paylaşmam. Zaten perdelerim de sokaktan görülebiliyor. Anlatabiliyor muyum Pınar Hanım?

—Anlıyorum. Yalnız Pınar değil Latif. Ay, Sade. Kullandığınız normal banka kartı var mı? Eğer varsa size vadesiz hesap kartı kampanyamızdan bahsetmek isterim.

O porselen çaydanlığın hesabını vereceksin kadın!

—Bana hicran dolu maziden bahsetme Sade.

—Anlayamadım?

—Kart diyordun.

—Vadesiz hesaplarımızda her bir market alışverişinizde…

—Sade.

—Efendim Lütfü Bey?

—Şarjım bitiyor.

Yalan söyledim kabul. Ne diyeydim, şu anda çıplağım mı diyeydim?

—Öyleyse kısa kesiyorum. Vadesiz hesaplarda olsa bile paranız değerine değer katar. Form doldurmak ve ayrıca…

—Gülay hoşçakal.

—Onaylıyor musunuz?

Tuzak! Dikkat et Latif, neyi onaylayacağını bilmiyorsun.

—Onaylamıyorum Sade. Seni sevmiyorum Tülay.

—Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz Latif Bey.

—Latif değil Levent.

—Kayıtlarımı kontrol ediyorum…

—Selam söyle.

—…

—…

—Lütfü bey bir saniye kapatmayın.

—Efendim?

—Ya şok avantajlar?

—Öpüyorum avantajlarından.