.

Yazarın arşivi

• Romanın sonu konusunun özüne göre doğallığını yitirmemelidir. Final, göbek deliğine benzer. Gereksiz biçimde şişmanlayan bir vücutta göbek deliğine ulaşmak zordur.

• Sabahleyin havuzdaki sönük balonlar şu anlama gelir; dün gece bir sosyete düğünü vardı ve gelin yüzme bilmiyordu.

• Bir gün bütün balkonlar kapatılacak. Büyük bir buzdolabı kutusuna delikler açmak suretiyle çok güzel konutlar yapılabilir.

• Traktörün arka tekerleği büyük ve kaslı iken ön tekerleği neden bodur ve cılızdır? Çünkü arka tekerleğin akrabaları yüksek yerlerdedir ve önünde kendine rakip olabilecek bir şey görmeye tahammülü yoktur.

• Mağazada tezgâhtar sanılınca ‘ben de müşteriyim’ dediğimizde çok sert bir gerçeğe dokunmuş oluyoruz.

• Bebekler daha anne karnındayken rüya görmeye başlar. Yıllar sonra mikrofondaki müdür yardımcısı onlara ‘sırana geç serseri evladım’ diye bağırdığında o rüyadan uyanırlar.

• İnegöl’ün girişinde çatalıyla köfte tutan bir el anıtı var. Kavun, karpuz ve horoz heykellerinden sonra nihayet ‘eyleme’ geçmeye karar vermiş yetkilileri içtenlikle kutluyorum.

• İnsanların dört tip olduğunu çok geç öğrendim. ‘Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’cılar, kızımlar, gelinimler ve o sırada ağzı açık televizyon seyreden evin en küçük oğlu. Anneee çayın yanında ne var?

• Bir gün gelişmiş bilim ve sanatıyla müreffeh, çukura filan düşünce belediyeden aldıkları tazminatla gül gibi geçinen insanların yaşadığı bir ülke olacağız. O gün benim kaderimde ise orkestra çukuru olacak. Kırık bir keman, kayıp bir yay. Vay bendenize vaylar şahsıma.

• Çerez tabağında beyaz leblebi ile sarı leblebi kavga etmiş. Beyaz leblebi sarıyla ‘yanık puantiyeli’ diye dalga geçmiş, öbürsü de kızmış ‘pudra mı sürdün yoksa badana mı yaptırdın şıllık’ demiş beyaza. Hak etmişler hak etmesine de fıstık çok ağır konuşmuş: ‘Antep, ben ve fındık gidince sabaha kadar doya doya ötün. Ama şimdi keyfimizi bozmayın yırtmayayım ağızlarınızı’

• Rüyamda nişanlımla evde otururken pantolonuma kahve dökülüyordu. O ‘şimdi hallederim’ diyerek sabunlanmış bir bulaşık süngeriyle gelip lekeyi üzerimde siliyordu. Rüyamı uzmanına sordum. Kumaştan geçen soğuk köpüğü uyandığımda bile sanki bacağımda hissettiğimi anlattım. ‘Çocuğun olmayacak senin’ dedi.

• Şehrin kırpışıp duran ışıklarına bakıp ‘ne çok elektrik parası’ derdim. Kızlar ateşin başında şarkı söylüyordu. Orada değildim.

• Klasik yapıtların reprodüksiyonunu yapmak suç mu? Neden korsan kitapçılıkla itham ediliyorum?

• Berbere giderken ondan tam olarak nasıl bir şey isteyeceğini düşüneceğim diye dünyanın döndüğünü, arabaların kaç tane farı var, kornalar kaç desibele çıkabilir hep unutuyorsun. Gel kardeşim bi kucaklaşalım.

• Patateslerin filizlenmesini önlemek için torbasına bir tane elma koyun. Çünkü elma biraz asabi yaradılışlıdır.

• Milyarderler kolejinde okurken öyle tembeldim ki bazı sınavlarda boş kâğıt verirdim. Öğretmen üzerine ‘Yüz bin TL’ yazıp sevinçle bankaya koşardı.

• Bir akşam Ferhat, Mecnun, ben oturuyoruz böyle. ‘Kız mesajıma cevap vermedi, depresyonlardayım’ dedim. Sonra hep beraber sustuk.

• ‘Otobandan git’ dedi ihtiyar. ‘Hızlı ve yalnızsın. Yakışır.’

***

Selam.

İlkokul üçüncü sınıfta çocuklardan birinin defterine yapıştırdığı duvar yazısı çıkartmasında “Üzüntümden çorapsız yattım” diye bir espri vardı. Hiç anlamamıştım. Yıllardır arada aklıma gelir, “ne demek istiyor ulan acaba” diye düşünürüm. O dönemden beri bu tip cümleleri okur, güler, kafamı kaşırım. Bütün bu şakalar filanlar belki de hep o çorapsız yatan adam yüzünden.

Asker arkadaşım, dostum, şair Serkan Gezmen’e 15 ay kadar önce bir telefon görüşmesinde “böyle böyle bir şeyler yazacağım adını sen koy” diye rica ettiğimde tereddüt etmeden “Kuş Lokumu olsun” demişti. Duyduğum anda içime öyle sindi ki başka bir isim önermeyi aklımdan geçirmedim. Tamam işte; küçük, tatlı ve renkliydi.

Yukarıdakilerle birlikte 50 bölüm oldu. 15 ay boyunca teveccüh ettiniz, beraber güldük ve “hımm” dedik. Buna çok önceden karar vermiştim, 50 olunca biraz ara verecektim. O gün geldi. Kuş Lokumu en az 3 ay sahalardan uzak kalacak. Biraz birikelim, biraz dinlenelim, biraz özleyelim. İnşallah döndüğünde çok daha derli toplu ve daha güldürüklü olur.

Bu molaya Feridun Düzağaç’ın karanlık gibi görünen ama tıkabasa umut dolu olduğuna inandığım muhteşem, komik şarkısıyla başlamak istedim: Tesadüfler. Biz okurlara, dinleyenlere, sanatseverlere umut veren eserler olmasa ne yapardık, amanın düşünmek bile istemem.

Bırakın terk ettiğiniz şerit boşalsın be, tek size bir şey olmasın. Herkese hayırlı Ramazanlar…

http://fizy.com/#s/1ajf3t

• Haydi şişe çevirmece oynayalım. Ben başlıyorum: Bottle.

• Derdini anlatabilecek kadar Türkçe bilen tek kişi Neşet Ertaş.

• Televizyonda -annemden defalarca duyduğum- ibretlik bir sözü ‘anneannemin lafıdır’ diyerek alıntılayan bir şarkıcıya denk geldim, tüylerim diken diken oldu. Bu şarkıcı benim yeğenim miydi yoksa?

• Kaideleri sigortalayan şirketlerin poliçesinde ilk sırada ne var? İstisnalar.

• Birleşik kaplar prensibini anlamak için bulaşıklığa bak. Sırtını dönmüş küskün tencere ve balık istif bardaklar fiziğin gözyaşlarıdır.

• Yasalar veya toplum karşısında bazı adımları atmanız tek başına makbuldür, herhangi bir yere varmanız gerekmez. Mesela dilek ve şikâyet kutularının uygun noktalara asılması yeterlidir. İçine ne atılıyor, atılanlar okunuyor mu, okunsa da bir işe yarıyor mu diye sorulmaz. Zaten teorik olarak yazdığınız dilek veya şikâyetin hesabını gene aynı kutu aracılığıyla sormak durumundasınızdır. Ne yaparsanız yapın bir girdabın içinde döner durursunuz. İsteğinizi yazıp bir şeylerin değişmesini beklemek en isabetli yoldur. Bu konuda son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre bazı kutulardan Osmanlıca mektuplar çıkıyormuş. Bunun bir kötü bir de iyi anlamı var. Kötü olan; dilek ve şikâyet kutuları pek sık açılmıyor. İyi olansa; eninde sonunda bir şeyler değişiyor işte, alfabe gibi.

• Nasreddin Hoca ‘Parayı veren düdüğü çalar’ diyerek dünya gerçeğini özetlemişti. Fakat onun yerine ‘Çok iyi bir insan olduğum için hepinize birer düdük aldım. Artık her birinizin bana küçük, sevimli borçları var’ deseydi bankacılığı özetlemiş olurdu ve adı bankamatiklere filan verilirdi.

• Bence ‘piksel’ fikri sıcak bir yaz gecesi sivrisinekler tarafından kalleşçe ısırılan mühendisin ‘Allah’ım bu küçücük karelerden nasıl geçebiliyorlar?’ diye sinek teline kilitlenen çaresiz bakışları sırasında ortaya çıkmıştır.

• Taş makası kırar. Kâğıt taşı sarar. Makas kâğıdı keser. Kâğıt kucaklayıcıdır ama parçalara bölünmesi kaçınılmazdır. Taş güçlü ama ilkel ve ezicidir. Makas uygarlıktır ama uzlaşmacı değildir. Kâğıdı seçiyorum.

• Kumdan kale yapmaya meraklı bir çocuğa birkaç meslek yakıştırılabilir. İnşaat mühendisliği, mimarlık, heykeltıraşlık ve hatta tarihçilik. Ama asla müteahhitliği akıldan geçirmemeli.

•Başladıkları bir işin başından onu bitirmeden kalkan işçilerin hoşgörüldüğü tek yer kitap ayracı matbaası olmalı.

• Gölgelerin uzadığı yerde basket maçı var demektir.

• Dilimizde üst üste üç ünlü harf yan yana gelmez, burayı dinle evlaaadım!

•‘Beni günahsız sanıyorlar’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Çünkü gıdım çıkmasın diye başım dik yürüyorum.’

• Davulcuyu evine çağıran tokmağa anlayış göstermeli.

• Assassination kelimesini Shakespeare uydurmuş. Şimdi anladınız mı; o peltek değildi.

• Kadının topukları öyle yüksekti ki intihar ediyor sandım.

• Taharet ile maharet arasında tek bir harflik fark olsa da bu ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

• Daha hızlı yürüyen daha çok yaşar. Yalnız.

• Vücudun bütün işe yarar organları toplam 35 milyon $ ediyormuş. 10 bini şimdi aldım, kalanı da iş bittikten sonra ödeyecekler.

• Çocukken balık sevmediğim için hep horlandım. Hiçbir balık hakları savaşçısı arkamda durmadı. Leopar sevmeseydim en azından soyunmaya hazır mankenler olurdu. Çocukken kepçe kulaklı olduğum için gülerlerdi, üzülürdüm. Şimdi ‘kepçe olduğumdan asla 100 metre koşusu kazanamayacağım’ diyorum gülmüyorlar, gene üzülüyorum.

Yazının devamını okuyun. »

 

• ‘Abartma’ dedi Pablo’nun öğretmeni. ‘Abartmıyorum’ dedi Picasso. 

• 1891’de açılan İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kapı ve pencerelerinin bugün müzelik olması, berberde arkamızdaki aynanın içinde gittikçe küçülen onlarca kendi ensemizi görmek gibi bir şey.

• Altmış dakika ayakta durmak ile on dakika öpüşmenin harcadığı enerji aynı ve yüz yirmi kaloridir. Bir saat boyunca ayakta beklediyseniz muhtemelen ekildiniz, öpüşmeyi unutun.

• ‘Norwecche biliomusn’ diye mesaj gönderdi. ‘Hayır, Türkçe biliyorum.’ yazıp gönderdim.

• Zaman yolculuğu imkânsız değil; radyo reklamlarını dinleyin. ‘Ev almak istiyorum ama bu zamanda nerede öyle dürüst, güleryüzlü emlakçı?’ diyen adam on saniye sonra ‘Özkardeşler Emlak. Telefon: Sıfır iki yüz on iki çift sıfır seksen üç…’ diyor.

• Hangisi daha eko-romantik; sevdiğin kıza yazdan kalma bir gökyüzü armağan etmek mi, kafasına mavi renkli bir Mango poşeti geçirmek mi?

• ‘Tahmin etmiştim.’ —Jules Verne

• Fildişi kulesinden inmeyen yazarlar var, bir de oturduğu yerden ‘Açılma! Dön geri!’ diye bağıran cankurtaranlar.

• Tarihte ilk sırıkla atlamacı aynı zamanda ilk asker kaçağıydı.

• ‘Stetoskop gibiyim’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Kalp atışlarını dinlettiler ama hiç aşktan bahsetmediler.’ 

Bütün bunlara Marina için katlandım. Öncesinde post-müstakbel kayınpederim Dragan’a ve sonrasında Zedong denilen eşkiyaya. En son da şu yaklaşan kışın sert rüzgârlarına. Gobi Çölü’nde bile böyle arsız rüzgâr görmedim. Ne olduğu belli olmayan bir böcek peşinde ne olacağı belli olmayan bir kaderle kucak dansı yapıyordum.

Zedong’un söylediğine göre böceğin yuvasına çok az kalmıştı. “Buralarda bir yerlerde olmalı” demişti. Haklıydı galiba, çünkü etrafımda daha çok böcek görmeye başlamıştım. Özellikle duvarın kenarından aşağıya baktığımda dipte yürüyen böcek kervanlarını seçebiliyordum. Marina ile buluşma yerimize de hesabıma göre bir ya da iki günlük yol kalmıştı.

Çinlinin bana verdiği güvence en fazla bir kitle imha silahının bir ortadoğu ülkesine verdiği güvence gibiydi. Şeytan ile anlaşma yapmayı tercih etmezsiniz ama buna mecbur kalabilirsiniz. Yahut yüzüne yediği haltların karanlığı vurmuş birine başka çareniz olmadığı için evinizin anahtarını verebilirsiniz. Bu sık sık başımıza gelen bir şey değil, belki de bir kere gelir. Benim sınavım o gündü işte. Marina’nın uzakta bir ağaca bağlandığını, ben böceklerin yuvasını bulduğumda serbest kalacağını söylemişti. “Ne zaman?” diye sorduğumda ise, “sen tişörtünü çıkardığında” demişti. “Beni görebiliyorsanız neden kendi k.çınızı kendiniz silmiyorsunuz” şeklinde feryat edince, “Bizim aklımızı tartışma, işine bak” diyordu yaşlı sıçan. Benden ayrılmadan önce bir dürbün verdi. Tişörtümü çıkardığımda işareti alacaklar ve Marina’yı bırakacaklardı. Ben de bunu beş kilometre ötesini bile gösteren (mi) tuhaf dürbünle görebilecektim.

Vakit öğleyi geçiyordu. Hava güneşli sayılırdı ama kuru rüzgârın kırbaçlarıyla gözkapaklarım kraft kâğıdı gibi olmuştu. Tişörtümün üzerine eski hırkamı ve montumu giymek zorunda kaldım. Kasım ayı bu bölgede çok soğuk olurmuş. İçimdeki merak ve sıkıntı iklimi çok umursamasa da yürümekte zorlanıyordum. Saat ikide mola verdim. Aç değildim ama biraz su içtim, bir elma yedim ve birkaç bisküvi tıkıştırdım ağzıma. Hikâyeye bakarsanız biz Marina ile ayrılacaktık. Bir ayrılığa bu kadar heyecan ve iç kapılarımı zorlayan bir özlem ile yürümek bana da garip geliyordu. Ayrılmak mı kavuşmak mı bu, diye soruyordum kendime. Kavuşmanın gerçekleştiği yerde ayrılık başlıyordu. Bunun sadece bize özel bir şey olmadığını takdir edersiniz.

Saat dörde doğru böcekler kalabalıklaşmaya başladı. Nihayet aşağıda, duvarın kenarında gördüğüm böcek deresi kalınlaşmış, başka küçük kollarla birleşerek bir kitin ordusu oluşturmuştu. Biraz daha yürüyüp belimden aşağı sarkarak gözlerimle takip ettim. Aklıma dürbün geldi. Çıkarıp baktım. Birkaç yüz metre ileride böcekler ortadan kayboluyordu. Dürbünü çantama attım ve koşmaya başladım. Bu sırada bir kilometre ötedeki kulede bir parlama gözümü aldı. Nöbetçi bana doğru yönelmiş olmalıydı. Hemen durdum. Dürbünle bir yerlere baktığımı gördüyse çıplak ayakla inek tersine bastım demekti. Bir şey olmamış gibi normal tempoda yürümeye devam ettim ama nöbetçinin tam olarak ne yaptığını çok merak ediyordum. Bir hareket yoktu. Böceklerin gözden kaybolduğu yere geldim. Duvardan aşağı tekrar baktım. Büyük bir çatlaktan içeri giriyorlardı. Çatlak toprak zeminle birleştiği yerde genişliyor, bir insanın sürünerek geçebileceği üçgen bir boşluğa dönüşüyordu. Evet, bulmuştum. Yuva burası olmalıydı. Aşağı inip emin olmak isterdim fakat geri çıkamayacağımı ve nöbetçiyi düşününce denemedim bile. Montumu, hırkamı ve tişörtümü çıkardım. Marina’nın akıbetini öğrenmeli fakat nöbetçinin dikkatini bir daha çekmemeliydim. Montumu koluma sarıp kafama kaldırarak dürbünü yavaşça aldım ve sanki yağmurdan korunuyormuş gibi aklım sıra alete kıyafetlerimi siper ederek etrafı izlemeye başladım. Kuzeyde bir hareket farkettim. Yaklaşık dört kilometre filan uzaktaydı. Ağaçların arasında başına geçirilmiş çuval omuzlarını da kaplayan kırmızı montlu bir kadın bağlandığı yerden maskeli bir adam tarafından çözülüyordu. Kırmızı mont Marina’nındı. Ama yüzünü göremiyordum. Serbest kalınca hızla koşmaya başladı. Bu ördek adımları tanıyordum, evet bu sevgili Marina’mdı. Dürbünü daha fazla kullanamazdım. Marina’nın nereye koştuğunu anlayamadan dürbünü hızla ve çaktırmadan çantama sokup bir kuytuya çömeldim. Üstümü giydim. İşareti verdikten sonra havanın kararmasını beklemem söylenmişti.

Kırk beş dakika geçti. Oturmuş önüme bakıyor. Elimdeki çöple yerde anlamsız şekiller çiziyordum. Güneş batmak üzereyken bir gölge yaklaştı. Kafamı kaldırdım. Çinli nöbetçi olmalıydı. Kuleden yürüyüp gelmiş. Çok kötü bir İngilizceyle sordu:

“Dürbün nasıl?”

“Nasıl nasıl?”

“Sen dürbün var.”

“Ee?”

“Yasak. Nereye baktı?”

“Meyve ağaçlarına.”

“Meyve? Ne koşuyor?”

“Çapraz koşu. Adam eksiltme.”

 “Ne çıkardı gömlek rüzgâr hava?”

Cevabımı düşünürken bir ıslık sesi duydum ve adam devriliverdi. Başıma piyano düşse öyle şok olmazdım. Birkaç saniye hareketsiz kaldıktan sonra boynundaki iğne gibi şeyi farkettim. Arkama döndüm. Ayağa kalktım. Korkudan ölsem mi ölmeyi beklemeden kendimi duvardan atsam mı bilemedim. Ellerini kullanmayı yeni öğrenmiş bir bebek gibi acemice dürbünü çıkardım. Yere düşürdüm. Yerden alıp dört bir yanıma baktım. Hava neredeyse kararmıştı. Net bir şey göremedim. Nöbetçinin geldiği kuleye baktım. Kimse yok gibiydi. Gerideki kule ise çok uzaktaydı. Neden sonra akıl edip yerde yatan nöbetçinin kalbi atıyor mu diye kontrol ettim. Kalp atışını anlayamadım. Kendiminki o kadar gürültü çıkarıyordu ki başka bir sesi algılamam zordu. Sonra boynuna orta parmağımı bastırdım. Atıyordu. Ölü değildi.

Birden ensemde soğuk bir el hissettim. Kamera şakası yapılarak korkutulan insanlar gibi aptalca bir ses çıkararak öne fırladım. Başımı çevirdim. Askeri üniforma içinde daha önce görmediğim bir adam. İple duvara tırmanmış. Eliyle beni çağırdı. Hemen aşağı baktım. Zedong aşağıdan el sallıyordu. Önce adam indi, arkasından ben. Zedong fenerini yüzüme tutarak, o çakal sesiyle “Aferin Rambo” dedi.

“Rambo çekik gözlülere bombalı oklar atıyordu, sıra sende.”

Kahkaha atıp duvarı işaret etti. İpe tırmanan adama girişte beklemesi emrini verdi. Reverans yaparak çatlağa girmemi istedi.

“Benim işim değil bu.”

“Gir” dedi. Elinde silah vardı. Elinde silah olanların ikna kabiliyetine hayranım.

Sürünerek girdim. Peşimden de Zedong. Çatlak en fazla bir metre uzunluğunda bir tüneldi ve her yan böcek doluydu. Tünelin ardından özellikle yapılmış gibi mezar odasına benzer bir yere çıktık. Orta boy bir insan rahatça ayağa kalkabiliyordu. Zedong’un nereden çıkardığını anlamadığım gaz lambasını yakmasıyla üç ayrı silahın çekilmesi bir oldu.

İlk farkettiğim kenarda yatan çürümüş bir cesetti.

Cesedin yanında elleri bağlı ve ağzı bantlanmış Tresa uzanıyordu.

Sol tarafta üç numara tıraşlı, bıyıklı bir adam ve bir kadın bize birer tabanca doğrultmuşlardı.

Kadının solunda ise zayıflamış, saçları yıpranmış, gözleri karanlık, dudakları ezik çilek renginde, esmer kuru elleri sıkı sıkı bağlı Marina duruyordu.

Onu çok seviyordum.

• Yemeğimi yerken masaya bir kemancı yaklaştı. “Kemanın nerede?” dedim. “İnsanların kafasını karıştırma” dedi.

• Manzara resmine ay ve güneşi yan yana çizen çocuk bize asimetriyi açıklar, bunu kopya çeken diğer çocuk simetriyi.

• Karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptığımı duyunca “Çehov Shakespeare’den iyiydi” dedi.

• Köy çeşmesinden su içerken sağımda bir atın soluğunu duydum. Solumda da duyunca yalakla çeşme arasındaki farkı bilmeyen atları hoşgördüm. Ama ineğin de gelişi biraz kafamı kurcaladı.

• Penaltı, en nihayetinde ceza sahasının reklamıdır.

• Safranbolu mu daha meşhur Safranbolu buzdolabı mıknatısları mı?

• İş hayatındaki saygınlığınızı kaybetmemeniz için üç tavsiyem var: Toplantılara geç kalmayın, toplantılardan erken çıkmayın ve asla geçmiş yıla ait bir ajanda kullanmayın.

• Almak ile vermek birbirine eşit olabilir; karar alırken ve karar verirken.

• Güney Rkuvatu’da yaşayan Bomonka kabilesinde üyelerden birinin karşısındakinin ismini unutunca ona “şey” diye hitap etmesi soluk borusunun kızartılarak kabile halkına dağıtılması ile cezalandırılır.

• Teleskop yukarıya mikroskop aşağıya bakar. İnsanlık daha çok aşağıya bakarak gelişmiştir.

Patron, binanın en son katında asansörden çıktı. Düşünceliydi. Bürosuna yürürken serçe parmağıyla dişindeki inatçı bir domates kabuğu parçasını çıkarmaya çalışıyordu. Kürdan almadığına pişman oldu. Parmağını ağzından her çıkarışında umutla tırnağına bakıyordu ama kabuk parçası esaslıydı. Dişten ayrıldığında sonunun bir lavabo deliği ya da kül tablası olduğunu bilirmiş gibi direniyordu. Büro kapısına vardığında bir de diliyle denedi. Birkaç saniye boyunca diline aşırı yüklendiği için dili ağrıdı. Diğer elini gayri ihtiyari ağzına götürdü, iki yanağını sıkarak dilinin ağrısını hafifletmeye çalıştı. Sekreteriyle göz teması kurmadan odasına geçerken kabuk birdenbire çıktı. Tırnağındaki kızıl turuncu ve neredeyse şeffaf kabukla ne yapması gerektiğine karar veremedi. Ellerini yıkamaya gitmek için kapıya yöneldiğinde telefon çalmaya başlayınca vazgeçip yerine oturdu. Parmağını rastgele fiskeledi.

Telefonu açtı. Bir süre dinledi. “Gelsin” dedi.

İçeri şık fakat perişan bakışlı bir adam girdi.  Bir anlık tereddütten sonra patrondan işareti alıp masanın karşısındaki misafir koltuğuna oturdu. Patronsa domates kabuğunun nereye fırlamış olabileceğini düşünüyordu. Ne aradığını belli etmeden etrafına bakındı. Göremedi. Zaten gözleri artık iyi seçmiyordu. Tesadüf etmezse kabuğu bulmak imkânsızdı.

Adam yutkunarak konuştu: “Malı beğenmediniz mi?”

Patron odaya girdiğinden beri ilk defa adamın yüzüne baktı. Domates kabuğu dikkatini dağıtmıştı. Kabuktan kurtulup olması gerektiği gibi iş konuşabilmek için adamın yüzüne yoğunlaşmaya çalıştı. Adamın çenesinde tıraş edilmemiş birkaç tane sakalı fark etti. Kendi yüzüne dokundu. İçi rahatladı.

Adam yüzüne dikkatle bakılmasından ve patronun elini kendi yanaklarında gezdirmesinden korktu, oturduğu yere yapışmak istiyormuş gibi sindi. Sırtında bir soğukluk hissetti. Cesur olmak zorunda olduğunu düşünerek konuştu:

“En iyisinden verdik abi, anam babam ölsün ki.”

Patron soğuk bir tiksintiyle ayağa kalktı. Kumaş pantolonunun ağ kısmını çekiştirdi. Cam kenarına gitti. Odanın balkonundaki güvercinlere bakmaya başladı. Bir dakika süren bir sessizlikten sonra ağzını açtı. İlk kelimesi çok boğuk çıkınca boğazını temizleyip baştan aldı:

“Çok acayip hayvanlar. İşleri güçleri yerdeki kırıntıları toplayıp uçmak. Ben de uçmak istiyorum aslında. Ama yapamıyorum. Neden?”

Adam sustu. Patron sorusunu kendi cevapladı:

“Neden, çünkü benim attığım kırıntıları gagalayıp semirenler gökyüzünü işgal ediyor.”  

Yerine oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve siyah taşlı yüzüğüne baktı.

“Bize yanlış yapılmaması lazım.”

Adam sarardı. Patron açık çekmecesinden geçmiş tarihli boş ajandanın üstünde duran tabancayı aldı. Masanın üstüne koydu. Adam iki kat şampanya rengiyle boyanmış duvar gibi oldu.

“Çocuklar beğenmemişler” dedi patron.

“Kendi ellerimle seçtim abi, ekmek kuran nimet çarpsın” dedi adam.

Patron tabancayı kavrayıp adamın yüzüne doğrulttu.

“Abi köpeğin olayım abi, maymunun olayım.”

Adamın yüzündeki boyacılar gitmek bilmiyordu. Patron tetiği çekti, silah çalışmadı.

“Bozuk bu ulan!” dedi patron. Tabancayı adama fırlattı. Kalktı, misafirinin yakasına asıldı. Adamın yüzünde boyacılar sendika kuruyordu.

“Yenisini getir. Bu seferki sağlam olsun, kafanda kırarım.”

Adam bir an gelen rahatlıktan altına kaçırır gibi olacakken son bir refleksle kendini sıktı. Patron, hışımla masasına geri döndü. Çekmeceden boncuk mermi poşetlerini aldı. Masaya attı.

“Al bunları da.”

Bakıştılar. Yavru güvercinle yaşlı ve aç kedinin bakışmasıydı.

“Uyduruk. Ucuz. Adi. Şunlara bak, b.k rengi desen o da değil. Çin malı mıdır nedir?!”

Adam elindeki bozuk oyuncak tabanca, mermi poşetleri ve gömleğine sızmış iki litre terle odadan çıkarken oyuncağa yapışmış domates kabuğunu fark etti. 

• ‘Çözülüp kenara atılmış bir çengel bulmacayım’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Dünyanın en çirkin bıyıkları bende.’

• Merhem deyince türkü, pomat deyince tıp.

• Bir türlü bulamadığımız yerler, daha önce yanlış tarif ettiğimiz adreslerin bedelidir.

• Lisede öğretmenim atletizm yarışmasına sokmak istedi, kabul etmedim. Zorladı, kaçtım. Birinci olmuşum.

• 23:32 olabilir mi dünyanın en kısa kafiyeli şiiri?

• İsveçliler öyle çok sıkılır ki alfabelerinde ‘å’ harfi vardır; gerektiğinde içi boş yuvarlağı karalasınlar diye.  

• Kadınlar detaycıdır, ince topukları küçük çatlaklara sıkışır.  

• Kırk yıl sonra ıssız adadan kurtarılmış olsaydım sorardım: ‘Duvar yıkıldı mı?’ Derlerdi ki: ‘Haa?’

• İyi girişimci gökkuşağına koşanların dönüş yolunda lostra salonu açandır. 

• Bazı şeyler birdenbire olu 

Geçenlerde Washington Post gazetesinde beyaz eşya üreticilerinin insanları nasıl çıldırtmayı planladıklarını anlatan bir yazı yayımlandı. Tabii ki sizi delirtmeye çalışıyoruz DEMİYORLAR. “İnternette veri paylaşabilen” ve “kullanıcılarından daha zeki” cihazlarla dolu evlerde yaşamamızı sağlamak istediklerini SÖYLÜYORLAR. Mesela, iş yerinizden çalıştırılabilecek bir bulaşık makinesi, içinde süt kalıp kalmadığını bildiren bir buzdolabı ve kilonuzu gittiğiniz spor salonuna bildiren bir baskül bulunan bir eviniz olabilecekmiş. Gerçekten, bütün samimiyetimle, beyaz eşya firmalarının bir şaka olup olmadığını merak ediyorum. Demek istediğim şu: Bir tüketicinin bulaşık makinesini doldurduktan sonra başlat düğmesine basmak için NEDEN iş yerine gitmeyi bekleyeceğini durup bir kendilerine soruyorlar mı? Bunun kariyerimize bir faydası var mı?

PATRONUNUZ: Ne yapıyorsun?

SİZ: (Klavyeyedeki bir tuşa basarak) Bulaşık makinemi çalıştırıyorum.

PATRONUNUZ: İşte bizim aradığımız üretkenlik!

SİZ: Şimdi de tuvaletin sifonunu çekiyorum.

Dinleyin beyaz eşya üreticileri; uzaktan iletişim kurabileceğimiz bir bulaşık makinesine İHTİYACIMIZ yok. Bulaşık makinelerimizi geliştirmek istiyorsanız, mutfak tezgâhının üstünde bulaşıklar biriktiği zaman insanları uyaran ve onlara “DERHAL ŞU TABAKLARI MAKİNEYE KOY YOKSA AYAKKABILARINA İŞERİM!” diyen bir şey yapın bize.

Aynı şekilde, bizim içinde süt kalıp kalmadığını bildiren bir buzdolabına da ihtiyacımız yok. Bizim zaten çok güvenilir bir sistemimiz var: Eşimize sorarız. Bize lazım olan, iki saat içinde dördüncü jöleli pudingimizi yediğimizi belirterek kapısını açmayı reddeden bir buzdolabı.

Kilomuzu spor salonuna bildirmeleri açısından değerlendirirsek; bu kadar kafayı SIYIRMIŞ olabilirler mi? Aslında biz kilomuzun GÖZBEBEKLERİMİZE bile bildirilmesini istemiyoruz. Peki ya spor salonu da kilomuzu evdeki diğer cihazlara bildirmeye karar verirse? Peki ya, Allah korusun, buzdolabı kaç kiloya çıktığımızı öğrenirse? O kapıyı bir daha hiç açmamıza izin vermez.

Ama beni asıl ilgilendiren konu şu yeni “akıllı” eşyalar. Onlardan hoşlansak da kullanamayacağız. Şu anki cihazları bile kullanmayı beceremiyoruz ki. 43 adet tuşu olan inanılmaz özelliklerle dolu bir cep telefonum var. Tuşlardan 20 tanesine dokunmaya korkuyorum. Alet muhtemelen ölülerle bile iletişim kurabiliyor ama ben nasıl kullanılacağını bilmiyorum, tıpkı üç boyutlu oyunları destekleyen ve üç tane kumandası olan TV’mi kullanmayı bilmediğim gibi. Birincisi (44 tuşlu) TV ile birlikte, ikincisi (39 tuşlu) videokaset kaydediciyle birlikte geliyor. Üçüncüyü de (37 tuşlu) kablolu TV’yi bağlayan ve galiba yeteri kadar tuşum olmadığını düşünen çocuk getirdi. Yani şimdi ne zaman televizyon seyretmek istesem üzerinde PIP, MTS, DBS, F2, JUMP ve BLANK gibi şeyler yazan 120 adet tuşla karşı karşıya kalıyorum. Üç tuşun üzerinde POWER yazıyor ve TV’nin nasıl açılacağını -özellikle bu tarz aletlerden korkmayan oğlum ve arkadaşları ayarları değiştirmişse- bilemediğim zamanlar oluyor. Sıkılıp bulaşık makinesini çalıştırmaya karar verinceye kadar elimdeki üç ayrı kumandaya rastgele basarak öylece duruyorum. En son bir televizyon programını videoya başarıyla kaydedeli gerçekten yıllar oldu. Bu da cihazlarımın ne kadar “akıllı” hale geldiğinin bir göstergesi.

Şimdi de üreticiler bize DAHA FAZLA özellik vermek istiyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek: bazı geceler bir bira almak için o “akıllı” buzdolabının kapağını açacaksınız ve -hani şu aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor ya da sırf sizle konuşmak istemediği için telefonunu kapattı diyen- o kibar, tatlı sesi duyacaksınız : “Kereviz çürümek üzere.” Bir buzdolabı bunu nasıl bilebilir hiç anlayamayacaksınız ve hatta daha kötüsü bunu başka kimlere söylüyor hiç bir zaman öğrenemeyeceksiniz (Hey Bob, duyduğuma göre sizin kereviz çürümek üzereymiş) Eğer buzdolabını KAPATMAK isterseniz nükleer fizikçiler tarafından yazılmış olan kullanma kılavuzunu çözmeniz gerekecek. (Ürün tazelik uyarıcısını devre dışı bırakmak için görevler tuşuna basın, düzen sekmesine gelin, ardından varsayılan sebze ayarlarını değiştirin, sonra farz edin ki A şehrinden kalkan bir tren batıya doğru saatte 47 millik hızla ilerliyor ve o sırada B şehrinden…)

Bu sizin istediğiniz bir gelecek mi sayın tüketiciler? Ev eşyalarınızın sizden daha akıllı olmasını mı istiyorsunuz? Tabii ki hayır. Ev eşyaları tabii ki sizden daha SALAK olmalı, tıpkı mobilyalarınız gibi, evcil hayvanlarınız gibi, kongre üyeleri gibi… Öyleyse size uyarıyorum; firmalara, fabrikalara, patronlara telefonla, mektupla, faksla ve e-posta ile bildirin: “Akıllı” cihazlar söz konusuysa HAYIR oyu veriyorsunuz. Acele etmelisiniz. Çünkü siz bunu okurken evdeki mikrodalga fırınınız EVET oyu veriyor.

* Boogers Are My Beat, 2003.

Türkçeye çev: bCy

Evimin önündeki duvarda şöyle bir duvar yazısı var: “Ayık ol”

*

1988. Galatasaray Avrupa kupası maçı kazanmıştı. Bir akrabamızın evindeydik, o heyecanla sarı-kırmızı bir şey bulunamadı ve sokaktan korna çalan arabalar geçerken balkondaki çamaşır ipine kırmızı bir kırlent asıldı. Altı yaşındaydım. O akşam Galatasaraylı olmaya karar verdim.  

Fenerbahçe’den o yaştan beri hazzetmem. Çünkü hazzedersem yatılı okuduğum lisede sabahlara kadar maç kavgası yapamazdık. Seversem “ulan o pozisyon penaltıydı çakallar sizi” diyerek dostlarımla dalga geçemezdim. Zaten iki takım birden tutulmuyordu. Aynı anda Fenerbahçe’yi de tutsam Fenerbahçe Avrupa kupalarında bir maç kazandığında duyduğum tuhaf sevinci her defasında tazeleyemezdim. Fenerbahçe’yi de kendi takımım kadar sevseydim her maçta Galatasaray’ı yerle yeksan etmelerini tevekkülle karşılardım. Oysa bunu da seviyordum. Kadıköy’deki bir maçın sabahı, işyeri asansöründe ezikliğimden Fenerbahçeli arkadaşlarımı görmezden gelmeyi, hani mucizeler yaşanır da Ali Sami Yen’de filan 1-0 yenersek “bir de golümüz verilmedi hatırlatırım” diyerek sırnaşmayı seviyordum.

Geçtiğimiz yaz gözaltılarla başlayan sürecin başından beri tavrım şuydu: Fenerbahçeliler de dâhil herkes futbol kulüplerinin sık sık şike ve teşvik işlerine bulaştığını biliyor, bilmese bile kimseye bu fantastik bir şey gibi gelmiyor. Galatasaray’ın tek şansı geçen sene aşırı nal toplamasıydı.

Süreç başlayınca yayıncı kuruluşun eli ayağına dolaştı, çünkü çok para yatırmıştı. Karşılığını almak istiyordu. Fenerbahçelilerin dekoderlerini geri vermeye başladığı haberleri de gelince Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi ihtimaline karşı play-off sistemi getirildi. Daha çok derbi daha çok mangır. Fenerbahçe küme düşmedi ve kedi yere indiğinde beş bacağı vardı.

Play-off dönemi ve sonrasında dikkatimi çeken ve bakış açımı değiştiren şeyler oldu. Geçenlerde bir spor programında akıllı ve sivri konuşan siyah tişörtlü bir abi “görmüyor musunuz, anlamıyor musunuz; bu Türkleri nasıl birbirine düşürürüz diye düşünen birinin aklına ilk olarak futbol gelir” dedi ve kafamda bazı floresanlar patladı, floresan patladığında etrafa beyaz bir toz yayılır. Kendimi boyut değiştirmiş gibi hissettim.

İddia ve savunmalardan başlayarak aylardır siyasallaştırılmaya çalışılan bir futbol görüyoruz. Uzun zamandır futbol sadece futbol değildi ama biz işin içinde malzemecisinden masörüne bazı sıradan adamlar görmeyi istiyorduk. En sıradanı da biz taraftarlardık. Şimdi insanlar yolun her iki tarafına geçmiş birbirine milletinden inancına, siyasi görüşünden annesinin hangi margarini kullandığına kadar giden konularda küfürler ediyor. Ben diyorum ki; yapmayın etmeyin.

Galatasaray’ın şampiyon olduğu dakikalarda Bahçelievler’deydim. Yedinci Cadde daracık fakat cıvıl cıvıl bir yerdir. Muhteşem bir sevinç, acayip bir kalabalık oldu. Yüzlerce kişi meşalaler yakıyor, korna çalıyor, zıplıyor, şarkı söylüyordu. Bir Galatasaraylı olarak şampiyon olmamıza elbette sevindim fakat Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymiş gençlerin yan yana durması, konuşması, sevinip üzülmesi beni çok daha fazla etkiledi. Tatsız şeyler yaşanmıyor değildi ama sanki birbirlerini bulsa öldürürlermiş gibi bir algı oluşturulan rakip taraftarların aynı kaldırımda birbirine karışmasından mutluluk duydum.

Futbol kulüplerini ve/veya taraftarları komple direnişçi, ırkçı, mağdur, şikeci, emek savaşçısı, Atatürkçü, kumarbaz, cemaatçi, utanmaz, arlanmaz, kasap, bakkal, ezik vb. şeklinde kodlamak, vurgulamak ve dahası ortaya çıkıp bu yolla şahsi hırsları tatmin etmek yanlış. Herkes n’olur iki dakika düşünsün. Ne için yırtınıyoruz? Akşam ezanı okununca evimize gitmeyeceğiz mi? Ablamız fenerli, kardeşimiz cimbomlu değil mi? Günün mecburi klişesi olsun: Bu oyun çok tanıdık. Ben diyorum ki; ayık olalım.

*

Hani bir çeşme vardı İstanbul’da, her sene şampiyonun renklerine boyanıyordu. Güzel bir çeşme o.